Sayfa 3/5 İlkİlk 1 2 3 4 5 SonSon
47 sonuçtan 21 ile 30 arası
  1. #21
    Kani Bozuk forum üyesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2012
    Yer
    AFYONKARAHİSAR
    Mesajlar
    6.932
    Otuziki Farz



    İMANIN ŞARTLARI

    1. Allah Teala´ya inanmak
    2. Allah´ın meleklerine inanmak
    3, Allah´ın kitaplarına inanmak
    4. Allah´ın peygamberlerine inanmak
    5.Ahiret gününe inanmak
    6. Kader ve kazaya inanmak

    NAMAZIN FARZLARI

    Dışındakiler :
    1. Hadesten taharet
    2. Necasetten taharet
    3. Setr-i avret
    4. İstikbal-i kıble
    5. Vakit
    6. Niyet

    İçindekiler :
    1. İftitah tekbiri
    2. Kıyam
    3. Kıraat
    4. Rukü
    5. Sücud
    5. Kade-i ahire
    İSLAMIN ŞARTLARI

    1. Kelime-i şehadet getirmek
    2. Namaz kılmak
    3. Oruç tutmak
    4. Zekat vermek
    5.Hacca gitmek




    ABDESTİN FARZLARI

    1. Yüzü yıkamak
    2. Kolları dirsekleriyle beraber yıkamak
    3. Başının dörtte birini meshetmek
    4. Ayakları topuklarıyla beraber yıkamak

    GUSLÜN FARZLARI

    1. Ağıza dolu dolu su vermek
    2. Buruna dolu dolu su vermek
    3. Bütün bedeni yıkamak

    TEYEMMÜMÜN FARZLARI

    1. Niyet etmek
    2. Temiz toprağa vurup yüzü ve kolları meshetmek.



  2. #22
    Kani Bozuk forum üyesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2012
    Yer
    AFYONKARAHİSAR
    Mesajlar
    6.932
    Masallar Hikayeler

    TOHUMLAR
    İbret veren Hikayeler Dizisinden


    O Sabah güneş yine her zamanki gibi yükselmiş, ısı ve ışınları bereketli topraklar üzerine cömertçe göndermeye başlamıştı. Ali dayı, sabah namazından hemen sonra yola koyulmuştu. Tarlasına ha vardı, ha varacaktı. Başını kaldırıp güneşe baktı.

    - Allah´a şükürler olsun, diye mırıldandı..

    Arabanın üstünde, uykusundan henüz uyanmış olan küçük Abdullah merakla başını kaldırip babasına baktı.
    - Durup dururken niye şükrettin baba
    Ali dayı tebessümle oğluna baktı ve;
    - Şükür her zaman yapılır evlat, dedi. Çünkü Allah´ın bize ihsan ettiği ni´metlerden her an faydalanıyoruz. Beş dakika nefes almazsan ne olur

    Abdullah dudak büktü:
    - Ne bileyim, ölürüm herhalde.
    - Gördün mü ya, dedi babası. Şükretmemiz gereken ne çok nimete sahibiz...
    Derin bir nef es aldı ve;
    - Az önce güneş nimetine şükretmiştim, dedi.
    Abdullah merakla babasına bakıyordu. Babası devam etti:
    - Güneş olmasa tohumlar canlanıp yeşermez, büyümezler.

    Abdullah´ın küçük kafasında şimşekler çaktı. Öyle ya; tohumlar canlanıp büyümeseler hem insanlar, hem bütün canlılar aç kalırdı. Yani hayat olmazdı. Heyecanla babasına döndü:
    - O halde toprak da nimet, su da! diye söyledi.
    Babası gülerek onun saçlarını okşadı.
    - Elbette yavrum, elbette! dedi.

    Tarlaya gelmişlerdi. Ali dayı tohum çuvallarını arabadan indirdi. Karasabanı hazırladı. Küçük Abdullah sabırsızlanıyordu.
    - Ben de tohum ekmek istiyorum baba! Ektiğim tohumların büyüdüğünü görünce çok sevineceğim!
    - Tabii ekeceksin oğlum, dedi babası. Ama hemen değil. Ekilen tohumun bereketli olması için dua etmek gerek. Şimdi sen gölgede dinlen, ben iki rekât namaz kılıp dua edeyim. Sonra başlarız .
    Abdullah gölgeye gidip oturdu. Ne çok şey öğrenmişti bugün. İyi ki babasıyla tarlaya gelmişti. "Keşke abimler de gelseydiler" diye düşündü. "Ama onlar büyük, benim öğrendiklerimi zaten biliyorlardır" diye avundu.
    Babası namaz kılmış dua ediyordu. " Acaba babam nasıl dua edecek " dive meraklandı. Yanına gidip oturdu. İşte duyabiliyordu:
    - Yâ Rabbi! Yeri, göğü, herşeyi yaratan, yoktan var eden sensin. Ben de senin zayıf ve âciz bir kulunum. Şimdi toprağa atacağım tohumları Senin kudret ve merhametine emanet ediyorum. Onları yeşert, büyüt ve canlılar için bereketli kıl. Allahım; çünkü biz hepimiz bunlara muhtacız...
    Abdullah da babası gibi "âmin" diyerek minik ellerini yüzüne sürdü. O gün, küçük Abdullah için unutulmayacak kadar güzel geçmişti. O da babası gibi avuç avuç tohum serpmişti tarlaya. Ve, tarla sürüldükçe o tohumların toprak altında kalışını ilgiyle seyretmişti.

    Akşam eve dönünce, o gün yaşadıklarını heyecanla anlattı annesine. Abileri ise, onun bu heyecanına gülüp geçiyorlardı. Bir de bağı vardı Ali dayının O yıl tarla gibi bağı da çok verimli olmuştu. Birkaç gün sonra bağbozumu başlayacak, meyveler toplanacaktı. Bir sabah kahvaltıda büyük oğlu bu mevzuyu açtı:

    - Baba her yıl yaptığın gibi bu yıl da bütün köylüyü toplayıp meyveleri dağıtmayacaksın değil mi
    Babası güldü:
    - Herkes rızkını yer evlât. Elbette ki ihtiyacı olana istediği kadar vereceğim.

    Ortanca oğul da abisi gibi itiraz etti.
    - Biz emeğimizle kazanıyoruz başkaları yiyor. Satıp para kazansak daha iyi olmaz mı
    Ali dede çocuklarına hüzünle baktı:
    - Böyle düşünürseniz kazanamaz, kaybedersiniz yavrum. Ben yıllardır ihtiyacı olan herkese yardım ettim ve hiç sıkıntıya düşmedim. Unutmayın ki komşuluk hakkı vardır. Verdikçe bereketlenir.

    Çocuklar, babalarını ikna edemeyince kalkıp gittiler. Ali dayı tebessümle küçük Abdullah´ın başını okşadı ve;
    - Sen onlara benzeme yavrum dedi. Unutma ki her zaman veren el alan elden üstündür.

    Bağbozumu başladığı gün Ali dayının bağı bayram yeri gibiydi âdetâ. İhtiyaçları kadar ürün alan köylüler meyvelerin toplanması için Ali dayıya yardım ediyorlardı. Çocuklar da yere düşenleri toplayıp yiyerek neşe içinde eğleniyorlardı.

    Ne yazık ki bu mutluluk f azla sürmemiş, Ali dayı o kış yakalandığı hastalıktan kurtulamıyarak vef at etmişti.
    Artık tarla ve bağ işleri çocuklara kalmıştı.

    Birgün en büyükleri kardeşlerini yanına çağırarak;
    - Babamızın yaptığı yanlışı biz yapmayacağız, dedi. Çalışıp alın terimizle kazanacağız. Bir çöpümüzü bile başkasına yedirmeyeceğiz. Zengin olacağız, zengin!
    Abdullah itiraz etti:
    - Ben sizin gibi düşünmüyorum, dedi. Eğer Çok kazanmak istiyorsak, önce şükretmeliyiz. Sonra ürünü ekerken bereketli ve insanlara faydalı olması için dua etmeliyiz. Urünü toplarken de ihtiyacı olan komşularımıza yardım etmeliyiz.

    Abileri küçük Abdullah´ı azarladılar.
    - Hadi ordan sen, de! Bacak kadar boyunla işimize karışma!
    Aradan zaman geçti. Birgün ektikleri tarlaya gittiler. Buğdayların daha büyümeden kuruduğunu, işe yaramaz ot olduğunu gördüler.

    - Bu yıl yağmur yeterince yağmadı, dediler. Küçük Abdullah acı acı gülerek başını salladı. Çünkü abileri bu tarlayı ekerken bırakın dua etmeyi, bir besmele bile okumamışlardı.
    Derken bağbozumu günü geldi çattı. Sabah erkenden hazırlanıp köylülere hiç haber vermeden bağın yolunu tuttular. Bağa vardıklarında karşılaşılaştıkları manzara dehşet vericiydi. Gece çıkan yangında bütün bağ yanmış, geriye kara bir duman ve is kokuları kalmıştı.

    Oturup ağlamaya başladılar. Abdullah;
    - Zararın neresinden dönersek kârdır, dedi. Gelin aç gözlülüğü bırakalım ve babamızın yolunda gidelim.
    Abileri de bunun doğru olacağını kabul ettiler ve o günden sonra yanlış düşüncelerinden dolayı tövbe ederek çalışıp, bereketi Allah´dan beklediler. Cenâbı Allah elbette kendisine el açanları boş çevirmezdi. Onları da çevirmedi. Çok kazanıp, köylülerle birlikte mutlu bir hayat sürdüler.





    BİLYEGÖZ
    YAZAN: ORHAN DÜNDAR
    ENES KİTAP SARAYI
    Kürkçü Mah. Ahaveyn Kardeşler Sok. No:3 Tel: 350 48 45 3517174 KONYA



    Develer tellal iken, pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallarken, yani çok, ama çok eskiden, Kafdağı yamaçlarına kurulu bir memleket varmış. Her yanında dereler çağlar, pınarlar ağlarmış o memleketin. Zümrüt gibi uzanan kırları, binbir yemişle dolu meyve bahçeleri görülmeğe değermiş. Kral Bilyegöz hüküm sürermiş orada. Doğru su garip bir adammış kral. Sarayından çıkıp gez mez, karısı ve biricik kızından başka kimseyle konuşmazmış. Sinirli sinirli dolaşır, bilye gibi küçük gözlerini sağa sola çevirerek anlaşılmaz söz ler söylermiş. Diken üstünde oturuyor gibi rahat sız ve mutsuzmuş. Kimse yüzünün güldüğünü görmezmiş. Yüreğinde öylesine büyük bir hastalık varmış ki; onu hiçbir hekimin tedavi etmesi mümkün değilmiş.

    Çünkü "altın hastalığı" denilen garip bir derde tutulmuş Kral. Aklı fikri daima altınlarda imiş. Zamanlı zamansız kalkar, bodru ma iner, hazinelerini kontrol edip, saatlerce orada durur da zamanın nasıl geçtiğini farketmezmiş. Kocaman avuçlarına altınlarını doldurur, onları çocuğunu sever gibi öpüp okşar, bıkmadan usan madan defalarca sayarmış. Karısı ve kızı onun bu haline çok üzülür, bazı günler´ona: " Siz bu ülkenin kralısınız... Her türlü zenginliğe sahip kudretli bir insansınız. Altınlara karşı böyle hastalık derecesine varan ilginiz bir felakete sebep olabilir. Hiç olmazsa bazı günler sarayın bahçesine inip açık havada dolaşın. Bir çiçek cennetini andıran bahçenizde gezerseniz belki gönlünüz aydınlanır." derlermiş. Kral Bilyegöz gülüp geçermiş onlara... Sözleri bir kulağından girer,öbüründen çıkarmış. Bir sabah erkenden uyanmış. Pencereyi açıp dışarı bakmış. Çiçek açmış ağaçların yanında yemyeşil uzanan setlere çiğ yağdığını görmüş. Her şey öylesine güzel ve iç açıcıymış ki Kral Büyegöz bir lahza altınlarını unutup bahçeye çıkmayı düşünmüş. Karşıdaki nar ağacı üzerinde öten bülbül onu hayata çağırıyor gibiymiş. Süratle giyinip kapıya yürümüş. Ayakları altında gıcır gıcır sesler çıkaran mermer salonları hızla geçmiş. Merdivenleri inip çıkış kapısına yönelmiş. Birden yüreğini kaplayan o hain hastalık ses vermiş: "Dur, bahçeye çıkma! Çıkacaksan bile altınlarını yanına al..." diyormuş bu ses.

    Bilyegöz bu sesi susturamayacağını anlayınca hemen dönüp hazi nelerinin bulunduğu mahzene koşmuş. Kalın ve ağır kapıları bir bir açıp altınlarına erişmiş. Koltuğuna sığabilen, içi mücevher dolu işlemeli bir kutuyu kapıp çıkmış. Az sonra güneşin yavaş yavaş ısıtmağa başladığı o muhteşem bahçenin içine girmiş. Çiçek tarhlarının, gül fidanlarının, la le setlerinin arasında dolaşmağa başlamış. Uzun bir süre gezinmiş. Fakat gördüğü bunca güzellik bile ona altınlarını unutturamamış. Bahçenin kenarında toprağa oturup mücevher kutusunu açmış. Göz kamaştırıcı bir aydınlıkla parıldamış altınlar, inciler... Bilyegöz kıymetli taşlarla süslü mavi gerdanlıkları, zümrüt yeşili mercanları ve çil çil altınları seviyor, okşuyor, onlarla bir çocuk gibi oynuyormuş. Birden dalıp gittiği o garip alemden uyanmış. Hemen arkasında bir çıtırtı duymuş. Korkuyla dönüp bakmış. Elbiseleri yamalı, pabuçları eski, boynu bükük bir zavallı adam duru yormuş karşısında. Ellerini birbirine kavuşturmuş, çatlak dudaklarını büzmüş adam. Yüzünde koca bir çaresizlik, yoksulluk ve gariplik okunuyormuş. Saygıdeğer kralım, diye başlamış söze. Sizinle karşılaşmam Allah´ın bir lütfu bana. Yok sulluk içinde kıvranan zavallı bir insanım ben. Karım ve çocuklarımın boğazına günlerdir bir lokma ekmek girmedi. Bana yardım eder, fazla değil bir altın bağışlarsanız ömür boyu duacınız olurum. Ne o!ur boş çevirmeyin beni... Kral Bilyegöz şaşkınlıkla bakmış dilenciye. Altın sözünü duyunca mücevher kutusuna sıkıca sarılmış. Hayır! diye bağırmış. Sana hiç bir şey ve remem! Dilenci duyduklarına inanmak istemiyormuş: Lütfen demiş, bir tek altından ne çıkar. O sizin ir~in bir kıymet ifade etmez ama beni ve çocuklarımı açlıktan kurtarır. Lütfen... Kral Bilyegöz belki her şeyi yapsa bile bu işi yapamaz, hiç kimseye bir gram ağırlığında bile olsa altın veremezmiş. İyice sinirlenmeye baş lamış. Küçük gözlerine tiksinti ve nefret dolmuş. Defolup git başımdan. Beni rahat bırak, altınlarıma göz dikme. Bir tane bile olsun ver mem. Anladın mı pis dilenci! diye haykırmış. Zavallı dilenci ümitlerini yitirivermiş. Anlamış ki bu cimri kral asla kendisine yardım etmeyecek. Yüreği acıyla sızlamış, gözlerinden bir kaç damla yaş yuvarlanmış yere. Gönlünün derinliklerinden kopup gelen bir sesle garip bir dua etmiş.Daha doğrusu bir beddua...

    İnşaallah tuttuğunuz herşey altın olur kralım! Neye elinizi uzatırsanız altın olsun... demiş. Sonra da ardına dönüp, aksıyan adımlarla çekip gitmiş. Kral Bilyegöz dilencinin sözleri karşısında bir an şaşkınlığa uğramış. Sonra gülüp geçerek "pis adamlar" diye mırıldanmış. "Bütün işleri dilencilik... Çalışıp kazanmayı hiç düşünmez bunlar..." Kralın düşünceleri doğru değilmiş. Yeryüzünde nice fakir ve yoksul insan varmış. Çalışamayacak durumda olan, hasta, sakat ve hakikaten çaresiz nice insan. Aslında zenginler onlara yardım ellerini uzatmalı, kardeşce, insanca yaşamanın çarelerini aramalı imişler.

    Mücevher kutusunu kucaklayıp ayağa kalkmış kral. Geldiği yöne doğru ilerlemiş. Birden gözüne ilişen kıpkırmızı bir gül görmüş. Onu kopararak, biricik kızına götürmek istemiş. Uzanıp almış. O da ne Dalından koparılan gül bir lahza da som altın haline gelivermemiş mi ! Yaprağı, dikenleri, sapı som altın bir ğül.. Kral Bilyegöz´ün gözleri şaşkınlıkla büyümüş. İkinci bir güle uzan mış; yine aynı şey oluvermiş, o da altın haline dönüşmüş. Sevinmiş Bilyegöz. Sınırsız bir coşkuya kapılmış. Yaşasınl diye haykırmış. Her tuttuğum altın oluyor artık... Heyecanla koşmuş sarayına. Hizmetçilerden bir bardak su istemiş. Getirmişler. Bilyegöz bar dağı eline aldığında onun da altın haline geldiğini görmüş. Artık elini neye uzatsa; bardak, çatal, kaşık, havlu, sabun hatta ekmek, herşey altın oluyor, bir anda külçeleşiyormuş. Bilyegö´zün sevinci azalmaya başlamış. İçi ne kıpır kıpır bir huzursuzluk dolmuş. Tahtına ku rulu _~düşünürken biricik kızı içeri girmiş. Qnu görünce olanları unutup kızına doğru yürümüş. Gel bakalım küçük kraliçem, babana sarıl şöyle, demiş. Kollarını uzatmış, kızının omuzlarından tut muş. İşte asıl korkunç felaket o zaman görülmüş. Eli değer değmez sevgili kızı, altın bir heykel hali ne dönüşmüş. Altın bir heykel, cansız, kaskatı ve soğuk... Kral Bilyegöz beyninden vurulmuşa dönmüş. Şaşkın .gözlerle çevresine bakıyormuş. Hizmetçiler de neye uğradıklarını bilememişler, birer kö şeye saklanıp beklemişler.

    Artık kimse yaklaşamıyormuş krala. Korkunç felaketler yağdırıyormuş çevresine. Neye dokunsa altın oluyormuş. Karısı ise ağlayıp duruyor: Bu felaket senin o uğursuz altın hasta lığın yüzünden geldi başımıza... Kızımı yokettin.,. diye feryat ediyormuş. Kral Bilyegöz perişan olmuş, bütün dünyası kararmış. Artık altınlarını hiç sevmiyormuş. Onların sarı, pırıltılar saçan soğuk görünümlerine düşman olmuş. Elini bir yere sürmekten korkuyor, deli gibi dolanıp duruyormuş. Ülke halkı olanları duymuş. Çaresiz ve yok sul insanlar gizlice seviniyor, "O bunu hak etmişti" diyorlarmış. Bilyegöz yaptıklarına pişman olmuş. Gece sabahlara kadar uyumuyor, bu korkunç felaketten kurtulmak için yüce Allah´a dualar ediyormuş. Artık kendini bir tek kuruşu bile olmayan zavallı fakirlerden bile güçsüz, perişan ve yoksul kabul ediyormuş. Elini sürdüğü her şeyin kaskatı altın kesildiği bir dünyada yaşamaktansa, ölüp gitmek daha iyiymiş.

    Düşünüp taşınmış. Ülkesindeki bilginleri sarayına çağırıp onlarla konuşmuş. Bu işe bir çare bulmalarını istemiş. Sonunda yaşlı bir bilgin sözü almış: Bu, demiş, sizin altın hastalığınıza verilmiş ilahi bir cezadır. Artık samimi bir gönülle günahınıza tövbe edip, Allah´dan af dileyip, bundan sonra çok cömert bir insan olacağınıza söz vermeniz gerekir. Eğer bunu yapar, sözünüzde durursanız, kurtulusunuz. Şimdi ülkemizin yüce dağlarından doğup sarayınızın yakınından geçen "Huzur Nehri"ne gidiniz. O suya girip abdest alınız. Yüreğinizdeki kötülükleri yıkayınız. Belki o zaman eski durumunuza dönersiniz. Kızınız da yeniden dirilebilir, demiş. Kral son bir çare diye, hemen "Huzur Nehri"ne koşmuş. Yaşlı bilginin tarif ettiği gibi ab dest alıp yıkanmış. Sonra ellerini açıp Allah´a, kendisini affetmesi için dua etmiş. Duası bittikten sonra yakınında bulunan bir ağacın dalını tutmuş. Tuttuğu dalın altın haline gelmediğini görünce, sevincinden kendini tutamayıp "Yaşasın, yaşasın, kurtuldum artık" diye haykırmağa başlamış. İyice emin olmak için, elini başka şeylere uzatmış. Gerçekten artık hiç biri altın ol muyormuş. Yüreği aydınlanmış Bilyegöz´ün. Öm ründe böyle bir sevinç duymadığını düşünmüş. Hemen sarayına koşup karısına müjde vermek istemiş. Tam içeri girecekken bir de bakmış ki sevgili kızı dirilmiş, kendisini bekliyor. Koşarak sarılmış ona. Sevinçten ağlıyormuş artık...

    Allah´ım, Allah´ım, diye mırıldanmış. Sana ve milletime karşı olan görevimde kusur göstermeyeceğim. Beni o korkunç altın hastalığından kurtardığın için sana ne kadar şükretsem azdır... demiş. Sonra bahçede kendisinden bir altın isteyen yoksulu ve ülkenin diğer fakirlerini toplayarak, onlara nice mallar, altınlar ve hediyeler dağıtmış. Karısı ve kızı seviniyor, ülkenin tüm insanları bayram ediyorlarmış. Her şey daha bir güzelmiş şimdi. .






    KELOĞLAN VE SİHİRLİ TAS
    YAZAN: AHMET EFE


    Bir varmış, bir yokmuş. Allah´ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde bir Keloğlan varmış. İhtiyar ve yoksul annesi, bu biricik oğlunu "Keloğlum,
    keleş oğlum" diye severmiş.
    Günlerden bir gün Keloğlan annesinden izin alıp balık tutmaya gitmiş. Belki bir kaç balık yakalarım. Anacığımla pişirir, yeriz. Aç karnımızı doyururuz" diye düşünüyormuş.


    Irmağın kenarına gelip oltasını salmış. Öğleye doğru kocaman bir balık tutmuş. Pulları gümüş gibi parlak, gözleri cam gibi aydınlık, güzel mi güzel bir balıkmış bu...
    Keloğlan balığın pullarını kazımış, karnını yarıp temizlemek istemiş. Bir de ne görsün! Balığın karnı içinde kocaman bir tas durmuyor mu Keloğlan bir sevinmiş, bir sevinmiş ki sormayın. "Hem balığı götürürüm anama, hem tası" demiş.


    Tası su ile doldurup balığı yıkamak istemiş. Birden inanılmayacak bir şey olmuş. Tastan boşalttığı sular altın olarak akıyormuş yere. Keloğlan çok şaşırmış. Bir kaç kere denemiş, hep altın akıyormuş tastan. "Bu, sihirli bir tas galiba. Hemen anama haber vereyim" demiş. Evlerine koşmuş.


    Sihirli tasa küpler dolusu suyu doldurup doldurup boşaltmış. Suyu boşalan küplere de altınları biriktirmiş. Artık ülke hükümdarı bile onun yanında fakir sayılırmış...
    Keloğlan günler sonra büyük bir saray yaptırıp oraya taşınmış. Kendisine hizmetçiler tutmuş. Sevdiği ve istediği her şeyi alıyor, en güzel yemekleri yiyormuş. Sonunda altınlarının çokluğu onu şımartmaya başlamış.


    Gereksiz masraflara, lüzumsuz harcamalara girişmiş. "Oğlum bu işin sonu kötü olabilir" diye öğüt vermeye çalışan anasını bile dinlememiş.

    "Sihirli tas elimde, ne istersem yapabilirim..." diyormuş.


    Keloğlan´ın böyle kendini beğenmesi, şımarması ve hırsa kapılması, insanların ona duyduğu sevgiyi azaltmış.

    Herkes "Eski hali bundan daha iyiydi. Gözünü hırs bürüdü Keloğlan´ın" demeye başlamış.


    Keloğlan bir gün daha çok altın elde etmek için, sihirli tasını eline alıp ırmağın kenarına gelmiş. "Suyu tükenecek değil ya, bir saray da buraya yaptırayım. " demiş. Gurur ve kibirle tasını suya daldırmış. Kıyıda biriken altınlar hırsını artırıyormuş. Daha hızlı daha hızlı daldırmaya başlamış tası. Artık altınlardan başka bir şey düşünmüyormuş. Birden tas elinden kayıp suya düşmüş. Keloğlan onu tutmak için eğilince kendisi de ırmağa yuvarlanmış. Yüzme bilmediği için hızla akan ırmakta nerdeyse boğulacakmış. Binbir güçlükle kenara çıkmış. Kendisi suda çırpınıp dururken,biriktirdiği altınları da hırsızlar çalıp götürmüşler.


    Artık tası bulmanın da imkanı kalmadığından ağlaya ağlaya annesinin yanına dönmüş. Başına gelenleri anlatmış. Yaşlı kadın:

    - Üzülme yavrum, demiş. Hay´dan gelen Hû´ya gider. Zaten, sen o tası alnının teri, elinin emeği ile kazanmamıştın. Üstelik zenginlik seni iyice şımartmıştı. Böylesi daha iyi oldu. Hiç olmazsa kendini başkalarından üstün görme hastalığından kurtulursun."

    Keloğlan bu sözlerle teselli bulmuş. Anasına hak vermiş.

    O günden sonra da Sihirli Tası bir daha hiç anmamış.







    GÜMÜŞ GÖZLÜ DEV
    YAZAN: AHMET EFE



    Bir varmış, bir yokmuş. Develer tellal iken, pireler Berber iken, Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, uçsuz bucaksız Kafdağı´nda Gümüş Gözlü bir dev yaşarmış.

    Gümüş Gözlü Dev, diğer devler gibi hain ve acımasız değilmiş. Aksine altın gibi bir kalbi varmış.
    Herkese iyilik düşünür, herkesin yardımına koşarmış.





    Ülke hükümdarı olan Sarı Dev zalimin biriymiş. En küçük suçları bile ölümle cezalandırır, cellatlara emirler yağdırırmış. En çok sevdiği kelimeler: "Öldürün! Kesin!.." gibi kelimelermiş.





    Gümüş Gözlü Dev´in biricik kız kardeşi Nazlı Çiçek de hükümdar Sarı Dev´in sarayında hizmetçi olarak çalışıyormuş. Gümüş Gözlü Dev, kardeşinin başına bir felaket gelmesinden korkuyor, "Ona bir şey olursa ben ne yaparım " diye düşünüyormuş.



    Günlerden birgün korktuğu başına gelmiş.
    Kardeşi Nazlı Çiçek, hükümdara yemek götürürken, ayağı eşiğe takılıp düşmüş. Tabaklar, bardak lar, yemekler etrafa saçılmış. Sarı Dev korkuyla büzülen hizmetçiye nefretle bakarak: - Götürün bu beceriksizi. Bir damdan aşağı fırlatın! diye gürlemiş.



    Gümüş Gözlü Dev de oradaymış. Öyle üzülmüş, öyle üzülmüş ki sormayın.
    Cellatlar koşup gelmişler. Nazlı Çiçeği kınalı saçlarından tutup sürümüşler. Gümüş Gözlü Dev´in gözlerinden yaşlar süzülmüş. Kimselere belli etmeden dışarı çıkmış. Cellatlara yetişmiş. Önlerinde diz çöküp yalvarmış:
    - "Ne olur kardeşimi serbest bırakın. Annem onun yokluğuna dayanamaz. Benim başka kardeşim yok ki..." diye ağlamış. Cellatların taş kadar katı yürekleri hiç yumuşamamış.
    - Hükümdarın emrine karşı gelemeyiz! diye
    cevap vermişler.



    Gümüş Gözlü Dev, hemen kardeşini fırlatacakları damın dibine inip beklemiş. Cellatlar kardeşini itip aşağı atmışlar.
    Gümüş Gözlü Dev bir top gibi aşağı düşen kardeşini kurtarmak içjn kocaman kollarını açmış. Kızcağız bütün hızıyla kucağına düşmüş. Yere yuvarlanmışlar. Gümüş Gözlü Dev altta kalmış.



    Nazlı Çiçek biraz sonra toparlanıp kalkmış.
    Fakat Gümüş Gözlü Dev hâlâ upuzun yatıyormuş.
    Gümüş gibi parlak gözleri yarı açıkmış. Yüzünde
    mutlu bir görünüm varmış. Nazlı çiçek O´nun öldüğünü anlayınca:
    - Benim için kendini feda etti. Bir daha Kaf Dağı´na O´nun kadar iyi kalpli ve fedakar hiç kimse
    gelemez... diye ağlamış, ağlamış.....





    BOSTAN VE GÜLİSTAN
    Şeyh Sadi ŞİRAZİ

    AMAN BENİ
    ACELE ÇİNE GÖNDER



    Hazret-i Süleyman aleyhisselamın yanında bir zat oturuyordu. Ölüm meleği geldi ve o kimseye öyle bir baktı ki, kendisine korku ve ürperme geldi. Bu gelenin kim olduğunu Süleyman aleyhisselam’dan sordu. Ve ölüm meleği olduğunu öğrenince: “Ey Allah’ın peygamberi, ben ondan çok korktum. Beni Çin’e gönder de, ondan uzakta olayım.” dedi. Hazret-i Süleyman aleyhisselam, rüzgara emrederek o kimseyi Çin’e gönderdi. Biraz sonra ölüm meleği tekrar yanına geldi ve Süleyman aleyhisselam ölüm meleğine sordu: “Biraz önce buraya geldin baktın ve gittin. Bu meraklı bakış ve aniden gidişinin sebebi neydi ” Ölüm meleği cevap verdi: “Burada yanınızda oturan bir kimsenin, ruhunu Çin’de almakla emrolundum. Halbuki onu sizin yanınızda Kudüs’te görünce gayet şaşırdım ve hayret ettim. Oysa o kimse sizden Çin’e gönderilmesini istedi ve sizde bu isteği kabul ederek onu Çin’e gönderdiniz. Böylece bende aldığım emir gereğince Çin’e giderek onun ruhunu aldım..





    BAŞINI VERMEYEN ŞEHİT
    "...Hak budur ki o gazilerin içinde böyle gaziler olmasa, Zigetvara bu kadar yakında dört yan kafir hisarı iken bekleyiş, duraklama özellikle böyle cenge çalışma ne mümkün idi."
    Peçevî tarihi, s. 355

    Yarın arifeydi. Öbür günkü bayram için hazırlanan
    beyaz kurbanlar, küçük Grigal palankasının etrafında
    otluyorlardı. Karşıda... Yarım mil ötede Toygun Paşa´nın
    son kuşatmasındân çılgın kışın hiddeti sayesinde kurtulan Zigetvar Kalesi, sönmüş bir yanardağ gibi, simsiyah
    duruyordu. Hava bozuktu. Ufku, küflü demir renginde,
    ağır bulut yığınları eziyor, sürü sürü geçen kargalar tam
    hisarın üstünden uçarken sanki gizli bir kara haber götürüyorlarmış gibi, acı acı bağırıyorlardı. Palanka kapı-
    sının sağındaki beden siperinde sahipsiz bir gölge kadar
    sakin duran Kuru Kadı yavaşça kımıldadı; ikindiden beri rutubetli rüzgârın altında düşünüyor, uzakta, belirsiz
    sisler içinde süzülen kurşuni kulelere bakıyordu. Bunlarbir ölüm seddi halinde "Kızılelma" yolunu kapatıyordu. Sanki bu uğursuz kargalar hep onun mazgallarından taşıyor, anlaşılmaz bir lisanın çirkin küfürlerine
    benzeyen sesleriyle her tarafı gürültüye boğuyorlardı.
    Kuru Kadı içini çekti. Sonra "Ah..." dedi. İncecik, sinirli
    boynunun üstünde bir taş topuz gibi duran çıkık alınIı iri
    kafasını salladı. Yeşil sarığını arkaya itti. Islak gözlerini
    oğuşturdu. Şimdiye kadar, asker olmadığı halde, her
    muharebeye girmişti. Birkaç bin yeniçeriyle dört beş topu olsa... bir gece içinde şu kaleyi alıvermek işten bile
    değildi. Şimdi vakıa müstakildi. Ne isterse yapabilirdi.
    Palankanın kumandanı Ahmet Bey öteki boy beyleriyle
    beraber Toygun Paşa ordusuna katılıp Kapuşvar fethine
    gitmiş... Kapuşvardan sonra Zigetvarı saran ordu kışın
    aman vermez zoruyla, zaptı yarı bırakarak Budin´e dönünce, o da askerleriyle tekrar palankasına gelmemiş,
    Toygun Paşa´nın yanında kalmıştı. Bugün Grigal´den altı mil uzaktaydı. Palankaya yalnız Kuru Kadı karışıyordu; esmer, zayıf yüzünü buruşturdu: "Palanka... amma
    topu tüfeği kaç kişi " dedi. Bütün genç savaşçıları Ahmet
    Bey beraberinde götürmüştü.. Hisardakiler zayıflardan,
    bekçilerden, hastalardan, ihtiyar sipahilerden ibaretti.
    Hepsi yüz on üç kişiydi! Düşman, galiba öteki palankalardan çekiniyordu: Yoksa burasını bırakmaz, mutlaka
    almağa kalkardı. Biraz eğildi. İnce yosunlu, soğuk sipere dirseklerini dayadı. Aşağıya baktı. İki üç asker beyaz
    koyunların arasında dolaşıyordu. Bir tanesi karşısına
    geçtiği iri bir koçu, başına dokunarak kızdırıyordu, tos
    vuruyordu. Öbürleri, elleri silahlarında, bu oyunu seyrediyorlardı. Bağırdı:
    - Oynamayın şu hayvanla...
    Askerler, başlarını tepelerden gelen sese doğru kaldırdılar. Kuru Kadı´dan hepsi çekinirlerdi. Gayet sert,
    gayet titiz, gayet sinirli bir adamdı. Adeta deli gibi bir
    şeydi. Sabahtan akşama kadar namaz kılar, zikreder,
    geceleri hiç uyumazdı. Daha yatıp uyuduğunu kalede
    gören yoktu. Vali Ahmet Bey ona "bizim yarasa" derdi.
    Zavallının sabahı bekleme denilen hastalığını kerametine de yoranlar vardı. Tekrar bağırdı: .
    - Haydi, artık akşam oluyor, içeri alın onları.
    Askerler koyunları toplamağa başladılar. Kuru Kadı´nın dirsekleri acıdı. Doğruldu. Tekrar Zigetvar´a baktı. Üst tarafındaki göl, kirli bakır bir levha gibi yeri
    kaplıyordu. Kargalar, havaya boşaltılmış bir çuval canlı kömür ellemeleri gibi karmakarışık geçiyorlar, sükûtu parçalayan keskin, sivri sesleriyle gaklıyorlardı.
    Kalbinde ağır bir elem duydu. "Hayırdır inşallah" dedi.
    Canı o kadar sıkılıyordu ki... Elleri arkasında, başı
    önüne eğik, bastığı siyah kaplama taşlarına görmez bir
    dikkatle bakarak yavaş yavaş yürüdü. Derin bir karanlık kuyusunu andıran merdivenin dar basamaklarında
    kayboldu.
    ... Arife sabahı, herkes uyurken, o, her vakitki gibi
    yine uyanıktı! Mescit odasının önündeki taş yalakta, iki
    büklüm, abdestini tazeliyordu. Giden gece, daha gölgeden eteklerini toplayamamıştı. Bahçeye çıkan kapı kemerinde asılı kandil, sönük ışığıyla, duvarları titretiyordu.
    - Hey, çavuşbaşı... Hey!...
    Elindeki ibriği bıraktı. Kulak kabarttı. Bu, kuledeki nöbetçinin sesiydi. Kolları sıvalı, ayakları çıplak, başında takke, hemen yukarı koştu. Merdivende çavuşa
    rastgeldi. Onu itti. Yürüdü. Nöbetçinin yanına atıldı:
    - Ne var
    - Kaleden düşman çıkıyor.
    Erguvani bir esmerlik içinde siyah bir kaya gibi duran Zigetvara baktı. Bu kayadan yine koyu, uzun bir
    karartı süzülüyor, palankaya doğru akıyordu.
    - Bize geliyorlar... dedi:
    Çavuşa döndü:
    - Haydi, gazileri uyandır. Kurban bayramını bugünden yapacağız. Koş. Bana da çabuk topçuyu gönder.
    Çavuş, bir eliyle bakır tolgasını tutarak, koştu.
    Merdivene daldı. Kuru Kadı, uzakta, kara yerin üstünde daha kara bir leke gibi yavaş yavaş ilerleyen düşman alayına dikkatle baktı. Gözlerini küçülttü, büyülttü. Önlerinde birkaç top da sürüklüyorlardı. Binden
    fazla idiler. Halbuki hisardaki gaziler Kendisiyle beraber yüz on dört kişi... "Ama, yine haklarından geliriz!"
    dedi. Uyanan, yukarı koşuyordu. Hisar kapısının iyice
    bağlanmasını emretti. Sarığını, cübbesini, kılıcını, tüfeğini getirtti. İhtiyar topçu gelince, ona da, hemen "haber topları"nı atmasını söyledi. Bu bir adetti. Taarruza
    uğrayan bir palanka hemen "İşaret topu" atarak etrafındaki kuleleri imdadına çağırırdı.
    Biraz sonra düşman hisarın önünde, harp düzenine
    girmiş bulunuyordu. Zaplar başsız, gür ejderha yavruları gibi siyah ağızlarını bedenlere çevirmişti. Türkçe
    bağırdılar:
    - Size teklifimiz var. Elçimizi içeri alır mısınız
    Kuru Kadı:
    - Alırız. Gönderin, gelsin! cevabını verdi.
    Bedenler, kalkanlı, tüfekli, oklu gazilerle dolmuştu.
    Palankanın ruhu, neşesi, keyfi olan iki arkadaş, bu esnada tuhaf tuhaf laflar söyleyip yine herkesi güldürüyordu. Bunların ikisine de "deli" derlerdi: Deli Mehmet,
    Deli Hüsrev... Serhatın muharebelerinde, hayale sığmayacak yararlılıklarıyla masal kahramanlan gibi inanılmaz bir şöhret kazanan bu iki deli, hiçbir nizama
    hiçbir kayda, hiçbir disipline girmeyen, dünya şerefinde gözleri olmayan Anadolu dervişlerindendi. Her zaferden sonra kumandanlar onlara rütbe, hil´at, murassa kılıç gibi şeyler vermeye kalkınca gülerler: "İstemeyiz, fani vücuda kefen gerektir. Hil´at nadanları sevindirir..." derler, hak uğrundaki gayretlerine ücret, mükafat, övgü kabul etmezlerdi. Harp onların bayramıydı.
    Tüfekler, oklar, atılmağa; toplar gürlemeğe; kılıçlar,
    kalkanlar şakırdamağa başladı mı, hemen coşarlar,
    kendilerinden geçerler; naralar savunarak düşman saflarına saldırırlar... alevi gözlerle takip edilemeyen birer canlı yıldırım olup tutuşurlardı.
    Kuru Kadı, onların herkesi güldüren münakaşalarını, saçma sapan sözlerini gülümseyerek dinlerken, elçiyi yanına getirdi, iki deli de sustu. Herkes kulak kesildi. Bu elçi Türkçe biliyordu. Küstahça tekliflerini
    söyledi.
    Palankayı saran Zigetvar kumandanı Kıraçin´di.
    Yanında iki bine yakın savaşçısı vardı. Grijgal´in "Vire
    ile verilmesini istiyordu. Ateşe, nura, haça, İncil"e, Zebur´a yemin ediyor; çıkıp giderlerken muhafızlara hiçbir ziyanı dokunmayacağına dair söz veriyordu.
    Kuru Kadı:
    - Pekâlâ!... Haydi git. Biz aramızda anlaşalım, ka-
    rarımızı size öğleden sonra bildiririz! diye elçiyi aşağı
    gönderip kapıdan attırdı. Sonra etrafındakilere döndü.
    Şöyle bir göz gezdirdi. Sırtının hafıf kamburu içeri çekildi:
    - İşittiniz ya, gaziler! dedi, Kıraçin haini bizim yüz
    on kişiden ibaret olduğumuzu anlamış... üzerimize iki
    bin kişi ile geldi. Teklif ettiği "Vire"yi kabul etmek isteyenler vârsa ellerini kaldırsın!
    Kimsenin eli kalkmadı.
    - Öyleyse hazır olalım. Haydi...
    Bir gürültüdür koptu;
    - Hazırız...
    - Hepimiz, hepimiz...
    - Hepimiz, hepimiz hazırız.
    - Kılıçlarımız, kalkanlarımız yağlı.
    -(~klanmı~ havlı_
    - Yatağanlanmız keskin...
    - Bugün nusret bizim.
    - Amin, amin...
    Kuru Kadı, "Ey alemlerin rabbi" diye ellerini kaldırdı. Bir duaya başlayacaktı. Deli Mehmet yalın kılıç karşısına dikildi. Palabıyık, gök gözlü, geniş beyaz çehresi,
    yeni doğmuş bir ay gibi parlıyordu:
    - Duayı bırak, efendi dedi, gaza duadan faziletli-
    dir. Gel... Lütfet. Bize şu kapıyı aç. Kalbindeki korkuyu
    at. İşte hepimiz hazırız. Şu ayağımıza gelen gaza fırsatını kaçırmayalım.
    Kuru Kadı´nın elleri aşağı düştü. Deli Hüsrev de arkadaşının yanına sokulmuştu. Bütün gaziler bu iki delinin arkasına üşüştü. Sanki hepsi bir anda deli oldular... bir ağızdan.
    - Aç bize kapıyı, aç... diye bağırmaya başladılar.
    Kuru Kadı´nın iri patlak gözleri yaşardı. Yüzü sapsarı oldu. Uzun siyah sakalı kımıldadı. İki deliyi bile
    titreten, bütün gazilerin saçlarını ürperten ilahi bir
    ağıt ahengi kadar etkili sesiyle haykırdı.
    - Meydan erleri! Ey mertler! Padişahımız Süleyman Gazi aşkına şu sözümü dinleyin. Benim muradım
    sizi gazadan engellemek değildir. Bugün can, baş feda
    olsun... Özellikle yarın kurban bayramı... Fakat bakınız maksadım ne Bugün cuma... hem de arife. Bugün
    hacılarımız Arafat´ta, diğer mü´minler camilerde bizim
    gibi gazilerin zaferi için dua etmekteler... Bunda şüphesi olan var mı
    - Hayır.
    - Hayır, asla...
    - Hayır.
    - O halde münasip olan budur ki, biz de namazlarımızı eda edelim. Gözlerimizin yaşını dökelim. Dua
    edelim. Birbirimizle helallaşalım. Sonra gazaya girişelim. Kalanlarımız gazi, ölenlerimiz şehit olsun! Dünyada iyi nam ile anılalım. Ahirette peygamberimizin âlemi dibinde toplanalım... Ne dersiniz
    - Hay hay!
    - Uygun...
    - Pekâlâ!
    Gazilerin hepsi buna razı oldu. Öğleye kadar durdular. Abdest aldılar, namaz kıldılar, tekbir çektiler, helallaştılar. Kıraçin´in askeri, sardıkları palankadan yükselen derin uğultuyu hep teklif ettikleri "Vire" münakaşasının gürültüsü sanıyorlardı.
    Ansızın, uzaktaki Türk kulelerinden atılan "işaret
    topları" işitildi. Bu, "Biz, dörtnala geliyoruz" demekti.
    Kuru Kadı eliyle hisarın kapısını açtı. Grijal gazileri
    "Allah, Allah" naralarıyla müthiş bir taşkın deniz gibi
    fışkırdılar. İki koldan hücum olunuyordu. Kollardan birisine Deli Hüsrev, birisine Deli Mehmet baş olmuştu.
    Ovada, Grijgal´e gelen yollardan bir toz dumanıdır
    kalkıyordu. Nice bin atlı imdada koşuyor sanılırdı. Düşman, bu hali görünce şaşırdı. İki ateş arasında kaldığını anladı. Halbuki toz duman içinde yaklaşan ancak
    beş on gaziydi.
    ... Bozgun başladı.
    Deli Mehmet´le Deli Hüsrevin takımları düşmanı
    kaçırmamak için iyice sarıyordu. Kara Kadı cübbesini
    atmış. Elindeki kılıç, cesaretlendirdiği gazileri arkasından yürüyordu. Deli Hüsrev, bir sarhoş gibi Kıraçin´in
    alayına dalmış kesiyor, kesiyor... inanılmaz bir çabuklukla kaçanlara yetişiyor, ikiye biçiyordu.
    Kuru Kadı´nın gözleri Deli Mehmet´i aradı.
    Bakındı, bakındı.
    Göremedi.
    Acaba o muydu Yüreği ağzına geldi. Düşman safına karışıp kaynaşan kolun arkasında iri bir vücut yere
    uzanmıştı... Elli altmış adım kadar kendisinden uzaktı... Siyah, yüksek atlı bir şövalye, uzun bir kargıyı bu
    uzanmış vücuda saplıyordu. Durmadı. İlerledi. Koşarken ayağı bir taşa takıldı. Yuvarlanıyordu. Kılıcı ile fırladı. Hemen toplandı. Kalktı. Düşen kılıcını aldı. Doğruldu. Koşacağı tarafa baktı. Şövalye atından inmiş,
    kargıladığı şehidin başını teninden ayırmıştı. Bu anda,
    bu kestiği baş elinde, yine siyah bir şeytan gibi şahlanan atma sıçradı. Kaçacaktı... Kuru Kadı, bütün kuvvetiyle ona yetişmek için koşarken, baktı ki sol ilerisinde Deli Hüsrev kalkanını sallayarak, avazı çıktığı kadar bağınyor,
    - Mehmet, Mehmet!... Canını verdin!... Bâşını
    verme Mehmet!...
    Bu nara o kadar müthiş, o kadar tesirli, o kadar yanıktı ki... Kuru Kadı: "Vah Deli Mehmet´miş!" diye ol
    duğu yerde dikildi kaldı. Durur durmaz, o an, kırk adım
    kadar yaklaştığı kesik başlı şehidin yerden fırladığını
    gördü. Nefesi tutuldu. Şaşırdı. Bu başsız vücut uçar gibi koşuyordu. Kendi kellesini götüren zırhlı şövalyeye
    yetişti. Eliyle öyle bir vuruş vurdu ki... Lanetli hemen
    yüksek atından tepesi üstü yuvarlandı. Götürmek istediği baş elinden yere düştü. Deli Mehmet´in başsız vücudu canlıymış gibi eğildi. Yerden kendi kesik başını aldı. Hemen oracığa yorgun bir kahraman gibi, uzanıverdi. Bunu Kuru Kadı´dan başka kimse görmemişti. Herkes kaçan düşmanı kovalıyordu. Yalnız Deli Hüsrev,
    - Yüzün ak olsun, ey yiğit! diye bağırdı. Sonra Kuru Kadı´ya doğru koşarak sordu.
    - Nasıl, gördün mü bu civanı
    - Görmedin mi
    Kuru kadı sesini çıkaramadı. Gördüğü harika onu
    dondurmuştu. Olduğu yerde öyle dimdik kaldı. Sanki
    ölmüştü. Deli Hüsrev, onu hızla sarstı.
    - Ne durursun be can! Ne olsun, haydi gazaya.
    Düşman kaçıyor... Deli Hüsrev´in kalkması Kuru Ka-
    dı´yı baştan can verdi, "Allah Allah" diyerek ileri atıldı.
    Mücahitlere karıştı.
    Cenk akşama kadar sürdü.
    Er meydanının kanlı yüzüne "gece siyah saçlarını"
    dağıtırken çağırıcının
    - Gaziler hisara!
    Sesi duyuldu. Dönen gaziler içinde kılıcından kanlar damlayan Kuru Kadı, birkaç sipahi ile dışarda kaldı. Yaralıları taşıttı. Şehit olanları saydırdı. Bunlar tam
    ondokuz kahramandı.:. Düşman altmış dört ceset bırakmış, diğer ölülerinin hepsini kaçırmıştı. Kuru Kadı
    sabahtan beri yemek yememiş, su içmemiş, durup dinlenmemişti... Toplattığı şehitleri hisarın önündeki meydana yığdırdı. Şehit Deli Mehmet´in cesedini kendi buldu. Kesik başı koltuğunda, uyur gibi, sakin yatıyordu.
    Olduğu yerde gömdürdü. Sonra yanındakileri. savdı. Bu
    taze mezarın başına çöktü. Ezberden "Yasin" okumağa
    başladı. Dışarılarda kimse yoktu, yalnız uzakta palan-
    ka kapısındaki nöbetçi dolaşıyordu. Kuru Kadı okurken, önündeki mezarın birden yeşil yeşil nurlarla tutuştuğunu gördü. Sesi kısıldı. Dudaklarını oynatamadı.
    Çeneleri kitlendi. Bu yeşil nurun içinde Deli Mehmet´in
    kanlı boynuna sarılmış beyaz kanatlı bir melaike, hem
    onu nurdan elleriyle okşuyor, hem açık alnını öpüyor-
    du. Bu sıcak, bu yeşil nur büyüdü, taştı, bütün âlem bu
    nurun içinde kaldı. Kuru Kadı´nın gözleri kamaştı. Ruhu yandı. Kendinden geçti.
    Onu, daha ilk defa böyle derin bir uykuya dalmış
    gören yoldaşları zorla kaldırdılar. Koltuklarına girdiler:
    - Haydi, kapı kapanacak dediler, içeri gir.
    Kuru Kadı´nın dili tutulmuştu. Cevap veremedi.
    Sarhoş gibi sallana sallana hisara girdi. Hâlâ titriyordu. Palankanın içinde Deli Hüsrev´in menzilinden geçerken durdu. Kulak verdi; ağlıyor mu, inliyor mu diye... Hayır, Deli şıkır şıkır atını kaşağılıyor, keyifli bir
    türkü söylüyordu. Seslendi:
    - Hüsrev.
    - Efendim ...
    Kapı açıldı. Kaşağı elinde, kolları, paçaları sıvalı,
    başı kabak Deli Hüsrev... daha Kuru Kadı bir şey sormadan,
    - Gördün mü Deli Mehmet´in zevkini dedi.
    - Siz de benim gibi buradan gördünüz mü
    - "Gözlüye hotti gizli yoktur!"
    Küttedek kapıyı, kapadı. Yine türküsüne başladı.
    ...
    Kuru Kadı palankada sabahı dar etti. Güneş doğmadan, Deli Mehmet´in mezarına koştu. Artık bütün
    günlerini bu mezarın başında geçiriyordu. Bu mezarın
    daimi ziyaretçisi oldu. Büyük bir taş yontturdu. Yazdırdı. Başına diktirdi. Beş vakit namazlarını bile cemaatine bu kabrin başında kıldırmak isterdi. Artık ne hacet dilese, ona nail oluyordu.
    Grijgal´de, komşu palankalarda Kuru Kadı için "Deli oldu" diyorlardı. Her an "sonsuzluk" badesini içmiş
    ezeli. bir sarhoş gibi nihayetsiz bir kendinden geçme,
    sonsuz sınırsız bir şevk, sükûn bulmaz bir heyecan içinde yaşıyordu. Fakat nasıl "deniz çanağa sığmaz"sa,
    onun büyük sırrı da ruhuna sığmadı. Taştı. Huruç günü gördüğü harikayı herkese anlatmağa başladı. Hatta
    daha ileri gitti, çok iyi okuduğu "Mevlid-i Şerif" lisanıyla o gün gördüğünü yazdı. Yüzlerce beyitlik bir destan
    düzdü.
    Ama o eski şevki kayboluverdi. Ruhuna koyu bir
    karanlık doldu. Kalbine acı bir ağırlık çöktü. Artık Deli Mehmet´in yeşil nurdan mezan içinde sürdüğü ilahi
    zevki göremez oldu. Bu mahrumiyet onu delirtti. Yemekten içmekten kesildi. Bir gün, yine perişan kırlarda
    dolaşırken Deli Hüsreve rastgeldi. Meğer o da geziniyormuş. Elindeki yayıyla yavaşça Kuru Kadı´nın arkasına dokundu.
    - Ahmak, dedi, niye gördüğünü halka söyledin
    Adam gördüğünü kaale geçirirse kazandığı hali kaybeder. Eğer sussaydın, gördüğün keramete ölünceye kadar şahit olacaktın...
    Kuru Kadı yere diz çöktü, ağlamaya başladı:
    - Çok perişanım diye inledi, lütfet. Gel, beni gaflet
    uykusundan uyandır. Benim o görnüş olduğum durum
    ne hikmettir İçinde benimle senden başka onu gören
    oldu mu
    - Bir gören daha var. O "can" herkese görünmez.
    - Kimdir
    - Bilemezsin...
    - Başkaları görmedi de, biz ikimiz niçin gördük
    - a şehitlik müjdesidir!" İkimiz de mutlaka şehit düşeceğiz!...
    Kuru Kadı, gittikçe öyle serseri, öyle perişan, öyle
    berbat oldu ki... kendisini o kadar seven Vali Ahmet
    Bey bile Budin´den gelince, onun hallerine dayanamadı.
    Nihayet "bu deli bir kişidir. Palankada hizmetinden istifade olunamaz" diye geriye göndermeye mecbur oldu.
    Aradan epey zaman geçti. Serhadde değil, hatta Grijgal
    hisarında bile herkes Kuru Kadı´yı unuttu. Yalnız yazdığı destan okunuyor, hiç unutulmuyordu.
    On iki sene sonra...
    Zigetvarın zaptı akabinde yaralılar toplanırken, meşhur kahraman Deli Hüsrevin bir gülleyle parçalanmış cesedi yanında, uzun boylu, ak saçlı, ak sakallı,
    yeşil cübbeli bir şehit buldular. Kıbleye yüzükoyun
    uzanmış yatan bu şehidin büyük, yeşil sarığı, henüz bozulmamıştı. Üzerinde hiçbir silah yoktu. Yarası neresinden olduğu belli değildi. Günlerce süren kuşatma esnasında hiç kimse böyle bir adam görmemişti. İnceden inceye araştırma yapıldı. Kim olduğu bir türlü anlaşılamadı.
    O vakit birçok gazilerin "gayb ordusundan imdada
    gelmiş bir veli" sandıkları bu şehit, acaba, Grijgal hisarının o eski deli kadısı mıydı ..........




    D İ Y E T

    DAR kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında tek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir arslanı andırıyordu. Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazılı, geniş omuzlu bir pehlivandı. On yıldır bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları tüm Anadolu´da, tüm Rumeli´de sınır boylarında büyük bir ün kazanmıştı. Hatta İstanbul´da bile yeniçeriler, satın alacakları kamaların, saldırmaların, yatağanların üstünde "Ali Usta´nın işi" damgasını arıyorlardı. O, çeliğe çifte su vermesini biliyordu. Uzun kılıçlar değil, yaptığı kısacık bıçaklar bile iki kat olur, kırılmazdı, "Çifte su vermek" sanatının, yalnız ona özgü bir sırrı vardı. Yanına çırak almaz, kimseyle çok konuşmaz, dükkânından dışarı çıkmaz, durmadan uğraşırdı. Bekârdı. Hısımı, akrabası yoktu. Kentin yabancısıydı. Kılıçtan, demirden, çelikten, ateşten başka söz bilmez, pazarlığa girişmez, müşterileri ne verirse alırdı. Yalnız savaş zamanları ocağını söndürür, dükkânının kapısını kilitler, kaybolur, savaştan sonra ortaya çıkardı. Kentte onunla ilgili birçok hikâye söylenirdi. Kimi "cellat elinden kaçmış bir çelebi", kimi "sevgilisi öldüğü için dünyadan elini eteğini vakitsiz çekmiş garip" derdi. Siyah şahane gözlerinin mağrur bakışından, soylu davranışlarından, gururlu suskunluğundan, düzgün sözlerinden onun öyle sıradan bir adam olmadığı belliydi... Ama kimdi Nereliydi Nereden gelmişti Bunları bilen yoktu. Halk onu seviyordu. Kentte böyle tanınmış bir ustanın bulunması herkes için ayrı bir övünç kaynağıydı.

    - Bizim Ali...

    - Bizim koca usta...

    - Dünyada eşi yoktur...

    - Zülfikâr´ın sırrı ondadır!.. derlerdi.

    Koca Ali en kalın, en katı demirleri mısır yaprağı gibi incelten, kâğıt gibi yumuşatan sanatını kimseden öğrenmemiş, kendi kendine bulmuştu. Daha on iki yaşındayken, sert bir beylerbeyi olan babasının başı vurulmuş, öksüz kalmıştı. Amcası çok zengindi. Gösterişe düşkün bir vezirdi. Onu yanına aldı. Okutmak istedi. Belki devlet katında yetiştirecek, büyük görevlere çıkaracaktı. Ama Ali´nin yaratılışında "başkasına gönül borcu olmak" gibi bir sızlanmaya yer yoktu. "Ben kimseye eyvallah etmeyeceğim," dedi. Bir gece amcasının konağından kaçtı. Başıboş bir adsız gibi dağlar, tepeler, dereler aştı. Adını bilmediği ülkelerde dolaştı. Sonunda Erzurum´da yaşlı bir demircinin yanına girdi. Otuz yaşına kadar Anadolu´da uğramadığı kent kalmadı. Kimseye boyun eğmedi. Gönül borcu olmadı. Ekmeğini taştan çıkardı. Alnının teriyle kazandı, içinde "kutsal ateş"ten bir alev bulunan her yaratıcı gibi, para için değil, sanatı, sanatının zevki için çalışıyordu. "Çeliğe çifte su vermek" onun aşkıydı. Gönüllü olarak savaşlara gittiği zamanlar yeniçerilerin, sipahilerin, sekbanların arasında, Ali Usta, işinin övgüsünü duydukça tadı dille anlatılmaz bir mutluluk duyardı. Ölünceye kadar böyle hiç durmadan çalışırsa daha birkaç bin gaziye kırılmaz kılıçlar, kalkanlar parçalayan çelik yatağanlar, zırhlar, keskin ağır saldırmalar yapacaktı. Bunu düşündükçe gülümser, tatlı tatlı yüreği çarpar, ruhundan kopan bir atılımla örsünün üzerinde milyonlarca kıvılcım tutuştururdu.

    - Tak!

    - Tak, tak!...

    - Tak, tak!

    İşte bugün de sabah namazından beri durmadan on saat uğraşmıştı. Dövdüğü eğri namluyu örsünün yanındaki su fıçısına daldırdı. Ocağının sönmeye başlayan ateşine baktı. Çekici bırakan eliyle terini sildi. Kapıya döndü. Karşıki mescitte dokunaklı dokunaklı akşam ezanı okunuyor, bacasının tepesindeki yuvada leylekler sonu gelmez bir takırdı koparıyorlardı. İkindi abdesti daha duruyordu. Yalnız ellerini yıkadı. Kuruladı. Yenlerini indirdi. Saltasını omzuna attı. Dışarıya çıktı. Kapısını iyice çekti. Kilitlemeye gerek görmezdi. Uzun alandan mescite doğru yürüdü... Kentin kenarındaki bu gösterişsiz tapınağa hep yoksular getirdi. Minaresi sokağa bakan küçük bir pencereydi. Müezzin buradan başını çıkarır, ezanını okurdu.

    Koca Ali mescide girince her zamankinden fazla kalabalık gördü. Hep üç kandil yakılırken bu akşam ramazan gibi bütün kandiller yanmıştı. Daha namaz safları dizilmemişti. Kapının yanına çöktü. Yanında alçak sesle konuşanların sözlerine istemeye istemeye kulak kabarttı. Konya´dan iki garip dervişin geldiğini, yatsı namazına kadar Mesnevi okuyacaklarını duydu.

    Akşam namazı kılınıp, bittikten sonra mescittekilerin bir bölümü çıktı.

    Koca Ali yerinden kımıldamadı. Zaten biraz başı ağrıyordu. "Mesnevi dinler, açılırım!" dedi. Büyük bir gönül rahatlığı içinde, iki garip dervişin ruhu ürperten ezgileriyle kendinden geçti. Her âşık gibi onun yüreğinde de sonsuz bir kendinden geçiş, bir coşku, bir kaynaşma yeteneği vardı. En küçük bir nedenle coşardı. Anlamını çıkaramadığı bir dilin gizemli uyumu, durgun kanını sular altında saklı derin bir su çevrintisi gibi kaynattı. Her yanı nedensiz bir sarsıntıyla titriyor, sökülmez bir hıçkırık boğazına düğümlenir gibi oluyordu. Yatsı namazını kıldıktan sonra mescitten çıkınca, doğru dükkânına giremedi. Yürüdü. Uykusu yoktu. Ilık, yıldızlı bir yaz gecesiydi. Samanyolu, sarı altın tozundan göz alabildiğine bir bulut gibi göğün bir yanından öbür yanına uzanıyordu. Yürüdü, yürüdü. Kentten mandıralara giden yolun geçtiği tahta köprüde durdu. Kenara dayandı. Geniş derenin dibine yansıyan yıldızlar, ışıktan çakıltaşları gibi parlıyor, şırıldıyordu. Kenardaki karanlık top söğütlerde bülbüller ötüyordu. Daldı, gitti. Saatlerce kımıldamadı. Dinlediği ezgilerin ruhunda kalan uyumlarını işitiyor, tıpkı mescitteki gibi kendinden geçiyordu. Ansızın arkasından bir ses:

    - Kimdir o ... diye bağırdı.

    Daldığı tatlı düşten uyandı. Döndü. Köprünün öbür yanında iki üç karaltı ilerliyordu. Elinde olmadan karşılık verdi:

    - Yabancı yok!

    - Kimsin

    - Ali...

    Gölgeler yaklaştı. Bir adım kalınca onu giyiminden tanıdılar:

    - Koca Ali... Koca Ali, be!

    - Sen misin, Ali Usta

    - Benim!

    - Ne arıyorsun bu saatte buralarda

    - Hiç...

    - Nasıl hiç Suya çekicini mi düşürdün yoksa!...

    Bunlar kent subaşısının adamları, bekçilerdi. Kol geziyorlardı. Ne diyeceğini şaşırdı. Geceleri afyon yutan bu serseriler, namuslular gözünde hırsızlardan, uğursuzlardan daha korkunçtu. Kendilerinden başka dışarıda bir gezeni yakaladılar mı, dayaktan canını çıkartırlardı. Ama, ona kötü davranmadılar. Bekçibaşı:

    - Ali Usta, sen deli mi oldun dedi.

    - Yok.

    - Böyle gece yarısına yakın değil, hatta yatsıdan sonra sokakta, hele böyle kentin kıyısında kimsenin dolaşmasına ağamızın izin vermediğini bilmiyor musun

    - Biliyorum.

    - Ee, ne arıyorsun buralarda

    - Hiç...

    - Nasıl hiç...

    Koca Ali yine ses etmedi. Bekçiler onun namuslu bir adam olduğunu biliyorlardı. Hırpalamadılar. Yalnız:

    - Haydi yerine git, dolaşma... dediler.

    Geldiği yollardan hızlı hızlı dönen Koca Ali, ruhunda demin dinlediği uyumu tekrarlıyordu. Bülbüller keskin keskin ötüyor, uzaktan mandıraların köpekleri havlıyorlardı. Sokakta hiç kimseye rastgelmedi. Dükkânının önüne gelince durdu. Bacasının üstündeki leylek uyumamış, kefenli bir görüntü gibi ayakta duruyordu. Kapısı aralıktı. Çıkarken sıkı sıkıya kapadığını hatırladı:

    - Tuhaf, rüzgâr açmış olacak!... dedi.

    İşine yaramazdı ki, hırsız aşırmak sıkıntısına girsin...

    İçeriden kapıyı sürmeledi. Bekçilerin karışması canını sıkmıştı. İşte kentte yaşamak da bir türlü tutsaklıktı. Öte yandan da dağ başında, köyde sanatı geçmezdi. Birden ağır bir yorgunluk duydu. Kandilini yakmaya üşendi. Ocağın soluna gelen alçak musandıraya el yordamıyla çıktı. Büyük bir ayı pöstekisinden oluşmuş yatakçığına uzandı.

    Sıçrayarak uyandı. Kapısı vuruluyordu. Uyku sersemliğiyle:

    - Kim o diye haykırdı.

    - Aç çabuk.

    Sabah olmuştu. Kapının aralıklarında bembeyaz ışık çizgileri parlıyordu. O hiç böyle dalıp kalmaz, güneş doğmadan uyanırdı. Doğruldu. Musandıradan atladı. Ayakkabılarını bulmadan yürüdü. Hızla sürmeyi çekti. Birdenbire açılan kapının dükkânı dolduran aydınlığı içinde, palabıyıklı, yüksek kavuklu Bekçibaşı´yı gördü. Arkasında keçe külâhlı, çifte hançerli genç yamakları da duruyorlardı. "Ne var " der gibi yüzlerine baktı. Bekçibaşı:

    - Ali Usta, dükkânı arayacağız! dedi. Koca Ali şaşkınlıkla sordu:

    - Niçin ...

    - Bu gece Budak Bey´in mandırasında hırsızlık olmuş.

    - Ee, bana ne ...

    - Onun için işte dükkânı arayacağız.

    - O hırsızlıktan bana ne

    - Hırsızlar çaldıkları bir kuzuyu köprünün altıda kesmişler. Meşin keselerin içindeki paraları alarak bir tanesini oraya bırakmışlar.

    - Bana ne ...

    - O keselerden bir tanesini de bu sabah senin dükkânın önünde bulduk... Sonra... Şu eşiğe bak. Kan lekeleri var!

    Koca Ali, kamaşan gözleriyle kapısının temiz eşiğine bakh. Gerçekten el kadar bir kan lekesi sürülmüştü. O, bu kırmızı lekeye dalgın dalgın bakarken, palabıyıklı bekçi:

    - Hem bu gece, geç saatte ben seni köprünün üstünde gördüm, orada ne arıyordun dedi.

    Koca Ali yine verecek bir karşılık bulamadı. Önüne baktı:

    - Arayın... diyerek geri çekildi. Bekçiyle yamakları dükkâna

    girdiler. Örsün yanından geçen yamaklardan biri haykırdı:

    - Ay! İşte, işte...

    Koca Ali elinde olmadan, bekçinin baktığı yana gözlerini çevirdi. Yeni yüzülmüş bir deri gördü. Şaşırdı. Yamaklar hemen deriyi yerden kaldırdılar. Açtılar. Daha ıslaktı. Bir ağalarının, bir de suçlunun yüzüne bakıyorlardı. Bekçibaşı köpürerek sordu:

    - Çaldığın paraları nereye sakladın

    - Ben para çalmadım.

    - İnkâr etme, işte kuzunun derisi dükkânında çıktı.

    - Ya kim koydu

    - Bilmiyorum.

    Koca Ali öyle uzun boylu konuşmazdı. Subaşının karşısına çıkartıldığı zaman da, gece geç saatte köprünün üstünde ne aradığını anlatamadı. Bekçilerin bulduğu bütün kanıtlar aleyhine çıkıyordu. Budak Bey´in yeni sattığı beş yüz koyunun parası da mandıradan çalınmıştı. İki güçlü hırsız, bekçi çobanı sımsıkı bağlamışlardı. Sonra canını çıkarıncaya kadar dövmüşler, hatta işkence için bir kolunu da kırmışlardı. Ertesi gün yargıcın önünde bu çoban, hırsızın birini Koca Ali´ye benzettiğini söyledi. Gece geç saate kadar dükkânına gelmemesi, derinin dükkânda, para keselerinden birinin kapısı önünde bulunması, Koca Ali´nin suçlanmasına yetti. Ne kadar inkâr etse hırsızlık suçunu silemiyordu. Üstelik nereden geldiği, nereli olduğu da belli değildi.

    Sol kolunun kesilmesine karar verildi.

    Koca Ali bu kararı duyunca, ömründe ilk kez sarardı. Dudaklarını ısırdı. Karara boyun eğmekten başka yolu yoktu... Sendeleyerek ayağa kalktı. Yargıca dik bir sesle:

    - Kolumu bırakın, kafamı kesin! diye dilekte bulundu.

    Bu, ömründe onun ilk dileğiydi. Ama yaşlı yargıç hak yemez biriydi.

    - Hayır oğlum, dedi. Sen adam öldürmedin. Eğer çobanı öldürseydin, o zaman kafan giderdi. Ceza suça göredir. Sen yalnız hırsızlık ettin. Kolun kesilecek Hak böyle istiyor. Yasaların kestiği yer acımaz...

    Koca Ali´nin kolu kafasından çok değerliydi. Çeliğe "çifte su"yu bu iki koluyla veriyor, bu iki eliyle sınırlarda dövüşen binlerce gaziye çelik kalkanları kıran, ağır zırhları yırtan, demir tolgaları ikiye biçen tüy gibi hafif kılıçlar yetiştiriyor, yok pahasına, pir aşkına çalışıyordu.

    Onu, Ağa kapısında bekçilerin odası altına kapattılar. Cezanın uygulanacağı günü burada bekliyor, hiç sesini çıkarmıyor, çolak kalınca örsünün başında çekiç vuramayacağını düşünerek, tanrısı ölen inançlı bir kişinin yasını duyuyordu. Kolunun diyetini verecek on parası yoktu... Şimdiye kadar para için çalışmamıştı.

    Bütün kent halkı, Koca Ali gibi büyük bir ustanın kolu kesileceğine acıdı. Bu kadar yakışıklı, mert, çalışkan, güçlü, güzel bir adamın ölünceye kadar sakat sürünmesine en duygusuz gönüller bile dayanamıyordu.

    İşte herkes onu seviyordu.

    Sipahiler onlara çok ucuza kılıç döven bu adamı kurtarmaya sözleştiler. Kentin en büyük zengini Hacı Mehmet´e başvurdular; bu adam Karun kadar mal sahibi olduğu halde son derece cimriydi. Hâlâ kentin pazar yerinde küçük bir dükkânda kasaplık yapıyordu. Düşündü, taşındı; nazlandı. Suratını ekşitti. Başını salladı: Ama sipahilerle iyi geçinmek gerekiyordu.

    - Değil mi ki siz istiyorsunuz, dedi. Ben de onun kolu için diyet veririm. Ama bir koşulum var.

    - Ne gibi diye sordular.

    - Varın kendisine söyleyin. Eğer ben ölünceye kadar bana, hiç para almadan hizmetçilik, çıraklık etmeye yanaşırsa...

    - Pekâlâ, pekâlâ...

    Sipahiler, Ağa kapısına koştular. Hacı Kasap´ın önerisini Koca Ali´ye söylediler. O, önce "kasaplık bilmediğini" ortaya sürdü. Kabul etmek istemiyordu. Sipahiler:

    - Adam sen de! Kasaplık iş mi O kadar savaş gördün. Kılıç salladın. Bağlı koyunu yere yatırıp kesemez misin diye üstelediler. "Kula kul olmak", ölümlü dünyada "birisine gönül borcu duymak" acıların en büyüğüydü.

    O daha çok gençken, vezir amcasının kayırmasını bile çekememiş, gönül borcu altında kalmamak için aile ocağından kaçmış, gurbet ellerine atılmıştı. Şimdi kör talihi, onu bak kime köle edecekti Sipahiler:

    - Hacı´nın yaşı yetmişi aşmış... Zaten daha ne kadar yaşar ki... O ölünce yine sen özgür kalır, bize kılıç yaparsın. Haydi, düşünme usta, düşünme! diyorlardı.

    Hacı Kasap, kesilecek kolun diyetini yargıca saydığı gün Hoca Ali´yi arkasına taktı. Dükkânına getirdi. Bu adam pek titiz, pek huysuz, oldukça çekilmez biriydi. Hiç durmadan dırdır söylenirdi. Cimriliğinden şimdiye kadar bir hizmetçi, bir çırak tutamamıştı. Koca Ali´yi eline geçirince hemen dükkânının köşesinde bir set yerleştirdi. Üstüne bir şilte koydu. Geçti, oraya oturdu. Her şeyi ona yaptırmaya başladı. Ama her şeyi... Sabah namazından beş saat önce kentten iki saat ötedeki mandırasından o gün satılacak koyunları ona getirtiyor, ona kestiriyor, ona yüzdürüyor, ona parçalatıyor, ona sattırıyor... ta akşam namazına kadar durmadan buyruklar veriyordu. Zavallıya yedirdiği, içirdiği yalnız bulgur çorbasıydı. Bazen kendi artıklarını köpeğe verir gibi önüne atardı. Geceleri dükkânı baştan aşağı yıkatıyor, uykuya yatmadan ertesi sabah için koyun getirmek üzere mandırasına yolluyordu. Odununu bile ormandan ona kestiriyor, suyunu ona taşıtıyor, her işi, her işini ona gördürüyordu. Hatta evinin bahçesindeki lağım kuyusunu bile ona temizletti.

    Koca Ali sade suya bulgur çorbasıyla bu kadar sıkıntıya yıllarca göğüs gerebilecekti. Ama Hacı Kasap´ın ikide bir:

    - Ulan Ali!... Kolunun diyetini ben verdim. Yoksa çolak kalacaktın!... diye yaptığı iyiliği tekrarlamasına dayanamıyordu. Bir gün, iki, üç gün dişini sıktı. Durmadan çalıştı. Gece uyumadı. Gündüz koştu. Efendisinin karşısında elpençe divan durdu. Yine:

    - Kolunun diyetini ben verdim.

    - ...

    - Şimdi çolak kalacaktın, ha...

    - ...

    - Benim sayemde kolun var.

    - ...

    Hacı Kasap bu sözleri âdeta "aferin" dercesine diline dolamıştı. Her buyruğunun yerine getirilmesinden sonra kır sakallı, çirkin, sıska yüzünü ekşiterek, mavi çukur gözleriyle onu tepeden tırnağa kadar süzer, "Aklında tut, benim tutsağımsın!" der gibi verdiği diyeti hatırlatırdı. Koca Ali susar, yüreğinin parçalandığını, göğsüne sıcak sıcak bir şeyler yayıldığını, kilitlenen çenelerinin çatırdadığını, şakaklarının attığını duyardı. Geceleri uyuyamıyor, gündüzleri uğraşırken, mandıraya gidip gelirken, salhanede koyunları yüzerken, müşterilere et keserken, "Ne yapacağım, ne yapacağım " diye düşünüyor, hiçbir şeye karar veremiyordu. Dünyada kimseye eyvallah etmeyerek azla yetinip, gururun mutluluğu için yaşamak isterken başına gelen bu bela neydi

    Kaçmayı namusuna yediremiyordu. İşte o zaman gerçekten hırsızlık etmiş olacaktı. Ama bu herifin ikide bir de yaptığını başa kakmasına dayanmak ölümden pek güç, ölümden pek acı, ölümden pek ağırdı...

    Hacı Kasap´a köle olduğunun tam haftasıydı. Günlerden cumaydı. Yine erkenden mandıraya gitmiş, koyunları getirmiş, salhanede yüzmüş, dükkândaki çengellere asmıştı. Tezgâhın solundaki büyük, yağlı siyah taşta satırları biliyor, yine "Ne yapacağım, ne: yapacağım " diye düşünüyor, dudaklarını ısırıyordu. Daha efendisi gelmemişti. Satırları bitirince büyük bıçakları bilemeye başladı.

    "Ne yapacağım, ne yapacağım " diye düşünmeye öyle dalmıştı ki, kasabın geldiğini duymadı. Ansızın uğursuzun boğuk sesi yüreğini ağzına getirdi:

    - Ne yapıyorsun be ...

    Döndü. Efendi köşesine oturmuş, çubuğunu tüttürüyordu:

    - Bıçakları biliyorum, dedi.

    - Hay tembel miskin hay!... Sabahtan beri ne yaptın

    Ses çıkarmadı. Kapakları çürümüş bu küçük, bu hain, bu yılan gözlere kırpmadan baktı, baktı. İhtiyar beklemediği bu acı bakışa kızdı. Sordu:

    - Ne bakıyorsun

    - ...

    Koca Ali sesini çıkarmıyor, bir hafta içinde belki beş yıllık hizmetini durup dinlenmeden gördüğü halde onu yine "tembel, miskin" diye kötülemekten sıkılmayan bu kötü insanı ezici bir bakışla süzüyordu. Yine yüreği parçalanır gibi oluyor, göğsüne sıcak bir şeyler yayılıyor, çeneleri kilitleniyor, şakakları zonkluyordu. Bir anda bu titreme durdu. Koca Ali gözlerini açtı. Bir hafta buna nasıl dayanmıştı Şaşırdı. Hacı Kasap çubuğu yanına bıraktı. Hizmetçisinin bu ağır bakışından kurtuluvermiş gibi dırlandı:

    - Kolunun diyetini benim verdiğimi unutuyorsun galiba! dedi. Ben olmasaydım şimdi çolak kalacaktın...

    Koca Ali yine karşılık vermedi. Acı acı gülümsedi. Kızardı. Sonra birden sarardı. Hızla döndü. Bilediği satırların en büyüğünü kaptı. Sıvalı kolunu, yüksek kıyma kütüğünün üstüne koydu. Kaldırdı, ağır satırı öyle bir indirdi ki... O anda kopan kolunu tuttu. Gördüğü şeyin ürperticiliğinden gözleri dışarı fırlayan Hacı Kasap´ın önüne:

    - Al bakalım, şu diyetini verdiğin şeyi! diye hızla fırlattı. Sonra giysisinin kolsuz kalan yenini sıkı bir düğüm yaptı. Dükkândan çıktı.

    Onun bir zamanlar geldiği yer gibi, şimdi gittiği yeri de, kentte kimse öğrenemedi.




    KÜTÜK

    ALACAKARANLIK içinde sivri, siyah bir kayanın belli belirsiz hayali gibi yükselen Şalgo Burcu uyanıktı. Vakit vakit inlettiği trampete, boru seslerini akşamın hafif rüzgârı derin bir uğultu halinde her tarafa yayıyor... Kederli bağırışmalarıyla ölümü hatırlatan küfürbaz karga sürüleri, bulutlu havanın donuk hüznünü daha beter artırıyordu. Mor dağlar gittikçe koyulaşıyor, gittikçe kararıyordu. Yamaçlardaki dağınık gölgeler, kuşsuz ormanlar, hıçkıran dereler, kaçan yollar, ıssız korular, sanki korkunç bir fırtınanın gürlemesini bekliyorlardı.

    Burcun tepesinde beyazlı siyahlı bir bayrak, can çekişen bir kartal ıstırabıyla, kıvranıyordu. İki bin kişilik muhasara ordusunun çadırları, kaleye giden geniş yolun sağındaki büyük dişbudak ağaçlarının etrafına kurulmuştu. Yerlere kazıklanmış kır atlar, yabancı kokular duyuyor gibi, sık sık başlarını kaldırarak kişniyorlar, tırnaklarıyla kazmaya çalıştıkları toprakların nemli çimenlerini otluyorlardı. Dallarda kırmızı çullar, sırmalı eğerler asılı duruyordu. Cemaatle kılınmış akşam namazından dağılan askerler, çadırların arasından gürültü ile geçiyorlardı. Kısa emirler, çağırılan isimler, bir kahkaha, bir söz... başlayacak suskunluğu bozuyor, atların yanında itişen birkaç gencin şen naraları duyuluyordu. Çifte direkli yeşil çadırın kapısı önüne serilmiş büyük bir kaplan postu üzerinde kehribar çubuğunu fosur fosur çeken koca bıyıklı, iri vücutlu, ateş nazarlı şair kumandan, gözlerini, alacağı kalenin sallanan bayrağına dikmişti. Karşısında diz çökmüş kâhyasının anlattıklarını dinliyordu. Ordugâha yarım saat evvel dörtnala gelen bu adam, yaşlı, şişman bir askerdi. İşte kaç hafta oluyor, kumandanının "Göndersdref Baronu Erasm Tofl´u beraber vurmak" teklifini içeren mektubunu tek başına, Hadım Ali Paşa´ya götürmüştü. Ama, paşa çok meşguldü. Zaman bulup cevap verememişti. Dregley Kalesini sarıyordu. Kuşatmanın başlangıcından sonuna kadar hazır bulunan kahya, şimdi orada gördüklerini söylüyordu; bu kale sarp, gayet dik bir kayanın üzerine yapılmıştı.

    Arslan Bey sordu:

    "Bizim kaleden daha yüksek mi "

    "Daha yüksek beyim."

    Kumandanın, "Bizim kale" dediği, henüz çırpınan bayrağına hasretle baktığı Şalgo Burcu idi. Fakat o, burasını birkaç gün içinde zaptedeceğini iyice biliyordu. Daha birkaç hafta önce Boza Kulesi´nde hücumlarına karşı durmak isteyen Adrenaki, Mihal Terşi, Etiyen Soşay, nasıl kendisine kuleyi teslim etmişler; nasıl kahramanlığını, cesaretini alkışlayarak iyi davranışına teşekkürler ederek çekilip gitmişlerdi...

    "Ben, bir kalenin karşısında çok duramam" dedi, "Hiç sabrım yoktur. Ama Ali Paşa çok sabırlı maşallah!"

    Kâhya başını kaldırdı:

    "O da sabırsız... Ama ne yapsın Dregley, pek yalçın, pek sarp... Borsem Dağları içinde baş kale bu imiş diyorlar."

    "Paşa, muhafızlara önce teslim teklif etmedi mi "

    "Etti. "

    "Kabul etmediler mi "

    "Hayır, etmediler."

    "Kalenin kumandanı kimdi "

    "Zondi isminde bir kahraman..."

    "Ben onların kahramanlıklarını bilirim. Verdikleri sözü tutmazlar... Vire´yi bozarlar. Elçiye hakaret ederler."

    "Hayır, Arslan Bey, Zondi bildiklerinizden değil. Çok mert bir adam. "

    "Paşa, teslim teklifini kiminle gönderdi "

    "Papaz Marten Uruçgalo ile...´

    "Ne ise... Türk elçi gönderseydi, mutlaka kafasını keserler, kale bedenlerinden aşağı fırlatırlardı."

    "Paşa Türk elçisi gönderseydi, Zondi bunu yapmazdı."

    "Ne biliyorsun "

    "Papaz Marten´e söylediği sözlerden anladım

    "Ne demiş " .

    "Demiş ki; git, paşaya söyle. Bana teslim teklif etmesin. Bir askere bundan büyük hakaret olamaz. O nasıl savaş adamı ise, ben de savaş adamıyım. Ya ölürüm, ya galip gelirim. Ama görüyorum ki, benim işim bitti. O durmasın, bütün kuvvetiyle hücum etsin. Ben mutlaka, yıkılacak kalenin taşları altında kalmak isterim."

    "Sahi, namuslu bir askermiş..." Kâhya;

    "Yalnız namuslu bir asker değil, Arslan Bey" dedi, "Hem de gayet yüce ruhlu bir mert."

    "Nasıl ..."

    "Bakın anlatayım. Papaz Marten, ordugâha ret haberini getirmek için dönerken, Zondi onu tutmuş. Eskiden esir aldığı iki Türk delikanlısını yanına getirmiş. Bunlara gayet kıymetli erguvani elbiseler giydirmiş. Ceplerini altınla doldurmuş. ´Al bunları paşaya götür. Benimle beraber ölmelerini istemiyorum. Çok yiğit gençlerdir. Terbiyelerine dikkat etsin. Devletine iki büyük asker yetiştirmiş olur´ demiş."

    "Sahi yüce bir adammış..."

    "Sonra, elimize diri geçen esirlerden işittik: Kalenin avlusuna silahlarını, gümüş takımlarını, en kıymetli eşyalarını yığarak, yakmış. Ahırındaki savaş atlarını, ağlayarak, kendi eliyle öldürmüş. Son hücumda bizim asker, kalenin kapısını zorladı. Kırdı. Yeniçeriler, bir kurşunla yaralanan Zondi´yi diri diri yakalamaya çok çalıştılar. Ama mümkün olmadı. O, diz üstü sürünerek, her tarafı kılıçla, mızrakla delik deşik olup, ölünceye kadâr vuruştu."

    "Demek paşa, bu mert düşmanla konuşamadı."

    "Evet, konuşamadı. Vücudu ile kesik başını kalenin karşısına gömdürdü. Mezârının üstüne bir mızrak, bir bayrak dikilmesini emretti." ´

    "Aşkolsun! Ben olsam bir türbe yaptırırım vallahi..."

    Arslan Bey, düşmanın cesurunu, kahramanını, yılmazını severdi. Onca, savaş bir mertlik sanatıydı. Düşman ordusundan kaçıp, kendisine iltica edenlere hiç aman vermez, ´Hain, her yerde haindir´ diye hemen boynunu vurdururdu.

    Ortalık bütün bütün kararıyor, gece oluyordu.

    Kâhya, uzun uzadıya anlattığı Dregley Kalesi´nin hikâyesini hâlâ bitiremiyordu. Yatsı namazı için aptes suyu taşıyan angaryacılar, meşalelerle geçmeye başladılar. Arslan Bey, Şalgo´nun, ıslanmış, hasta, ateşböcekleri gibi sönük sönük parlayan ışıklarına bakıyor, kâhyanın sözlerini işitmeyerek, kendi planını düşünüyordu. O biliyordu; düşmanların hepsi Zondi gibi, Plas Batanyus gibi, Lozonci gibi kahraman değildi. İçlerinde tavşan kadar korkakları da vardı. Mesela Seçeni Kalesi´nin muhafızları, daha Ali Paşa yaklaşırken, toplarını, tüfeklerini, cephanelerini, erzaklarını, mallarını, hattâ ihtiyarlarını, çocuklarını bırakıp, bir kurşun atmadan kaçmışlardı. Birkaç güne kadar burası da alınınca Holloko, Boyak, Sağ, Keparmat kaleleri kalıyordu. Ama Allah kerimdi.

    "Hepsinin alınması belki bir ay sürmez..." diye mırıldandı. Kâhya, kumandanın ne düşündüğünden haberi yoktu. Anlamadı. Sordu:

    "Bu kalenin alınması mı beyim "

    "Hayır, canım... Bu, birkaç günlük iş! Hele hava biraz kapansın... Fulek´e kadar dört beş kale var... Onların hepsini diyorum."

    "Bir ayda dört beş kale... Bu güç beyim."

    "Niçin "

    "Daha bu kaleye bir tüfek atılmamış... Ben attan inerken yoldaşlar söylediler."

    "Ben burasını, bir kurşun atmadan alacağım."

    "Nasıl beyim "

    "Senin aklın ermez. Hava biraz kapansın, görürsün..."

    "Hiç topa tutmadan hücum mu edeceğiz "

    "Hayır."

    "Ya ne yapacağız "

    "Havanın kapanmasını bekle, dedim ya... Göreceksin..."

    Arslan Bey, planlarını en yakın adamlarından bile saklardı. "Yerin kulağı var" derdi. Ağzından çıkan bir sır mutlaka işitilecekti. Kâhya gibi bu sessiz, bu manasız beklemeden bütün askerler sıkılıyorlar, bir şey anlatmıyorlardı. Kumandanın yardım, cephane, top beklediği söyleniyordu. İhtiyar sipahiler, "Biz burasını yardım gelmeden alamaz mıyız İki top yetmez mi Ne duruyoruz " diye

    çadırlarında dedikodu yapıyorlardı. Buraya gelindiği günden beri askeri istirahat ettiren Arslan Bey, her sabah erkenden atına biniyor, tek başına gerilerdeki ormanların içine dalıyor, saatlerce kalıyor, gülerek dönüyor.

    "Hava bozmayacak mı Ah, biraz sis olsa..." diye gözlerini gökten, kalenin sallanan bayrağından ayıramıyordu.

    İşte kâhyanın getirdiği mektupta Ali Paşa da teklifini kabul ediyordu. Onunla birleşince ordusu yedi bin kişi kadar olacaktı. O vakit şüphesiz Tofeli, Pallaviçini´yi diri diri esir tutabilecekti.

    Koyu karanlık içinden uzaktan uzağa Şalgo Burcu´ndaki nöbetçilerin attıkları acı naralar, acı köpek ulumaları işitiliyordu. Gökte hiç yıldız yoktu. Arslan Bey, hademesinin tuttuğu billur bardaktaki yakut suyu içti. Yeniden doldurulan çubuğunu çekiyor, kâhyasıyla öteden beriden konuşuyordu. Konuşurken düşündüğü hep kendi planıydı. Yine göğe dalmıştı. Birdenbire sordu:

    "Hava kapanıyor gibi, değil mi "

    "Evet.. "

    "Bakalım yarın..."

    "Hücum mu edeceğiz beyim "

    "Hayır canım, hava bozsun, görürsün."

    Kâhya, yine bir şey anlamadı...

    Bir sabah...

    Binlerce bacadan henüz tütmüş soğuk, nemli bir duman kadar koyu bir sis her tarafı kaplamıştı. Ordugâh, sancaklar, tuğlar, çadırlar, dişbudak ağaçları, atlar, hiç, hiçbir şey görünmüyordu. Evvela birbirlerini çağıranların sözleri duyuluyor, sonra iki hayal, ses yordamıyla bu beyaz karanlığın içinde buluşuyordu. Arslan Bey atını hazırlatmıştı. Yine yapayalnız, her günkü gittiği yere doğru kaybolacaktı.

    O kadar neşeli idi ki...

    Bütün subayları, çavuşları çağırttı. Hepsi hücum var sanıyordu. At divanı yapar gibi, bir ayağı yerde, bir ayağı üzengide.

    "Ağalar" dedi. "Bugün kaleyi alacağız. Ben iki saate kadar geleceğim. Şimdi hepiniz hazır olun."

    Nihayetleri görünmeyen beyaz, büyük sakalının çerçevelediği yüzü sis içinde asılı duruyor sanılan ihtiyar topçubaşı sordu:

    "Siz gelmeden ben dövmeye başlayım mı, beyim "

    Arslan Bey güldü:

    "Hayır... Senin iki topunun güllelerine ihtiyacımız yok. Yalnız bize çok gürültü yap."

    "Nasıl gürültü beyim "

    "Toplarını boşuna yerinden kımıldatma. Topçularını kalenin bedenlerine doğru yaklaştır. Avazları çıktığı kadar, ´Heya, mola, yisa!..´ diye bağırt!"

    ...

    "Anlamıyor musun Yalnız gürültü istiyorum."

    "Pekâlâ beyim."

    Sonra diğer subaylara döndü:

    "Siz de bütün askerlerinizi savaş düzeniyle bunlara yaklaştırın. Mümkün olduğu kadar çok gürültü yaptırın ´Heya, mola...´ çektirin. Angarya naraları attırın. İş türküleri söylettirin."

    İhtiyar topçubaşı gibi subaylar da, çavuşlar da, bu emirden bir şey anlamadılar. Fakat onlar anlamadan yapmasını pek iyi bilirlerdi.

    "Baş üstüne, baş üstüne..."

    "Haydi, ama çabuk..."

    Hepsi iki adım ayrılınca sisin içinde görünmez oldular. Arslan Bey tepinen atına binince yuları tutan kâhyasına;

    "Sen de koş, yanına bir adam al, gerideki Değirmenli Çiftliği´nde biriktirdiğim elli mandayı hemen buraya sür. Burca giden yolun yanında hazır tut... Orada beni bekle. Haydi!"

    "Başüstüne..."

    "Ama çabuk..."

    Hızla mahmuzlanan azgın at, şaha kalkarak sisin içine atıldı. Üzerindeki sırmalı kaftanın etekleri altın kanatlara benzeyen Arslan Bey´le bir masal kuşu gibi uçtu.

    Biraz sonra...

    Nereden geldiği belli olmayan derin bir gürültü sis içinde kaynıyor; ileri geri, yaklaşıyor, uzaklaşıyor, dalgalanıyordu. Kös, kalkan, boru sesleri at kişnemelerine karışıyor; alınan emirler, verilen kumandalar yüzlerce ağız tarafından ayrı ayrı tekrarlanıyordu. Bastıkları yerleri görmeyen askerler, savaş düzeninde bağrışarak, duyduklarını tekrarlayarak, dirsekleriyle, kalkanlarıyla birbirlerine dokunarak duman içinde ilerliyorlardı.

    Sağ taraftan topçuların "heya, mola"ları işitiliyordu. Etrafını saran gürültüden hücumun başladığını kale de anladı. Boru, trampet, hurra sesleri aksetmeye, tek tük tabanca tüfek atılmaya başladı. Gözcüler kale bedenlerinin dibine kadar gidip geliyorlardı. Safların arasında topçubaşının büyük bir lağım açtığı söyleniyordu.

    Askerler, subayların emriyle oldukları yerlerde bağdaş kurmuş bekliyorlar, gürültü ediyorlardı.

    Nihayet, Arslan Bey, terden sırılsıklam olmuş atı ile duman içinde savaş sıralarının arasında, adım adım göründü. Her adımda;

    "Yiğitlerim!... Sis açılmaya başladı mı hemen susun. Hep birden ayağa kalkın, hücum edecek gibi durun. Ama ileri gitmeyin. Ateş de açmayın. Ben düşmana teslim teklif edeceğim..." diyordu.

    Topçuların, topçulara karışan angaryacıların "heya, mola" naraları gittikçe artıyor, büyüyor, tüyleri ürpertecek heyecanlı yankılarla görünmeyen dağları, taşları inletiyordu.

    Öğleye doğru sis açılmaya başladı. Askerler, sallanan siyahlı beyazlı bayrağı ile Şalgo´yu bir hayal gibi gördüler. Sesler kesildi. Kuzeyden esen bir rüzgâr dumanları dağıtıyor; gerilere, ormanlara doğru sürüyordu.

    Artık herkes birbirini görüyordu.

    Kaleye pek yaklaşmıştı. Askerler, gözleriyle kumandanlarını aradılar. O burç kapısına giden yolun gediğinde atıyla dolaşıyordu. Gediğin önünde büyük bir manda sürüsü vardı. Burcun tepesinde, siperlerin arasında, kalkanlı, tüfekli adamlar geziniyordu.

    Cesur Arslan Bey, kır atını ileriye sürdü. Kaleye yüz adım kadar yaklaştı. Arkasındaki kâhyasıyla, genç tercüman koştular... Gür sesiyle haykırdı:

    "Hey bre Şalgo muhafızları!... Ben, padişahımın dedesine sizin kralınızın memleketlerinden büyük yerler zaptetmiş Bosna Valisi Yahya Paşa´nın torunlarındanım. Atam Hamza Bali Bey, daha on dört yaşında iken sizin ordularınızı perişan etmiş, Viyana kuşatmasında, Viyenberg önünde şan almıştır. Ben, hangi kaleye gittimse geri dönmemişim, daha geçen gün iki küçük topla Boza Kalesi´ni yerle bir ettim. Mihal Terşi, Etiyen Soşay, Andrenaki gibi kahramanlarınıza canlarını bağışladım. Vadiye çekildim. Gerip gitmeleri için yol vardım. Haydi gelin. Siz de teslim olun. Boş yere kanınızı döktürmeyin..."

    Kale ile beraber bütün ordunun işittiği bu teklifi, tercüman, avazı çıktığı kadar bağırarak tekrarladı.

    Derin bir sessizlik...

    Arslan Bey´in atı duramıyor, şaha kalkıyor, sağa, sola tepiniyordu, kâhya, dizgininden tutmaya çalışıyordu.

    Burcun tepesinden bir cevap verdiler. Tercüman tekrarladı:

    "Ne gibi şartlarla, diyorlar beyim."

    Arslan Bey, deminkinden daha sert bir sesle haykırdı:

    "Şartım filan yok. Biz teslim olanın canına kıymayız. Teslim olmazsanız, beş dakika sonra kalenin içinde bir canlı adam kalmaz. Karşınızdaki yolun gediği üzerinde gördüğünüz nedir Anlamıyor musunuz Babalarınızdan işitmediniz mi Elli manda ile buraya getirdiğim bu topun iki güllesiyle binlerce Şalgo kuvvetinde olan İstanbul kaleleri tuzla buz oldu. İşte İstanbul´u alan bu top... Bir kere ateş edeceğim. İkinci atıma gerek yok. Ne kaleniz kalacak, ne de kendiniz. Acıyorum size..."

    Genç tercüman, bu sözleri, yine avazı çıktığı kadar tekrarlarken, bütün askerler, gözlerini yolun gediğine çevirdiler. Mandaların yanında, uzun, büyük, gayet büyük, gayet kalın, gayet siyah müthiş bir topun korkunç bir ejderha gibi uzandığını gördüler. Safların arasında sevinç sadaları yükseldi. Herkes Arslan Bey´in bir haftadır ne beklediğini şimdi anlıyordu. Demek bu top geliyormuş...

    Biraz sonra...

    Şalgo´nun tepesinde, şan, namus kefeni olan uğursuz beyaz bayrak dalgalanıyordu. Demir kapılar açılmıştı. Korkudan sapsarı kesilen tuğla kumandan, altın kılıçlı asilzadeler, zırhlı şövalyeler, Arslan Bey´in önünde dize gelmişlerdi. Silahları alınan düşman ikişer ikişer bağlanıyor, takım takım ordugâhın arkasına götürülüyordu. Kalenin içindeki kıymetli şeylerden bir dağ ortada kabarıyor; al yeşil bayraklarla kalenin tepesine dolan askerler bağırışıyorlar, aralarındaki dervişler, bedenlerden sarkarak ezan okuyorlar, tekbir çekiyorlardı.

    Teslim olan kumandanla erkânına Arslan Bey;

    "Korkmayınız. Hayatınız bağışlanmıştır. Biz Vire´yi bozmayız. Gelin, size elli manda ile buraya getirdiğim topu seyrettireyim..." dedi.

    Tercüman bunu tekrarlayınca hepsi birbirlerine bakıştılar. Bu müthiş, bu korkunç aleti yakından görmeyi hem merak ediyorlar, hem çekiniyorlardı. Arslan Bey´in arkasına takıldılar. Büyük topa doğru yürüdüler. Yaklaşınca Arslan Bey;

    "İşte" dedi, "Sizin böyle topunuz var mı "

    Düşman kumandanı tercümanla cevap verdi:

    "Hayır."

    "Niçin yapmıyorsunuz "

    "Bilmiyoruz."

    Genç irisi bir şövalye tercümana bir şeyler sordu. Arslan Bey;

    "Ne diyor " dedi.

    "Bey bu topu kaç günde İstanbul´dan buraya getirmiştir, diyor."

    "Sen de ki: İstanbul´dan getirmemiş. Burada bir hafta içinde kendisi yapmış."

    Tercüman bu sözleri söyleyince esirler afallaştılar. Arslan Bey, daha ziyade yaklaşıp elleriyle yoklamalarına, daha yakından görmelerine müsaade ettiğini söyledi. Mağrur kumandan, kahraman asilzadeler, cesur şövalyeler, büyük topun etrafında toplandılar. Bir elini hançerinin elmas sapına dayayan Arslan Bey, öteki eliyle, gülümseyerek pala bıyıklarını büküyor, arkasındaki kâhya, başını kaşıyarak gülmekten katılıyor, tercüman aptallaşıyordu. Yirmi adım uzakta duran mızraklı nöbetçiler de gülüşüyorlardı. Esirler topa elini sürdüler. Deliğini aradılar. Bulamayınca sarardılar. Sonra kızardılar. Birbirlerine bakıştılar. Öyle kaldılar. Kolların, çaprazlayarak yere bakan kale kumandanı titreyerek mırıldandı. Arslan Bey, tercümana baktı;

    "Ne diyor "

    "Bu mertlik değil... diyor."

    "Ona sor ki: Henüz bir kere patlamayan bir toptan korkarak, hemen teslim oluvermek mi mertliktir "

    Tercüman sordu.

    Kale kumandanı, gözlerini yerden kaldırıp cevap veremedi. Asilzadeler, şövalyeler, birbirlerinin yüzlerine bakmaya cesaret edemediler, ani bir ölüm darbesiyle vurulmuş gibi oldukları yerde donup kaldılar.

    Bir güllesiyle kaleyi yıkacak olan bu korkunç top, siyaha boyanmış kocaman bir kütükten başka bir şey değildi!...

















  3. #23
    Kani Bozuk forum üyesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2012
    Yer
    AFYONKARAHİSAR
    Mesajlar
    6.932
    Anababaların En Çok Sorduğu Sorular 1
    Grace Ketterman

    Giriş

    1 Bebek Bakımı
    2 Yeni Yürümeye Başlayan ve Okulöncesi Dönemdeki Çocuklar
    3 Okul Çağı Çocukları
    4 Ergenler
    5 Aile ilişkileri
    6 Sağlık ve Beslenme
    7 Eğitim
    8 Duygusal Gelişim
    9 Disiplin ve Eğitim
    10 Sosyal Gelişim
    11 Fiziksel Gelişim
    12 Tatiller ve Eğlence

    GİRİŞ

    Çocuk Eğitimi ile İlgili Temel Görüşlerim
    Akşam saat 10:00´da tam gevşemeye başladığımda telefonun kulak tırmalayan sesi çok sinirime dokunmuştu. Günüm saat 7:30´daki bir görüşmeyle başlamış ve isyankâr ergen sorunu konusunda endişeli bir büyükanneyle görüşebilmek için öğle yemeğini kaçırmıştım. Açık söyleyeyim, o kötü sesi duymazdan gelmeyi düşündüm, ama saatin geç olması nedeniyle acil bir konuda olabileceğinden korktum.
    Telefon gerçek bir kriz durumu hakkında değildi, ama arayan endişeli anne için çok üzücü bir problemdi. Erken ergenlik dönemindeki kızı son zamanlarda çok değişik bir ruh hali içindeydi ve gergindi. O akşam da, basit bir işi yapmak için bodruma inmeyi reddetmiş ve şimdi de yatak odasındaki ışığı söndürmeye karşı geliyordu.
    Daha birkaç gün önce, iki yaşındaki bir çocuğun annesi beni arayıp, zor çocuğuyla başedebilmede ona yardımcı olacak, katılabileceği bir kurs bilip bilmediğimi sordu. Çoğu zaman annelik rolünü yerine getirirken son derece güvenli olduğu halde, oğlunun sınırları deneyen ve isyankâr tavırları karşısında bazen o kadar öfkeleniyordu ki onu istismar etmekten korkuyordu.
    Aile problemleri ile ilgili sonsuz sayıda telefon ve yıllarca radyo programım ´Siz ve Çocuğunuz´ adlı programın ardından gönderilen pek çok mektup aldım. Bütün bunlar anababaların ne kadar çok konuyu paylaştıklarının farkına varmamı sağladı. Çok benzer olay vardı ve her biri onunla mücadele eden, baş etmeye ve çözmeye çalışan kişiler için çok acı vericiydi.
    Bu kitabın amacı, pek çok insana yardımcı olmuş pratik çözümleri yazıya dökmektir. Belki siz de, karşılaştığınız bir problemin burada yanıtını bulabilirsiniz. Umarım hem size, hem de çocuğunuza yardımcı olur.

    İlk Çocukluğun Önemi

    Çocuk yetiştirme konusundaki temel yaklaşımımın bir özetini sunarak bu kitaba başlamak istiyorum. Bu temel öğelere dikkat etmenin ana-babalık serüveninizde size yardımcı olacağını umuyorum.
    ilk üzerinde durmak istediğim nokta, anababalık rolünün başlar başlamaz kritik bir önem kazandığıdır, ister bir binanın sağlamlığını, bir ağacın düzgünlüğünü ya da bir insanın gelişimini ele alalım, ilk başlangıçtaki doğruluğun hayati önemini artık biliyoruz.
    Anlamlı ve güzel bir yaşam sürdürebilmek için gerekli yapının temelini oluşturabilme fırsatı ilk çocuklukta elimize geçer ve bu daha sonra bir daha elde edilemeyecek bir fırsattır. Hayatın anlamlılığını oluşturan da belli dengelerin kurulabilmesidir. Bu dengelerden bazıları aşağıda verilmiştir:
    • Güven verebilecek, ama çocuğun bireyselliğini ve bağımsızlığını engellemeyecek kadar ilgi ve koruma.
    • Güvenliği sağlayacak, ama isyana yol açmayacak veya umutsuz bir acizlik duygusu yaratmayacak kadar sınırlama.
    • Başarılı olmanın gururunu tattıracak, ama hayatı angarya haline getirmeyecek kadar iş.
    • Sorumluluk duygusu kazandıracak, ama sağlıklı bir bağımsızlık duygusunu yok etmeyecek kadar disiplin ve eğitim.
    • Hayatı eğlenceli bir hale getirecek, ama zevki bir amaç haline dönüştürmeyecek kadar kahkaha ve oyun.
    • Hayatı beklentilere uygun bir hale getirecek, ama tahammül edilemeyecek kadar katı bir hale sokmayacak kadar tutarlılık.
    • Üretken olmanın mutluluğunu öğretecek, ama çocuğu ben-merkezci bir hale sokmayacak kadar gurur.
    • Her günü sevecen ve sıcak bir hale getirecek ve acı dolu çabalan ihtiyaç duyulduğu sürece ve bir ömür boyu yüreklendirecek kadar sevgi!
    Evcil hayvanları eğitmenin önemi anlaşılmış ve böyle bir eğitim verildiği zaman hayvanın sadık ve mutluluk verici olduğu görülmüştür. Çocuklara verilecek eğitimin de bazı kuralları olduğunu anababaların anlaması için daha ne kadar zaman gerekli Çocuğun ne yapmasını istediğinize karar vermek, etkili bir şekilde ödüllendirme yapmak ve kesin sonuçları tutarlılıkla uygulamak çocuk eğitiminin öncelikle bilinmesi gereken kurallarıdır.

    Disiplin Gereklidir
    Çocukları eğitmek yeterli değildir ve eğitmekle disiplin arasındaki farkı çok az kişi görebilmektedir. Eğitim, ödüller veya cezalar yardımıyla geliştirilebilen basit bir kas ve sinir gelişimidir.
    Öte yandan, disiplin, mantık ve anlama içeren karmaşık bir öğretme-öğrenme sürecidir. Neden bazı sonuçların ortaya çıktığını, belli davranış ve tutumlardan hangilerinin iyi veya kötü olduğunu, neyin onları iyi veya kötü yaptığını anlama sürecidir. Birkaç anlamlı taktik ve felsefenin hayatın tümüne uygulanmasıdır. Kısaca, iyi bir disiplin zekanın olumlu bir gelişimi ile sonuçlanır.
    Küçük bebekleri sevmek hiç de zor değildir. O kadar çaresiz ve korumasızdırlar ki, anababaların çoğu çok ağlayanlara bile gerekli ilgi ve sevgiyi gösterirler, ilk dişler, ilk adımlar, ilk sözcükler çocuklarına düşkün anababaların heyecan duymasına ve gururlanmasına neden olur.
    Peki, ilk ´Hayır! Yapmayacağım´ sözlerinin ne farkı var. Bu sözcükler, özgürlüğe ilk adımın ve anababa ve çocuklar arasında hayat boyu süren sınırlan test etme davranışının belirtileridir. Bunu çocuğun kişilik gelişiminin sağlıklı bir boyutu olarak göremeyen anababalar, çocuklarının kırılmasına ve hiçbir galibi olmayan mücadelelerin sürüp gitmesine neden olurlar. Ya da, tembelce teslim olup, çocuğun deneyim veya mantık üzerine kurulmamış yıkıcı bir güç duygusuna kapılmasına izin verirler.

    Anababalann En Çok Sorduğu Soruların Cevapları

    Sağlıklı bir çocuk yetiştirme mücadelesinde anababanın başarı ya da başarısızlığını belirleyen sadece hayatın dengeleri değildir. Olumlu yapılanmaları sağlayan aynı zamanda onların kendi iç yapılarının sağlamlığı ve tutumlarıdır. Anababaların çocuklarından istediklerinin yanlış olması pek ender görülür, asıl yanlışlık itaati sağlamak için uyguladıkları yöntemlerdedir.
    Bazen çelişkilerle dolu, bazen de uyumlu olan bu deneyimler çocukların duygularını oluşturur. Eğer çocuk çok miktarda koşulsuz sevgi görüyor ve başarılarıyla gurur duyuluyorsa, duyguları sağlıklı olacak ve benlik-saygısı da güçlü bir şekilde gelişecektir. Ama şefkat ve anlayış eksikliği olduğunda ve anababanın öfkesi ve kınaması sevgilerini iletmelerini engelleyecek kadar ağır basıyorsa, çocuğun gelişen kişiliği solup gidecektir. Daha sonraları da ciddi problemler görülme ihtimali çok yüksektir.

    Temel Oluşum ve Ergenlik Yılları

    Bir çocuğun kişiliğinin temelindeki çatlakların ortaya çıktığı yıllar ergenlik dönemidir. Bu hasara en büyük katkı da ailede ilk yıllarda oluşturulan temelden gelir.
    Eğer temel dengeler sağlanamazsa ve anababaların kınadıkları, onayladıklarından daha çok olursa, çocuğun ihtiyacı olan uygun yapı taşları eksik kalır. Bu gizli zayıflıklar, çocuklarda bugün anababaların isyankârlık olarak gördükleri davranış bozuklukları olarak ortaya çıkar. Aslında, ergenlikteki ciddi davranış bozukluklarının üç temel nedeni vardır:
    1. Anababalar çok katı veya kuralcıdırlar: Diktatör gibi davranan ve çocuklar üzerindeki kontrollerini çok uzun süre devam ettiren anababaların çocukları bir bağımsızlık görüntüsü verebilmek için büyük bir olasılıkla isyan edeceklerdir. Sağlıklı yetişkinler olabilmek için ergenin zaten yapması gerekli olan bu davranışa, anababalar sadece izin vermekle kalmamalı, ciddi bir isyanı engellemek için yavaşça bağımsızlığa ilerlemesini teşvik etmelidirler.
    2. Anababalar çok yumuşak ya da tutarsızdırlar. Ergenlerin sınırları genişletilmelidir, ama hâlâ sınırlara ihtiyaçlan vardır. Anababalar böyle kısıtlamalar ortaya koymadıkları veya onları istikrarsız bir şekilde zorladıkları zaman, ergenler düzenli olarak onları test ederler.Anababalar ne kadar istikrarsız olursa, gençler de o kadar büyük bir gayretle sınırları zorlarlar. Tehlikeli davranışları engellemek için, anababalar sınırlar koymaya başlamalı ve onları büyük bir tutarlılıkla uygulamalıdırlar.
    3. Ergenler duygusal acı çekerler. Ergenler kendilerini yetersiz hissettikleri veya çok fazla kaygı ve endişe altında oldukları zamanlarda, oldukça istikrarsız davranışlarla duygusal acılarını ortaya koyarlar. Uyuşturucuya yönelerek veya anti-sosyal tepkiler ortaya koyarak, geçici bir süreyle acılarından kaçabilirler. Hatta bilinçli olarak yakalanıp cezalandırılmaya çalışabilirler, çünkü ceza suçlarını geçici bir süreyle hafifletmektedir. Bu gençlerin ihtiyaçlarını araştırmaları ve acı dolu duygularını sözlere dökmeleri gerekmektedir ki, gösteriş yapmaya gerek görmesinler.
    Ergenleri anlamanın ilk şartı zor yılları boyunca onları sevmek, onlardan zevk almak ve onların kim olduğunu anlayabilmektir.

    Diğer Kişilerin Ergenler Üzerindeki Etkisi

    Bu önemli yıllar boyunca, geniş ailenin varlığı hem anababa, hem de ergen için çok yararlı olabilir. Ancak diğer yandan da, eğer akrabalar ailenin değerlerini paylaşmıyorsa veya ergen güç mücadelesini kazanmak için kendi çıkarları doğrultusunda bu kişileri kullanıyorsa, akrabaların yardımdan çok zararı olabilir. Anababalar, büyükanne ve babalar ve diğer akrabalar arasında sağlam bir ilişki yoksa (yani aralan açıksa), o insanları kullanma çok tehlikeli boyutlara ulaşabilir.
    Bugün kökleri zayıflamaya başlamış olan toplumumuzda, ailenin yer değiştirmeleri, torunlarla büyük anne ve babalar ya da diğer akrabalar arasındaki ilişkilerin gelişimini engellemektedir. Bulunduğumuz yerlerde bu kişilerin yerini tutabilecek kişilerle iyi ilişkiler kurmaya çalışmalıyız.
    Ayrıca, toplumda bulunan bazı kişi ve gruplar ergenle birlik olup, anababalara karşı yıkıcı bir tavır içine girmektedirler. Aşırı hoşgörülü değerlere sahip kişiler, eski kafalı ve katı olarak gördükleri anababalarına isyan etmek için fırsat kollayan huzursuz gençlik için kolay bir hedef oluşturmaktadırlar.

    Anababaların En Çok Sorduğu Soruların Cevapları

    Ergenler üzerinde etkili olan diğer bir faktör de, şiddet gösteren gruplardır. Heyecan ve korunma arayan çocuklar, bu gruplar için kolay bir avdır. 1990´ların sonralarında, bu çetelerin tehdit ve baskıları ana-babaların endişelerinde büyük ölçüde yer almaya başlamıştır. Bugün pek çok toplumda gençliği hem zihinsel, hem de maddi olarak sömüren çetelerin varlığı kesindir.

    Sağlam Bir Ruhsal Temel Oluşturma

    Olumsuz etkilere karşı en sağlam korunma sağlam bir manevi değer yapısının oluşmasıyla sağlanabilir. Anababalar kendi inanç ve geleneklerini pratikte uygulayarak çocuklarına bazı temel gerçekleri aktarabilirler. Araştırmalar, ailelerin bu yöndeki çabalarının ailenin uyumunu ve gücünü arttırdığını göstermektedir.
    Gülen, eğiten ve koruyan sevgi dolu bir babayla birlikte yaşayan bir çocuk, en karizmatik çete lideri tarafından bile kolay kolay ikna edilemez. Hatta, böyle güçlü bir sevgi ile büyüyen çocuklar, ileriki yaşlarda Tanrısal güce çok daha kolay güven duyarlar.
    En sık karşılaştığım sorulardan biri de, çocuklara manevi değerleri öğretmenin ve ergenlere inançlarının kazandırılmasının en iyi yollarının ne olduğudur. Bugün bu önemli sorunun basmakalıp bir cevabı yok, ama yardımcı olacağına inandığım bazı önerilerim olacak.
    • Anababalar kendi değerlerinizi ortaya koyun, inandıklarınızı günlük hayatınızda gösterirseniz, çocuklarınızın o inançları inkâr etmeleri zor olacaktır.
    • inançlarınızı öğretin. Gerçekten yaşanmadan, sözlü olarak tartışılan değerler gözardı edilebilir. Ama onları açıklamadan yaşayarak öğretmek onların doğal olarak kabul edilmesini sağlayabilir.
    • Kendi inançlarınızın gereklerini yerine getirin.Dini inançlarınızın korumacı ve sevgiyle ilgili nedenlerini açıklamadan da olumsuz bazı kurallar üzerinde durabilirsiniz. Basit ama dürüst açıklamalar çok önemlidir.
    • Ailece dua edebilirsiniz, ama basit olmalarına dikkat edin. Paylaşılan eğlencelerde, karşılaşılan üzüntülerde, iyileştirilen acılarda beraberce dua etmeyi öneriyorum. Biraz konuşmaya başladıkları andan itibaren çocuklar birlikte dua etmeye yönlendirilmelidirler.
    •Tanrıyı bir tehdit ve cezalandırma aracı olarak kullanmayın. Yanlış davranışları nedeniyle Tanrının onu cezalandıracağını söylemekten veya Tanrı ... yapan çocukları sevmez´ gibi cümlelerden kaçının. Bunlar, çocukların Tanrının sevgisine olan inançlarını yokeder.
    iyimser, kabul edici ve koşulsuz sevgiye çok az kişi karşı koyabilir. Çocuklarınız yollarını şaşırsalar bile, siz kararlarınızdan ödün vermeyin. Onları geri kabul edin ve onları yüreklerinizle karşılamaya hazır olun!

    Bırakın Gitsin!

    Her genç, çocuk psikologlarının açıkça tanımladığı gelişim aşamalarından geçer. Çocuklarınıza çok kuvvetli bir şekilde bağlanmak, onları sosyal ve duygusal açıdan köstekler. Çocuklar olgunlaşıp kendi kişiliklerini ortaya koymak ve zamanı geldiğinde kendi ailelerini kurmak için evden ayrılmak üzere doğarlar. Bunun farkında olan ve çocuklarının -yavaş yavaş fakat güvenle- bağımsızlığa ulaşmalarını destekleyen ana-babalar, ciddi bir isyanın ve ayrılığın acısını çok nadiren duyacaklardır. Bu değişim her çocukta farklıdır, fakat her çocukta son derece zevkli ve sevgi dolu bir yenilik ve zenginlik haline dönüşebilir.
    Bağımsızlığa uzanan bu değişimin en korkutucu yanı, gencin sosyal ilişkileri ile ilgilidir. Çocuklar küçükken, anababalar onların oyunlarını ve etkinliklerini denetleyebilirler. Eğer küçük bir arkadaşın zararlı olduğu kararına varılırsa, evden kolayca uzaklaştırılabilir. Ama ergenlik dönemi geldiğinde bu mümkün değildir! Okuldaki, işteki ve çevredeki ilişkiler artık anababa tarafından yönlendirilemez.
    Batı kültürünün hoşgörüsü ve göreceli zenginliği gerçekten korkutucu tehlikeler yaratmaktadır. Akıllı anababalar, yakında bir yetişkin olacak çocuklarına sağlıklı kararlar almak için gerekli temel kuralları öğretme konusunda iyi bir rehberlik verirler. Özgürlüklerin sınırlarını belli oranlarda genişleterek, gencin belli bir sorumluluk duygusunu kazanmasını sağlarlar. Başarısız olduğunda ya da uygun olmayan bir seçim yaptığında onu yüreklendirirler. Genellikle koruyucu bazı sınırlamalar saptarlar ama ergenin kendi hayatını yönetmeyi öğrenmesine mümkün olduğu kadar izin verirler.
    Bu zor yıllarda iletişim kanallarını her zaman açık tutabilmek pek kolay değildir! Ama anababalar kendi yeteneklerine, çocuklarının iyi niyetine ve anababaları memnun etme isteğine inanırlarsa, hem ana-babalığı, hem de çocuklarını anlayabilirler.
    Burada verilen sorular gerçekten bana yazılan sorulardır. Yazan kişileri korumak amacıyla, sorular biraz düzeltilmiş ve kişilikleri ortaya çıkaracak bilgiler dikkatlice çıkarılmış veya değiştirilmiştir.
    Umarım bu sorular bu tür endişeleri olan herkese hitap edecek niteliktedir. Cevapların da, kısa olmalarına rağmen, anlaşılır, uygulanabilir, umutlu ve yararlı olduklarına inanıyorum.

    BEBEK BAKIMI
    DOĞUM SONRASI

    Doğum sonrası lekeleri nedir
    Tıp fakültesinde bize, doğum sonrası lekelerine bebeğin doğumundan sonra bazen ortaya çıkabilen hormonal dengesizliklerin yol açtığı öğretilmişti. Elbette annenin bedeni çocuğun doğumundan sonra pek çok değişiklik geçirmektedir ve bu değişikliklerin en önemli bir bölümü de normal hormonal düzenin yeniden kazanılması ile ilgilidir.
    Ama hormonlarla ilgili olmayan bir çeşit doğum sonrası depresyonu olduğunu da düşünüyorum. Birkaç yıl önce, doğum sonrası lekelerini herhangi bir anne gibi yaşayan bir babayla karşılaşmıştım. Onunla ve diğer bazı babalarla konuşmalarım sonucunda, onların da çocuklarının doğumundan sonra depresyon ve üzüntü dolu bir dönemden geçtiklerini saptadım.
    Bu konuyu araştırırken ve bu anne ve babalarla birlikte bu konuyu derinlemesine düşünürken, bilinmesinde yarar olan bazı nedenler keşfettim.
    Bugünlerde bebekleri olan insanların çoğu o bebeği gerçekten çok istiyorlar. Sevecekleri ve zevk alacakları bir çocuğa sahip olmak, sonra da o bebeği ailelerine ve arkadaşlarına göstermek istiyorlar. Hamileliği boyunca anne çok ilgi görüyor ve baba da bebeğin hareketlerini izlemekten ve onu annenin bedeninin içinde hissetmekten çok heyecan duyuyor. Bu bedensel değişiklikler, büyüyen bebek, odanın hazırlanması, kutlamalar ve tahminler beklemekte olan anababalar için çok hızlı oluşuyor.
    Ama o uzun dokuz aylık beklemeden sonra, bebek birden çıkıp geliyor. Partiler bitmiş, oda hazırlanmış ama odanın yeni sahibi ana-babasını yorgunluktan perişan eden bir canavar! Anababalar bazen vazgeçmek zorunda kaldıkları özgürlüğün miktarını tam olarak kavrayamamış olabiliyorlar. Yeni anababa için gittikçe daha da açık bir hale gelen gerçekler şunlardır: Özgürlüğümüzü kaybettik. Veya ikinci çocukları ise, özgürlüğümüzü öncekinden daha da fazla yitirdik. Günde 24 saat, yılda 365 gün ve bir ömür boyu sürecek bir sorumluluk üstlendik. Birbirimize olan ilgimizi kaybetme riskimiz var. Gereksinimleri karşılamak için büyük parasal yükler altına giriyoruz. Üstelik, kirli bezlerle ve gece kalkmalarıyla uğraşmak da hiç hoş değil!
    Bütün bu özgürlüklerden vazgeçmeye ve sorumlulukları üstlenmeye gerçekten hazır olan çok az anababa vardır. O halde bütün bunlar gerçekleştiği zaman bir süre üzüntülü anlar yaşanmasına pek şaşırmamalıyız. Bunun olumlu yanı, üzüntünün bilinen bir süreç olmasıdır. Ondan kurtulabilir ve hayatlarınızı zenginleştirmeye -anababa olarak sorumluluklarınızı biraz arttırmaya- gelmiş olan o küçük mutluluk kaynağının değerini anlamayı öğrenebilirsiniz.

    YENİDOĞANIN İHTİYAÇLARI

    Evdeki ilk günlerinde yeni doğan bebeğimizin ihtiyacı olan giysi ve eşyalar nelerdir Lütfen listeyi yenidoğan bir bebeğin ihtiyaçları ile sınırlayın.
    Temel ihtiyaçlar gerçekten çok basittir, fakat ben çok önemli olduğuna inandığım bir tanesiyle başlamak istiyorum, sallanan sandalye. Sallanan sandalyelerin artık modası geçmiş olabilir ama bebeğin tutuşunu kolaylaştıran ve annesinin karnındayken alıştığı ritmik hareketi ona sağlayan yanı, hem anababa, hem de çocuk için çok sakinleştiricidir.
    Elbette bebeğinizin yatmak için bir yatağa ihtiyacı olacaktır. Ana-babaların çoğu pek çok yatağa (portbebe, anakucağı vb.) ihtiyaçlan olduğunu düşünürler, ama gerçekten ihtiyacınız olan bir bebek karyolasıdır. Karyolanın bebeğinizin bedenine destek sağlayacak sertlikte bir yatağı olmalıdır. Karyolanın kenarındaki kolonların bebeğin kafasının girip de sıkışmayacağı sıklıkta olmasına dikkat etmelisiniz. Yatağın kenarlarına koruyucu bir şilte geçirilmesini de tavsiye ederim. Bunu uzun bir kartona biraz yumuşak malzeme ve renkli bir kumaş kaplayarak kendiniz de yapabilirsiniz ya da kendi karyolanıza uygun büyüklükte satın alabilirsiniz. Bu koruyucu şilte çocuğunuzun kafasını yatağın kenarlarına çarpmasını önler.
    Yatağınız için de bazı şilte ve çarşaflara ihtiyacınız olacak. Yatağınızı korumak için en üste ince ve yıkanabilir bir şilte yaymanızı öneririm. Böylece bazen çocuğunuzun alt bezinden taşan ıslaklıkların yatağınızı ıslatmasını engellemiş olursunuz. Çocuğunuz kafasını hareket ettirmeyi iyice öğrenene kadar yastık kullanmanızı önermiyorum. Bebekler burunlarını yumuşak yastıklara dayayıp boğulabilirler.
    Bebeğinizin böbrekleri çok iyi çalışacağı için bol bol alt bezine ihtiyacınız olacak! Kumaş bezler, hazır bezlerden hâlâ daha ucuz ama onları yıkamak için de çok fazla zamana ve enerjiye ihtiyacınız olacak. Anababa olarak kendi zamanınızı ve parasal imkânlarınızı değerlendirmek zorundasınız. Eğer kumaş bez kullanmaya karar verirseniz, sürekli olarak çamaşır yıkamadan bebeğinizin ihtiyaçlarını karşılamak için en az üç düzine beze ihtiyacınız olacaktır. Hediye almak için sizin önerilerinize ihtiyaç duyan bir yakınınız varsa, ona bebeğinizin ilk 6 haftalık ihtiyacını karşılayacak kağıt bez almasını önerebilirsiniz!
    Eğer kumaş bez kullanıyorsanız, bebeğinizin yatağının ıslanmasını engellemek ve dolayısıyla çamaşır işinizi azaltmak için, birkaç plastik dona ihtiyacınız olacaktır.
    Bebeğin giysileri de çok önemlidir: En az üç tane zıbın, üç ya da dört tane tulum. Tulumların eldivenli olanları bebeğinizin yumruklarını içme alarak yüzünü çizmesini engelleyecek, çoraplı olanları da ayaklarını içine alarak sıcak kalmalarını sağlayacaktır. Eviniz kış gecelerinde soğuk oluyorsa, bebeğin geceleri giyebilmesi için kalın bir uyku tulumu a -malısınız, çünkü normal bir battaniye bebeğin üzerinde uzun sure kalmaz.
    Birkaç tane hafif ince ve bir tane büyük kalın bir battaniye bebeğinizin ihtiyaçlar listesini tamamlar. Bebekler genellikle çok fazla eşyaya ihtiyaç duymazlar. En çok ihtiyaçtan olan sizin, anababalarının
    sevgi dolu ilgisidir!
    Bebeğinizi beslemenin en yararlı yolu emzirmektir, ama emziriyorsanız ilk bir-iki hafta mücadele etmeye hazır olmalısınız. Bebeklerin doğal olarak sahip oldukları bir emme içgüdüsü vardır, ancak bu yine de zor bir iştir, ilk doğduğu günlerde bebeğinizin çok çabuk uykusu geldiği için onu iyice besleyemeyebilirsiniz. Bu arada annenin de sütü birikir, bebeğin meme ucunu almasını sağlamak zor olabilir. Emzirmek istiyorsanız, doktorunuzun bunu desteklediğinden emin olun ve hastanede biberon vermekten kaçınmalarını sağlayın, ilk günlerdeki zorlukları atlatabilirseniz, emzirmenin müthiş mutluluk verici bir deneyim olduğunu görebilirsiniz. Bazı şehirlerde annelere yardım eden yöresel bazı gruplar annelerin emzirme konusundaki sorularını cevaplamakta ve onları bu konuda yüreklendirmektedirler. Doktorunuzdan bu konuda bilgi alabilirsiniz. Emziren annelerin ihtiyacı olan eşyalar; bir-iki emzirme sutyeni, bebeğinizi soyunmadan emzirmenize imkân verecek birkaç gecelik ve meme uçlarına sürmek üzere bir krem olabilir.
    Herkesin emzirme imkânı veya isteği olmadığına göre, piyasada satılan değişik emzikli -doğal meme ucu hissini verecek kadar onlara benzeyenler de dahil olmak üzere- pek çok biberondan birini seçebilirsiniz. Atılabilir plastik torba şeklindeki biberonları tavsiye edebilirim. Böylece biberonların sterilize edilmesi ile uğraşmanıza da gerek kalmayacak, sadece emzikleri temizlemeniz gerekecek.

    ÇOCUĞUNUZA İSİM VERME

    Çocuklarına isim bulmaya çalışan anababalara neler önerirsiniz
    Çocuk bekleyen anababaların karşılaştıkları en hoş işlerden biri de budur. Aileden gelen isimler önemlidir. Örneğin, bazı babalar oğullarına kendilerinin, büyükbabalarının ya da büyük büyükbabalarının isimlerini vermek isterler. Bazen aileler çocuklarına onlar için anlamı olan bir akrabalarının, bir arkadaşlarının ya da önemli bir tarihi kişiliğin ismini verirler. Çocuğa verilen ismin çok büyük bir önemi vardır. Çocuklara verilebilecek isimlerin anlamlarını veren bazı kitaplar vardır.
    Çocuğunuza ilerdeki yıllarda bazı takma isimler yakıştırılabileceğini unutmayın. Bu nedenle, isimleri değerlendirirken kısaltılmış şekillerini de gözönünde bulundurun. Çocuğunuzu küçük düşürücü isimler olmamalıdır. Hangi ismi seçerseniz seçin, o ismi her zaman sevgiyle kullanmayı unutmayın.

    BEBEĞİN ÇAMAŞIRLARI

    Bebeğin çamaşırlarına nasıl bir özel ilgi göstermeliyiz
    Bu çok önemli bir sorudur, çünkü bebeklerin ciltleri çok hassastır ve alt bezlerini ya da çarşaflarını da temizlemek oldukça güçtür. Her anne, bebeğinin giysilerinin beyaz ve canlı renklerde olmasını arzu eder, hatta bazıları için anne olarak yeterliğinin derecesi o giysilerin durumuna bağlı olabilir! Ama lekeler de bebeklerin bir parçasıdır. Çiş ve kaka lekeleri çarşafları ve alta giyilen giysileri lekeler, bebeklerin tükürdükleri yiyecekler de önlüklerinin ve üst giysilerinin çok kirli gözükmesine neden olur. Portakal suyu gibi pek çok bebek maması da zor lekeler bırakır.
    Kuvvetli beyazlatıcı ve deterjanlar çamaşırlarınızı beyaz ve parlak, yumuşatıcılar da yumuşacık yapabilir, ama bunlar aynı zamanda bebeğinizin hassas cildini tahriş ederek belki de ancak bir ayda iyileştirebileceğiniz kızarıklıklara neden olabilir, işte hem giysilerinizi tertemiz yapacak, hem de çocuğunuzun hassas cildindeki tahrişleri engelleyecek bazı öneriler:
    Bütün kirli çamaşırları bir kere soğuk su ile durulayın. Sıcak su bazı lekelerin sabitleşmesine neden olabileceği için sıcak su kullanmayın ve bol soğuk sudan geçirin. Sonra bir enzim solüsyonu kullanmanızı öneririm. Bunlar çeşitli markalarda olabilirler, ama çeşitli lekeleri çıkartmadaki etkililikleri ile tanıtılırlar. Bu solüsyonun, giysilerde mucizeler yarattığını göreceksiniz. Lekeleri yaratan maddelerin kolayca çözülmesini sağladığı halde, hem kumaşı yıpratmadığını, hem de bebeğinizin cildini tahriş etmediğini farkedeceksiniz. Bu solüsyondan çıkardığınız giysileri de yeniden durulayın.
    Şimdi çamaşırlarınızı makinanızda yumuşak bir deterjanla yıkayın. Eğer çocuğunuzda kızarıklıklar oluşursa, ikinci bir durulama yapın. Çamaşır suyu kullanmaktan kaçının.
    Yumuşatıcılar giysilerin ya da bezlerin yumuşacık olmasını sağlarlar ama kurutucunun içine konanlar bazen çocukların hassas ciltlerinde tahrişlere neden olabilecek bazı artıklar bırakabiliyor. Bu nedenle, çamaşır makinasına konan yumuşatıcıları tercih edin. Bazı bebekler yumuşatıcıların içindeki kokuya tepki gösterebilir, ancak çoğu bundan rahatsız olmazlar.
    Yıkadıktan sonra, çamaşırları kurutun. Her zaman için dışarıya asılıp, güneşte kurutulan çamaşırları terih ederim. Ama bunun mümkün olmadığı bir yerde oturuyorsanız, kurutma makinanız da işinizi görecektir.
    İyi anababalığın zevkli yanlarından biri de, bebeğinizin yumuşacık ve tertemiz olmasını sağlamaktır!

    YENİDOĞANIN AĞLAMASI

    Bir bebeğin ağlamasının en yaygın nedeni nedir
    Açıkça söylemek gerekirse, bebeklerin çoğu acıdan ağlarlar, ama ağlamalarının pek çok farklı nedeni vardır. Yeni anababaların en büyük korkularından biri de, bebeklerinin ağlamasını kesemeyecekleri korkusudur, içgüdüsel olarak bebeği sakinleştirmek ve rahatlatmak isteriz ve bunu yapamadığımız zaman da kendimizi yetersiz hissederiz.
    İlk bebeğimizin doğuşunu ve onun ağlamaları yüzünden duyduğum endişeyi bugün gibi hatırlıyorum. Tıptan yeni mezun olduğumdan, bütün ciddi ve olası tıbbi problemlerin farkındaydım ve her ağladığında, diğer anababaların aklına bile gelmeyen, çok ciddi bir eksiklik ya da hastalığı olduğundan hiç kuşku duymuyordum. Neyse ki her defasında, ağlamalarının genellikle çok basit, anlaşılır ve göreli olarak da tedavi edilebilir bir nedeni olduğunu saptıyordum.
    Bir yenidoğanın ilk ağlaması acı doludur - oldukça soğuk ve bazen de acımasız bir dünyaya doğmanın verdiği acı. Acıdan kaynaklanan ağlamada öfke yüklü gibi gelebilir ve yoğundur. Genellikle yumruklar sıkılıdır ve bedene doğru çekilir. Gözler sıkıca kapatılmıştır ve ağlama da gerçekten çok yüksek sesli ve insanın içine işleyen türdendir. Acıkma, üşüme, ıslanma, kulak ağrısı veya acı veren bir pişik gibi durumlar, hayatın çocuğa sunduğu haksızlıklara karşı verilen bir tepki olarak öfkeli bir ağlamaya neden olurlar.
    Diğer ağlama nedenleri de, yalnızlık, sıkıntı ve hatta korkudan kaynaklanabilir. Yalnızlık ve sıkıntı ağlaması daha çok bir sızlanma ve huysuzluk şeklindedir ve anababalar için çok rahatsız edici olabilir. Yenidoğanların çok yüksek sesten ve ani sarsıntıdan irkildiklerini biliyoruz ve bu durum değişik bir ağlamaya veya bedensel bazı tepkilere neden olabilir. Ellerini ve ayaklarını uzatırlar ve gözlerini kocaman açarlar. Sonra da yüksek sesle ağlamaya başlayabilirler ama öfkeli ve acılı ağlamadan farklı bir niteliktedir.
    Bebek birkaç aylık olduktan sonra bebeğin ağlamalarına hemen karşılık vermek, ona, ilgi çekmek için ağlamayı öğretebilir. Diğer yandan da, çok geç veya çok az karşılık vermek de, ona öfkelenmeyi veya geri çekilip sessiz kalmayı öğretebilir. Bu nedenle tam zamanında, ne çok erken, ne de çok geç karşılık vermek çok önemlidir.
    Zamanla çocuğunuzun ağlamasını tanımaya başlayacaksınız ve onun ihtiyaçlarını kontrol edeceksiniz. Altı mı kirli Aç olabilir mi Biraz kucak ve ilgi mi istiyor Bebeğiniz ağlamaya başlamadan gerekli ilgiyi göstererek, o miniğe daha az rahatsız edici bir şekilde ağlayarak, size daha sevecen ve olumlu tepkiler vermesini öğretebilirsiniz. Korkmuş, aç veya acılı bir bebeği sakinleştirme gücüne sahip olmak bir anababa için en hoş şeylerden biridir.

    BEBEĞİ UYANDIRMA

    Bazen işteki uzun bir günün ardından, eve çok geç geldiğimde, üç aylık oğlumu uyurken bulunca çok hayal kırıklığına uğruyorum. Onu uyandırıp, beraber oyunlar oynamak ve arkadaşlık etmek için dayanılmaz bir istek duyuyorum ve itiraf etmeliyim ki bunu bazen yapıyorum. Bu şekilde onun uykusunu bölmek zararlı mıdır Ama böyle yapmazsam da, onu günlerce uyanık olarak göremeyebilirim.
    Elbette onu uyandırabilir ve kalbinizin içine sokabilirsiniz. Çalışsanız da çalışmasanız da bebeğinizin anababasıyla yakın ilişkiye ihtiyacı vardır. Babalar farklı bir yaklaşımla bazen annelerin yerini alarak belli bir denge sağlayabilirler. Minik oğlunuzun tadını çıkarın. Altını değiştirmenizi, onu yıkamanızı öneririm. Onu besleyin, onunla oynayın ve yatağına geri koyun.
    Eğer biriniz çalışıyor, diğeri de evde oturuyorsa, evde olan anne ya da baba günün sonunda yorgunluktan bitmiş bir haldedir. Bu nedenle çalışan anne ya da baba bebeği uyandırırsa, onun (beslemek ya da altını değiştirmek gibi) ihtiyaçlarını da o karşılamak ve onu yine uyutmalıdır. Unutmayın ki evdeki anne ya da babanın önünde ertesi gün uzun ve yorucu bir gün daha olacak.
    Bebek doğar doğmaz, eşler evdeki işleri paylaşmak üzere bir plan hazırlamalıdırlar. Evdeki anababadan biri çocuk bakımı ve ev işlerinin tümünü üstlenmelidir. Eğer her iki anababa da çalışıyorsa, evdeki işlerin paylaşılması kaçınılmazdır.
    Birbirinizin eğlenme ihtiyacını unutmamanızı öneririm. Çocuğunuzla arkadaşça oynadıktan sonra onu sakinleştirip, aranızdaki sağlıklı duygusallığı koruyabilmek için birbirinize zaman ayırın. Çocuğunuza verebileceğiniz en iyi hediye, birbirini gerçekten seven bir anne ve baba olmanızdır. Ama bu sevgiyi canlı tutabilmek için çok çaba göstermeniz gerekebilir. Çocuklar büyüdükçe, anne ve babanın birbirlerine ayıracak zaman bulmaları daha da güçleşir. Böyle bir zamanı hayatınızın bir parçası haline getirin ve beraberce biryerlere kaçabilmek için haftada en az bir akşam için bir bakıcı ayarlayın.

    UYUMAMAK İÇİN DİRENME

    Çocuklar için uykuya gitmenin neden bu kadar zor olduğunu hep merak ederim. Benim üç aylık kızımın bazen olduğu gibi, gerçekten çok yorgun oldukları zaman bile uyumamak için neden bu kadar direnirler Kızımızın daha kolay uykuya dalabilmesi için yapabileceğimiz bir şey var mı
    Bu çok önemli bir soru, çünkü anababaların gerçekten dinlenmeye ihtiyaçları var ve üç aylık bebeklerinin biraz daha fazla uyumasını ne kadar çok istediklerini de biliyorum. Bazı bebekler gürültü nedeniyle uyumakta zorlanabilirler. Havlayan bir köpek veya korna çalan bir araba, yüksek sesli bir radyo veya televizyon onları uyanık tutabilir ya da tam dalacakken uyandırabilir.
    Bazı bebekler gürültüden pek etkilenmeyebilir fakat aşırı derecede uyarılabilirler. Bazı çocuklar çok keskin bir duyma, görme ve dokunma duyusuna sahip olarak doğarlar ve başka bir çocuğu rahatsız etmeyecek her şey onları etkileyebilir. Böyle çocuklar arka plandaki sesleri silip, kendilerini sakinleştirmekte zorlanabilirler.
    Bebek Bakımı
    Bazen, özellikle de ilk bebekler, çok aşırı tepkisel anababalara sahip olabilirler. Bir gün çocukları histerik bir ağlama krizine tutulmuş bir anababa tarafından eve çağrılmıştım. Eve girdiğimde, anneanne, babaanne, dedeler ve de çocuğun anababasını oldukça büyük bir düşkırıklığı içinde buldum. Çocuğun ciddi bir kulak ağrısı olabileceğini düşünerek, onu dikkatlice muayene ettim ama iki kulağı da temizdi. Boğazı ağrımıyordu, ateşi yoktu, pişik olmamıştı, kısaca bebeğin şiddetli ağlamasına neden olabilecek hiçbir şey gözükmüyordu. Anababaların odadan çıkmasını ve bana bir biberonla sallanan sandalye getirmelerini istedim. Memnuniyetle yaptılar. Çocukla birlikte oturup onu yumuşakça bir an salladıktan sonra, hemen uykuya daldı. Bu durumdaki teşhisim aşın endişeli anababalardı. Çocuk ağladığında anababalar ona yoğunlaşıyor ve geriliyorlar ve bu gerginlik de çocuğa bulaşıyordu.
    Çocuğunuzu kucakladığınızda, gevşeyin ve sakinleşmeyi öğrenin. ´Sakin OY yazısı bebeğinizin karyolasına asabileceğiniz güzel bir slogan olabilir. Bebeğin çevresini mümkün olduğu kadar huzurlu yapın. Kısık ışıklar, yumuşak renkler, arka planda yumuşak bir müzik, çocuğunuzun gevşemesine yardımcı olabilir. Özellikle çok yorgun ve gerginseniz, çocuğunuzu kucaklamaktan kaçının. Bebeğiniz yine de biraz yaygara çıkaracaksa, bunu sinirli bir anababanın kucağında yapacağına, gevşeyebileceği karyolasında yapmasında yarar vardır.

    SIKILMIŞ BEBEK

    Bizler yeni anababalarız ve sorumuz şu: Çok hareketli ve çevreyle ilgili iki aylık bir kızımız var. Sesler çıkarmayı ve gülmeyi çok seviyor. Bütün gece uyuyor ve gündüzleri de genellikle uyanık. Benim canımı sıkan bazen çok sıkılıyor gibi gözükmesi. Onun büyümesi ve öğrenmesine yardımcı olmak için neler yapmalıyız Çok fazla ilgi gösterirsek onu şımartır mıyız
    Bu soru, bugün pek çok anababayı ilgilendiren bir problemi yansıtıyor. Toplumumuzda öğrenme konusu o kadar çok vurgulanıyor ki, anababalar da küçücük bebeklere bile birşeyler öğretmeleri gerektiği konusunda gereğinden fazla endişeleniyorlar. Bu iki aylık bebeğin gerçekten sıkıldığından şüpheliyim, yoksa uyuklama ya da memnuniyetinin işaretlerini mi veriyor. Belki de çocuğun gerçek ihtiyaçlarından çok kendi endişeleriyle mi ilgileniyorlar. Bu bebek çok sevgi ve ilgi görüyor gibi gözüküyor. Anababanın çocuklarını devamlı olarak eğlendirmesi ve onu heyecanlandırıp mutlu etmesi gerektiği düşüncesinden nefret ediyorum.
    Küçük bir bebeğin oyalanması ile ilgili bazı öneriler: Biraz uyuduktan sonra onu kucağınıza alıp istediğiniz kadar oynayın. Eğer açsa, onu doyurun, altını değiştirin ve yatağına, oyun parkına ya da (evde onu rahatsız edecek bir hayvan ya da başka çocuklar yoksa) yere yaydığınız bir battaniyenin üzerine koyun. Bebek rahatsız olmadığı sürece, ailenin olduğu yere konabilen sallanan bebek salıncaklarını da seviyorum. Böylece çocuklar gözlem yaparak öğrenme ve anababaların da kendi işlerini sürdürdükleri bir aile ortamını izleme olanağını bulabileceklerdir. Tutmaya başladıktan sonra, eline yumuşak bir çıngırak ya da benzer bir oyuncak verebilirsiniz. Hareket ederek çocuğun dikkatini çeken bir oyuncak da koyabilirsiniz. Yatağının kenarlarına müzikli ve parlak oyuncaklar yerleştirilebilir. Bunları kısa ve parlak bir kurdeleyle bağlayın, ip kullanmaktan kaçının çünkü bunlar bebeğin boynuna dolanabilirler. Bebek oturmaya başladıktan sonra da bunları çıkarın çünkü yatağın tepesinde asılı olan şeyler kafasına düşeceği için tehlikeli olabilir.
    Bebeğinizden zevk alın ama onun esiri olmayın. Onu istediğiniz sürece eğlendirin ama 24 saat onu mutlu etmek zorunda olduğunuz hissine kapılmayın. Anababaların çocuklarının ihtiyaçlarını saptamalarına yardımcı olan içgüdüsel bir sezgileri vardır. O sezginizi izlerseniz çok fazla yanlış yapmazsınız.

    BEBEKLERİN YARADILIŞLARI

    İkinci bebeğim doğduğu andan itibaren ilk çocuğumdan çok farklı özellikler gösteriyor. Bu bana çok ilginç geldi. Normal mi
    Kesinlikle, çok normal. Aslında, çocukların yaradılışları ile ilgili araştırmalar vardır. Stella Chess ve Alexander Thomas adlı doktorlar pek çok yenidoğanı incelemiş ve uzun yıllar hayatlarını izlemişlerdir. Bütün bebeklerin dokuz kişilik özelliği ile doğduklarını ve bu özelliklerin de en hafiften en yoğuna kadar bir derecelenme içinde olduğunu saptamışlardır. Bu özellikler şunlardır: 22
    • aktivite düzeyi
    • tepkilerin yoğunluk düzeyi
    • dikkat dağınıklığı
    • istikrar
    • tutarlılık
    • duyarlılık düzeyi (dokunma, koklama, tatma, duyma, konuşma)
    • yaklaşma/kendini çekme
    • uyum yeteneği
    • genel ruh hali
    Bazı çocuklar, doğuştan bu özelliklerin en alt ucunda, bazıları en üst tarafında, çoğunluğu da ortalarda yer alır. Bu özellikleri aklınızda bulundurmak, çocuğunuzu daha iyi anlamanıza ve ona göre karşılık vermenize yardımcı olur.
    Kendinizin bu özelliklere sahip olma yoğunluğunuz çocuğunuzun sizde yol açtığı bıkkınlığın derecesini belirler. Eğer siz düşük hareketlilik düzeyine sahip bir insansanız ve çocuğunuz da çok hareketli ise, günün sonunda kendinizi yorgunluktan dağılmış bir durumda bulabilirsiniz. Önemli olan sizin çocuğunuzu olduğu gibi kabul etmeniz, bir yandan mümkün olduğunca uyum gösterirken diğer yandan da ona davranışlarını mümkün olduğu kadar değiştirmeyi öğretmektir. Aynı zamanda bebeğinizi koşulsuz sevmeye de devam edin.

    YAYGARACI VE UYKUSUZ BEBEK

    5 aylık bebeğim hiçbir zaman gerçek bir gündüz uykusu uyumuyor. Yarım saat, en fazla kırk beş dakika uyuyor ve sonra üç saat uykusuz kalıyor ve yeniden bir yarım saatlik uyku uyuyor. Uyku aralarında da genellikle çok yaygaracı ve yorgun oluyor. Bu durum her gün devam ediyor. Benim için çok yorucu ve yıpratıcı oluyor çünkü bir iş yapmak için gerekli zamanı bulamıyorum. Onun daha iyi bir uyku uyumasını nasıl sağlayabilirim
    Buradaki problem tam bir kısır döngüne dönüşmüş. Çocuklar yaygara yaptıkça ve ağladıkça anneler daha çok yoruluyor; anne daha da geriliyor ve çocuk annenin gerginliğini hissediyor, daha çok ağlıyor. Bunun nasıl olduğunu kolayca görebilirsiniz, bu nedenle kendinizi suçlamayın çünkü oldukça gergin ve uykusuz bir çocuğunuz var.
    Bebeklerdeki uykusuzluk genellikle bir rahatsızlıktan ya da bizim deyişimizle gaz sancısından kaynaklanır. Ya da alışkanlıklar ve gerginlikler uykusuzluğa neden olabilir. Böyle çocuklar büyüdükçe biraz hiperaktif olabilirler.
    İlkönce bebeğin uykusuzluğuna neden olabilecek fiziksel bir neden olup olmadığından emin olun. Eğer bebeğin hazım problemi olduğundan şüpheleniyorsanız, doktorunuzun görüşlerine başvurun. Değişik bir formül veya beslenme programındaki bir değişiklik veya bağırsak spazmları için birkaç damla ilaç, böyle ´zor´ bebekler için mucizevi bir tedavi olabilir.
    ikinci olarak, kendiniz sakin ve mümkün olduğu kadar mutlu olmaya çalışın. Bebeğe mümkün olduğu kadar sakin bir ortam yaratmaya çalışın. Bebeği devamlı olarak rahat ettirmek, kucağınıza almak ve sallamak zorunda olduğunuz hissine kapılmayın! Eğer onu beş-on veya on beş dakika rahat ettirebilirseniz bu çok iyi. Ama sonra onu bırakın ve bir süre kendi işlerinizle uğraşın. Eğer hâlâ ağlıyorsa, kontrol edin ve onu tekrar rahatlatmaya çalışın. Eğer bebeği bir saat kucağınıza aldığınız halde hâlâ ağlıyorsa, siz de gittikçe daha çok gerileceksiniz. Siz biraz ara verirken, bırakın o da yatağında biraz ağlasın. Sonra bebek uyuduğu zaman siz de dinlenin. Rahat olun, çünkü emin olun bir süre sonra bebeğiniz ağlamayı kesecek ve birbirinizden zevk alacaksınız!

    MİNİK GECE ADAMI

    Kızım ve damadım 7 aylık oğulları yüzünden korku içindeler. Her ikisi de çalışıyor fakat bebeğin çok tatlı bir bakıcısı var, yani çok iyi bakılıyor. Gündüz uykuları genellikle çok kısa, ama çok sağlıklı ve mutlu bir bebek. Her gece onu yıkadıktan sonra, beraberce oynuyorlar. Problem bebeğin gece uykuları.Saat dokuz civarında uykuya yatıyor ve bütün gece boyunca daha da artan bir sıklıkla her iki saatte bir uyanıyor. Doktoru ağlamasına izin vermemizi söylüyor. Devamlı uyanan bir bebeğe ne yapılabilir
    Böyle geceler çok zordur. Çözümlere geçmeden önce, bebeklerin gece ağlamalarının nedenleri üzerinde duralım.
    Nedenler: Pek çok neden vardır ve her birinin kontrol edilmesi gerekir. Açlık nedenlerden biridir ve küçük çocuklar yiyecekleri farklı hızlarda sindirirler, bu nedenle de bazılarının daha sık beslenmeye ihtiyacı vardır. Bir acılan olabilir; kulak ağrısı veya karın ağrısı ya da onları uykudan uyandıran ve gece huzursuz eden herhangi bir ağrı olabilir. Genellikle de, buradaki gibi, kronik bir problem basit bir alışkanlık olabilir. Bu bebeğin doktoru da bunun bir alışkanlık olduğunu düşünüyor gibi gözüküyor. Herhalde diğer bütün olasılıkları kontrol etmiştir. Bebek fazla yorgun da olabilir. Uzun süreler sert bir şekilde kendisiyle oyun oynanınca bebek gevşemekte zorlanabilir. Fazlasıyla uyarılmıştır. Ya da anababalar uykusuzluktan çok yorgun ve sabırsız olabilirler ve bebek de bunu hissedip huzursuz olabilir.
    Çözüm: Akşamları hareketli oyunlardan sonra, rahatlatıcı ve sakin bir zaman oluşturun. Uyku saatini, bebek -tümüyle tükenip bitmeden-sağlıklı bir yorgunluğa ve bir sakinliğe ulaşana kadar geciktirin. Odasının karanlık ve sessiz olmasını sağlayın ama düşük sesli ve devamlı bir müzik veya çevredeki sesleri gölgeleyecek tekdüze bir ses iyi olur.
    Sonra bebek yine de uyanır ve ağlarsa veya hemen uykuya dalmazsa, doktorun önerisini uygulayın. Ben de bebeğin ağlamasına izin vermenizi tavsiye ediyorum ama anne ya da baba´nın sık sık güven ziyaretleri yapması şartıyla. Eğer (onu kucağınıza almadan) her 15 dakikada bir yanına gidip kontrol ederseniz, ona bir güven duygusu verirsiniz. Kendini terk edilmiş hissetmez, ilk gece yarım saat veya daha fazla ağlayabilir. Bir sonraki gece onun yarısı kadar, daha sonrakinde ise hiç ağlamayabilir. Eğer gün boyunca bebeğe yeterince ilgi gösterirseniz, geceleri kendini ihmal edilmiş ve terkedilmiş hissetmeyecektir. Bebeklere anababalarının ihtiyaçlarına saygı göstermeyi öğretmeye çok erken dönemlerde başlamalıyız ve bunu yaptığınız için sevinebilirsiniz.

    EMZİRME VE KATI YİYECEKLER

    Bu iki bölümlü bir soru. İlk önce, emzirmenin yanı sıra katı yiyeceklere ne zaman başlanmasını önerirsiniz
    İkinci olarak, düzenli olarak katı yiyeceklere başladıktan sonra daha ne kadar emzirmeye devam etmeliyim
    Bu konuda çok farklı tavsiyeler alabilirsiniz ve bunlar da anababaların kafalarını karıştırmaktadır. Eğer biraz eskilerden bir doktorunuz varsa, katı yiyeceklere büyük bir olasılıkla bebeğiniz altı veya sekiz haftalıkken başlayacaktır. Son yıllarda tıp çevrelerinde katı yiyeceklere çok erken başlandığı görüşü yaygınlaşmaya başlamıştır, çünkü gittikçe daha çok çocuğun yiyecek allerjisi olduğunu görüyoruz. Açıkçası benim görüşüm, bebeğin beslenme programına katı yiyecekleri eklemeden önce dört, hatta altı aylık olmasını beklemenizin akıllıca olacağıdır. Ailenizde yiyecek allerjileri görülmüşse, uzun bir süre beklemek çok önemlidir.
    Katı yiyecekleri nasıl ekleyeceğiniz konusu da çok önemlidir. Ana-babalara cazip gelen karışımlardan çok, basit yiyeceklerle başlamak gerekir. Bebekler için, su ya da anne sütü ile yumuşatılmış pirinç gevreğini öneririm. 3-6 gün sonra, küçük bir miktar pirinç gevreğinin üzerine, basit ve kolay sindirilebilen bir yiyecek olan muzdan bir miktar koyabilirsiniz. Hemen bütün bebekler onu rahatça hazmeder ve tadını severler. Daha sonra, havuç ya da kabak gibi sarı ya da turuncu bir sebze eklemenizi öneririm. Daha sonra da basit bir et, örneğin tavuk eti, ekleyerek listenin en başına geri dönebilirsiniz. Önce farklı bir gevrek, sonra meyva, sonra sebze ekleyip, çocuğunuz sizin onayladığınız (ve belki de onun da onayladığı) çeşitlilikte yiyecekler yer hale gelene kadar buna devam edebilirsiniz.
    Diğer önemli bir konu da bebeğin memeden kesilmesidir. Bazı anneler bebeklerini emzirmeye bir buçuk-iki sene ya da bebek istediği sürece devam etmeyi tercih ederler. Diğerleri 9 aylıkken ya da bebek dişleriyle ısırmaya başlayınca kesmek gerektiğini düşünürler. Bunun özel bir konu olduğunu ve bebeğin ne zaman sütten kesileceğinin belirlemeye kimsenin hakkı olmadığını düşünüyorum. Benim kontrolümdeki çocukların hepsi (benim kendi üç çocuğum da dahil olmak üzere) 7-9´uncu aylar civarında emmeyi bıraktılar. Açık söylemeliyim, biraz hayal kırıklığına uğradım! Emzirmekten çok zevk alıyordum, ama onlar daha fazla almadılar. O aylardan sonra çocuklarımı emziremediğim halde, biberonlarını her zaman kendim verdim ve bu anlar onları kucağıma alıp okşadığım, sarıldığım ve salladığım anlardı.
    Bebeğinizin bedenini gözleyin. Çocuğun annesinden (veya biberondan) emmekten ve bundan aldığı tatminden vazgeçmeye ne zaman hazırsa, o zaman bırakmasına izin verin. Çocuğun kendi bedeni ve sistemi doğru zamanı bilir. Bazı çocuklar annelerinden emmeyi bıraktıktan sonra hemen bardağa ya da ağızlıklı bardaklara geçerler. Eğer çok uzun süre beklerseniz, çocuk için emme refleksinden vazgeçmesi çok zor olabilir ve emmek bir alışkanlık haline gelebilir!

  4. #24
    Kani Bozuk forum üyesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2012
    Yer
    AFYONKARAHİSAR
    Mesajlar
    6.932
    Anababaların En Çok Sorduğu Sorular 2

    BEBEĞİ KİM TUTACAK

    Küçük çocukların bebekleri tutmalarına ve taşımalarına izin verilmeli midir Başka birisinin çocuğunun sizin bebeğinizi tutmasına izin vermeniz istendiğinde bunu reddetmenin diplomatik bir yolunu önerebilir misiniz
    Bebekler orada oraya taşınabilecek oyuncaklar değildirler ama büyük ilgi ve uyarılmaya ihtiyaç duyarlar, işte yardımcı olacağına inandığım bazı öneriler:
    ilkönce, en yakın aile üyelerini ele alalım. Bu annenin bir çocuğu olduğu için bebeğin abileri ve ablaları yok ama pek çok ailenin birden fazla çocuğu var. Diğer kardeşlerin de bebeğe sahip olma duygusunu yaşamaları gerekir. Böylece genellikle ilişkilerini zedeleyen rekabet veya kıskançlık duygularını yaşamazlar. Büyük çocukların bebeği tutmalarına ve beraber oynamalarına izin verilmesini, hatta buna teşvik edilmelerini tavsiye ediyorum. Eğer abi ya da abla küçükse (2 veya 3 yaşlarında) anababaların sürekli yanında olup, bebeğin başını destekleme ve bebeği nasıl tutacağı ve nasıl oynayacağı konusunda abi ya da ablaya yardımcı olmaları gerekir. Daha büyük çocuklar bunu çok çabuk öğrenirler ve yeni bir bebeğin sorumluluğunun onlara verilmesi çocuk bakımı konusunda çok öğretici olur.
    Ailenin dışındaki çocuklar daha farklı bir problemdir çünkü onların genel sağlık ve temizlik durumlarını ve çocuklarla deneyimlerini bilemezsiniz. Dışarıdan olan çocuklara (hatta yetişkinlere) yol gösterici ve yönlendirici bazı sözler söyleyebilirsiniz. Eğer başkalarının çocuğunuzu almasından rahatsız oluyorsanız, bebeğinizi kollarınızda sıkıca tutarak bebeğinize dokunmak isteyip istemediklerini sorabilirsiniz. Küçük çocuklara bebeklerin eline nasıl dokunacaklarını veya bebeğin başını nasıl okşayacaklarını gösterebilir ve bebeği tehlikeli bir şekilde kucaklamadan da onu hissedebileceklerini öğretebilirsiniz.
    Yetişkinlere şöyle bazı sözler söyleyebilirsiniz: ´Umarım bebeğimizi seversiniz, ama onu o kadar uzun bir zamandır bekliyoruz ki, şu anda diğer insanların onu kucaklaması beni biraz rahatsız ediyor.

    SALLAYARAK UYUTMA

    Şimdi sekiz aylık olan ikiz oğullarım çok iyi huylu ve bakımı kolay bebekler. Oldukça güvenli gözüküyorlar. Geçmişte onları hem gündüz, hem de gece uykularında sallamayı ve ninni söylemeyi alışkanlık haline getirdim. Arkadaşlarımın çoğu onları yataklarına koyup, ağlayarak uyumalarına izin vermem gerektiğini söylüyor. Bunu iki haftadır deniyorum, ama ikisi de çok sızlanan ve uzun süreler ağlayan çocuklar oldular. Yardımınıza ihtiyacım var. Doğru şeyi yaptığımı bilmek beni çok rahatlatacak.
    Bence çocuklarını uyumadan önce sallayan bu anne veya baba en doğrusunu yapıyorlar, ilk bir ya da bir buçuk yıl boyunca, bebeklerin gece uykusuna yatmadan önce kucaklanma, okşanma ve sallanmaya ihtiyacı vardır. Bu yaştaki çocuklar konuşamazlar, bu nedenle de ihtiyaçlarını ifade edebilmek için ağlarlar ya da sızlanırlar. Bu sızlanmalarla ihtiyaçlarının karşılanmadığını anababalarına iletmeye çalışırlar. Bu bebekler pek şımarmışlar gibi gelmiyor bana. Gerçekten şımarmış olan bir bebeğe daha farklı bir tavır gerekir. Böyle bir bebeği yatağına koyup, ağlamasına izin vermeli ve güven duygusunu sağlamak için birkaç dakikada bir kontrol etmelidir. Ama bu örnekteki bebeklerin annelerine ihtiyacı var gibi gözüküyor. Yatak zamanı boyunca sürdürülecek bu sevme ve okşama süreci biraz yorucu da olsa, bebeklerin annelerini aradıkları açıkça görülüyor. Babanın güçlü kolları da bebekleri rahatlatır, uyku zamanında yapılması gerekenlere o da istekle eşit katkıda bulunabilir.

    PARMAK EMME

    Hastaneden eve geldiğinden beri parmağını emen 6 aylık bir kızım var. Sancılı bir bebekti ve onu tek sakinleştiren şey parmağıydı. İnsanlar eline eldiven geçirmemi söylüyorlar, ama bir bebeğin parmağını emmesinde nasıl bir kötülük olabilir
    Bu yüzyıllardır süren bir problem. Parmak emen çocukları olan anababalar genellikle çocuğun dişleri ile ilgili endişe duyarlar. Ama dişlerle ilgili bu endişeler artık geçerli değil. Danıştığım diş hekimleri de parmağını emen çocuklar konusunda daimi dişler çıkana kadar endişelenilmemesini, dişler çıkarken de çocuğun çıkmakta olan dişi geriye doğru itebileceği problemi dışında bir sorun olmadığını söylediler. Ama anababalar bu konuda endişelenmeye devam edecekleri için bazı önerilerde bulunacağım.
    Parmak emmeyi en baştan engellemek sonradan tedavi etmekten çok daha kolaydır. Eğer bu anneye verilen eldiven takma önerisini hastaneden eve ilk geldiğinde deneseydi, işe yarardı. Bazı bebek tulumlarının da bebeğin ellerini kapatacak şekilde yapılmış uzun manşetleri oluyor. Benim deneyimlerime göre, emzikler parmak emmeyi önlemenin iyi bir yolu. Parmağın aksine, çocuğun ihtiyacı kalmadığı zaman onu atabilirsiniz.
    Eğer bir bebek parmağına hiç başlamamışsa, sonradan onu özlemeyecektir. Ama çocuk gazlı ve huzursuz bir bebekse, ağzındaki o küçük parmağın sağladığı huzur ve güvene ihtiyacı vardır. Açık söylemek gerekirse, ben de bu anneye katılıyorum ve parmak emmede bir kötülük olduğunu düşünmüyorum.
    Ama eğer bir problem varsa (belki de anneniz ya da teyzeniz çocuğa parmak emmeyi bıraktırmanızı söylemektedirler), aşağıdaki görüşleri deneyebilirsiniz:
    1. Bebek beslenirken, uzun süre emmesine fırsat verin ve böylece parmağını emmeye gerek görmeden uykuya dalacaktır.
    2. Bu aşamada (altı aylık) bebeğin elinde tutabileceği, hem onu oyalayacak, hem de ağzına sokup çiğneyebileceği çok güvenli oyuncaklar vardır. Bunların bebeğin boğazına kaçabilecek ya da ağzında çok gerilere kadar sokacağı oyuncaklar olmamasına dikkat edin. Bebeğin artan ilgisini kendi bedeninden farklı nesnelere çekmeye çalışın. Müzikli veya hareket eden oyuncaklar bebeği eğlendirebilir ve ellerini ağzına götüreceğine bu oyuncakları yakalamak için kullanmaya çalışabilir.
    3. Çocuğunuzla oynayın ve ellerini parmak emmekten daha farklı işler için kullanmayı öğretin.
    4. Eğer bebek alırsa, emzik deneyin. Daha önce de söylediğim gibi, emziği çocuktan almak mümkün olmasına rağmen, her zaman elinin altında olan parmağından uzaklaştırmak imkânsızdır.

    GAZINI ÇIKARMALI MI, ÇIKARMAMALI MI

    Üç aylık olan oğlumuz büyüdükçe daha çok kusuyor. Bunu engellemek için onun gazını daha sık mı çıkarmamız gerekiyor, yoksa büyüdükçe daha çok kusması doğal mı
    Bazı çocuklarda doğrudan midelerine açılan bir geçiş vardır. Bebek daha hareketlenip, kıpırdanıp tekmeler atmaya başladıkça midesindekileri sıkıştırır ve sonra da kusar. Bu pek ciddi bir şey değildir ve kilo artışını engelleyecek miktarlarda kusma durumu çok seyrek olur. Ama anababalar için bu çok rahatsız edici bir durumdur.
    Ciddi kusmalarda, gaz çıkarmanın pek bir yararı olmaz. Gaz kabarcıklarını çıkarmak ve küçük dolu bir mideyi rahatlatmak kusmanın bir kısmını engelleyebilir ama tümüyle durduramaz. Bebek daha da büyüyüp hareketlendikçe midesinin üzerinde çırpınmaya başlar ve problem daha da kötüye gidebilir. Ama bebek ayaklanıp yürümeye başlayınca, problem çok kısa bir sürede yok olur. O zamana kadar kullanabileceğiniz bazı öneriler:
    Bebeğin boynunda geniş cepli önlükler bulundurun. Böyle önlükler kusmukların çoğunu toparlar ve kolayca değiştirilebilir. Sizi de bebeğin bütün giysilerini yıkama derdinden kurtarır.
    Sabırlı olun. Belki de size söylemem gereken en önemli şey budur. Bebeğiniz bunu bilerek yapmamaktadır.
    Bebeğin yatağında başını koyduğu tarafı yükseltmeyi deneyin. Bir süre önce, bir bebeğin kusmaları o kadar ciddi boyutlardaydı ki onun kilo kaybını engelleyebilmek için anababası yatağını yükselttiler. Bebeğin karyolasının baş tarafını yükseltmek için ayaklara tam oturan tahta bloklar kullandılar. Yerçekimi bebeğin çok fazla kusmasını engelliyordu. Bazı yataklar bu tür bir ayarlamayı yapabileceğiniz donanıma sahiptir. Böyle yataklarda sadece baş tarafın ayaklarını daha yükseltmeniz gerekir.
    Eğer çocuğunuzun problemi ciddi boyutlarda ise doktorunuza danışın. Ama ben bugüne kadar hiçbir yuva çocuğunun kustuğunu görmedim. Siz ve çocuğunuz bu rahatsız edici alışkanlıktan kurtulacaksınız.

    ERKEN YÜRÜYENLER

    Bir arkadaşımın bebeği hiç emeklemeden, bir yürütecin yardımıyla doğrudan yürümeye başladı. Bu tavsiye edilen bir şey mi
    Bazı öğrenme güçlüğü içindeki çocukların emeklemeden doğrudan yürümeye başladıklarını bilinmektedir. Bugün, bebeğin emeklemesinin onun motor ve nörolojik gelişimi için gerekli temel bir aşama olduğuna inananlar var.
    Eğer çocuğunuz emeklemeden yürümeye çalışıyorsa, siz müdahale edebilirsiniz. Yere onun yanına çökün ve onunla birlikte emeklemeye çalışın. Bu yalnız eğlenceli olmakla kalmaz, hem de sonraki öğrenme becerileri üzerinde önemli etkileri olduğu görülen bedensel gelişimini sağlar.

    TUVALET EĞİTİMİ

    Lütfen bana tuvalet eğitimi ile ilgili önerilerinizi tekrarlar mısınız Böyle bir deneyimden geceli bir süre oldu ve ne yapmam gerektiğini hatırlamak için yardıma ihtiyacım var.İster bir ister bir düzine çocuğunuz olsun, tuvalet eğitimi ile her karşılaştığınızda yepyeni bir zorlukla karşılaşmış gibi olursunuz. Bu konuda pek çok mektup alıyorum ve bu anne için önerilerimi tekrarlamaktan memnuniyet duyacağım. Anababalara, telâşa ve endişeye kapılmamalarını öneririm. Bu fiziksel beceriyi kazanmayı başaramayanlar sadece ciddi nörolojik eksikliği olanlardır ve tuvalet eğitimindeki problemlerin çoğu aşırı endişeli anababalardan kaynaklanmaktadır. Bu yüzden gevşeyin. Çocuğunuzun başlamaya hazır olup olmadığını gözleyin. Başka birisinden gelen keyfi bir öneriye kanıp, artık iki yaşına geldi, tuvalet eğitimine başlamalı diye düşünmeyin. Bu işe yaramaz.
    Çocuğunuzun tuvalet eğitimine hazır olduğunu gösteren belli işaretler vardır. Bunlar;
    1. Çocuğunuz bir saatten uzun aralıklarla kuru kalıyor. Gündüz uykusundan veya sabah uykusundan kuru kalkıyorsa, çocuğunuz artık lazımlık kullanmaya hazır olduğunun farkında demektir.
    2. Çocuğunuz idrar sisteminin farkında olduğunu gösteriyor (örneğin, çişini yaparken bezine bakıyorsa).
    Çocuğunuz bu işaretleri gösterdiğinde, onu eğitmeye başlayın. Onu lazımlığa oturtun. Küçük bir lâzımlık kullanmanızı öneririm (tuvalete takılanları değil). Küçük bir çocuk için küçük bir şeyin üzerinde oturmak daha güvenlidir. Çocuk lâzımlıkta otururken, banyodaki musluğu açın, çocuğa bir bardak su verin, hatta bir miktar ılık suyu çocuğun jenital bölgesinin üzerine dökün. Genellikle bu çişin akmaya başlamasını sağlar ve çocuk başarısına çok şaşırır (siz de çok sevinirsiniz!).
    Eğer bu işe yaramazsa, birkaç dakika bekleyin ve tekrar denemesini sağlayın. Ama çocuğu lâzımlığın üzerinde yorulmasına neden olacak kadar çok oturtmayın. Kalkmasına izin verin, eşofman altı giydirin veya hiçbir şey giymeden öylece dolaştırın ve kısa bir süre sonra tekrar deneyin. Eğer vaktiniz varsa ve gerçekten istiyorsanız, bütün gününüzü banyoda geçirebilirsiniz. Çocuğun orada normal olarak oynamasına ve koşmasına izin verin ve çiş yapmaya başladığı anda onu yakalayın. Lâzımlık çok yakında olduğu için çabucak olayı kavrayacaktır. Pek çok anababa bu yöntemin kendi çocuklarında gerçekten işe yaradığını söylemişlerdir. Eğer harcayacak bütün bir gününüz yoksa sabırlı olun. Çocuğunuzu bezle değil bir eşofman altı ile dolaştırın. Bu ona farklı bir his verir ve çişini altına bırakmaktansa banyoda halletmesi gerektiğini hatırlatır.
    Her şeyden önce aşağılama ve cezadan kaçının. Çocuk hazır olduğu zaman tuvaleti kullanacaktır ama önce yapamayacak kadar gergin, öfkeli veya korkmuş olmamalıdır. Başardığı zaman onu içtenlikle övün. Eğer bir hafta ya da on gün içinde hiçbir başarı gösteremezse, biraz daha büyüyene kadar tuvalet eğitimini erteleyin. Bebeğiniz tuvalet eğitimini sabır ve sevgiyle kazanacaktır.

    TATİL VE BEBEK

    Bizim en büyük mutluluğumuz olan 7 aylık bir kızımız var. Bu ayın sonunda, kızımız 7.5 aylık olduğu zaman bir haftalık bir yolculuk planlıyoruz. Kesin olmamakla birlikte kızımızı iki gün ve altı günlük bölümlerle büyük anne ve babalarıyla bırakmayı düşünüyoruz. Onu büyük anne ve babalarıyla bıraktığımızda arkamızdan hiç ağlamıyor ama yine de onu bırakmak konusunda kararsızız.
    Genç anababalara ara sıra uzaklaşmalarını her zaman öneriyorum* Çocuğunuza verebileceğiniz en değerli hediye birbirinizi sevmeniz ve karı koca olarak aranızdaki duygusallığı canlı tutmaktır. O geçireceğiniz zamanların ne kadar değerli olduğunu bilirim. Ama kiranızın yaşında (sadece 7 aylık) uzun bir yolculuğa karşıyım. Çocuk büyükanne ve babalarıyla geçireceği birkaç saat veya bir ya da iki günden çok hoşlanabilir ama onun yaşındaki bir bebek için bir hafta çok uzun bir süre. Bir yaşın altındaki çocukların, anababalarından bir hafta süreyle ayrı kaldıklarında bunalıma girdiklerini ve terkedilme duygusuna kapıldıklarını gösteren araştırmalar yapılmıştır. 18 aydan sonra ise zararın çok daha az olduğu, çünkü çocuğun insanların gittiklerini ve geri geldiklerini artık anlayabildiğini görüyoruz. Daha da büyük bir çocuk, anababanın gitmesini kabul eder ve rahatça yaşamını sürdürebilir.
    Belki de bu önemli ilk yıl boyunca, bütün bir hafta veya 8 günlük bir yolculuktansa, uzun bir hafta sonu tatili organize edebilirsiniz. Eğer yine de gitmeye karar verirseniz veya başka bir seçeneğiniz yoksa, size bazı tavsiyelerde bulunabilirim. Yolculuğunuza çıkmadan önce, küçük bebeğin bir ya da iki geceyi büyükanne ve babalarında geçirmesini sağlayın. Onu alıp evine geri getirmeniz, ona terkedilmişini ve sizin geri geleceğinizi öğretebilir. Umarım, böylece çocuk büyükanne ve babalarıyla daha uzun zamanlar kaldığında, bunu endişelenmeden atlatabilir.

    NİTELİKLİ ZAMAN

    Bir anababa bebeğiyle veya daha büyük çocuğuyla bir gün içinde ne kadar zaman geçirmelidir Nitelikli bir zaman geçirmekten söz ediyorum. Anababalar çocuklarıyla birlikte oldukları zamanın çok mu, yoksa az mı olduğuna nasıl karar verebilirler
    Bu çok geçerli bir kaygı, çünkü anababalar, özellikle de evin dışında bir işte çalışmayanlar, bazen kendilerini kapana kısılmış olarak hissederler ve uzaklaşmak isterler. Anababaların çoğu kendilerini gergin ve bıkkın hissetmedikleri sürece, çocuklarıyla mümkün olduğu kadar çok zaman geçirebilirler. Anababa ve çocuk birbirlerinden sıkıldıklarında veya keyifleri kaçtığında, anababa biraz uzaklaşıp bir şekilde özgürlüğünü yaşar ve gevşerse çok iyi olur. Bu anababa geri döndüğünde gerçekten çocuğundan çok zevk alır. Eğer çocuk çok bağımlı ve mızmız veya çok şımarık olduysa o zaman anababalar ona çok fazla veriyorlar ve bütün dünyalarını onun etrafında kurmuşlar demektir. Eğer çocuk çok yapışkan olduysa ve çok korkuyorsa ya da çok çekingen ve duygusal olarak soğuk davranıyorsa, o zaman anababa onunla çok az zaman geçiriyor demektir. Daha büyük bir çocukta, yatak ıslatmaya, parmak emmeye veya diğer bazı bebeklik alışkanlıklarına geri dönüş olması, anababanın çocuğa verdikleri zamanda veya zamanın niteliğinde eksiklikler olduğunu gösterir.
    Nitelikli zaman nedir Belki bu sorunun cevabı bu anneye de yardımcı olabilir. Bence nitelikli zaman çocuğu gevşetmeye ve eğlendirmeye yönelik olan zamandır. Beraberce mutlu bir şekilde oynamak, onun ihtiyaçlarını karşılamak, öğretmek ve yönlendirmek, sevip okşamak, beraberce konuşup gülmek. Bunlar mutlu anababaların ve uyumlu çocukların zevk aldıkları şeylerdir. Nitelikli zaman, doğru öncelikler seçilerek özgürce verilen zamandır. Belki derli toplu bir ev çok zamanınızı almaz ama derinlemesine temizlenmiş bir ev çok zamanınızı alır ve o bekleyebilir. Çok uğraştırmayan normal yemekler hazırlamak, çocuğunuzla geçireceğiniz eğlenceli zamanı arttırabilir. Çocuğunuzla geçirdiğiniz kaliteli ve eğlenceli zamanın o büyüdükçe artacağını umuyorum.
    Çalışan anababalar arttıkça, belki ihtiyaç, belki de arzu duydukları için, anababalar evin dışında geçirdikleri zamanı nitelikli zaman kavramı ile telafi etmeye çalışmaktadırlar. Örneğin, çalışan annelere çocuklarıyla geçirdikleri zamanın nice/idinin değil nite/iğinin önemli olduğu söylenmektedir. Burton White´ın Hayatımın ilk Üç Yılı isimli araştırması, en azından üç yaşına kadar zamanlarının büyük bir kısmını biyolojik anababaları ile birlikte geçiren bebeklerin her şeyin en iyisini yaptıklarını ortaya koymaktadır.
    Çocuğunuz birkaç dakika kendini oyalayabiliyorsa, bunu yapmasına izin verin. Siz bir iş yaparken onu yanınıza alın, onunla konuşun, gülümseyin ve ara sıra ona dokunun. Bu tür davranışlar sizin yoğun ilginizi dengeleyerek onun sağlıklı bir şekilde kendini eğlendirmesini sağlar.
    Eğer evin dışında çalışıyorsanız, evdeki işlerinizi en aza indirgeyip, zamanınızın çoğunu mümkün olduğunca çocuklarınızla birlikte geçirmeyi unutmayın. Karşılıklı her iki tarafı da eğlendirecek oyunlar bulun, beraber oynayın ve gülün, onlara birşeyler öğretin ve eğitin! Çok kısa bir süre sonra bağımsızlıklarını kazanacaklar. O zaman evi temizleyebilir, kariyerinizi hızlandırabilir veya istediğinizi yapabilirsiniz.

    GÜVENLİK BATTANİYESİ

    7 aylık kızımla ilgili bir sorum var. 3 aylıkken birisi ona ipeksi bir kumaştan yapılmış çok yumuşak bir battaniye verdi. Onu o kadar çok sevdi ki, artık onsuz uyumuyor, mutlaka kafasının üzerinde durması gerekiyor. Bu normal mi, yoksa onu battaniyeye daha fazla bağlanmaktan vazgeçirmeli miyim
    Aslında bu bebeğin iyi bir arkadaşı var, çünkü çocukların çoğu bir şekilde bir güvenlik battaniyesine bağlanırlar. Çocukların nesne devamlılığına ihtiyaçları vardır, yani bazı şeylerin her gün kesinlikle ve hiç değişmeden aynı kalmasına ihtiyaçları vardır. Çocukların güven duygularını ve ihtiyaçlarını sağlayan şey bu aynılıktır. Güvenlik battaniyesi sözcüğü de buradan gelmektedir.
    Çocuklar alıcı sinirlerden oluşan küçük bir yığın gibidirler. Çevrelerinden her türlü uyarıcıyı alırlar. Onların sinir uçlarını uyaran her türlü şeye karşı aşırı duyarlıdırlar ve küçük bebeklerde dokunma duyusu özellikle çok önemlidir. Koku, görme ve duyma da önemlidir. Çocuklar büyüdükçe ve dış dünyalarıyla ilgilenmeye başladıkça, nesnelere ve kendi bedenlerine, örneğin parmaklarına, güvenlik battaniyelerine ve oyuncak ayılarına gösterdikleri düşkünlükten vazgeçerler. Böyle nesneleri çok erkenden çocuktan uzaklaştırmak veya bu konuda çok endişelenmek sadece güvensizlik yaratır ve bu da çocuk tarafından vızıldanma, ağlama veya sinirli alışkanlıklar şeklinde ifade edilir.
    Bu çocuğun o battaniyeyi almasına izin verilmesini kesinlikle tavsiye ediyorum. Hatta çocuğunuzun gerçekten ihtiyacı olan süre boyunca onun yanında kalması için o battaniyeye çok iyi bakmanızı tavsiye ediyorum! Zamanla, tabii ki ondan vazgeçmesini sağlamalısınız. Bazen battaniyeyi yıkamak için ondan uzaklaştırmanız gerekecektir çünkü zamanla bu tip çok kullanılan şeyler çok kirlenebilir. Çocuğun sevdiği battaniyenin yerine, ona benzeyen ipeksi yumuşaklıkta yeni bir battaniye almanızı öneririm. Belli bir tanesine bağlanmaması için başka battaniyeleri de almasını sağlayın. Bu bebek daha sadece 7 aylık olduğuna göre, o nesneyi kullanması için yeterince uzun zamanı olacaktır. Bu anne de, eğer bir tane daha benzer battaniye almazsa, bebeğin ihtiyacını karşılayamadığı zor durumlarda kalabilir.
    Eğer battaniye büyükse, anne onu iki ya da üç parçaya ayırabilir çünkü böylece biri kaybolduğunda her zaman yedek bir tane daha olacaktır. Ayrıca küçük bebekler battaniyeye dolanabilirler ve eğer yüzleri kapalı kalırsa boğulabilirler. Bu nedenle, eğer bebeğinizin büyük bir battaniyesi varsa, onu yüzüne çekmediğinden emin olun.
    Bir gün battaniye lime lime olup parçalanabilir. Eğer çocuğunuz 12-18 aylık ya da daha büyükse, bunun olmasına izin verin. Battaniyenin yerine kendiniz geçin. Sizin okşamalarınız, bu kaybı en az üzüntüyle atlatmasına yardımcı olacaktır. Hem siz, hem de çocuğunuz zamanı geldiğinde güvenlik battaniyesinden ayrılma problemini de atlatacaksınız.

    YENİ YÜRÜMEYE BAŞLAYAN VE
    OKULÖNCESİ DÖNEMDEKİ
    ÇOCUKLAR ERKEN YAŞTA DİSİPLİN

    Bir ve iki yaşlarındaki çocukların disipline edilmesi ile ilgili önerebileceğiniz her türlü yardıma çok ihtiyacım var.
    Hangi yaşta olursa olsun bir çocuğun disipliniyle ilgili anahtar o çocuğun yapabileceği davranışları anlayabilmektir. O çocukla uğraşırken de bunu akılda tutmak çok önemlidir.
    Yeni yürümeye başlayanlara uygulanacak disiplinle ilgili olarak kullanılan bir terim vardır. Çevresel disiplin veya bir evi çocuğa uygun bir hale getirmek. Bu, çocuğun çevresini onun başının belâya girmeyeceği bir hale getirmek demektir. Yeni eklenen kapıları, dolap kilitlerini, üste örtülen örtüleri, yükseltilen rafları ve çocuk içgüdüsel araştırmalarını yaparken onu koruyacak her türlü yöntemi içerir. Çevresel disiplin çocuğa her dakika hayır demenizi engeller. Böyle bir sözü bütün gün boyunca duymayı kimse istemez, bu nedenle disiplin yaratıcı ve koruyucu olmalıdır. Ancak bazen çocuğunuzu ve değerli eşyalarınızı koruyamayabilirsiniz ve hayır demek zorunda kalabilirsiniz.
    Çok yetenekli bir müzisyen olan yakın bir arkadaşım vardı. Çok pahalı müzik notalarının durduğu bir rafı varmış ve bir gün bir yaşındaki oğlu bunları keşfetmiş. Kapaklardaki parlak renkler dikkatini çekmiş ve onları koparıp ağzında çiğnemeye başlamış. Elbette, bunun çiğnemek için biraz pahalı bir materyal olmasının yanı sıra bebeğin sağlığı için de pek iyi olduğu söylenemez. Arkadaşım oradaki malzemeleri daha yüksek bir rafa kaldırabilir ve böylece çocuğun oraya erişmesini engelleyebilirdi. Ama her zaman ortalarda bir müzik eşyasının olacağını biliyordu. Bu nedenle bir öğleden sonrasını oğluna müzikle ilgili eşyalara dokunmaması gerektiğini öğretmekle geçirdi, izlediği basamaklar şunlardı ve size de yardımcı olacağını düşünüyorum.
    Çocuğa kısaca notalara ellememesi gerektiğini anlattı. Hayır sözcüğünü sıklıkla ve sertçe kullandı. Çocuk notalara ulaşmaya başladığı zaman, onu oradan uzaklaştırıp, notaları rafa geri koydu. Açıkça ve sertçe "Hayır, onları alamazsın" dedi. Çocuğun elini geri çekip onları ellemesine izin vermedi. Bunları, çocuk bir-iki saat sonra notaları elleyemeyeceğini anlayana kadar taviz vermeden ve tutarlılıkla sürdürdü. Bu dersin birkaç gün süreyle tekrarlanması gerekti ama çocuk notaları ellememeyi öğrenme konusunda çok yol katetti. Ve öğrendiği diğer önemli bir konu da, annesinin hayır dediği zamanlarda bunu gerçekten kastettiği ve sonucu takip ettiği idi.
    Anababaların bazen sordukları diğer bir soru da, çocuklarına vurmanın veya popolarına bir şaplak atmanın gerekli olup olmadığıdır. Bazıları sıkı bir şaplağın çocuğun kızgın bir ütü ya da sobaya değdiği zaman duyacağından daha az acı vereceğini iddia etmelerine rağmen, ben bunun gereksiz olduğunu düşünüyorum.
    Çocuğunuzla birlikte geçirdiğiniz sevgi, kahkaha ve oyun dolu anları arttırın ve aranızdaki sevgi bağlarını sağlamlaştırdıkça, sevdiği ana-babasını mutlu etmek için o da daha çok çaba harcayacaktır.

    YENİ YÜRÜYENLERDE KARDEŞ KAVGASI

    Benim sorum iki yaşındaki oğlumu disipline etmekle ilgili olacak. Bir yaşındaki kızkardeşine daha nazik davranması için onu nasıl yönlendirebilirim Aralarında 17 ay var. Oğlum bizim görmediğimizi düşündüğü anlarda, onu tekmeliyor, itiyor veya bir oyuncakla ona vuruyor.
    Daha büyük olanların küçük kardeşlerini ciddi şekilde yaralayabileceklerini biliyorum. Ve anababaların genel tepkisi zarar göreni korumaktır. Aslında, gerçekten ilgiye ihtiyacı olan daha saldırgan olan büyük çocuktur.
    İki yaşındaki bir çocuğa kendilerinden daha küçük kardeşleri ile oynama konusunda güvenemezsiniz. Genellikle kendi yaşıtlarıyla bile başarıyla oynayamazlar. Bunu yapabilmek için yeterince gelişmemişlerdir. Kendi haklarını ve kişiliklerini ortaya koymakla o kadar meşguldürler ki, daha küçük bir çocuğun rekabetiyle başa çıkamazlar. Bu daha büyük çocuk, özellikle de küçük kızkardeşinin üzerine çevrilmiş olan parlak ışıkları kıskandığı zamanlarda daha çok zaman ve ilgi ister. Daha büyük olan çocuğunuza çok fazla ilgi göstermekten korkmayın. Böyle bir durumda anababaların tavırları daha sevecen ve rahat, daha az kaygılı ve eleştirel olmak zorundadır ve bir süre sonra büyük çocuk sakinleşecektir. Ancak yine de anababalar büyük çocuk bebeğe içerlemekten vazgeçene kadar onu izlemeye devam etmelidirler.
    Oğlunuz büyüdükçe, ona bebekle nasıl etkileşim kurabileceğini öğretmeye çalışabilirsiniz. Onu bir süre tutmasına yardımcı olun, yanaklarını okşamayı gösterin, parmaklarını nasıl tutabileceğini öğretin. Bu canlı "bebeğin" zevkini aldıkça, kaba olmaktan vazgeçecek ve kibar ve sevecen olmayı öğrenecektir.

    HAYALİ ARKADAŞLAR

    Küçük çocuklar hayali oyun arkadaşları yaratmaya başladıklarında anababalar endişelenmeli mi
    Kesinlikle hayır. Aslında, çocuklar hayal güçlerini kullanıp oyun arkadaşları ve küçük dünyaları için çeşitli fantaziler yaratmadıkları zamanlarda biraz endişe duyarım. 3 yaşından 7 yaşına kadar olan çocukların pek çok hayali arkadaşı, hatta evcil hayvanı olması çok normaldir. Bu, küçük sağlıklı zihinlerinin yaratıcı yanını gösterir. Kendi çocukluğumdaki hayali çay partileri ve büyük ziyafetleri, çamurdan pastaları, ipler ve çubuklardan oluşturduğum mimari harikaları hâlâ hatırlarım.
    Her çocuğun kendi hayal gücünden esinlenen değişik yaratıcılık alanları vardır. Çocuğunuzun hayali arkadaş veya hayvanlarından zevk almanız gerekir. Siz de onların oyunlarına katılın, onların hayal gücü sayesinde sizin hayatınız renklenecek ve sizin katkılarınızla da onlarınki gelişecektir.
    Ancak hem kendinizin, hem de çocuğunuzun bu yaratıkların hayali olduğunu bildiğinden emin olun. Benim üzerinde durduğum tek nokta gerçek ile hayal arasında oluşabilecek belirsizliktir. Çocuklar bu farklılığı ve o çizginin nerede olduğunu bilmezlerse, o zaman hayal dünyasına fazla daldıkları konusunda endişe duyarım. Kısaca söylemek gerekirse, onlara bunun hayali bir durum olduğunu hatırlatarak yardımcı olabilirsiniz. Basit bir sözcük neyin gerçek olduğu konusunda çocuğunuzun kafasının daha netleşmesini sağlayabilir.

    KENDİLERİ YAPSINLAR

    Bir çocuk için bağımsızlığa doğru ilerlemesi neden bu kadar önemlidir
    Bunun iki nedeni vardır. Birincisi, ana babaların iyiliği için, diğeri de tabii ki çocuğun iyiliği içindir. Çocuğu bağımlı kılarak ve aşırı koruyarak kolay yolu seçme eğiliminde olan anababalar aslında çocuklarının gelişimini engellerler. Bu daha kolay olabilir -ya da çocuğun her şeyini yapmaktan hoşlanabilirler- ama çocuk için iyi olan bu değildir. Çocuklar eninde sonunda bağımsız olacaklardır. Bunun için doğmuşlardır ve hakları olan da budur. Bu doğal ve yavaş yavaş oluşan bir süreçtir ve anababalar bunu ne kadar erken anlarlar ve o konuda birşeyler yaparlarsa, her iki taraf için de o kadar iyi olacaktır.
    Eğer anababalar çocuğun bir sonraki gelişim aşamasına geçmeye hazır olduğunu gösteren içgüdüsel ipuçlarını yakalayamazlarsa, daha sonraları bunları yaptırmak çok daha zor olacaktır. Örneğin, üç dört yaşlarındaki bir çocuk annesine bahçede ya da babasına çamaşır işinde yardımcı olmak istiyor. Ama, inanın bana aynı çocuk 13-14. yaşlarındayken o işleri yapmak istemeyecektir. Bu yüzden ona yardım etmeyi erken yaşlarda öğretin ve o deneyimi eğlenceli ve mutlu bir hale getirin. Çocuğunuza işbirliği alışkanlığı kazandırır ve sorumluluk duygusunu geliştirirsiniz. Ergenlik çağındaki isyankârlıklar, çocuğun erken yaşlarda yavaş yavaş bağımsızlığını ve sorumluluklarını kazanması sağlanarak önlenebilir.İşte hem size, hem de çocuğunuza bu gelişim süresince yardımcı olacak bazı kurallar, ilkönce, çocuğun gelişen ilgi ve yeteneklerini izleyin ve o yetenekleri erken yaşta destekleyin. Çocuğun bardağı tutması veya kaşıkla kendi kendine yemek yemesi onun nörolojik gelişimini hızlandırır. Ayrıca kendi bağımsızlığı ile gurur duymasını da sağlar, ikinci olarak, çocuğun başarıları karşısında gururlandığınızı gösterin. Bu sadece sağlıklı bir bağımsızlık kazanarak motive olmasını sağlamakla kalmaz, aynı zamanda ihtiyacı olan benlik saygısını da geliştirir. Örneğin, "Sussie, bırak ben yapayım. O bluzu ters giyiyorsun" demek yerine, "Sussie, ne kadar da güzel giyindin. Bu kadar çok işim varken bu bana gerçek bir yardım oldu" demek. Ne kadar zor olursa olsun, ne kadar fazla zaman ve sabır gerektirirse gerektirsin, çocuğun kendisinin yapmasına izin verin. Üçüncü olarak, çocuğunuzun bir şeyi doğru yapmadığı için ortaya çıkan doğal sonuçlara katlanmasına İzin verin. Deneyim en iyi öğretmendir ve çocuklar bir hata yapıp onu düzeftereîk de olsa, yaparak öğrenmekten çok gurur duyarlar.

    OKULÖNCESİ DÖNEMDE PAYLAŞMA

    İki veya üç yaşlarındaki çocukların birlikte oynayıp oyuncaklarını paylaşmaları mümkün müdür
    Bu soruyu iki yaşındakiler ve üç yaşındakiler olarak ikiye ayıralım, çünkü bu iki yaş grubu arasında büyük bir fark vardır, iki yaşındakiler iri tipik davranışı diğer çocuklarla gerçek bir etkileşim içinde oynayamamalarıdır. Onların davranışları pek sosyal olmayan bireysel davranışlardır, iki yaşındaki kendi gücünü dener ve neler yapıp neler yapamayacağını bulmaya çalışır. Herkesle yarışır ve iki yaşındakinin sloganı "Daha iyi olan kazansın"dır. Kimin daha iyi ve daha güçlü olduğunu bulmak zorundadır.
    Çocukların, bu gücü hissettikleri zamanlar ve teslim olmak zorunda oldukları zamanlar vardır, iki yaşındaki çocuğumuzu yeteneklerinin çok ötesinde sosyal ilişkiler içine sokmakta acele etmememiz ve yapamayacakları bir şeyi yapmalarını istemememiz çok önemlidir, iki yaşındaki çocuklar paylaşamazlar çünkü daha o oyuncaklarla tek başlarına bile ne yapacaklarını bilemezler. Bunu öğrenmek için zamana ve yere ihtiyaçları vardır, iki yaşındaki çocuğunuzun başka çocukları incitmesine ve onların ellerinden oyuncakları kapmasına izin vermeyin. Çocuğunuz diğer küçüklerle birlikteyken oradaki varlığınızla ve yumuşak fakat kararlı müdahalelerinizle geleceğe yönelik yönlendirmeler yapabilirsiniz. Çocuğunuza aşama aşama paylaşmayı ve sırasını beklemeyi öğretirseniz, daha ileride diğer çocuklarla güzelce oynamayı öğrenebilir.
    İki yaşındaki çocukların çok güzel yaptıkları şeylerden biri (ve bu aynı zamanda onlara işbirliğini de öğretir) yere oturup topu birbirlerine yuvarlamaktır. Siz yere oturursanız ve çocuk da aynısını yaparsa, birlikte oynama konusunda bir kavram geliştirir. Bu, işbirliğini öğrenmede önemli bir adımdır.
    iki yaşındakilere başkalarıyla oyun oynamayı öğretmenin diğer bir yolu da bir kutunun içine bir miktar eşya doldurmaktır. O kutunun içinden eşyaları çıkartarak ve tekrar koyarak onunla birlikte siz de oynayabilirsiniz. Sonra da diğer bir çocuğun aynı şeyi yapmasını sağlayın ki kendi yaşıtı bir çocukla birlikte oynayabilsin. Bu basit mekanizmalar iki yaşındaki bir çocuğun diğer çocuklarla nasıl oynayacağını öğrenmesine yardımcı olur.
    Çocuk üç yaşına geldiğinde, kendisi diğer çocuklarla oynamak isteyecektir. O yaşa geldiklerinde çocuklar artık paylaşmayı, her türlü etkinlik içinde işbirliği yapmayı ve birlikte yaratıcı oyunlar oynamayı öğrenmiş olurlar. Üç yaşındaki çocuğunuzun yaşıtlarıyla oynamasından zevk alacaksınız.

    ANABABANIN YATAĞINDA

    Okulöncesi dönemi çocuğunun gece yansı anababasının yatağına gelmesini nasıl karşıladığınızı öğrenmek istiyorum. Dört yaşındaki oğlumuz bunu iki senedir yapıyor. Bir gün yorulup kendi kendine vazgeçeceğini düşündük. Biraz hasta bir çocuktu ve fazla uykuya ihtiyaç duymuyordu. İlk kez gece uykusu uyuduğunda 15 aylıktı. Güven duygusunu sarsmadan ve reddedilmiş hissetmesine neden olmadan, kendi yatağında kalmasını nasıl sağlayabilirim
    Bu çok özel bir soru ve iki boyutu var. Biri anababalarıyla uyuyan okul öncesi çocuklarıyla ilgili genel felsefe ve diğeri de bazı sağlık sorunları olan özel bir çocuk.
    Bazı uzmanların, çocukların anababalarıyla uyumalarına izin vermenin oldukça normal olduğunu savunduğunu biliyorum. Ama genel olarak konuşmak gerekirse ben buna karşıyım. Bence bu, ne anababa, ne de çocuk için tam bir dinlenme oluyor. Aynı zamanda da evliliğin mahremiyetine zarar veriyor. Ancak çocukların korktukları, hastalandıkları ve birtakım ihtiyaçlarının olduğu zamanlar olabilir. Hastalık durumunda, doktora danışıp, çocuğunuzun iyi olup olmadığını ve odasında kendi yatağında yatmasının güvenli olup olmadığını saptayın. Böyle bir durumda, geçici olarak yatağını sizin odanıza alabilir ve sizinle olmadan yakınınızda olmasını sağlayabilirsiniz.
    Çocuğunuzun sizinle uyuma alışkanlığını kırmaya karar verdiğinizde buna her iki tarafın da hazır olduğundan emin olun. Özellikle kendiniz hazır olduğunuzda, çocuğu incitmeyeceğinden emin olmalısınız çünkü bu hiç de kolay olmayacak. Siz ikna olunca, çocuğunuza neler olacağını açıklayın. Bu değişikliğin nedenlerini; sizin daha özel bir odaya, kendisinin de daha bağımsız olmaya ihtiyacı olduğunu anlatın. Sonra gece onu yatırmak için törensel bir olay yaratın. Oyun oynayın, hafifçe sallayın, şarkı söyleyin, kitap okuyun veya sizin ve onun için rahat olan bir şekilde onu sakinleştirin. Sonunda kararlı ve sevecen bir şekilde onu yatağına koyarken orada kalması gerektiğini belirtin.
    İlk gece sizi deneyecek. Sizi vazgeçirmek için ağlayıp direneceğine ve her yolu deneyeceğine yemin edebilirim. Sıkı durun. Sakın yenilmeyin, ikinci gece bunu biraz daha azaltacak ve üçüncü ya da dördüncü gecelerde hemen hemen bütün çocuklar mücadeleden vazgeçerler. Açık söylemek gerekirse, kendi özel odalarından ve geniş yataklarından çok hoşlanacaklar. Anababaların da aralarında hareket eden o minik yaratık olmadan daha rahat ettiklerini biliyorum. Ne yapın yapın yumuşamayı n. Sadece tutarlı ve sevecen olun.

    UTANGAÇ ÇOCUK

    Kızım üç buçuk yaşında ve onun akıllı bir çocuk olduğunu biliyorum. Şarkı veya şiir gibi şeyleri bir günden kısa bir zamanda çabucak öğreniyor. Bazı kitaplarını ezbere biliyor ve adının bir kısmını yazabiliyor. Beni üzen diğer insanlara gösterdiği tepki. Eğer onunla konuşurlarsa, yüzünü saklıyor ve hiç cevap vermiyor. Benden ve bazen de iki ablasından başka kimsenin onu öpmesine veya kucaklamasına izin vermiyor. Onun için birşeyler yapmam gerekiyor mu
    Doğuştan getirilen özelliklerden, üzerinde en çok araştırma yapılanlardan biri de, yeni karşılaşılan durumlar veya insanlar karşısında yaklaşma veya çekilme yeteneğidir. Sadece uzak durma eğiliminde oldukları ve yeni karşılaştıkları bir durumu veya insanı dikkatlice değerlendirdikleri için utangaç olarak adlandırılan pek çok çocuk vardır. (Dr. Stella Chess ve Dr. Alexander Thomas, böyle çocukları "ısınmada yavaş" çocuklar olarak adlandırmaktadırlar.) Endişeli anababalar böyle çocukları sosyalleşme konusunda zorlamakta ve işleri daha da zorlaştıran güç mücadelelerine girmektedirler.
    Utangaç çocuğun ihtiyacı olanlar şunlardır:
    • Onu koşulsuz olarak kabul eden ve kendisinden başka birisi yapmaya çalışmayan anababalar.
    • Çocuklarını diğer insanlara doğru itmek yerine onun seçim yaparak yanaşmasına izin veren anababalar.
    • Yaptıklarına daha az önem veren ve birey olarak onu daha fazla yüreklendiren anababalar.
    Kızınızı gülümserken veya tepki verirken yakalarsanız sessizce ve heyecanla ona iltifat etmenizi öneririm. Onun yaşında olan oyun arkadaşları bulun ve rahatlamasını sağlayın. Siz de rahatladıkça, bu çocuğun sevecen ve sıcak bir kişi olacağını göreceksiniz.

    SAÇ ÇEKME/TIRNAK YEME

    Size iki buçuk yaşındaki oğlumla ilgili bir soru sormak istiyorum. Saçını çekip koparma gibi kötü bir alışkanlığı var, özellikle de uykusu geldiği zaman. Tırnaklarını da yiyiyor (ben de).
    Eğer elinizi saçınızın üzerinde gezdirirseniz, yumuşak ve hoş bir yapısı olduğunu görürsünüz. Çocukların uyumaları için sallanırken, kendilerinin veya annelerinin saçlarıyla oynaması oldukça yaygındır. Saçı koparma durumu, kolunu bir daha kaldırmaya gerek kalmadan onu elinde tutma isteğiyle ortaya çıkar.
    Bu küçük çocuk için şunu öneririm: Ona uyumaya çalışırken ve siz onu sallarken eline alabileceği yumuşak tüylü bir oyuncak verin. Bu aşamada, biraz kucaklanmaya ve bebek gibi muameleye ihtiyaç duyabilir. Uykuya dalarken ipeksi ve okşaması hoşa giden bir şey verin. Belki böylece saçlarını çekmekten vazgeçer. Eğer saçını kopardıktan sonra, yemeğe kalkışıyorsa, buna sakın izin vermeyin çünkü midesinde birikme yapabilir. Saç kolay sindirilemez ve tıbbi bir müdahale, hatta ameliyat gerektiren bir durumla karşılaşabilirsiniz.
    Tırnak yeme de çok yaygın bir problemdir ve çok ciddi olmamakla birlikte oldukça rahatsız edicidir. Tırnak yeme genellikle düzgün olmayan ve rahatsızlık veren tırnak etlerinin yenmesiyle başlar. Çocuk o çıkıntıları ısırdıkça, bütün hayatı boyunca sürecek ve vazgeçilmesi çok zor bir alışkanlığı da geliştirir. Tırnak yemeyi engellemenin bir yolu, küçük çocukların tırnaklarını küçük bir tırnak makasıyla, hatta törpüyle düzeltmektir. Tırnak diplerine ve kenarlarına bir krem ya da losyon sürerek çıkıntı oluşturan tırnak etlerini düzeltmenizi de öneririm. Renksiz tırnak cilaları tırnağın düzgün kalmasını sağlar. Tırnaklara değişik bir görünüm ve kayganlık vererek çocuğun alışkanlığını kırabilir. Ayrıca, Çocuğa çok miktarda fiziksel ilgi göstererek ve onu okşayıp severek dikkatini kendisinden uzaklaştırabilirsiniz. Sanırım bu alışkanlıkların yavaş yavaş sona erdiğini farkedeceksiniz.
    Bazı çocuklar daha yoğun tepkilerle doğarlar. Eğer çocuğunuz canı Sıkkın olduğu zamanlarda saçını çekiyor veya tırnağını yiyorsa, bu durumlarla nasıl başa çıkabileceğini ona öğretmelisiniz. Duygularını anlatabilmesi-için sözcükler öğretin ve gereksinimlerini keşfetmesine yardımcı olun. Eğer yorgunsa, rahatlamaya ve sallanmaya ihtiyaç duyabilir. Öfkeli olduğu zamanlarda, duygularını sözel olarak ya da kişilere ve eşyalara zarar vermeden fiziksel tepkilerle ifade edebilmesine yardımcı olun. Örneğin, asılı bir şeyi yumruklamak bastırılmış hayal kırıklığını rahatlatabilir.

    İLK ADIN KULLANILMASI

    Kişisel olarak çocuğumun bana anne, babasına da baba diye ya da onun anababası olduğumuzu ifade eden bir başka sözcükle hitap etmesini tercih ederim. Ama eşim bir kamp idarecisi olduğu için, gençler de kendisine adıyla hitap ediyorlar. Son zamanlarda 5 yaşındaki kızımın da bunu kaptığını farkettim ve ilgimi çekti. Çocuklarımızın bize ilk adımızla hitap etmesini engellemeli miyiz Bu durum zamanla ilişkimizde bir farklılık yaratır mı
    İsimler de, hitap şekilleri de önemlidir. Bir çocuğun anababasına ilk adlarıyla hitap etmesi ne anlama gelir Aslında, ilk adın kullanılması herhangi bir ilişkide ne ifade eder
    ilkönce, bizim iyi arkadaş olduğumuzu ve eşit olduğumuzu gösterebilir veya ikinci olarak saygı eksikliğinin işareti olabilir. Tabii ki çocukların saygıya hakları vardır ve onlara saygı gösterilmedikçe saygılı davranmayı öğrenemezler. Ama anababalarının otoritesi altındadırlar ve buna ihtiyaç duyarlar. Bu nedenle saygının ifade edilmesinin yollarından biri de o kişiye hitap etme şeklidir. Çocukların anababalarına anne ve baba veya anneciğim ve babacığım diye hitap etmelerini şiddetle tavsiye ediyorum. Aslında, çocuğun anababasına gösterdiği saygının kazanıldığını ve hitap şeklinden çok tavırlar ve duygularla gösterildiğini inkâr edemem. Bu nedenle de kendilerine ilk adlarıyla hitap edilmesine izin veren anababaları da anlayabiliyorum. Bazıları bunu yaparlar ve bundan da çok zevk alırlar. Bazıları da bu konuda o kadar katı ve huzursuzdurlar ki, aradıkları duygu ve saygıyı kaybederler.
    Bunun geçici bir dönem olduğunu unutmayın. Ama çocuğunuzun size anne ve baba diye hitap etmesine karar verdiyseniz, kendisine kamptakilerden farklı olduğunu açıklayın. Onunla ilişkiniz önemli olduğu için de, sadece sizin ve çocuğunuzun paylaşabileceği özel bir isimle çağrılmak istediğinizi anlatın.

    TOPLULUK İÇİNDE YAŞANAN ÖFKE NÖBETLERİ

    3 yaşındaki oğlumuz herkesin içinde bir öfke nöbeti geçirdiği zaman ne yapabiliriz En sevdiği numaralardan biri bir mağazada ya da restoranda iken küçücük bir nedenle kendini yerden yere atıp çığlıklar atmak. Eve döndüğümüzde başına gelecekler konusunda savurduğumuz tehditlere hiç aldırmıyor. Biz de onu herkesin içinde dövme konusunda tereddüt içinde kalıyoruz.
    Çok zor bir durum. Çocuklar genellikle öfke nöbetleri geçirirler. Genellikle 18-24 aylıkken başlarlar ve okul öncesi dönemlere kadar devam ederler. Çocukların çoğu büyük hayal kırıklıkları sonucunda bu tepkiyi verirler. Elde edebileceklerinin sonuna ulaştıklarında, öfkeli bir umutsuzlukla kendilerini yere atıp, ağlarlar ve tekmeler atarlar. Bu onların öfkelerini dışa vurma şeklidir ama bu anababaları da öfkelendirir. Ne yazık ki, ilk öfke nöbetlerinde çocuklar belli kazançlar elde ederler ve istediklerini elde etmenin yolunun bu nöbetler olduğunu öğrenirler. Bu örnekteki çocuğun da yaptığı bu sanırım. Tekmeler atıp bağırarak, ana-babasını utandıracağını ve istediğini elde edeceğini biliyor.
    Bunu bilmek bu nöbetlerle başa çıkmanızı kolaylaştırır. Her şeyden önce, çocuğunuzun bundan sonra herkesin içinde öfke nöbetleri geçirmeyeceğini iyice anlamasını sağlayın (2 veya 3 yaşlarındaki bir çocuk ne söylemeye çalıştığınızı anlayacaktır). Bunu bir yere gitmeden önce açıklayın. Ona yapacaklarını hoşgörüyle karşılamayacağınızı söyleyin ve ne yapacağınıza karar verin. Örneğin, çocuğunuzun zıvanadan çıkarsa, mağazayı terkedebilir ve onu eve getirebilirsiniz. Bu genellikle iyi bir cezadır çünkü çocuklar mağazaya gitmekten ve anababalarıyla birlikte olmaktan çok zevk alırlar. Bunun dışında bir seçenek de, mola vermek olabilir. Mola, anababa tarafından saptanmış bir yerde geçirilen kısa (her yaş için bir dakika) bir süreyi ifade eder. Mola verdiğinizde, onu arabaya götürüp üç dakika süreyle araba koltuğunda oturmasını veya mağazanın bir köşesinde yere oturup beklemesini sağlayabilirsiniz. Bir dahaki sefere onu eşinizle ya da yardımcıyla evde bırakmak da onun değişmesini sağlayacak bir sonuç olabilir. Neye karar verirseniz verin mutlaka onu uygulayın. Çocuklar bunun sadece bir tehdit mi, yoksa ciddi mi olduğunu çok çabuk anlarlar.
    Çocuklar genellikle topluluk içinde davranışlarını idare edebilecek kadar olgunlaşmamışlardır ve sizin çocuğunuz da böyle bir ayrıcalığa hazır değilse, onu bir yardımcıyla evde bırakmakta hiç tereddüt etmeyin. Her şeyden önce, hiçbir zaman çocuğunuzun yaptıkları karşısında bir-şeyler elde etmesine izin vermeyin. Çocuğunuz bu nöbetlerden kurtulduğu zaman, katı bir tutum izlediğinize ve bütün bu zahmetlere katlandığınıza memnun olacaksınız.

    ALTINI ISLATMA PROBLEMİ

    Dört buçuk yaşındaki oğlumla ilgili bir soru sormak istiyorum. Gece onu kaldırmazsam altını ıslatıyor ve bazen ikinci bir kere daha ıslatıyor. Gündüzleri bile ona tuvalete gitmeyi hatırlatmazsam altını ıslatabiliyor. Önce ihtiyacı olmadığını söylüyor ve birkaç dakika sonra altı ıslanmış oluyor. Bu onu hiç rahatsız etmiyor gibi gözüküyor. Hiçbir zaman üstünü değiştirmemi istemiyor. Doktoruyla görüştüğümde oğlumun sadece çok tembel olduğunu söyledi. Onu bir uzmana götürmedim.
    Bu durumda bir uzman görüşüne başvurulmasını öneririm çünkü dört buçuk yaşında sürekli olarak altını ıslatan bir çocuğun (seyrek olmakla birlikte) özel problemleri var demektir. Genellikle altını ıslatma fiziksel değil duygusal bir problemdir. Çocuğun hayatındaki bazı üzücü olaylardan kaynaklanabilir. Yeni bir bebeğin gelmesi, taşınma, yakın bir akrabanın hastalığı gibi olaylar çocuğun korku, suçluluk ve öfke duygularını geliştirmesine neden olabilir. Bütün bunlar çocuğun eğitimini tamamlamış olduğu zamanlarda bile geri dönüş yapıp altını ıslatmasına yol açabilir. Çocuğun altını ıslatmasının anababanın suçu olmadığını özellikle vurgulamalıyım. Ama anababalar problemi anlarlar ve aşağıdaki önerileri uygularlarsa çözüme ulaşabilirler.
    Çocukla anababa arasındaki çatışma gece ve gündüz ıslatmalarının nedenlerinden biridir. Diğer bir neden (yukarıdaki örnekteki bu olabilir) çocuğun tuvalete gidemeyecek kadar meşgul ve oyuna dalmış olmasıdır. Onun için ıslak olmanın bir sakıncası yoktur ve annesinin niye oluyor ki
    Gece ıslatmalarının pek çok tedavisi vardır. Kataloglardan sipariş edilebilecek alarmlı bir alet vardır, ilk ıslaklık belirtilerinde hemen çalmaya başlar ve çocuğu uyandırır. Böylece, tuvalete gitmeye koşullandırılan çocuk altını ıslatmadan tuvalete gitmeye başlayabilir. Ancak bu oldukça olumsuz bir çözümdür çünkü derin bir uykuda olan çocuğun aniden bir alarmla uyandırılması çok rahatsız edici bir durumdur.
    Bazen çocuklar biraz daha büyüdükleri halde hâlâ altlarını ıslatıyorlarsa, anababalar bir süre için tekrar bez kullanmaya başlayabilirler. Bunu çok duyarlı bir şekilde ve çocuğu suçlamadan yapmanızı öneririm. Çocuğunuza, tuvaleti kullanmaya hazır olduğu zaman, bez kullanmayı bırakabileceğini söyleyebilirsiniz. (Tuvalet kullanmaya uygun olan bezler bu problemin halledilmesinde yardımcı olabilir çünkü çocuk onları utanç duymadan kullanabilir.) Çocuğa kesinlikle söylenmeyin. Altını ıslatmayı bırakmasının gereklerini anlatmaya çalışın; çok kötü bir kokusu var, yakında okula başlayacak, başkaları için çok iş çıkartıyor vb. Çocuğunuzla beraber bir plan hazırlayın ve kuru kaldığı zamanlar kazanacağı bazı ayrıcalıklar oluşturun. Tuvalete gitmesini hatırlatacak bir alarm kurun ama bunu reddederse bunu bir mücadeleye dönüştürmeyin. Bol bol sevgi, yüreklendirme, iyimserlik ve sabır tuvalet eğitiminin zorluklarını çocuğunuzla beraber atlatmanıza yardımcı olacaktır.

    SIZLANMA

    Son birkaç aydır dört yaşındaki kızım devamlı sızlanan bir çocuk oldu. Odasını temizlemesi gibi bir iş söylendiğinde, ayağını yere vurup bir çeşit sızlanma krizine giriyor. Eğer bir şeyi yapamayacağını söylersem, çok kavgacı oluyor. Yalvarmaya, sızlanmaya ve tartışmaya başlıyor. Bunu durdurmak için poposuna bir şaplak atmaktan veya onu odasına göndermekten başka bir yol bulamıyorum.
    Sızlanma pek çok anababayı kızdırır. Eğer bir çocuk dört yaşına geldiğinde sızlanmaya başladıysa, buna neyin neden olduğunu merak ederim. Aileye yeni bir bebek mi geldi Belki de bu durum onun yeniden bir bebek olma isteğini arttırdı Yakın bir gelecekte okula başlama kaygısı mı duyuyor Çocuğun korkmasına veya güvensizlik duymasına neden olabilecek herhangi bir olay veya tehdit onun daha küçük olma isteğine neden olabilir ve bu da sızlanmalara yol açar.
    Ayrıca, bu çocuk sızlanmalarla istediğini elde eden başka bir kişiyi, örneğin bir arkadaşını görmüş olabilir. Sızlanmalar ve öfke nöbetlerinin ortak bir özelliği vardır. Çocuğun çok istediği bir şeyi elde etmesini sağlarlar.
    Bu davranıştan kurtulmanıza yardımcı olabilecek birkaç öneri vermek istiyorum: Sizin ve çocuğunuzun sakin olduğu bir zamanda, ona sızlanma davranışını hoşgörüyle karşılamayacağınızı söyleyin. Eğer bunu bir daha yaparsa ne olacağını söyleyin (ve bunu çok net olarak açıklayın). Bunu uygulamaya da hazır olun. Çocuğun poposuna bir şaplak atmaktansa, ben mola vermenizi, onu odasına göndermenizi tercih ederim. Böyle tepkileri olan bir çocuğa vurmak, onu daha da isyankar yapacaktır. Çocuğunuzun ondan isteğinizi, her ne olursa olsun, yerine getirdiğinden emin olun. Bazen anababaların çocuklarını odalarına gönderdiğini ama çocuğun bu isteneni yerine getirmediğine tanık oluyorum.
    Sızlanmaların çoğu çocuğun "küçük" olma ihtiyacını gösterir. Böyle çocukların daha çok şefkate, sıcaklığa ve bebekçe davranılmaya gereksinimleri vardır. Sızlanmasına ödül olarak değil ama ihtiyaçlarına cevap olarak onu ufak ufak şımartın ve pohpohlayın. O da doyuma ulaştığı bir noktaya gelindiğinde sızlanmaktan vazgeçecektir.
    Çocuğunuzun sızlanmalarının ve öfkesinin sizi etkilemesine izin vermeyin. Bu alışkanlığın sizi yenmesine fırsat vermeyin çünkü böyle bir durum davranışın daha da sabitleşmesine ve çocuğun güçlülük duygusuna kapılmasına neden olur.
    Çocuğunuzla birlikte odasını toplamanın yararlı olduğunu göreceksiniz. Bu yaştaki çocuklar genellikle "odanı topla" dediğimizde ne anlama geldiğini anlamazlar. Bunun yerine onun size yardımcı olmasını sağlayınca, beraber çalışmak eğlenceli olabilir. Çocuğunuza duygularını sözel olarak ifade etmesini öğretin ama ondan nasıl hissederse hissetsin sorumluluk almasını isteyin ve başarınca da onu övün.

    YAŞITLARIN BASKISI

    Başka çocuklar tarafından kolaylıkla yönlendirilen dört buçuk yaşında bir oğlum var. Bir şeyi yapmaması gerektiğini bilmesine rağmen, onu yine de yapıyor, sonra da "Yapmamı istediler" veya "Yapmamı söylediler" diyor. Düşünerek hareket etmesi için ona nasıl yardımcı olabilirim
    Bu çok önemli bir soru ve zamanlama çok can alıcı bir nokta. Genellikle yaşıt baskısının ergenlerin karşılaştığı bir problem olduğunu düşünürüz. Oysa çok küçük çocuklar bile bu baskıyı hissettikleri için uyum gösterir ve arkadaşları gibi davranırlar. Anababaların çocuklarına kurallara uymayı öğretmede bazen çok başarılı olduklarını düşünüyorum ama bunu yaparken doğru yargılama yapmayı öğretmeyi ve çocuğun bireyselliğini geliştirmeyi unutabiliyorlar.
    Böyle bir çocuğunuz varsa, onun kurallara uymadaki istekliliğini övün. Kendisini iyi hissetmeye ihtiyacı vardır ve bu kesinlikle güzel bir özelliktir. Onun bu güzel özelliğini açıkladıktan sonra, düşünme ve gelişim konusunda bir adım daha atmaya ihtiyacı olduğunu anlatın. Çocuk kime itaat etmekte olduğunu ve birisine itaat ettiğinde hangi davranışta bulunduğunu dikkate almak zorundadır. Çok küçük çocuklar bile birisine zarar veya acı vermenin ne demek olduğunu anlarlar. O halde bunu kullanın. Nelerin yapılabileceğini (yaratıcı ve olumlu olanlar) ve nelerin yapılamayacağını (kendisine, bir başkasına veya bir başkasının eşyasına zarar veya acı verenler) öğrenmesine yardımcı olun. Arkadaşı bir başkasına zarar verebilecek bir şey mi yapmasını istiyor Bu davranış oğlunuzun daha sonra kendisini kötü hissetmesine mi neden olacak Onun ne yaptığını öğrendiğinizde kendinden utanacak mı veya üzüntü mü duyacak Eğer bir başkası bunu ona yapsa, kendini kötü hisseder miydi Bu kavramlar çok küçük çocuklara bile öğretilebilir ve şefkat ve empati (eşduyum) geliştirmesine yardımcı olarak onun iyi bir yetişkin olmasını sağlar.
    Çocuğunuza bu sorular üzerinde çalışabilmesi için birkaç hafta zaman vermek de önemlidir. Ona öğretmeye çalıştığınız cevapları yaşayarak bulabilmesi için disiplin ve öngörü sahibi olması gerekir. Anababalar iyi bir lider olmanın çok da önemli olmadığını unutmamalıdırlar. Çok az miktarda lidere ihtiyacımız var. Ama doğru olanı savunabilecek kadar güçlü -ve doğru olanın ne olduğunu ayırt edecek kadar akıllı- bir birey olmak iyi bir karakterin özüdür. Çocuğunuzun bunu geliştirmesine yardımcı olun.

    ÇOCUĞUNUZU KREŞE BIRAKMAK

    Çocuğu kreşe nasıl bırakabiliriz Biz denedik ve bu konuda yapılabilecek her şeyi yanlış yaptık. Önce, devamlı olarak ağladığı için onu bir buçuk yaşına gelene kadar oradan uzak tuttuk. Artık onu bırakmaya karar verdiğimizde de gizlice kaçma yanlışını yaptık. Bizim gittiğimizi farkedince kriz geçirdi. Şimdi bu gerçek bir problem.
    Bu çok yaygın bir problem ve bir kreşte çalıştığım birkaç ay boyunca problemin diğer yüzünü de yaşadım. Pek çok kere işe yaradığını farkettiğim bir planım var ve bunu size sunmak istiyorum. Bir süre oraya gitmekten vazgeçin.
    Önce, sizin tahmin ettiğinizden çok daha fazla şey anlayabilen iki yaşındaki çocuğunuza o kreşte kaldığında onun için üzülmeyeceğinizi söyleyin. Ayrıca orada arkadaşlarıyla oynamanın onun için çok iyi olduğunu ve bunun size de kendi işini yapabilme özgürlüğü verdiğini anlatın. Açıklamalarınız nasıl olursa olsun, ona bir seçenek sunmadığınızı sadece kendi kararınızı açıkladığınızı açıklıkla ifade edin.
    Diğer yandan yabancı bir yerde olmaktan korkmasını ve sizi özlemesini, yanınızda olmak istemesini anlayabildiğinizi açıklayın. Ondan sonra kreşe gittiğinizde birlikte içeri girin ve onu rahatlatmaya çalışın.
    Onu kreşe bıraktıktan sonra, kararsız tavırlar sergilemeyin. Eğer onu bırakıp bırakmamakta tereddüt geçirirseniz, bunu hemen hissedecektir ve o da kararsızlık yaşayacaktır. Konuşmanızdan sonraki ilk seferde onu 5 dakika gibi çok kısa bir süre bırakın ve ona kısa bir süre sonra gelip onu alacağınızı söyleyin. 5 dakika sonra geri gelin ki sizin sözünüzü tuttuğunuzu ve geri geleceğinizi öğrensin. Bir dahaki seferlerde süreyi yavaş yavaş arttırın. Tutarlı olarak geri gelmeniz, terkedilmediğini, geri geleceğinizi ve sizin güvenilir anababalar olduğunuzu bilmesine yardımcı olacaktır.
    Kreşteki görevlilerin de sizin planınızdan haberdar olmasını sağlayın ki sizinle işbirliği yapabilsinler. Böyle bir planı uygulamak her defasında arkanızdan çığlıklar atan bir çocuğu öyle bırakıp gitmekten çok daha kolaydır. Bu planı uyguladıktan birkaç hafta sonra, çocuğunuzun kreşte mutlu bir şekilde kaldığını göreceksiniz.

    OKUL ÇAĞI ÇOCUKLARI
    YAZ KAMPI

    Çoğumuzun yaz kamplarıyla ilgili çok güzel anılan vardır ama hareket eden otobüsün camından size el sallayan çocuğunuzu izlemek çok kötü bir deneyim. Çocuğum ev özlemi çekecek mi Eve otlardan zehirlenmiş olarak mı, yoksa bacağı kırılmış olarak mı gelecek Ona yatağında hikaye okunmadan uyuyabilecek mi Kamplar çocuklar için iyi bir deneyim midir
    Bence yaz kampları çocuklar için harika bir deneyim ama üzerinde iyice düşünülmesi ve iyi planlanması gerekir. Genellikle kamplar çok güzeldir ama ev özlemiyle yanan; bir sürü çocukla birlikteliğe, planlanmış etkinliklere ve onları yöneten farklı yetişkinlere alışmakta güçlük çeken çocuklar vardır. Çocuğunuzun bir yaz kampına gitmeye gerçekten hazır olup olmadığını anlamanıza yardımcı olabilecek bazı sorular şunlar olabilir:
    Çocuğunuz gitmeye hazır mı Aynı yaştaki bütün çocukların büyük bir heyecanla gidiyor olması, sizin çocuğunuzun da hazır olduğunu göstermez. Aşırı koruyucu ve aşırı zorlayıcı olmaktan kaçınarak bu soruyu kendinize dürüstçe sorun. Dokuz-on yaşlarındaki çocukların hemen hemen hepsi bir haftalık bir kampa gidebilir ve bundan büyük zevk alırlar. Ama bu, o yaşa gelen her çocuğun hazır olduğu anlamına gelmez.
    Çocuğun daha önce dışarıda geçirdiği bir geceyle ilgili olumsuz bir deneyimi var mı Bir arkadaşına yaptığı bir ziyaretle ilgili olumsuz veya korkutucu bir deneyimi varsa, çocuk için işleri zorlaştıran bir korku hâlâ söz konusu olabilir.
    Çocuk ondan kurtulmak istediğiniz korkusunu duyuyor mu O sizden uzaktayken, kardeşine daha çok ilgi göstereceğinizi düşünüyor mu Eve telefon etme veya anababanın kampı ziyareti konusunda genel kamp kurallarını öğrenin. Bazı kamplar daha rahat, bazıları da çok sıkı olabilir. Evi arayabilecekse, ona kurtarıcı olarak değil, olumlu duygularla ve endişelerini gidermeye çalışarak yaklaşın.
    Kamp programı nedir Çocuğunuzun sevdiği ve iyi olduğu etkinlikler var mı Yoksa çocuğunuzun pek de önem vermediği konulara mı ağırlık veriliyor Bu seneki kampın çocuğunuza uygun olmadığı konusunda bir korkunuz varsa beklemek için hiç tereddüt etmeyin. Her zaman bir sonraki yıl çocuğunuz için daha iyi bir yıl olabilir.

    BEBEK GİBİ KONUŞMA

    11 yaşındaki torunum dikkat çekmek için bebek gibi konuşuyor. Böyle davranmak için biraz büyük değil mi Dört çocuğun en büyüğü ve babasının gözbebeği. Erkek kardeşlerini anababasına şikâyet ederek onların başlarını derde sokmaya çalışıyor. Bu durumu ilişkileri bozmadan düzeltmek için bana yardım ederseniz çok mutlu olurum.
    Bu çok hassas bir durum. Bence bu büyükanne torununun iyi özelliklerinden sık sık hem kendisine, hem de anababasına övgüyle söz etmeli. Problem olan konulara değinmeden önce çocuğu ne kadar çok sevdiğini gösteren yorumlarda bulunması gerekir. Problem inkâr edilemeyecek kadar açık bir hale gelene kadar büyükannenin beklemesini öneririm. Bütün olaylar (kardeşlerin şikâyet edilmesi, babanın kullanılması veya hangi olay varsa) yatıştıktan sonra, büyükanne açıklıkla konuşabileceği anababadan birini sakin bir kenara çekmelidir. Bu kişiyle, çocukla ilgili kaygılarını ve problem olan özel olayları tartışmalıdır. Hatta sadece bunları dile getirmek yeterli değildir, yapıcı bazı tavsiyelerde de bulunmalıdır.
    En büyük çocuklar çabuk büyür ve yerlerinin kendilerinden küçük kardeşleri tarafından çok çabuk kapıldığı duygusunu geliştirirler. Bazen bebek gibi davranılma ihtiyacı duyarlar ve bu çocuğun bebek gibi konuşması arada sırada böyle davranılma ihtiyacını göstermektedir. Küçük bir çocuk olarak kalmak veya çocukluğa geri dönmek bazen hepimizin olmasını çok istediğimiz bir durumdur. Bu büyük kızın bu ihtiyacını anlayışla karşılayıp, anababanın ona diğer kardeşleri yokken daha fazla şefkat ve ilgi göstermeleri gerekmektedir.
    Annesiyle birlikte geçireceği özel zamanlara ihtiyacı vardır. Sanırım babasının gözbebeği olan bu kız arada sırada annesiyle olmaya can atmakta ama bunu gerçekleştiremeyeceğini düşünmektedir. Annesi de kızıyla daha fazla zaman geçirmeyi isteyebilir ve onunla anne-kız ilişkisini geliştirebilir. Bu durumda anne ve baba rollerini biraz değiştirebilirler. Sanki baba çocuğun bakımını üstlenmiş gibi gözüküyor ve bu noktadan sonra anne bu rolü üstlenmeli ve baba da biraz daha disiplin kurucu rolünde olmalıdır.
    Büyükanne ancak bu noktaya kadar duruma karışabilir. Ancak ona kendi uyguladığım bir şeyi önerebilirim. Önerilerde bulunabilir, tavsiyeler yapar, sevgi sunar ve gerisini onlara bırakır. Anababa olarak en iyisini yapacakları konusunda çocuğunuza ve eşine güvenin. Onlar da, tıpkı sizin onlara yaptığınız gibi, kendi çocuklarını sevecekler ve en doğrusunu yapacağı konusunda ona güveneceklerdir.

    OKULDAN SONRAKİ ETKİNLİKLER

    Sanırım pek çok anababa, on yaşındaki bir çocuğun okuldan eve döndükten sonra, anababası işten eve gelene kadarki zamanda ne kadar kontrole ihtiyacı olduğu konusuyla ilgilenecektir. Ona bir bakıcı bulmam gerekir mi (ki bunu kendisi istemiyor) Yoksa kendi başına kalabilir mi
    Özel olarak bu soruyu cevaplamadan önce, üzerinde çalıştığım gerçek bir hikâyeyi anlatmak istiyorum. Danışmanılık yaptığım okullardan birinde, bir 5´inci sınıf öğrencisi ile ilgili olarak bir problem yaşanıyordu. Komşu çocukları okula gelip onun yarattığı sorunları anlatıyorlardı. Annesini gelip bizimle konuşması için okula çağırdığımızda, bu haksız şikâyetten dolayı çok öfkelendi ve çocuğunun okuldan sonra yanlış davranışlarda bulunmasının mümkün olmadığına bizi inandırmaya çalıştı. Çocuğunun eve gelir gelmez kendisine telefon etmesi konusunda çok titiz olduğunu söyledi ve çocuk kendisine telefon edince de onun artık bir şey yapamayacağına inanıyordu. Oysa çocuk telefon ettikten sonra, tekrar dışarı çıkıyor ve herkesi rahatsız ediyordu.
    On-on bir yaşlarındaki bir çocuğun sizin yokluğunuzda her şeyi halledebileceğini düşünmek pek doğru olmaz. Eğer mümkünse, çocuk eve geldiğinde anababadan birinin de eve gelmesini öneririm. Eğer bu mümkün değilse, çocuğunuzun sizin yokluğunuzda gerekli gözetim ve korunmayı alabilmesi için bazı önerilerim olacak.
    Komşularınızı değerlendirin. Yan komşunuzu, hatta diğerlerini bile tanıyın. Oturduğunuz yer çocuğunuzun komşularınızın gözetiminde rahatlıkla oynayabileceği güvenlikte mi Çocuğunuzun başını derde sokabilecek ya da sizin çocuğunuzun yaramazlıklarına hemen eşlik edecek çocuklar var mı Komşularınız arkadaş canlısı mı Genellikle evde mi oluyorlar ve acil bir durum olduğunda orada olabilecekler mi
    Çocuğunuzu değerlendirin. Çocuğunuz gerçekten sorumlu ve dürüst bir çocuk mu, yoksa çoğu çocuk gibi, sizin farkına varamayacağınız zamanlarda sizi aldatabiliyor mu Yaramazlık yapmaya kolayca kapılabiliyor mu, yoksa okuldan sonra yapacağı pek çok uğraşı olan (örneğin, ödev yapma, müzik aleti çalma veya bilgisayarla oynama gibi) sorumluluk sahibi bir çocuk mu Eğer bilgisayar kullanıyorsa, internette ulaşması mümkün olan bazı zararlı olaylardan uzak duruyor mu
    işinizi değerlendirin. Acil bir durumda sizin çocuğunuza ya da onun size ulaşmasına imkân veriyor mu Eğer gerekirse, işinizi o anda bırakabilir misiniz
    Eğer yukarıdaki sorulara verdiğiniz cevaplar sonunda, çocuğunuzun güvenliği konusunda kuşkularınız varsa, çocuğunuz sizin görüşünüze boyun eğip bir bakıcıya razı olmak zorundadır. Onu gereğinden fazla korumayın, ama güvenliği için gerekli korumayı da sağlayın. Ayrıca artık daha çok okulda, okul öncesi ve sonrası etkinlikleri yer almakta ve çocuğunuzun ilgisine göre katılabileceği etkinliklerin sunulduğu pek çok kurum da bulunmaktadır.

    İSTENMEYEN ARKADAŞLAR

    On bir yaşındaki ikiz oğullarımın arkadaşlarını örnek alması beni çok rahatsız ediyor. Birinin arkadaşı iyi fakat hiperaktif bir çocuk ve benim oğlum da bir maymun gibi onu taklit ediyor. Oğluma arkadaşı gibi davranmamasını söylediğimde bana öfkeleniyor. Diğer oğlumun arkadaşı da büyükanne ve babası tarafından büyütülmüş şımarık ve isyankâr bir çocuk. Çocuklarımın neden kendileri gibi davranamadığını anlayamıyorum.
    Arkadaşlar bir çocuğun hayatının çok önemli bir parçasıdır, ilginç bir şekilde, çocuklar arkadaşlarının anababaları tarafından onaylanmasına çok ihtiyaç duyarlar. Çocuklarınızın arkadaşlarının olumlu yönlerini görmeye çalışın ve onların üzerinde yorum yapın. Çocuklarınız zamanla kendiliklerinden hata ve olumsuzlukları bulacaklardır.
    Arkadaşları evinize davet edin ve onları gözlemek için de oralarda olun. Kurallarınızı çok açık olarak ifade etmelisiniz. Bunu çocuğunuzu utandırmadan ve arkadaşların arasını açmadan yapmaya çalışın. Çocuklarınızın arkadaşlarının iyi özelliklerini görmelerini ve bunları taklit etmeyi öğrenmelerini sağlayın. Aynı zamanda da arkadaşlarının hatalarını anlamayı ve onlardan kaçınmayı öğretin.
    Olumsuz arkadaşlar, size çocuğunuzun olumlu yanlarını övme fırsatı verecektir. Çocuklarınıza, daha olumlu insanlar olmaları için arkadaşlarına yardımcı olmayı öğretin. Bunu yaparken hem kendileri, hem de sizin hakkınızda iyi şeyler hissedeceklerdir.

    KAVGACI ÇOCUKLAR

    Bazı çocuklar neden devamlı olarak kavga ederler
    Bunun pek çok nedeni vardır:
    Bazı ailelerde, çocuklara saldırgan olmanın akıllıca bir şey olduğu görüşü verilir. Bu dünyada yaşayabilmek için kavga etmek gerektiğine inanan bir anababa iseniz, çocuğunuza da sosyal problemleri halledebilmek için saldırgan olması gerektiğini öğretiyor olabilirsiniz.

  5. #25
    Kani Bozuk forum üyesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2012
    Yer
    AFYONKARAHİSAR
    Mesajlar
    6.932
    Anababaların En Çok Sorduğu Sorular 3


    ERGENLER
    HARKA GiYiM MERAKI

    On üç yaşındaki kızımız, çocuklarımızın en büyüğü ve üzerindeki yaşıt baskısı beni çok endişelendiriyor. Sınıf arkadaşlarının belli bir şekilde giyinmesi ve başarılı olması konusunda kızımın üzerinde çok şiddetli baskısı oluyor. Bu hem onun, hem de babası ve benim için çok zor bir durum. Ona nasıl yardımcı olabileceğimiz konusunda bir öneriniz var mı
    Evet var. Bu sorun bugün çoğu aileyi ilgilendiren bir konu. 5-6 yaşlarındaki çocukları, kot pantalon veya belli bir marka ayakkabı giymediklerinden arkadaşlarının alaylarına maruz kaldıkları için kaygı duyan anababalar tanıyorum. Bugünün ekonomik durumu göz önünde bulundurulunca, çok az anababanın o pahalı eşyaları alabileceğini biliyoruz. Ayrıca çocukların arkadaşları tarafından beğenilmek için belli markalardaki giysilere sahip olmaları gerektiğini düşünmelerinin hiç de sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. Bazı okullarda, giyim problemlerini Azaltmak amacıyla üniforma giyme zorunluğu getirilmektedir.
    Anababalar çocuklarının nereye kadar yaşıtlarına benzemelerine izin vereceklerine ve bir birey olabilmesi için ne kadar sınırlama getirmeleri gerektiğine karar vermelidirler. Eğer bir çocuk arkadaşlarıyla ilişkilerinde göze çarpacak kadar farklılıklar gösteriyorsa, sosyal olarak gelişemeyecektir. Televizyon izlemesine, paten yapmasına ve arkadaşlarının giyindiği gibi giyinmesine izin verilmeyen bir çocuk tanıyordum ve bu çocuk sonunda yapayalnız ve garip bir kişi oldu. Diğer aşırı uçta da, toplumun ve çocuklarının arkadaşlarının kaprislerinin esiri olacak kadar fedakârlık yapan anababalar da biliyorum.
    Kızınıza neye izin verip neye vermeyeceğinize bir kere karar verdikten sonra, onu karşınıza alıp tartışmanızı öneririm. Onun bakış açısını da dinleyin ve ona saygı gösterin ve kendi düşüncelerinizi onunla paylaşın. Sınırlamalar getirme nedenlerinizi açıkça ifade edin. Bu sadece parasal bir neden olabileceği gibi, onun bireyselliğini geliştirmesiyle ilgili bir gereklilik de olabilir. Ona bir giyim bütçesi sunup o bütçe içinde istediğini almasına izin vermeyi de düşünebilirsiniz.
    Çocuğunuzun özel becerilerine ve özelliklerine verdiğiniz değeri yansıtmak üzere tutarlı bir strateji başlatın. Onun kendisiyle ve karakteriyle ilgili bu özelliklerin geliştirilmesiyle, daha sağlıklı bir benlik saygısı geliştirmesini sağlayabilirsiniz. Böylece kendisini iyi hissetmesi için dış bazı öğelere ihtiyaç duymasına gerek kalmayacaktır. Böylece onu yaklaşmakta olan ergenlik dönemi baskılarına da hazırlamış olursunuz!

    İSYAN MI, BAĞIMSIZLIK MI

    Anababalar ergen çocuklarının isyankâr bir davranış mı, yoksa sadece yeni bir görüş mü ortaya koyduğunu nasıl anlayabilirler
    Anababaların bu ayrımı yapabilmelerini sağlayacak çok belirgin bazı ipuçları verebilirim.
    Tutum. Gerçekten isyankâr bir ergen devamlı olarak düşmanca, alaycı ve iğneleyici bir tutum içinde olur. Uzun süreler ağzını bıçak açmayan, çıkarcı ve hilekâr bir tutum içindedir. Eğer gerçekten isyankâr bir genç ise ergenle anababanın birbirlerine güvenmeleri çok zordur.
    Davranış. Ergenin sadece tutumu değil davranışları da önemlidir. Gerçek bir isyankâr yaptığı işlerde çok yıkıcı olur. Bu yıkıcılık fiziksel bir zarar verme şeklinde olmadığı zamanlarda genç, insan olarak kendisine yönelir. Davranışlarıyla başkalarının ona güven ve saygı duymasını engeller, isyankârlık genellenir ve okuldaki görevleri de yapmama şeklinde ortaya çıkar. Bazen sosyal olarak da isyankâr davranışlar görülür, ciddi bazı konularda evdeki kurallara uymayabilirler. Çok genel anlamda, ailenin ve bütün toplumun kurallarına veya beklentilerine direnme vardır.
    içerleme, isyankâr ergenlerin bir diğer özelliğidir. Anababalar kendilerini gözlediklerinde, pek çoğu gereğinden fazla katı ve çok uzun zamandır kontrol edici olduklarını saptamışlardır. Aşırı kontrol ve ciddi cezalandırmalar içerlemelere yol açar.
    Bağımsızlığa doğru sağlıklı bir gelişim içinde olan çocuk belli düşünce, değer ve kuralları tartışacaktır. Kendi zekasını geliştirebilmek için tartışmaya ihtiyacı vardır. Benlik saygısını geliştirebilmesi ve kendi inanç ve değerlerini ortaya koyabilmesi için başkaları tarafından dinlenmesi ve onlarla tartışması gereklidir. Ama ergen kısa bir süre sonra ailesine karşı duyduğu iyi niyet ve sevgiye geri dönecektir. Araştırmalar, anababaların etkisinin ergenin hayatındaki en önemli faktör olduğunu göstermektedir. Bu nedenle etkinizin olumlu ve güçlü olmasını sağlayın.

    ERGENLERİN PARASAL DURUMU

    Liseye giden kızımızın parasal konularda sorumluluk duygusu geliştirmeye ihtiyacı var. Kendi banka hesabı var ama giysilerini, okuldaki yemek masraflarını ve diğer bütün giderlerini biz karşılıyoruz. Yanm günlük bir işte çalışıyor ve hangi masraflara katkıda bulunması gerektiğinden emin olamıyoruz. Ayrıca maddi kayıtlarını tutmasını ona nasıl öğretebiliriz Bir bütçe yapmasını bekleyebilir miyiz
    Bu anababa parasal değerler konusunda bir uzlaşmaya vardıktan sonra kızlarıyla bir çeşit iş toplantısı düzenleyebilirler. Aşağıdaki konuları açıklıkla fakat kibarca ve akıllıca tartışın.
    Önce, kızın ve ailenin masrafları nelerdir Hayat pahalılığı nasıldır Onun gelecekle ilgili planları nelerdir Üniversiteye devam edecek mi, yoksa bir mesleki eğitim mi alacak Bir araba almayı ya da kendi evine Çıkmayı istiyor mu Çocukların kısa sürede elde etmek istedikleri bütün bu önemli şeyler ne kadar etmektedir Gelecekle ilgili planlarına en iyi Şekilde nasıl hazırlanabileceğini ve anababa olarak ona yardım etmek için sizin yapabileceklerinizi ve yapamayacaklarınızı tartışın.
    Daha sonra, ona basit bir bütçe hazırlamasında yardımcı olun ve bu bilgileri bir deftere ya da bilgisayarınıza aktarın. Üniversiteye ya da başka bir mesleki eğitime devam etmeyecekse, sanırım aile bütçesine katkıda bulunmasının, para biriktirmesinin ve geleceğini planlamasının zamanı gelmiştir.
    Eğer olgun ve sorumluluk sahibi bir kişi ise, kendi ihtiyaçlarını karşılama sorumluluğunu kendisine bırakabilirsiniz, isterseniz onun gelirini destekleyebilirsiniz. Giysi, ulaşım, yemek ve diğer masraflarını kazandığı parayla karşılayabilmesi için ona yol gösterin. Biraz para biriktirmesi ve bazı ihtiyaçlarından önce gerekli yerlere yardımda bulunması için onu yüreklendirin.
    Bu olumlu ve yardımsever tavrınızı sürdürün, onaylamayan ve suçlayan bir tavır takınmayın. Bir çocuğa parasını nasıl idare edeceğini öğretmenin, hayatta başarılı olmasını sağlayacak diğer bazı değerleri de kazandırdığını göreceksiniz.

    ERGENLİKTE DİSİPLİN

    Bir ergen gerçekten yanlış bir şey yaptığında, anababanın yaklaşımı nasıl olmalıdır
    Önce, anababa gerçekleri doğrulamalıdır. Eğer çocuğunuzun belki de yapmadığı halde yanlış yapmış olduğunu varsayarak sonuca atlarsanız,onun saygısını kaybedersiniz. Ergenlik çağındaki oğlumuz ve arkadaşı ile ilgili polisten aldığımız telefonu hiçbir zaman unutamam. Bize, çevredeki mağazalardan birinde hırsızlık yaparken yakalandıkları söylenmişti. Ama gerçekleri anlayabilmek için karakola gittiğimizde, bunun sadece kimlikle ilgili bir yanlışlık olduğunu anlamıştık. Oğlumuzla hiç ilgisi yoktu.
    İkinci olarak, çocuğunuzun bir yanlışlık yaptığını biliyorsanız;Duygularınızın kontrolünü elinize alana ve durumu akıllıca ve temkinli olarak değerlendirecek duruma gelene kadar hiçbir şey yapmayın.
    Üçüncü olarak, çocuğunuzla birlikte bir yere oturun. Siz, çocuğunuz ve bir başka önemli kişi özel olarak durumu tartışabilirsiniz, işi onun yaptığından eminseniz, onu sorgulamamanızı öneririm. Ona doğrudan sorular sormak, onu yalan söylemeye itebileceği için problemi daha da arttırabilir. Yapılan işte yanlış olanın ne olduğunu çocukla birlikte gözden geçirin. Çocuğun yaptığının ne olduğunu, neden yanlış olduğunu ve diğer bazı insanların yanı sıra kendisini nasıl incitebileceğini anladığından emin olun.
    Dördüncü olarak, çocuğunuzun yanlışı kavramasını ve özür dilemeyi istemesini bekleyin. Siz yanlış olanı bilseniz bile, çocuğunuz hatasının ne olduğunu bilmediği sürece olgunlaşmasına yardımcı olmanıza imkân yoktur. Bir arkadaşım ergen oğlunun gösterdiği ciddi bir şiddete başvurma davranışı karşısında çok büyük bir üzüntü duymuştu. Oğlu yaptığını inkâr ediyordu ama anne onun yaptığını inkâr edilemeyecek şekilde öğrenmişti. Üzerinde uzunca düşündükten sonra, eline kalın bir kitap aldı ve çocuğun odasına gitti. ‘Sen bana doğruyu söyleyene kadar ikimiz de bu odadan dışarıya çıkmayacağız’ dedi. Sonra da oturup kitabını okumaya başladı, iki saat sonra, oğlu gerçekleri açıkladı. Beraberce, bu davranışını düzeltebilmesi için bir yol bulmaya çalıştılar. Hem rahatlamış, hem de bir günde hayatının dersini almıştı!
    Beşinci olarak, çocuğunuz için bir anlamı olacak bir sonuç belirleyin. Bu, çocuğun davranışının ciddiyetini görmesine yardımcı olacak ve problemin tekrarını engelleyecek bir sonuç olmalıdır.
    Son olarak, yanlış davranışın altında yatan nedenleri bulmaya çalışın. Belki de sizin farkında olmadığınız bir geçerli neden çocuğu bu davranışa itmiştir. Belki de ilgi arıyor ve bunun sonucunda da endişe ve kaygı geliştiriyordur. Eğer hatalı davranış sık sık tekrarlanıyorsa, bu davranışın saptanması ve tedavisi için gerekli olan yardımı alın.

    ÜNİVERSİTE

    Üniversiteye gitmenin doğru karar olup olmadığına anababalar ve gençler nasıl karar verebilirler
    On yıl kadar önce, bu soruyu zorluk çekmeden kolaylıkla cevaplayabilirdim. Tabii ki, bütün gençler üniversiteye gitmeli. Artan üniversite masrafları yüzünden, bu artık herkes için akıllıca bir hareket değil. Artık, üniversite gibi dört yıllık bir eğitim gerektirmeyen çok çeşitli eğitim seçenekleri var. Çocuklarına tavsiyelerde bulunabilmelerine yardımcı olmak için anababalara bazı önerilerde bulunacağım.
    Bunlardan biri çocuğun kendi motivasyonudur. Eğer bu genç dikkatlice çalışmış ve iyi notlar almışsa, üniversiteye gitmeye ve orada sunulanları öğrenmeye istekli ise, bu kişiye daha ileri bir eğitim imkânı verilmelidir. Orta öğretimde notları çok iyi olmayanlar bile, eğer çok istiyorlarsa üniversitede başarılı olabilmektedirler.
    İkinci bir öneri, çocuğunuzun akademik yetenekleri konusunda öğretmenlerinin ve danışmanların önerilerini dikkate almaktır. Onlarla konuşun ve çocuğunuzun üniversitedeki olası başarısı konusunda onların tavsiyelerini alın.
    Bazı özel mesleki değerlendirme ve danışmanlık hizmetleri, çocuğunuzun akademik mi, yoksa diğer bazı mesleki alanlarda mı yeteneği olduğunu size gösterebilir. Bu konuda okuldaki danışmandan yardım alabilirsiniz.
    Eğer çocuğunuzun yetenekleri akademik değil de, yaparak ve elleriyle çalışarak gerçekleştireceği bir konuda ise, onun bir meslek okuluna gitmesini destekleyebilirsiniz. Çocuğunuzun yeteneği ne olursa olsun, onun üzerinde yoğunlaşmanız gerekmektedir.
    Üçüncü bir nokta, sizin ya da çocuğun kendisinin üniversite masraflarını karşılayıp karşılayamayacağını dikkate alması ile ilgilidir. Her zaman burs bulamayabilirsiniz. Gencin kendi masraflarını karşılaması da bir seçenek olabilir.
    Bazı gençler üniversiteye gitmeden bir işte çalışmaya ihtiyaç duymaktadırlar. Bu biraz risklidir, çünkü genç para kazanmaya alışınca bunu bırakmak istemeyebilir. Diğer taraftan da, iş o kadar sıkıcı ve monoton gelebilir ki gençler eğitimlerine devam etmek isteyebilir ve üniversiteye daha büyük bir motivasyonla gidebilirler. Ayrıca bazı üniversiteler öğrencilere kendi seçtikleri alanlarda çalışabilmeleri için izin vermektedir. Bu, gelecekteki işverenlerle ilişki kurmak ve o mesleği denemek için çok iyi bir fırsat yaratmaktadır.

    HIRSLI ERGEN

    Liseye giden oğlum her konunun parçası olmayı çok seviyor (sınıf başkanı, okul takımı, atletizm ve diğerleri). Sorumluluk taşımayı iyi biliyor ama ona hayır demeyi öğretmem gerekir mi bilemiyorum. Bir ergen için ne kadar çok faaliyet uygundur
    Belki de bu soruyu, -bazılarını sadece zevk için yaptığını varsayarak- sadece ona daha iyi bir kişi olmayı öğretenler ya da sadece başkalarına hizmet etmesine veya yardımcı olmasına fırsat verenler diye cevaplayabilirim. Ben gençlerin okul dışı aktivitelerini iki veya üç taneyle sınırlamalarını öneriyorum.
    Ona önceliklerini ve hayat felsefesini belirlemede yardımcı olun. Düşünceli anababalar ergenlerin çok yönlü olmaları konusuna önem verirler. Bu da, aşağıdaki altı tip aktiviteyi içeren değişik gruplara katılmayı gerektirebilir:
    Kişilik gelişimi. Bunu destekleyen aktiviteler listenin en başında olmalıdır. Değişik sosyal yardımlaşma gruplarının içinde yer almak ruhsal açıdan sağlıklı bir kişilik geliştirmenin en iyi yollarındandır.
    Duygusal farkındalık. Gençlerin kendilerinin ve başkalarının duygularının farkına varmalarını sağlayacak aktiviteler içinde olmaları gerektiğini düşünüyorum. Başkalarıyla geçinmelerini ve problemleri tartışmalarını gerektiren çoğu grup aktivitesi, gençlerin kişilerarası dinamiği daha iyi anlamalarına yardımcı olabilir.
    Yaratıcılık. Çocuğunuzun hayal kurma ve yaratıcılık duygusunu da geliştirmeye ihtiyacı vardır. Çok özel yeteneklerini keşfetmesine yardımcı olacak herhangi bir iş çok önemlidir. Bando, orkestra, güzel sanatlar, yıllık komitesi vb. gibi okul dışı aktivitelerin çoğu yaratıcılığı geliştirir.
    Zihinsel gelişim. Bu, okulda sağlanıyor gibi gözükse bile, evde ve ya başka yerlerde daha da zenginleştirilmesinde yarar vardır. Bu nedenle, çocuğunuzun bilgisayar oyunları oynamasını (bir yetişkinin önderliğinde), çeşitli soruları yanıtlamak için internette dolaşmasını ya da bir matematik veya edebiyat yarışmasına katılmasını destekleyebilirsiniz. Bunun yanı sıra, çocuğun yaratıcı aktiviteler veya hizmet projelerini yürütmek için de zihinsel yeteneklere ihtiyacı vardır.
    Sosyal ilgiler. Çocuğunuzun, tek bir gruba bağlanmaktansa, değişik gruplarla geçinmeyi öğrenebileceği değişik aktiviteler içinde olmaya ihtiyacı vardır. Kız ve erkek izci grupları, farklı çocuklardan gruplar oluşturup, farklı olsalar bile beraber yaşamayı öğrenmelerini sağlamaya çalışmaktadırlar.
    Fiziksel gelişim. Fiziksel gelişimi arttırmak, sağlığı arttırmakla eşit değerdir. Eğer çocuğunuzun okulda her gün beden dersi varsa veya genellikle aktif bir çocuksa, bu konuda endişelenmenize gerek yoktur. Ama ´patates çuvalı´na benzemeye başlayan çocukların düzenli bir egzersiz yapmalarında yarar vardır. Bu aile içinde düzenleyeceğiniz bir tür tenis oyunu olabileceği gibi, bir takımda oynayacağı bir futbol oyunu da olabilir.
    Sonuç olarak, çocuğunuzun eğlencenin hayatın en temel aktivitelerinden biri olduğunu bilmesini sağlayın. Ve eğlenmek demek, oyun oynayacak yeterince zamanı olmak demektir. Oyun oynamak, düşünmek, hayal kurmak ve sadece var olmak hepimizin ihtiyacı olan ama yapmadığımız şeyler. Çocuğunuza önceliklerine karar vermesinde ve kişisel gelişimine yardımcı olacak nitelik ve nicelikte doğru aktiviteyi seçmesinde yardımcı olun.

    ANABABA-ERGEN İLETİŞİMİ

    15 yaşındaki oğlum, benim ´homurtu’ dönemi diye adlandırdığım bir dönemden geçiyor. Onunla okul
    kızlar veya herhangi bir şey hakkında konuşmak imkânsız gibi gözüküyor. Onun iletişim kurmasını nasıl sağlayabilirim Çok açık olduğu bazı zamanlar oluyor, ama genellikle büyük bir sessizlik. Çok soru sorduğum zamanlarda, onun sırlarını öğrenmeye çalıştığımı düşünüyor.
    Bu mektup bana kızımı hatırlattı. 14 yaşındayken, aramız oldukça açıklı ti. O okuldan geldiğinde evde olabilmek için, çalışma programımı değiştirdim. Meyva suyunu, patates cipslerini (kurabiyeleri veya onun hoşuna gidebilecek her şeyi) çıkarıyor ve sahneyi harika bir iletişim | ortamına hazır bir hale getiriyordum. Ama bu hiçbir zaman olmuyordu.| O günkü yemeğin nasıl olduğunu sorduğumda, aynı bu annenin durumunda olduğu gibi sadece bir homurtu işitiyordum. Sınavının nasıl geçtiğini sorduğumda, bir diğer tek heceli sesi, olumlu mu, olumsuz mu olarak yorumlayacağımı dahi bilemiyordum. Çok geçmeden de, odasına gidiyor ve iletişim kurma şansımızı tümüyle yitiriyorduk. Tarif edileme derecede kırılıyordum, çünkü onu çok seviyordum ve benden uzat lastiğini hissediyordum.
    Neyse ki, pek çok arkadaşımdan aldığım yardımla yanlış gidenin olduğunu anlamaya başlamıştım. Aslında, bunu bana kızım söyledi. Bu gün bana, ‘Anne, kesinlikle çok saçma davranıyorsun! 4 yaşımda olmadığımı biliyorsun, benimle o zamanlarda yaptığın gibi konuşamazsın.Ben 14´ümdeyim.’ dedi. Onun için 14 çok büyük bir yaştı. Biraz kapalı olmasına rağmen, ne demek istediğini anlamıştım ve onunla çocukmuş gibi konuşmaya çalışmaktan vazgeçtim. Günlerce ona ilginç geleceğini düşündüğüm bir olay veya konu bulmaya çalıştım. Bir gün okuldan sonra, beraber soğuk birşeyler içerken, "Kathy, bugün sana neler duyduğumu anlatayım." diyerek o gün olan oldukça komik bir hikâyeyi anlattım. Bir mucize olmuştu, çünkü ben daha hikâyemi bitirmeden,! ‘Anne gerçekten böyle bir şey oldu mu Ben de sana neler olduğunu anlatayım.’ dedi. İlişkimizde harika bir fırsat yakalamıştık.
    Musevilikte çok hoş bir dini tören vardır. Gençlerin çocukluktan ergenliğe geçişi dini bir törenle kutlanır. Böylece çocuklar da ne zaman çocukluktan çıkıp, genç bir yetişkin olduklarını açıkça bilirler. Musevi ol- l mayan ailelerde de böyle bir geçiş uygulayabiliriz. Bu sadece zihinsel bir durumdur. Benim kızımı kendi yetişkin dünyama davetim, onunla günlük olayları paylaşarak oldu.
    Duyguları, olayları ve düşünceleri çocuğunuzla paylaşın. Sanırım o da sizinle kendisininkileri paylaşacaktır. Sırlarını ortaya çıkarmaya çalışmadan ilginizi gösterin. Eğer birkaç yıl içinde yetişkin iki arkadaş olmak istiyorsanız, ergeni anlamanız çok önemlidir.

    MAĞAZA HIRSIZLIĞI

    Ergenlikte mağaza hırsızlığı ne kadar ciddi ve yaygın bir problem
    Bu problem çok yaygın ve ne yazık ki sadece ergenlerle sınırlı değil. Toplumumuzda mağaza hırsızlığında, daha yaşlılar arasında bile büyük bir artış var. Bugün artık mağazaların çoğunda bu hırsızları yakalamak için dedektifler var. Eğer mağaza hırsızı olan bir ergen çocuğum olsaydı, bu işi ilk yaptığında yakalanmasını isterdim, çünkü yakalanmak onda sağlıklı bir korku ve yasalara karşı dürüst bir saygı oluşturacaktır.
    Belki de, çocukların neden mağaza hırsızlığı yaptığını anlamak ana-babaların bu konuda ne yapacağı öğrenmekten daha önemlidir.
    Nedenlerden biri heyecan arayışıdır ve bu bir şekilde kedi-fare oyununa dönüşmektedir. "Bu ruju alabilir miyim " veya "Bu feneri kimse farketmeden çıkarabilir miyim "
    Otoritenin sınırlarını zorlamak gençlerin hırsızlığının diğer bir nedenidir. Kendi zekalarını mağaza sahibinin mantığıyla yarıştırmak çok cazip gelmektedir. Bu gençler çok seyrek olarak çaldıkları malzemeye ihtiyaç duyarlar.
    Mağaza hırsızlarının çoğu zengin ailelerden gelmektedir. Bunların ilgiye, farkedilmeye ihtiyaçları vardır ve bunlar da hırsızlık da dahil pek Çok yanlış davranışa yol açmaktadır. Deneyimlerime göre, bu işi alışkanlık haline getirmiş hemen hemen bütün mağaza hırsızları ana-babaları veya diğer önemli yetişkinler tarafından sevilmediklerini, önemsiz olduklarını ve başıboş bırakıldıklarını düşünen gençlerdir. Bu, anababanın gerçekten onları sevmediği anlamına gelmez, sadece çocuklar bu sevgiyi hissedememededirler.
    Bazı hırsızlar, bu yolla biraz önem kazanacaklarını düşünen başarısız insanlardır.
    Gençlerin büyük bir kısmı da, uyuşturucu alışkanlıklarına destek sağlayabilmek için çalmaktadırlar ve bu çok güçlü bir nedendir.
    Eğer çocuğunuz bir mağazadan bir şey çalarken yakalandıysa, hemen çaldığını geri vermesini sağlayın. Eğer malzemeyi kullandığı ya da bozduğu için geri verilemiyorsa, onu ödemesi için gerekli parayı kazanmasını sağlayın. Kendiniz de dahil olmak üzere ailenizi değerlendirin, çocuğunuzun yeterli ilgiyi ve olumlu onaylamayı görüp görmediğine bakın. Eğer göremiyorsa, bunu düzeltmek için gerekli adımlan atın. Aynı zamanda arkadaşlarını da kontrol edin. Onun üzerinde kötü etkisi olan var mı kontrol edin. Hataların af f edilebileceğini unutmayın. Çocuğunuzun da bunu bilmesini sağlayın.

    TEHLİKE İŞARETLERİ

    Anababalara kızlarının ya da oğullarının çok ciddi duygusal problemleri olduğunu veya intihara yaklaşmakta olduğunu gösteren işaretler nelerdir
    Geçen on yılda intihar eden çok fazla sayıda genç insan oldu. Eğer ana-babalan bazı işaretleri anlayabilselerdi ve uygun bir şekilde davranabilselerdi bunların pek çoğu önlenebilirdi.
    Fiziksel işaretler. Bunlar tanımı en kolay olan ilk işaretler. Bunlar, çocuğun yeme alışkanlığındaki değişiklikler gibi, olağan fiziksel çizgisinden uzaklaşmasını içerirler. Daha önce oldukça düzenli yemek yiyen bir çocuğun çok fazla yemeye başlaması veya hiçbir şey yememesi şeklinde görülebilir. Her iki aşırı uçta da olabilir ama gözlenmesi gereken önemli bir konudur. Aynı durum uyku için de söz konusudur. Çocuk çok fazla ya da çok az uyumaya başlar. Herhangi bir büyük değişiklik üzerinde durmaya değer.
    Sosyal işaretler. Kendi odalarına ve kendi küçük dünyalarına çekilebilirler. Duygusal acıdan kurtulmak için aşırı aktivite içine girebilirler. Kaba ve rahatsız edici veya aşırı kibar olabilirler. Yine, çocuğun olağan yaklaşımlarındaki farklılıklar üzerinde durulması gereken bir noktadır.
    Duygusal Göstergeler. Çocuğun normal durumundan farklı olması dikkate değer; her zaman yumuşak olan bir çocuğun huzursuz olması, genellikle mutlu bir çocuğun mutsuzluğu, oldukça sessiz olan birisinin heyecanlı olması, olağanın dışında endişeli, kaygılı veya ruhsal olarak aniden değişen bir durumda olması.
    Kişisel Alışkanlıklar. Sahip olduğu değerli eşyaları başkalarına verme, sanki ortalıkta kazara bırakılmış bazı notlar veya okuldaki başarının düşmesi gibi durumlar çocuğun üzgün, kızgın ya da tehlikede olduğunu gösteren işaretlerdir.
    Umarım çocuğunuzun yaşamındaki bu davranışların farkına varabilirsiniz. Herhangi bir durum varsa, bir danışmanın tavsiyesini alma konusunda hiç tereddüt etmeyin. Çok geç olmadan, sizin ve çocuğunuzun ihtiyacı olan yardımı alın. Başı dertte olan çocuğunuz direnebilir ve hiç ilgilenmek istemeyebilir. Bunun sizi kandırmasına izin vermeyin! Ders verici ve dırdır edici bir tavır içine girmeden kararlı olun. "Endişe ve üzüntünü yüzünden okuyabiliyorum. Lütfen bana problemlerini anlat. Bizim sevgimizin çözemeyeceği problem yoktur." deyin. Ona biraz zaman tanıyın ama problem çözülene kadar peşini bırakmayın!

    ANABABA TÜKENİŞİ

    Şu anda liseye giden ikizlerle birlikte üç ergenin babası olarak tam bir duygusal tükeniş yaşıyorum. Hepsi bağımsızlık ihtiyaçlarını güçlü bir şekilde ifade etmeye çalışıyorlar. Bütün bu baskıya dayanabilmeme yardımcı olacak bir öneride bulunabilir misiniz
    Anababa olmak sadece 24 saatlik bir iş değil, çok az tatili olan -eğer olabilirse- ve ömür boyu süren bir görev! Bu babaya ve diğer ihtiyacı olanlara bazı pratik önerilerim olacak. Bunlar belki de anababa olmanın zevkini tekrar tatmalarına yardımcı olabilir.
    1. Kendinize zaman ayırın! Bir arkadaşınızla veya yalnız başınıza zaman geçirin, ara sıra bir gün veya bir hafta sonu uzaklasın ve ne istiyorsanız onu yapın. Şehrinizin dışında birisini ziyaret edin veya yakındaki bir otelde kalın. Ama yalnızlık, eğlence, uyku ve diğer ihtiyaçlarınızın tam olarak karşılandığından emin olun.
    2. Ergen çocuklarınızla arkadaş olmanın yollarını arayın! Günlük deneyim ve duygularınızı onlarla paylaşın. Sizi bir insan-bir arkadaş gibi görmelerine izin verin. Ergenlerin en belirgin gelişimsel işleri bağımsız olmayı öğrenmektir. Sizin ergenleriniz de "bağımsızlık ihtiyaçlarını ifade ederek" tam yapmaları gerekeni yapıyorlar. Eğer onları kontrol etmek için çok çaba gösterirseniz, sürekli olarak çatışma içinde olursunuz. Arkadaş olmaya çalışarak yeni bir yaklaşım deneyin.
    3. Ergenlerin sizin ihtiyaçlarınızı bilmesini sağlayın. Rahatınızı sağlamalarını ve endişelerinizi gidermelerini isteyin. Sırtınızı ovmaları veya yararlı önerilerde bulunabilecekleri bir probleminizi dinlemelerini talep edin.
    4. Her bir çocuğunuzla ayrı ayrı birlikte olun. Bu şekilde çok güzel iletişim imkânları ortaya çıkabilir.
    5. Beraber gülün. Ufak bir espriyle büyük gerginlikler atılabilir.
    6. Paylaşın. Ergenlerin sizin bazı sıkıntılarınızı paylaşmasına izin verin.
    Yeni ayrıcalıklar kazanmalarını sağlayın. Çocuklarınıza "Haydi, cumartesi günü hep beraber bodrumu toplayalım, ondan sonra da hentbol oynayalım ya da balığa gidelim" diye önerilerde bulunun. Ve ‘Eğer siz çocuklar bahçeyi düzene sokarsanız, bu akşam çok özel bir şeyler yapacağız.’ diyebilirsiniz. Bu genellikle işi daha zevkli bir hale getirir.
    Onlara, arkadaşlarına, aktivitelerine, sevdiklerine ve sevmediklerine ilgi gösterin ve onları suçlamaktan kaçının. Böylece onlara daha laylıkla yaklaştığınızı göreceksiniz. Aynı zamanda da, onlara kendi değerlerinizi tam olarak benimsetemeseniz bile, en azından kendi yaşamınızdaki değerleri gösterme imkânı bulacaksınız.

    KARAR VERME

    Ergenlikten önce her şey çok daha kolaydı. Şimdi kızımla birlikte bir karar almak tehlikelerle dolu.
    Çok haklısınız. Ergenlerle birlikte karar almak çok zorlu bir oyundur ve anababaların sık sık vites değiştirmeleri gerekir. Artık kendi bildiklerini yapıp sonra da gidip çocuklarına ne olacağını söyleyemiyorlar.
    Duygularınızı değil, düşüncelerinizi kullanın. Gençler çok duygusaldır ve anababalar da öyle olduğu zaman bu duygular çarpışmakta ve ortaya çok iyi kararlar çıkmamaktadır. Bu nedenle dikkatli olun ve duygularınızı kontrol altında tutun, kararınızı da düşüncelerinizle alın. Kararınızı sizin ve çocuğunuz için doğru olan temel üzerine kurun. Kimin değil, neyin doğru olduğu önemlidir.
    Ergenle birlikte sürdürdüğünüz karar verme sürecinin mümkün olduğu kadar demokratik olmasını sağlayın ki, bir diktatör gibi gözükmeyin. Çocuğunuza seçeneklerini tanımlamayı, onların sonuçlarını görmeyi ve nasıl davranacağına karar vermeyi öğretin. Pek çok durumda, gerekli dersleri alabilmesi için, kendi kararlarının sonuçlarına (iyi ya da kötü) katlanmasına izin verin. Eğer çocuğunuz sağlıklı bir karar alamıyorsa, o zaman anababa otoritenizi kullanmalısınız.


    AİLE İLİŞKİLERİ
    BASKI ALTINDAKİ BABA

    Eşim ve ben kızlarımızı yetiştirmek için elimizden geleni yapıyor ve aile olarak birlikte zaman geçirmeye çalışıyoruz. Ama bizi gerçekten rahatsız eden bir konu, insanlar, kızlar için eşimin hayatında değişiklikler yapmasını normal karşılarken, bir erkeğin bunu yapmasını beklemiyorlar. İş arkadaşlarım neden büroda gereğinden fazla zaman harcamadığımı anlayamıyorlar. Hatta birkaç kişi geleceğimi tehlikeye attığımı bile söyledi. Ama ben iyi bir şey yaptığımı ve işime zarar vermediğimi düşünüyorum. Bu konuda önerileriniz var mı
    Son yıllardaki araştırmalar, babaların hem kızların, hem de erkek çocukların hayatlarında anahtar kişi olduklarını göstermektedir. Bu nedenle bu baba, ailesine zaman ayırma konusunda gösterdiği çabada haklıdır.
    İlk önerim, patronunuzla konuşup büroda fazla mesaiye kalmanın yükselmeniz ya da şu andaki işinizin devamı için gerekli olup olmadığını öğrenmenizdir. Özellikle aile problemlerini belirtmeden, patronunuzla açıkça konuşmaya çalışın ki kafanız bu konuda rahat olsun. Pek çok işveren işle ilgili beklentileri öğrenme isteğini saygıyla karşılar ama çoğu bir babanın problemlerinin işini etkilemesine izin verdiğini duymak istemeyebilir.
    Kafanızdaki önceliklerden emin olun. O zaman arkadaşlarınızın sözlerinin sizi rahatsız etmesine izin vermeyebilirsiniz. Son zamanlarda, pek çok kadın ve erkeğin, çocuklarıyla ilgilenebilmek için işlerindeki önemli ilerlemeleri reddettiklerini duyuyorum ve buna büyük bir saygı duyuyorum. Bence böyle bir kararlılık ve cesaret, gerçek bir güçlü karakteri, zekayı ve büyük bir sevgiyi gösteriyor. Çocuklarınız küçükken işinizde sağlayacağınız ilerleme, çocuklarınızda sağlayacağınız ilerleme kadar gerekli değildir. Ne söylersem söyleyeyim, babaların, çocukların hayatlarında ne kadar büyük bir etkiye sahip olduklarını yeterince vurgulamam çok zordur.

    ÇOK KATI BABA

    Şu anda eşimle yaşadığımız problem onun özellikle 2 yaşındaki çocuğumuza çok katı davranması. Kendi babası o kadar katıymış ki, eşimin sıklıkla onun ölmesini istediği zamanlar olmuş. Çocuklarımızın iyi ve mantıklı bir şekilde yetiştirilebilmesi için her ikimize de yardımcı olabilecek önerileriniz var mı
    Kişilerin yetiştiriliş tarzı genellikle onların kendi çocuklarını yetiştirme tarzını belirler. Bu ailede benim üzerinde durmak istediğim nokta, ana-baba arasındaki uyuşmazlıktır. Baba çok katı ve aşırı bir uçta iken, anne daha gevşek ve yumuşak. Böyle bir durumda bir kısır döngü içine girilir. Anababadan biri ne kadar katı ve sert ise, diğeri de o kadar yumuşak ve gevşek olmaya başlar. Bu durumun iki sonucu vardır: ilki anababanın arası açılır, ikincisi çocuk arada kalır.
    Anababalar, her şeyden önce, çocuğunuzla ya da onun disipliniyle ilgili bir tartışmayı hiçbir zaman onun önünde yapmamalısınız. Çocuğunuzda büyük bir korku ve suçluluk yaratabilirsiniz. Bu özel durumdaki annenin, eşinin kendi çocukluğunda neler hissettiğini hatırlamasına yardımcı olmaya çalışmasını öneririm. Ama bunu size veya çocuğa kızgın olduğu bir zamanda yapmayın. Rahat ve sakin olduğu ve belki de biraz pişmanlık duyduğu bir zamanda, kendi duygularını hatırlamasına ve çocuğunuzla özdeşim kurmasına yardımcı olun. Eşinize, kendi oğlunun da onun babasına karşı hissettikleri duyguları geliştirebileceğini kibarca ve açıkça göstermeye çalışın. Ailenizin birbirine karşı sevgi, saygı ve mutlulukla yaklaşmasına yardımcı olun. Çocuğunuz bunu yapabilecek yaşa geldiğinde ve eşiniz sakinken, çocuğun babası ona çok sert ve katı davrandığı zamanlarda neler hissettiğini anlatmasını sağlayın.
    Çocuklarınızı istismardan koruyun ama mümkün olduğu kadar arada kalmamaya çalışın. Çocukların anneyi araya koymadan doğrudan babaya gitmelerini sağlamak, babanın çocuğa verdiği acıyı duymasını mümkün kılabilir. Kitap ve makalelerden öğrendiklerinizi eşinize aktarmaya çalışın. Ne yazık ki, pek çok baba çocuk eğitimi ile ilgili kitapları okumamaktadır, ama eğer eşiniz kitap okumaya açıksa, ona çocuk gelişimini anlamasını sağlayacak kitaplar ve makaleler verin. Böyle bir kitap, eşinizin çalkantılı iki yaş dönemini daha iyi anlamasına yardımcı olabilir.
    Her şeyden önce, kendinizi her zaman haklı olan otorite olarak ortaya koymayın. Bu onda bir aşağılık ve yetersizlik duygusu yaratabileceği için, tümüyle vazgeçip, anababalıktan tamamiyle uzaklaşmasına neden olabilir, iyi ve sabırlı olduğu, çocuğa zekice davrandığı zamanlarda onu övün ve bu çabalarını ne kadar takdir ettiğinizi bilmesini sağlayın. Anne ve babalar beraberce hareket etmelidirler.

    BABANIN ONAYI

    Size çocuklarla ve düşük özgüvenle ilgili bir soru sormak istiyorum. 7 yaşındaki kızımın bu konuda problemi var. Doğuştan sahip olduğu ve bizim de takdir ettiğimiz bir sürü yeteneği var. Çok iyi bir çocuk ve ben de kendisine benim çocuğum olduğu için çok mutlu olduğumu söylüyorum. Ama babasından daha fazla övgü alsaydı kendine güveni artar mıydı diye merak ediyorum.
    Bu anne çok önemli bir noktaya değiniyor. Çocuklarda sağlıklı bir özgüvenin oluşmasını sağlamanın ne kadar hayati bir önem taşıdığını yeterince vurgulayabilmek mümkün değil. Anababaların neler yapmaları gerektiğini açıkça ve kısaca açıklamak istiyorum.
    Anne de, baba da beraber çalışmalıdır. Çocuğun anne kadar, babanın da övgüsüne ihtiyacı vardır. Özgüvenin ne kadar önemli olduğunu anababaların her ikisi de anlayabilirse, beraberce başarılı bir yöntem izleyebilirler.
    1. Önce çocuğun gerçekten yapabileceği işleri ve projeleri yürütmesini sağlayarak veya halen yapmakta olduklarına özel bir ilgi göstererek basan duygusunu oluşturun.
    2. Ona sevgiyle ama kararlılıkla yaklaşarak ve (gerekiyorsa) işi yapabileceği en iyi şekilde yapana kadar inatla onu yüreklendirerek yaptığı işlere yardımcı olun.
    3. Çocuğunuzun yaptığını dürüstlükle övün ve yaptığı işte iyi olanın ne olduğunu basitçe ve özellikle belirtin. Sadece "iyi bir iş yaptın" demekten kaçının. Daha açık ve ayrıntılı ifadeler kullanın: "Gökyüzünün rengini ve ağacın sanki rüzgârda hareket ediyormuş gibi görünüşünü çok beğendim." Çok miktarda sözel övgüler sunun. Çocuğunuzun davranış şekliyle, görünüşüyle ve yaptıklarıyla ilgili olarak özellikle neyi sevdiğinizi söyleyin. Çocuğunuzun gün boyu yaptığı harika şeyleri onlarla ilgili yorum yapmadığınız sürece gözardı etmesinin çok kolay olduğunu unutmayın.
    Anababadan birinin katı tutumunu dengeleyebilmek için diğerinin aşırı duygusal ve koruyucu olmamasına dikkat edin. Çocuğun onay ihtiyacını ancak anababanın her ikisinin de ayrı ayrı övgüsü karşılayacaktır. Çocuğunuzun hayattaki başarısını sağlayacak olan özgüvenini oluşturmak için beraberce bir takım olarak çalışın!

    KARŞILAŞTIRMA

    12 yaşındaki oğlumuzun düşük özgüven problemi var. Sanırım bunun nedeni okulda oldukça başanlı olan abi ve ablası. Daha küçükken çok şefkatli ve cana yakın bir çocuktu. Ama yeteneklerinin gerisinde kalan bir tavır geliştirdi.
    Bu annenin çok anlayışlı güzel bir tutumu var. Kardeşlerinin başarısı yüzünden özgüveni sarsılan oğluna yardımcı olmak için de bu anlayışını kullanmasını öneriyorum. Bu durum çocuklardan birinin akademik başarısı diğerini geçtiği zamanlarda sıklıkla görülen bir durumdur. Aslında her çocuğun daha başarılı olduğu bir alan vardır. Bizim yapmamız gereken onu bulmaktır.
    Gençlik mahkemesi tarafından bana gönderilen bir genci hatırlıyorum. Her konuda başını derde sokuyor ve bundan hiç etkilenmiyordu. Değişmeyi istemiyor gibi gözüküyordu ve (elde edemeyecekleri dışında) onu motive edecek bir ilgi alanını saptayamamıştım. Ama bir gün cevabı buldu! Bir gün her zamanki gibi ayağını sürtmeden, odama girdi ve yüzünde büyük bir gülümseme vardı! Kazanmış olduğu bir bisiklet yarışının ödülünü getirmişti. Ödülü ceketinin içinden büyük bir zafer ifadesiyle yavaşça çıkardı ve bana gösterdi. Bulduğu eski bir bisikleti tamir etmiş ve bir arkadaşının babası da kendi oğluyla birlikte onu da yarışlara götürmüştü. Yarışlara girmiş ve kazanmıştı. Bu gencin başarılı olacağını biliyordum. Hayatta yapmak istediği bir şey bulmuştu.
    Her çocuk başarıyla yapabileceği bir şeyin parıltısını içinde taşır. Sizin de oğlunuzda bulmanız gereken bu. Görülüyor ki, oğlunuzun parıltısı akademik alanda değil, en azından şimdiye kadarki durumu bunu gösteriyor. O zaman başka alanlara bakın. Elleriyle çalışmayı seviyor mu Sporu seviyor mu Belki de model trenler veya tahta gemiler inşa etmekten veya taş kolleksiyonu yapmaktan büyük bir zevk alacak. Belki de çok hızlı koşuyordur ve ilgili bir gruba katılabilir. Belki de balık tutmayı, bowling oynamayı veya jimnastiği seviyor. Belki de doğuştan satıcı ve böyle bir alanda çalışarak para kazanabilir veya bir oyuncu, şarkıcı ya da bahçıvan olabilir. Onun için uygun olan ve sizin maddi olarak karşılayabileceğiniz faaliyetleri saptamaya çalışın.
    Onun kardeşlerinin gölgesinden çıkıp, kendi sahne ışıkları altına gelmesini sağlayın. Kardeşlerinin de onu onaylamasını sağlayın, başarının formülü elinizde olacaktır.

    TEK ÇOCUK

    Kişisel büyüme ve gelişim üzerinde, tek çocuk olmanın nasıl bir etkisi vardır Anababalar bir çocuğun kardeş eksikliğini nasıl telafi edebilirler
    Tek çocuk bencil olabilir. Dünyanın kendisinin ve ihtiyaçlarının etrafında dönmesini (kardeşi olanlardan daha fazla) isteyebilir. Ama anababaların bu durumu telâfi edebilmeleri için pek çok yol vardır.
    Kardeşleri olanların sahip oldukları avantajların bir kısmı arkadaşların yardımıyla sağlanabilir. Gerçekten de benim kardeşlerimle en çok paylaştığım şey oyun arkadaşlığıydı. Beraber çalışmak, tartışmak ve oynamak çocukluğumun en güzel deneyimleridir. Paylaşmak, sıranı beklemek ve düşünceli olmak kardeşlerin hayatta birbirlerine öğretebileceği en güzel niteliklerdir. Tek çocuk için sağlanan bir arkadaş bu özellikleri kazanmasına yardımcı olabilir. Çocuklar tartışmaya başlar başlamaz arkadaşlar evlerine geri gönderilmemelidir. Tam tersine, bazı konuları beraberce çözmeyi ve beraber yaşamayı öğrenmeleri için onları yüreklendirmelisiniz. Diğer bir yararı da sağlıklı bir rekabet duygusunun gelişmesidir. Bizim ailede düzenli olarak bazı oyunlar oynanırdı. Ama bu konudaki f boşluğu da arkadaşlar doldurabilir. Anababalar da tek tek çocuklarıyla oyun oynayarak, ona kazanmayı, kaybetmeyi ve sırasını beklemeyi öğretebilirler.
    Destekleyici ve eğlenceli bir büyük aileye sahip olmanın bir diğeri yanı da güvende olmakla ilgilidir. Erkek ve kızkardeşlerimle biraraya geldiğimizde, birbirimize verdiğimiz karşılıklı destekten hâlâ çok büyük bir zevk alırım. Tek çocuğun yaşamında bu boşluğu kuzenlerin veya kındaki diğer akrabaların doldurmasını sağlayabilirsiniz. Bazı çocuklar yaz tatilleri gibi uzun okul tatillerinde kuzenleriyle uzun süre birlikte ol-j maktadırlar. Bazı aileler yazlık evleri veya onları biraraya getiren diğer bazı yerleri paylaşmaktadırlar. Bazı büyükanne ve babalar bütün torunlarını biraraya getirerek evlerinde toplarlar. Böylece en azından cici bir süre için, tek çocuk büyük bir ailenin bir parçası olma duygusunu yaşayabilir.
    Kardeş sahibi olmanın da bazı olumsuzlukları vardır ve bu da tek çocuğun avantajları olmaktadır. Bazen kardeşler arasında oluşan haksız bir rekabet ve yarışta her zaman bir taraf kazanan diğer taraf da kaybeden j olabilir. Bazen de anababanın zamanı ve ilgisi haksız ve eşit olmayan bir: şekilde bölüşülebilir ve böyle bir problemle hiçbir zaman tek çocuk karşılaşmaz. Büyük bir ailede çocuklar o kadar çok paylaşmak zorunda kalabilirler ki, kendi kişiliklerini kaybedebilirler.

    BÜYÜKANNEYLE GEÇİRİLEN ZAMAN

    İyi bir büyükanneyle bir çocuğun geçirmesi gereken zaman ne kadar olmalıdır Eğer mümkün olursa, zamanın tümünü çocuğumla geçirmek isteyen bir büyükannesi var.
    İyi bir büyükanababa-çocuk ilişkisi size ve çocuğunuza pek çok imkan sağlar: Sevgi dolu bir destek, bilgi ve deneyimlerin paylaşımı, ana-babaların zaman bulamadığı bazı eğlenceli şeylerin yapılması ve bir bakıcıya para vermeden anababadan uzak geçirilen zaman.
    Bir çocuğun büyükanababasıyla ne kadar zaman geçirmesi gerektiği tamamiyle ilgili kişilerin ihtiyaçlarına bağlıdır. Ne kadar zaman sorusunu cevaplayabilmek için sormanız gereken bazı sorular:
    • Çocuk büyükannababasıyla birlikte olmak istiyor mu
    • Anababa ve çocuk samimiyetlerini ilerletmek ve aile geleneklerini geliştirmek için birbirlerine yeterince zaman ayırabiliyorlar mı
    • Büyükanababalar kendileri için ve dinlenmek için ihtiyaçları olan zamanı yeterince bulabiliyorlar mı
    • Büyükanababalar, koşulsuz sevgi ve onay göstererek, çocuk üzerinde olumlu bir etki bırakıyorlar mı
    • Büyükanababalar sizin değerlerinizi onaylıyor ve bu değerleri çocuğunuza kazandırmaya çalışıyorlar mı
    • Çocuk, anababasını ziyaret ettikten sonra, bir problem olduğunu gösteren bazı yanlış davranışlar sergiliyor mu Eğer sergiliyorsa, nedenini biliyor musunuz
    • Sizin ve büyükanababanın arasında çocuk konusunda bir güç mücadelesi var mı
    • Büyükanababalar çocuğa çok fazla yüz verdikleri için, geri geldiğinde bir canavara dönüşmesine neden oluyorlar mı

    BÜYÜK ANABABALARIN ROLLERİ

    Yıllar önce eşim Alaska´ya tayin olduğunda, ailemizden binlerce kilometre uzaklara gitmiştik. Çocuklarımızın büyük anababalarından bu kadar uzak olmaları bizi çok üzüyordu, fakat bazı yaşlı komşularımızla arkadaşlığımız ilerledikçe çocuklarımız onlara büyükanne ve büyükbaba diye hitap etmeye başladılar. Çocukların gerçek büyükanne ve babaları bunu öğrendiklerinde çok incindiler. Bana bir tavsiyede bulunabilir misiniz
    Biraz genel olarak büyükanababalardan söz etmek istiyorum. Ben büyükanababaların çocukların hayatındaki rolünün paha biçilmez olduğuna inanıyorum. Belki bu ifade bile yetersiz kalıyor. Bu örnekteki büyükler şüphesiz çok üzülmektedirler çünkü çocukların yakınında olamamaktadırlar ve çok normal olarak kendi yerlerini alan ve çocukların hayatlarındaki rollerinin tadını çıkaran diğer büyüklere içermemektedirler. Bence büyükanababaların en iyi görevlerinden biri, eğitim ve disiplin konularıyla uğraşmadan ve anababanın yapmak zorunda olduğu düzeltmeleri yapmak zorunda kalmadan, çocukları sadece kabul etmek ve tadını çıkarmak olmalıdır. Büyükanne ve babalar, anababalardan daha sabırlı ve anlayışlı olmaya vakit bulabilirler ve bu da çocuğun hayatında çok özel bir yer tutar.
    Bu örnekteki büyükanababaların çocukların hayatında doldurulması gereken önemli bir yerleri olduğu için gurur duymaları gerektiğini söylemeliyim. Kendilerinin yerine getiremedikleri bazı görevleri gönüllü olarak yerine getirdikleri için diğer büyüklere minettar olmalıdırlar. Belki de kendi çevrelerinde de, uzakta olan gerçek büyükanababaların yerini dolduracak yeni büyüklere ihtiyacı olan bazı çocuklar vardır.
    Bu örnekteki anababanın çocuklarına biyolojik büyükanne ve babalarının onlar için özel olduğunu öğretmeye dikkat etmeleri gerekmektedir. Belki de bunu, yeni büyükanne ve babalarına gerçek büyüklerine söyleyeceklerinden başka bir isimle hitap ederek yapabilirler.
    Anababalar, çocuklarının uzaktaki büyüklerle devamlı iletişim içinde olmalarını da sağlamalıdırlar. Onlara mektup yazmalarını veya yakında otursalardı onlara verebilecekleri resimlerini göndermelerini sağlayın. Telefonu, faksı ve bilgisayarla haberleşmeyi unutmayın. Çocuklar yazmayı öğrendikten sonra, mektuplarını bilgisayarda yazıp, sonra da elektronik posta sistemini kullanabilirler. Resimler fakslanabilir, kısa ve sıcak telefon konuşmaları yapılabilir. Böylece büyükanne ve babalar çocukları sevip anlayabilirler ve yerlerini alan büyüklerin kendilerini tehdit ettiğini düşünmezler.

    HEDİYE GETİREN BÜYÜKANABABALAR

    Çocukların büyükanne ve babalan ne zaman bize gelseler küçük hediyeler getirirler. Şimdi çocuklar her zaman bir hediye bekleme alışkanlığı edindiler.
    Büyükanne ve babalarına kendilerine ne hediye getirdiklerini sorduklarında çok utanıyorum. Bu konuyu kimseyi kırmadan nasıl halledebilirim
    Dünyaca kabul edilen basit bir kuralı koymalısınız: Çocuklar, büyükanne ve babanıza veya eve gelen misafirlere hediye sormayacaksınız. Anlaşılması hiç zor değil ve büyüklerin her ziyaretinde tekrarlanırsa, çocuklar da buna izin verilmediğini açıkça anlayacaklardır. Elbette çocuklar kuralları unuturlar ve yine hediye konusunda soru sorabilirler. Böyle bir durumda, kibarca ve kararlı bir şekilde hem çocuklara, hem de büyüklere, sorulduğu zaman hediyenin verilmeyeceğini anlatın. Hediyeyi verip vermeyeceğine karar verme hakkı veren kişinindir, bu nedenle de o konuda soru sorulmamalıdır.
    Büyükanne ve babalarla da konuşmalı ve gerekli düzenlemeleri yapmalısınız. Daha seyrek hediye getirmelerini rica edebilir ve sadece çocuklar istedikleri için kendilerini hediye getirmek zorunda hissetmemelerini söyleyebilirsiniz. Çocukların, büyükanne ve babalarının sevgi dolu varlığının onlara verilebilecek en iyi armağan olduğunu anlamalarını sağlamanız çok önemlidir. Çok fazla maddi şey aldıklarında, bu özel sevginin değerini anlamakta zorlanabilirler.
    Çocuklarınızın bu hediye verme işini tersine çevirmesine yardımcı olun. Onların büyükanne ve babaları için özel hediyeler hazırlamalarını sağlayın. Çocuklar bu konuda çok yaratıcı olabilirler. Bir fotoğraf veya kırlarda dolaşırken buldukları küçük bazı nesneler güzel hediyeler olabilir. Vermek gerçekten iki yönlüdür.

    AİLE BİREYLERİ ARASINDAKİ BENZERLİKLER

    Bir çocuğun ailedeki birisine benzerliği ne gibi problemler doğurabilir
    Çok garip olmakla birlikte, böyle problemler olduğu doğrudur. Şu anda böyle bir problem yaşayan bir aile ile birlikte çalışıyorum. Anne, küçük kızı ilk doğduğu andan itibaren onu kendi annesine benzetmiş. Ne yazık ki, annesiyle arası da pek iyi değilmiş ve farkında olmadan bu küçük bebeğe annesinde gördüğü olumsuz bazı nitelikleri yakıştırmaya başlamış. Bebek büyüdükçe, anne onu sevmekte zorlanmaya başlamış.
    Anababalar yeni doğan bebeklerine baktıklarında büyükbabasının kulaklarını veya annesinin burnununu görseler bile, bütün bu fiziksel benzerliklere rağmen çocuğun ayrı bir birey olduğunu unutmamalıdırlar. Çocuğunuzu kendisi olduğu için sevmeye ve onu öyle kabul etmeye dikkat edin ve çocuğu bilinçli olarak diğer insanlardan ayrı değerlendirin.
    Yakın arkadaşlarınızın çocuğunuzun aile bireyleri arasındaki benzerliği ile ilgili bir yorumu karşısında hazırlıklı olun ve "Evet, Jane Helen teyzesine benziyor ve biz de ailedeki benzerliği seviyoruz. Ama Jane ayrı bir kişilik ve onu bu farklılığından dolayı çok seviyoruz." deyin. Bu, sizin koşulsuz sevginizi pekiştirecek ve diğerlerinin çocuğunuzu kendisi olarak görmelerine yardımcı olacaktır.

    BOŞANMANIN ETKİSİ

    Babasıyla boşandığımızda, şimdi 12 yaşında olan en küçük oğlum sadece 8 yaşındaydı. Bazen bunun onun üzerindeki uzun vadeli etkilerini merak ediyorum. Sizin bir öneriniz var mı
    Boşanma, doğrudan veya dolaylı olarak ailelerin çoğunu etkilemektedir. Her boşanmada yaşanan pek çok duygu vardır - kayıptan dolayı üzüntü, reddedilmekten dolayı öfke gibi çok yoğun, olumsuz ve yıkıcı duygular.
    Çocuklar da bu tür duygulara karşı oldukça korumasızdırlar. Bu duyguları çözmekte zorlanırlar çünkü onlar hakkında nasıl konuşacaklarını bilemezler. Onları ifade etmek için gerekli kelime hazineleri yoktur ve anababaları kendi bunalımları üzerinde o kadar yoğunlaşmışlardır ki, çocukların problemlerinin çözümünün ne kadar acil olduğunun farkına varamazlar.
    Boşanmış ailelerin çocuklarının bazı programlara katılmaları yararlı olabilir. Bu programlar çocukların boşanma hakkında konuşmalarını, ailelerinin boşanan tek aile olmadığını anlamalarını ve iki ayrı aile için gelecekle ilgili yeni umutlar oluşturmalarını sağlamada onlara yardımcı olabilir. Bu programlar, özellikle boşanmanın ilk aylarında, duyguların çok yoğun yaşandığı ve anababaların ailede olanlar hakkında sakin bir şekilde konuşmakta zorlandıkları zamanlarda çocuklar için çok önemlidir.
    Son yıllardaki çalışmalar, anneler kadar babaların da önemini vurgulamaktadır. Uzun vadeli çalışmalar, boşanmanın etkisinin büyük ölçüde vesayeti almış olan anne ya da babanın boşanmayı ele alış şeklir ve vesayeti olmayan anne ya da babanın çocukla ilişki ve uyum içine olup olmadığına bağlı olduğunu göstermektedir. Eğer sizin eşiniz o lunuzla ilgilenmiyorsa, onun yerine geçecek bir "baba" ya da "ab olumlu etkide bulunabilir. Erkek akrabalarınız veya komşularınız ar sında oğlunuza arkadaşlık edebilecek güvenilir ve duygusal açıdan sağlıklı birisi olup olmadığını araştırın.
    Boşanma kargaşalığı atlatıldıktan sonra, anababa boşanma konusunu daha az duygusal bir ortamda tartışabilirler. Oğlunuzla boşanma konusunda onu rahatsız eden şeyler hakkında konuşmaya çalışın. Yaşamı ve ziyaret saatleri konusunda onu üzen bir şey var m Geçmişle ve boşanmanın nedenleri hakkında soruları var mı Hayatındaki o dönemle ilgili çok fazla bir şey hatırlamayabilir. Ne kadi az şey hatırladığına şaşırabilirsiniz. Duyguları ve onu ilgilendiren şeylerle ilgili konuşmasını sağlayın. Artık duygularını kelimelere dökebilecek yaşa gelmiş.
    Boşanma yaşayan her çocuğa yardımcı olacak birkaç önemli noktaya değinmek istiyorum:
    1. Kendisini suçlamaması için boşanmayı yeterince anladığında emin olun. (Ama lütfen, hoş olmayan ayrıntılara girmeyin!)
    2. Onun boşandığınız eşinizi sevmesine izin verin.
    3. Hata yaptıklarında diğer insanları affetmeyi öğretin (kendiniz de eski eşinizi affetmeye çalışın).
    4. Diğer taraftan yararlanarak, sizi kullanmasına izin vermeyin.
    5. Her iki tarafın da sadece kötü yanlarını görmekten kaçınarak, iyi yanlarını ayırt etmesinde ona yardımcı olun.

    TAŞINMA

    9 yaşındaki kızımızı başka bir şehre taşınma durumuna nasıl hazırlayabileceğimiz! öğrenmek istiyorum. Taşınmanın çocuklar için zor olduğunu biliyorum ama başka bir seçeneğimiz yok. Yeni okulu ve geride bırakacağı arkadaşları konusunda şimdiden kaygılanmaya başladı bile.
    Kısa bir süre önce ortalama bir Amerikan ailesinin ömrü boyunca 14 kez taşındığından söz eden şaşırtıcı bir istatistik okumuştum. Taşınmanın ne kadar rahatsız edici olduğunu bildiğim için bu beni oldukça ilgilendirdi.
    Bu tür taşınmalar hem çocuklar, hem de anababalar için huzursuzluk vericidir. Üzüntü dolu bir dönemi beraberinde getirir. Çocuklar pek çok şeylerini kaybederler. Bu nedenle, anababalara çocuklarının üzüntülü dönemini anlayışla karşılamalarını ve onlara bu konuda yardımcı olmalarını öneririm.
    Çocuklarınızı da sürece katın. Yeni ve farklı bir yere taşınma heyecanı yaşanan üzüntünün bir parçasıdır. Mümkün olduğu kadar iyimser bir tutum içinde olmaya çalışın. Planlarınızı çocuklarınızla paylaşın. Ev ve çevre seçiminde onlara da yer verin. Oturacağınız çevreyi seçerken dikkatli davranın, iyi okulların, kütüphanelerin, alışveriş merkezlerinin olduğu bir yerde olmasına özen gösterin. Evin döşenmesinde veya yeni bir evin planlanmasında çocuklarınıza da söz hakkı verin. Kendi odalarının ya da oturma odası gibi ortak kullanılan bir mekanın rengi, perdeleri ve eşyaların seçimi konusunda onların da söyleyecekleri birşeyler vardır. Bu, onların yeni yerleşim yerinde kendilerini daha rahat hissetmelerini sağlayacaktır. Bütün eşyalarınızı değiştirmeyin, eski ve rahat bazı mobilyalarınızı da zamanla yenilemek f üzere yeni evinize götürün.
    Çocuklarınızın en sevdiği oyuncak ve oyunları saklayın. Yakın zamanda, başka bir şehre taşınmak zorunda kalmış olan küçük bir kızla tanıştım. Bu taşınmadan sonra çok üzücü bir olay yaşamıştı. Küçük ayıcığını kaybetmişti. Çok yıpranmış ve çirkindi ama onundu ve ayısını kaybetmek onda büyük bir üzüntü ve öfke yaratmıştı.
    İyi bir ayrılış yapın. Taşınacağınız zaman bir ayrılış töreni yapmanızı öneririm. Çocuklarınızın arkadaşlarıyla bazı eşyalarını -bir fotoğraf veya eski bir kitap gibi- değiş tokuş yapmalarını sağlayın. Okul kütüphanesine bağışlanan bir kitap, hoşçakal partisi, uzun ayrılık törenleri (gözyaşlarına yol açsa bile) ayrılığı uzun vadede daha kolaylaştırabilir. Mektuplara alınan cevaplar, ara sıra yapılan telefon konuşmaları ve ziyaretler çocuklarınızın üzüntüsünü sona erdirebilir ve yeni evlerinin tadını çıkarma konusunda kendilerini daha özgür hissetmelerini sağlayabilir.

    ORTANCA ÇOCUK

    9 ve 6 yaşlarında iki oğlumuz ve 2 yaşında bir kızımız var. Sorum ikinci oğlumuzla ilgili. Her sabah huzursuz ve şikâyetçi bir ruh haliyle kalkıyor. Hiçbir konuda olumlu bir nokta bulamıyor gibi. Şikâyetlerini görmezden gelmeye ve bizimle yaptığı tartışmalarda katı olmaya çalıştık. Ama olumsuz bakışı ve devamlı sorgulayan tavrı beni bazen çaresiz ve bitkin bir hale getiriyor. Bu durum beni, ona daha fazla dayanamayacağım için evi terkedebilecegim düşüncesine kadar götürebiliyor. Sanırım benim de yardıma ihtiyacım var!
    Ortanca çocuklar genellikle zorluk çekerler. Kendinden büyüğün yönetici tavırlarına boyun eğmek ve kendilerinden küçük bebeğe teslim olmak zorunda kalırlar ve hiçbir zaman anababaların tüm ilgisini çekemezler. Dahası, bu çocuğun kişilik özelliklerinin ölçeğin en aşırı uçlarında olduğu izlenimini edindim.
    Bu çocuğun, belki de çocuktan daha da fazla anababanın uzman yardımına ihtiyacı olabilir. Bir çocuğun ailesiyle her ilişkisinde olumsuz ve mutsuz bir durum ortaya çıkıyorsa, bu durumu tek başlarına anababanın düzeltmesi çok zordur. Ama yine de bu ailenin durumu biraz değiştirmeye başlamalarını sağlayacak bazı öneriler verebilirim:
    Önce, bu anne oğluyla ilgili olarak içerlediği ve endişelendiği her durumun bir listesini yapmalıdır.
    İkinci olarak, bu konularda düşünüp, en rahatsız edici olanları anlamaya ve affetmeye çalışmanın yollarını bulmalıdır.
    Üçüncü olarak, gözden kaçırdığı bütün iyi noktaların listesini yapmalıdır. Çocuğuyla birlikteyken bu özellikleri her gördüğünde, basit ve samimi bir yorumda bulunabilir. Böylece çocuk kendisinin iyi bir insan olabileceği konusunda umut olduğunu görmeye başlayabilir. Anababa ve Çocuklar değişmek için bir anlaşma yapabilirler.
    Bu anne her gece oğlunun yatağına gidip onu yumuşak bir sevecenlikle yatağa yatırabilir. Sabahları ona seslenmektense, yanına gidip bizzat kaldırabilir ve böylece daha iyi bir ruh haliyle kalkmasını sağlayabilir. Karşılaştığı iyi bazı davranışlara sessiz ve sakin bir şekilde olumlu tepki verdikçe, çocuğun kendisi için iyi duygular geliştirmesini sağlayabilir. Sonra her ikisi beraberce hangi olumsuz davranışların gitmesi gerektiğine ve ailede sevecen ve olumlu duyguları yaratmak için nasıl daha iyi davranışlar geliştirebileceklerine karar verebilirler. Beraberce mutlu bazı faaliyetler yarattıkça ve olumlu duygular oluşturdukça, böyle bir çocukta gelişmiş olan en olumsuz alışkanlıklar bile aile içinde sevgi dolu bir duruma dönüşebilir.

    VASİYET HAZIRLAMA

    Şu ara bir vasiyet hazırlama durumundayız ve bize bir şey olursa küçük çocuklarımıza kimin bakacağı konusunda bir madde eklemek istiyoruz. Bu kişinin, bizimle ortak veya benzer ilgi alanları ve hayat görüşleri olan aileden mi, yoksa arkadaşlarımızdan birisi mi olması gerektiğinden emin olamıyoruz. Ayrıca, çocukları olan kişileri seçmek daha mı iyi olur
    Akıllı bir çift. Hiçbir insan kendi ölümünü düşünmediği için, vasiyet hazırlamak oldukça acı veren ama yapılması gerekli bir konudur. Çocukları için böyle bir plan hazırlarken anababaların göz önünde bulundurmaları gereken bazı hedefler şunlar olmalıdır:
    1. Çocuklarınızın kendi çevrelerine benzeyen, güvende olabilecekleri bir ortamda olmalarını istiyorsunuz. Çocuklar çok küçük olmadığı sürece, anababalarının yanı sıra bir de çevrelerinden ayrılmak zorunda kalmamalıdırlar. En ideal olanı, çocukların alıştıkları okuldan ve çevreden ayrılmadan devam edebilecekleri kişilerle olmalarıdır. Bazı aileler için bu bir akrabanın seçilmesi gerektiği anlamına gelir. Bazıları için de bu, yakında yaşayan bir arkadaşın seçimi demektir. Küçük olan çocuklar için, aynı çevrenin sağlanmasından çok aynı bakımın devam ettirilmesi daha önemlidir.
    2. Gözönünde bulundurulması gereken ikinci bir nokta çocuklarınıza kazandırmaya çalıştığınız değerlerdir. Bu değerleri onlara öğretebilecek bir tanıdığınız var mı Bazılarınız için bu kişiler akrabalar, bazılarınız için de arkadaşlar olabilir.
    3. Çiftin çocuklarla başaçıkma kapasitesini de düşünmelisiniz. Büyükanne ve babalar sizin için en iyi kişiler olabilir ama yeni çocuklar yetiştirmek için gerekli olan gençlik ve enerjiye onlar sahipler mi Yoksa daha genç ama çocuksuz birisini mi bulmalısınız Bence kendi çocukları olan kişiler, hiç çocukları olmamış olanlardan daha anlayışlı ve uyumlu olabilirler. Bu da dikkate alınması gereken bir durumdur.
    Kimi seçerseniz seçin, bunu bir plan çerçevesinde yapmanızı öneririm. O kişilerle daha fazla birlikte olmalısınız ki, her iki tarafın da birbirini tanımasını, sevmesini, anlamasını ve güvenmesini sağlayın. Eğer ciddi farklılıklar ve saygı eksikliği görürseniz, başka bir aile seçmenize yardımcı olabilir. Çocuklarınıza bu ailenin onların hayatındaki önemini anlayabilmeleri için basit bir şekilde bu düşüncenizden söz edin. Fakat çocuklarınızın endişelenmelerine veya sizi kaybetmekten korkmalarına izin vermeyin.

    ÇOCUĞU YENİ BİR ANNE VEYA BABAYA HAZIRLAMA

    Üvey anababa-çocuk ilişkisinde iyi bir başlangıç için önerileriniz nelerdir 3 yaşındaki kızımın yakında bir üvey annesi olacak.
    Boşanma ve ölüm nedeniyle pek çok anababa ve çocuk yeni ilişkiler içine girmek zorunda kalmaktadır. Bu konudaki kazançlar ve kayıplar nelerdir:
    • babasının zamanı ve enerjisi yeni eş üzerinde yoğunlaşmıştır
    • küçük kızın hissedebileceği dışlanma veya reddedilme duygusu
    • çocuk onu doğal bir şekilde kabullenmezse, yeni eşin hissedebileceği reddedilme duygusu
    • biyolojik anneye karşı duyulan sadakatsizlik duygusu (asıl annesini hâlâ severken, yeni bir anneyi nasıl sevebilir )
    • yeni annenin ailenin yaşantısına ve alışkanlıklarına getireceği değişiklikler
    Bütün bu sorunlarla başetmek hiç de kolay değildir. Üvey anne ve Çocuk arasında olumlu bir ilişki kurmaya çalışırken bu noktaları gözönünde bulundurmaya özen gösterin.
    Bilgi verin. Açıklayın ve açıklayın ve yine açıklayın! Çocuğunuzun yaşamıyla ilgili yeni ayarlamaları ve yeni bir annenin gelişini anlayacağı varsayımında bulunmayın. "Eski" ve "yeni" annesi arasında bir seçim yapması gerekmediğini bilmesine yardımcı olun. Her ikisini de sevebilir ve her ikisine de istediği şekilde davranabilir. Bazen bu aşamada, yeni anne için "eski" anneninkine rakip olmayacak bir hitap şeklini seçmek çok yardımcı olabilir. Eğer çocuk bu iki kişiyi ismen ayırt edebilirse, biyolojik annesine sadakatsizlik duygusunu daha az hissedecektir.
    Açık görüşlü olun. Üvey anababa özel bir davranış beklememelidir. Çocuğu keşfetmeye ve nasıl bir ilişki kurabileceğinizi anlamaya çalışın. Bu çocuğa sizin neler sunabileceğinizi ve onun size neler verebileceğini düşünün.
    îyi yanları ortaya çıkarın. Bu çocuğun biyolojik anababasının iyi yanları nelerdir Bir üvey anababa için, ortada olmayan bir anne ya da1; babayla rekabet etmek ve daha iyi gözükmek için onun kötü yanlarını bulmak çok kolaydır. Bundan her zaman kaçının.
    Bu çocuğun kaybını anlayın. Yeni üvey çocuğunuz, ölüm ya da sanma nedeniyle kaybettiği anababası yüzünden üzgün, öfkeli ve şaşkın] bir durumda olabilir. Çocuk üzüntüsünü ve gerilimini saldırgan ve kaba; bazı tavırlarla saklamaya çalışacaktır. Onun gergin duygularını, endişesini, kaygısını anlayışla karşılarsanız, kötü davranışları veya sizi kabullenmedeki isteksizliği karşısında kişisel olarak küçük düşmez veya incinmezsiniz. Tam tersine, onun bu zor duygularını tanımlayarak ve yorumlayarak ona yardımcı olabilirsiniz.
    Koşulsuz kabullenme üzerinde yoğunlaşın. Çocuğu yumuşakça, dürüstçe ve tamamiyle kabul etmekten kaçınmayın. Bu, kaba veya saygısız davranışlara katlanmanız gerektiği anlamına gelmez. Onun dürüstlüğünü anladığınızı ve kabul ettiğinizi gösterir. Çocuğun sizinle ve gerçek anababasıyla ilgili duygularını ifade etmesini sağlayın. Ona genç ve yakın bir arkadaş gibi davranın.
    Saygı kazanın. Hemen bir anababa-çocuk ilişkisi beklemeyin. Bir yandan arkadaşlığınızı geliştirirken bunu da kazanmaya çalışın. Çocuğun size yakınlaşmasına izin verin ve her zaman orada olun. Ama ani bir samimiyet ve yanıt beklemeyin, çünkü bu olamaz. Anababalığa yavaş yavaş yaklaşın. Kurallardaki değişiklikler çocuğa ayrıntılı olarak biyolojik anababa tarafından açıklanmalıdır
    Tam bir sadakat beklemeyin. Çocuk kendi anababasını evdeki yeni kişiye karşı kullanmaya çalışabilir. Bunun olabileceğini kestirebilirseniz, yeni eşinizle rekabeti önleyerek, çocuğun numaralarını hoşgörüyle karşılamayarak, yetişkinler olarak dayanışma içinde olarak ve çocuğun iyiliği için birlikte çalışarak buna karşı koyabilirsiniz. Yeni bir aile oluşturmak ne kadar zor olursa olsun, bunu başarabilirsiniz.

    SAHTE SUÇLULUK DUYGUSU

    Çocuklarımızla altı yıl boyunca evde oturduktan sonra artık dışarıda çalışmaya başladım. Evde iyi bir bakıcı var ama bazen evde olmamanın suçluluğunu çok fazla hissediyorum.
    Önce, gerçek ve sahte suçluluk duygusu arasındaki farkı açıklamalıyım. Gerçek suçluluk bir şeyi yanlış yaptığımızı bildiğimizde ortaya çıkan duygudur. Eğer çocuklarınıza karşı çok sert davrandıysanız veya yargıda bir yanlışlık yapıp onları yapmadıkları bir şey için cezalandırdıysanız kesinlikle kendinizi suçlu hissedersiniz. Hatanızı itiraf ederek, özür dileyerek ve doğruyu yaparak bunu düzeltmeniz çok kolaydır. Sahte suçluluk ise, bir şeyi yanlış yaptığımızı düşünüp bunun ne olduğunu dürüstçe tanımlayamadığımız zamanlarda ortaya çıkar. Bu anneye acı veren de bu sahte suçluluk duygusudur.
    Dışarıda çalışan annelerin çoğu pek çok çelişkili durum yaşarlar. Çoğu, annenin çocukları ergenlik çağına gelene kadar tüm gün evde oturması gerektiğine inandırılarak yetiştirilmişlerdir. Ama, bu görüş açıkça ifade edilmediği için, evin dışında çalıştıkları zaman neden suçluluk duyduklarını anlamakta zorlanırlar ve kafaları karışır.
    Duygularınızı hem çocuklarınıza, hem de kocanıza açıklamanızı öneririm. Çocuklarınızın zorunlu olduğunuz için çalıştığınızı ve kocanızın da aile bütçesine ve evin ihtiyaçlarına maddi katkıda bulunduğunuz için mutlu olduğunuzu bilmesini sağlayın.
    Sonra da ailenin işbirliği içinde bir bütün olmasına çalışın. Aile toplantısı ayarlayın, herkesin ihtiyaçlarını açıklayın ve herkesin birbirinin ihtiyaçlarını karşılama konusunda birşeyler hissetmesini sağlayın. Evdeki işlerin bir listesini çıkarın ve onları aile bireyleri arasında uygun ve adil bir şekilde dağıtın. Bu, çocuklarınızın ve eşinizin ne kadar değerli olduklarını hissetmelerini sağlayacaktır. Ayrıca onların katkılarına değer vermeniz, özgüvenlerinin ve ilişkinizin temelinin sağlamlaşmasına yardımcı olacaktır.
    Düzenli olarak işinizin ilginç yanlarını ailenizle paylaşın. Şikâyet et-; memeye ve işinizin komik olan, hatta bazen pek de komik olmayan yanlarını da paylaşmaya çalışın.
    Aile olarak hep beraber oyun oynayacağınız zamanlar yaratın. Evini dışında çalışmak, sizin ve çocuklarınız için o kadar da kötü olmayabilir! Aslında bazı ailelerde anne ve babalar çalışma saatlerini çocuklarıyla ayrı birarada olabilecekleri şekilde ayarlamaktadırlar. Örneğin, baba gündüz çalışırken anne evde kalmakta ve çocuklar okuldan geldiklerinde onlarla birlikte olabilmektedir. Anne akşamları veya haftasonları çalışırken, baba çocuklarla evde kalıp onların ihtiyaçlarını karşılamaktadır! Böylece, anneleriyle kurdukları yakın ilişkiyi babalarıyla da oluştur şansını elde etmiş olmaktadırlar. Babaların çocuklar için ne önemli olduğunu unutmayın.

    SAĞLIK VE BESLENME
    BAŞ AĞRILARI

    Çocukların baş ağrılarının en yaygın nedeni nedir
    Çocuklardaki baş ağrıları genellikle fiziksel koşullardan kaynaklanmaktadır. Duygusal baskı genellikle ikinci bir neden olarak görülmektedir.
    Üşütmüş veya ateşli olan veya herhangi bir hastalığı olan her çocuğun büyük bir olasılıkla başı ağrır. Tıkalı bir burun baş ağrısına neden olur ve bu durum çocuk için de geçerlidir. Allerjiler de baş ağrısına neden olabilir. Burun akıntısı ve yaşaran gözlerin yanı sıra, kronik allerjinin en belirgin özelliklerinden biri de baş ağrısıdır.
    Diş çıkarma veya iltihaplı bir diş baş ağrısı yaratır. Küçük bebekler bile bundan rahatsızlık duyarlar.
    Okul çağındaki çocuklarda, göz yorgunluğu sorun olabilir ve baş ağrısına neden olur.
    Baş ağrısına yol açan duygusal ve psikolojik problemler de vardır. Ailedeki sorunlar yüzünden duyulan kaygı, endişe veya korku baş ağrısı yaratır. (Bazen siz anababa olarak bile çocuğunuzun aile sorunlarına üzüldüğünü farkedemeyebilirsiniz.)
    Bazen çocuğunuzun baş ağrıları kaygı veya gerginlikten kaynaklanıyor olabilir. Bazı çocuklar o kadar sorumluluk sahibi olabilir ki,iyi notlar almak, iyi geçinmek veya doğru şeyler yapmak için çok çaba harcıyor olabilirler. Boyundaki veya alındaki kaslardaki gerilme başı sıkıştırır. Bu tür kassal bir gerilme çok büyük bir acıya neden olabilir.
    Kaslardaki gerginlik yanlış duruştan da kaynaklanabilir. Çocukların televizyon seyrederken veya bilgisayar oynarken ne kadar yanlış pozisyonlarda durduğunu biliyoruz. Eğer çocuğunuzun baş ağrıları oluyorsa, nedeninin bu olup olmadığını kontrol edin.
    Baş ağrısı numarası yapan pek çok çocuk gördüm. Baş ağrıları onları yapmak istemedikleri bir işten kurtarmakta ya da istedikleri ilgiyi görmelerini sağlamaktadır.
    Baş ağrısı olan çocuğunuza nasıl yardımcı olabilirsiniz ilk önce, çocuğun tıbbi bir kontrolden geçmesini sağlayın. Ağrılara neden olan fiziksel bir problem olup olmadığından emin olmak için onu bir doktora götürün. Daha sonra ona sevgi dolu ilgi gösterin, mutlu dolu beraberliklerin yanı sıra stres azaltıcı faaliyetlerde bulunmasını sağlayın. Böylece baş ağrılarının yerini sorumluluklar alacaktır.

    KARIN AĞRILARI

    Çocukların karın ağrılarının en yaygın nedenleri nelerdir
    Karın ağrıları, bulaşık yıkama, ödev yapma vb. işlerden kurtulmak için kullanılan bir yöntem olmasına rağmen pek çok evde pek işe yaramaz ve sizin evde de işe yaramamalıdır. Ancak, karın ağrılarının ana-babaların gözardı edemeyeceği bazı fiziksel nedenleri de vardır.
    En yaygın nedenleri açlık ya da fazla yemek olabilir. Gerçek açlık ağrıları pek az kişinin bildiği bir acıdır ama yemek vakti yaklaştıkça bazı ani spazmlar hissettiğimiz de doğrudur. Fazla yemek de ciddi ağrılara neden olabilir, hatta bazı çocuklarda kusmaya yol açacak kadar ciddi bir problem yaratabilir. Çocuklarınızın bir seferde ne kadar yemesi gerektiğine dikkat edin.
    Karın ağrılarının ikinci bir nedeni yemeklerin hazmedilememesi veya allerji olabilir. Pek çoğumuz midemizde ağrı veya rahatsızlık yaratan yiyecekler yemişizdir. Karın ağrılarından kurtulmak için bu tür yiyeceklerden kaçınmak yeterli olacaktır. Bağırsaklardaki bir rahatsızlık da karın ağrılarına neden olabilir. Kabızlık veya bağırsaklardaki fazla miktardaki gaz çocuklarda rahatsızlık yaratabilir. Çocuklarınıza bol bol su içirir ve meyva yemelerini sağlarsanız, kabızlık bir problem olmayacaktır.
    Mide üşütmeleri de karın ağrılarının diğer bir nedenidir. Karındaki ağrıların yanı sıra devamlı kusma veya ciddi ishal ve kramplar görülebilir. Bu sorunlar genellikle 12-24 saat içinde geçer ama eğer daha uzun sürerse, çocuğun vücudunun susuz kalmasını önlemek için bir doktora başvurmanız gerekebilir.
    Boğaz ağrısı veya başka bir enfeksiyon nedeniyle alınan antibiyotikler de karın ağrısına neden olabilir. Bu tür karın ağrısı sıklıkla ishal ve aşırı bağırsak gazı ile birlikte görülür. Bu tür rahatsızlıklar, çocuğa yoğurt veya bir süt ürünü yedirilip bağırsaklarına normal ve sağlıklı bakterilerin girmesi sağlanarak tedavi edilebilir.
    Diğer pek çok hastalıkla birlikte karın ağrısı görülebilir. Boğaz ağrısı, kızamık (artık çok sık görülmüyor) ve diğer bazı hastalıkların başlangıç aşamasında karın ağrısı olabilir. Bağırsak parazitleri ve kurtlar da karında rahatsızlıklara neden olabilirler.
    Önemli olan bir karın ağrısı apandisit ağrısı olabilir. Bu durumda, 38 derece ateş, karın kaslarına bastırıldığında veya bırakıldığında karın bölgesinin sağ alt kısmına yerleşen genel bir ağrı görülür.
    Son olarak da, çocuklar stres nedeniyle veya çatışmalara neden olan bir durumda anababalarını yumuşatmak için karın ağrıları çekebilirler. Aşırı ceza veya suistimal görülen durumlarda da çocuklar sık sık karın ağrısı duyabilirler.
    Çocuğunuzun karın ağrısı gerçek veya hayali, fiziksel veya fonksiyonel olsun şefkat ve sevgi dolu bir ilgi en iyi tedavi yöntemi olacaktır.

    SOĞUK ALGINLIĞININ NEDENLERİ

    Çocuklardaki soğuk algınlığının nemli, rüzgârlı veya soğuk bir yerde kalmalarıyla bir ilgisi olmadığım savunan teorileri duyduktan sonra, soğuk algınlığının gerçek nedenini merak etmeye başladım. Sizin görüşünüz nedir
    Soğuk algınlıklarının nem veya soğukla bir ilgisinin olmadığını söylemek biraz yanıltıcı olur. Nemli ve soğuk bir yerde kalan ve gribe neden olan mikrop veya virüslerle ilişkisi olmayan bir insanın sadece havanın soğukluğundan dolayı hastalanması söz konusu değildir. Ama, soğuk algınlıklarının sebebi burun deliklerimize veya boğazımıza yerleşen virüslerdir ve üşüdüğümüz ya da yorgun olduğumuz zamanlarda vücut direncimiz düşer ve bu virüsler enfeksiyona neden olabilir. Grip virüsleri soğuk havalarda çoğalarak artarlar. Bu nedenle üşümenin veya soğuk bir iklimde bulunmanın soğuk algınlığı ile ilgisi vardır. Ayrıca virüslerin artışına neden olmanın yanı sıra, üşümenin sonucunda vücudun dolaşım sistemi de değişir. Üşüyünce yüzeye yakın olan kan damarlarında büzülme olur ve bu yüzden de yüzeydeki dokulara yeterince kan gitmez. Enfeksiyonla mücadele edecek olan kan hücreleri onlara en çok ihtiyaç duyulan yerde bulunamazlar.
    Soğuk algınlıklarının (veya herhangi bir üst solunum yolu enfeksiyonunun) üç nedeni vardır: Virüsler (en yaygın neden), mikroplar (bakteriler) veya virüs ve mikropların bir karışımı. Sonsuz sayıdaki virüslerin henüz hepsi saptanamadı. Mikroplardan (bakterilerden) daha zor teşhis edilebilirler ve daha hafif bir enfeksiyona neden olurlar ama mikroplarda olduğu gibi antibiyotiklerle tedavi edilemezler. Viral enfeksiyonlarla vücudumuzun kendisinin mücadele etmesi gerekir. Bu tür rahatsızlıkların tedavi edilirse bir haftada, edilmezse 7 günde geçeceği şeklinde bir espri vardır. Bu nedenle çocuğunuzun bol bol dinlenmesini, sıcak kalmasını ve meyva suyu içmesini sağlayın.
    Mikropları mikroskop altında tanımlamak daha kolaydır ve ateş, baş ağnsı, kusma ve genellikle daha ciddi belirtilerle ortaya çıkarlar. Mikropların neden olduğu enfeksiyonlarda burun akıntısı sarı veya yeşil renklidir oysa viral bir enfeksiyonda renksiz veya beyaz bir akıntı görülür. Mikrobik enfeksiyonlar genellikle antibiyotiklerle tedavi edilir. Eğer çocuğunuzun durumundan emin olamazsanız, bir doktora başvurunuz.

    LÜTFEN İLAÇLARDAN UZAK DURUN

    Birkaç hafta önce, kızım uyku problemi olan çocuklara doktorlann hafif bir sakinleştirici önerdiklerini okuduğunu söyledi. Çok şaşırmıştı. Böyle bir durum, bir bebeğe değişik nedenlerle -önce ağlamaları nedeniyle, sonra diş çıkarırken, sonra da okuldaki ilk gününde-devamlı sakinleştirici verilebilirmiş şeklinde yorumlanabilir!
    Bu sorgulamayı ve bana bu soruyu yöneltme nedeninizi saygıyla karşılıyorum. Son günlerde tıp alanındaki ilerlemeler karşısında, herhangi bir ağrı veya rahatsızlıkta hemen bir hap almak çok kolaylaştı.
    Başarılı bir yaşamın özünde doğru bir denge vardır, ilaçlar konusunda bu denge daha da önemli olmaktadır. Çocukları onları geceler boyunca uykusuz bıraktığı için yorgunluktan perişan durumda olan anababalar tanıyorum. Bu anababalar ve çocuklar, daha sonra ciddi problemlere yol açacak bir bıkkınlık kısır döngüsü içine girebilirler. Bu döngüyü kırabilmek için, böyle anababalara ilaç vermeyi önerebilirim. Ama her kapriste ilaca başvurmaya karşıyım. Sorunlu ya da hasta bir çocuğa veya bir aileye hangi ilacın ne zaman verileceğine karar vermek, anababanın ve doktorun doğru yargılarını gerektiren tıbbi bir iştir. Sağlıklı bebekler ve anababalar için ilaç gerekmez. —

    CİDDİ BESLENME PROBLEMLERİ

    Besleyici hiçbir şey yemeyen bir çocukla ilgili olarak ne yapabilirim
    Anababaların çocuklarında karşılaştıkları yeme problemleri göreli olarak önemsizdir ve çoğu zamanla geçer. Ama bazen bazı besinleri yemekteki isteksizlik çocuğun sağlığını ciddi bir şekilde tehdit edebilir.
    Beslenmeyle ilgili problemler genellikle ilk çocuklukta başlar. Yiyeceklerle ilgili olmaktan çıkar ve güç gösterisine -anababalar ve çocuklar arasında gelişen bir muharebeye- dönüşür. Ve bu gerçekten de anababaların kazanabileceği bir muharebe değildir. Küçük kızıma son birkaç lokma yumurtasını yedirdikten sonra, onu (bir saat kadar sonra) Çiçek aşısını yapmak üzere muayenehaneme götürmüştüm. Aşı nedeniyle ağladığında ağzında hâlâ o birkaç lokma yumurtanın durduğunu gördüğümdeki şaşkınlığımı size anlatamam. Onu yemeğe "zorlamıştım", ama bana isterse onları yutmayacağını kanıtlamıştı! Yemekle ilgili güç gösterilerine girmemeniz için size bazı önerilerde bulunacağım.
    Küçük çocukların çoğunda sağlıklı kalmak için neleri yemeleri gerektiğine ilişkin içsel bir sezgi vardır. Kendi hallerine bırakıldıklarında, birkaç günlük bir süreçte dengeli bir beslenme sağlamaktadırlar. Belki ilk gün çok fazla yağ alırlar çünkü küçük sistemlerinin ona ihtiyacı vardır. Daha sonra proteinleri ve en sonra da daha fazla sebze alabilirler. Günlük değerlendirmede beslenmeleri biraz dengesiz gözükebilir ama sonuç dengelidir. Bu nedenle, anababalar çocuklarına yemek konusunda biraz daha fazla özgürlük tanımalıdırlar. Tabii ki, onlara ihtiyaçları olan bütün yiyecekleri sunmalı fakat seçme özgürlüğü tanımalısınız ve hiçbir zaman yemek konusunda güç gösterisine girmemelisiniz. Eğer beslenmesiyle ilgili kaygılarınız varsa, ona günlük vitamin verin.
    Anababalara çocuklarının gerçekten sevdiği yiyeceklerle başlamalarını öneririm. Yemek zamanını mümkün olduğu kadar keyifli hale getirmelisiniz. Hazırlanmış olan bütün yemeklerden azar azar yiyerek bir örnek oluşturun. Çok tatlıdan ve yemeklerden hemen önce yenen abur cuburdan kaçının. Ama yemek aralarında acıktıklarında ulaşabilecekleri, kolayca yenebilen sağlıklı yiyeceklerin bulunmasını sağlayın. Yemeklerde önce tabağına az miktarda koyun ve çocuğun iştahı arttıkça miktarı arttırın. Eğer çocuk kendisine sunulan bir yiyeceği şiddetle reddediyorsa, onun yerini alabilecek bir besin grubundan ve çocuğun daha çok kabul edebildiği bir yiyeceği seçmesine izin verin (ana-babanın yeni bir yemek hazırlamasını gerektirmeyecek bir seçenek olmalı). Örneğin, çiğ havuç kabağın veya ton balığı ciğerin yerini alabilir. Çocuğa söylenmeyin ve cezalandırmayın. Sevecen ve yumuşak olun. Yemek saatleri keyifli bir deneyim olarak görünecektir.
    Küçük çocuklarda küçük bir sorun olarak ortaya çıkan beslenme problemleri, daha büyük çocuklarda çok daha ciddi bir probleme dönüşebilir. Anne ya da babasıyla ilk çocukluğunda güç mücadelesine girmiş olan bir çocuk, biraz daha büyüdüğünde ya da ergenliğinde beslenme bozuklukları geliştirebilir. Bugün anoreksiya nervoza ve bulimia sorununu yaşayan birçok genç var. Bunlar erken ergenlik ya da ergenlik döneminde ve çoğunlukla kızlardan oluşan, çok az yemek yiyen ve aşırı egzersiz yapan veya aşırı yedikten sonra kusarak ya da müshil yardımıyla yediklerinden kurtulan çocuklardır. Bu gençlerin çok derinlerde duygusal problemleri vardır ve profesyonel yardıma gereksinim duyarlar. Eğer çocuğunuzun müshil kullandığını, kendisini banyoya kilitleyip kustuğunu veya rejim ve egzersiz yapmaktan yorgun düşmüş olduğunu farkederseniz, derhal doktorunuza başvurun.

    AŞIRI KİLOLU ÇOCUK

    5 yaşındaki kızım aşın kilolu. Onu rejime sokmalı mıyım, yoksa abur cuburu mu kesmeliyim Onun mahrum olmasını istemiyorum fakat eylülde okula başlayacak ve onunla dalga geçilmesinden endişe duyuyorum.
    Eğer bu çocuk ciddi olarak fazla kiloluysa, annesinin geçerli kaygıları var. Ama bir önlem almadan önce, çocuğun gerçekten fazla kilolu olup olmadığını doktoruyla konuşmasını öneririm. Kilolar çok değişir ve bu yaşlardaki çocuklar "tombik" gözükebilir. Ciddi bir problemi olmayan bir çocuğun da annesinin yardımına ihtiyacı yoktur.
    Yetişkinlerle ilgili önemli bir problem, yağ hücrelerinin artmasıyla başlar. Bu durum aşırı kilolu çocuklarda çocuklukta da görülebilir. Bu yağ hücreler diğer insanlarınkinden daha geniş ve daha fazla sayıdadır. Bu nedenle kilolu olma durumu bir kere başladı mı ömür boyu sürecek bir problem olur. Bu anababanın da bu çocuğun neden fazla yediğini araştırması gerekir. Bu nedenleri saptamak, problemi halletmeye yardımcı olacaktır.
    Bazı çocukların fazla yeme nedeni, yalnızlık ve sıkıntıdır. Başkalarından korkan, yeterince oyun arkadaşı ve etkinliği olmayan, zamanın çoğunu yalnız başına televizyon izleyerek geçiren çocukların daha fazla yeme eğiliminde olduğunu saptadım. Sıklıkla ailenin de fazla yeme eğiliminde olduğu görülür. Bizim kültürümüzde, yemek yemenin pek çok sembolik anlamı vardır. Güvenliği, samimiyeti, rahatlığı, kutlamayı temsil eder ve yemek aracılığıyla duygusal ihtiyaçların çoğu karşılanıyor gibi gözükebilir.
    Aşırı yemenin bir diğer nedeni de isteklerle ilgili bir yarış olabilir. Çocuk yemek yemeyi, aşın kontrolcü olan anababayla arasının düzeltilmesi için bir yol olarak görebilir.
    Aşırı yemenin çözümü, nedenlerinin anlaşılmasına bağlıdır. Çocuğunuzun neden aşırı yemek yediğini saptarsanız, altında yatan problemi düzeltme şansınız olacaktır. Örneğin, çocuğunuzun daha etkin olabilmesi için ona arkadaşlar bulun ya da onu jimnastik, yüzme veya futbol gibi bir etkinliğe yazdırın. Arkadaşlarıyla eğlenmesini sağlarsanız, yemek yemeyi unutabilir. Ve ona sıcak, sevgi dolu ilgi gösterin. Onun hayatındaki varlığınızla, yiyecekleri kafasından uzak tutun.
    Yaratıcı bazı etkinlikler de işe yarayabilir. Ellerini meşgul ettiğiniz sürece ağzının da daha boş kalmasını sağlayabilirsiniz. Resim yapması veya hamurla oynaması için gerekli yardımı verin, ilgi alanını değiştirmek için uzun yürüyüşlere çıkarın.
    Aileniz için yağ miktarı düşük yemekler hazırlayın. Daha çok çiğ meyva ve sebze bulunmasını sağlayın. Şekeri ve tatlıyı kesin. Yemek aralarında ya da yatmadan önce sebze ve peynirden oluşan kahvaltılar sunun ki çocuk yemek zamanı aşırı acıkmasın. Sadece düşük kalorili yemeklerden ikinci tabak yemesine izin verin. Çocuğunuzun tabağını İ siz doldurun ve yemeğinin çok gözükmesi için yayarak koyun. Rejim konusunu konuşmaktan kaçının. Çocuğunuzda hiç bitmeyen rejim alışkanlıkları değil, sağlıklı yemek yeme alışkanlıkları oluşturmaya çalışın.

    AŞIRI ZAYIF ÇOCUK

    3 yaşında aşırı zayıf bir oğlum var. Ona nasıl yemek yedirebilecegim konusunda doktorumuzdan bazı öneriler aldım ama hiç işe yaramıyor. Bunu yenene kadar beklemem mi gerekiyor yoksa bu durum onu daha sonraları etkiler mi Patates dışında hiçbir şeyi, özellikle et ve sebzeyi hiç yemiyor.
    Çocuklarım küçükken, onların yedikleri konusunda aşırı endişelenirdim. En büyük kızımız 5 yaşındayken, evimizden taşınmıştık ve yemek odamızdaki kullanılmayan bir dolabın içinde kurumuş bir et parçaları dizisi bulmuştum. Kızım onları biraz çiğnemiş ve sevmediğine karar verip bir kenara koymuştu! Son derece sağlıklıydı ve o etleri yememek onu etkilememişti. Bundan sonra, çocukların ihtiyaçları olanı yediklerini anlamaya başlamıştım. Sanki çocukların içinde biyokimyasal bir bilgisayar vardı. Bu bilgisayar çocuğa bir haftalık bir süre içinde ne kadar yemeğe hatta hangi tip yemeğe ihtiyacı olduğunu söylüyordu. Açıkça söylemeliyim ki, yemek problemlerinin çoğu anne ve babaların kaygılarından ve bunun sonucunda oluşan mücadelelerden kaynaklanmaktadır, işte size bazı öneriler:
    Basit, dengeli, çekici ve lezzetli yemekler hazırlayın.
    • Kendi yediklerinizden zevk alın ve çocuğunuza örnek olun. Çocukların çoğu anababalarının zevk aldığını görünce, onlar da aynısını yapmak isterler.
    • Çocuğun tabağına az miktarlarda yemek koyun ve tabağındakinin hepsini bitirmesini sağlayın. Sonra ikinciyi teklif edin.
    • Her yemekte çocuğun sevdiği bir şeyin olmasını sağlayın.
    • Etin çocuğun çiğneyebileceği yumuşaklıkta olmasını sağlayın (ki çocuk onu saklamak zorunda kalmasın!).
    • Yemek aralarında az miktarda yemesini sağlayın ki sofraya geldiğinde acıkmış olsun.
    • Ona bir vitamin verin ve sabırlı olun. Zaman içinde çocuğunuz ihtiyacı olan bütün besinleri alacaktır.

  6. #26
    Kani Bozuk forum üyesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2012
    Yer
    AFYONKARAHİSAR
    Mesajlar
    6.932
    Anababaların En Çok Sorduğu Sorular 4


    ŞEKER YEME ALIŞKANLIĞINI YIKMAK

    Biz farkında olmadan, akrabalarımız ve yakınlarımız sayesinde küçük kızımız şekerli yiyeceklere çok alıştı. Şimdi 3 yaşında ve sabah yataktan kalktığı andan yatana kadar devamlı bir şekerleme ya da çiklet istiyor. Tatlıyı tümüyle kaldırmak istemiyorum, ama bunu nasıl azaltabiliriz
    Bütün anababalar, çocuklarının istediği bazı şeyleri reddetmekte zorlanırlar ve bu da genellikle şekerli çiklet ve şekerlemelerle ilgilidir. Şekerli çikletin ve şekerlemelerin ağızda bakteri üretimini arttırarak çürümelere yol açtığını biliyoruz. Çiklet, çok küçük çocuklarda boğulmalara da neden olmaktadır.
    Bu problemin çok basit bir cevabı var: Şekersiz çiklet. Eğer şekersiz olursa, bir çocuğun çiklet çiğnemesine büyük bir itirazım yok. Ancak, Çiğneme ağızdaki tükrük salgısını arttırmakta ve yutulan tükrük de mide salgılarını harekete geçirmektedir. Çok fazla çiklet çiğnemekten küçük Bideleri bir türlü dinlenemediği için kronik mide ağrıları çeken çocuklar tanıyorum.
    Çocuğunuza (en azından üç yaşında olan) ağızla ilgili ihtiyaçlarını (emme ve çiğneme gibi) gidermesi için çiğ sebze gibi yiyecekler yemesini öğretebilirsiniz. Boğulma tehlikesine karşı, küçük çocuklar çiğ sebze yememelidirler. Elbette, çikletin çok hoş bir tadı vardır ve çocuk için bir eğlence aracıdır ama beslemeden sadece oral tatmin verir.
    Kızınıza çok fazla şeker yemesinin veya çiklet çiğnemesinin sizi ne kadar endişelendirdiğini anlatın ki sizin onu sevgiyle korumak için böyle davrandığınızı anlayabilsin. O tür yiyecekleri ne zamanlar yiyip, ne zamanlar yiyemeyeceğini kararlaştırın ve bu kararınıza uyun.Yakınlarınızdan, ona şeker vermeden önce sizin onayınızı almalarını rical edin. Çok kararlı olun ve planınızı uygulayın. Sadece sizin ve onun onayladığı zamanlarda şekersiz çiklet çiğnemesine izin verin. Bol bol sevgi, kahkaha, oyun, yaratıcılık ve sağlıklı yemekler sunun. Kızınız bir süre sonra şekerlemelerle ilgili bağımlılıktan kurtulacaktır.

    CİDDİ HASTALIKLAR

    Çok uzun süreli bir hastalığı olan, bir hastalık sonucunda oluşacak kalıcı bir eksikliği olabilecek, hatta ölebilecek bir çocuğa bunların ne kadarı söylenmeli
    Bir çocuktaki ciddi hastalık çok acı bir gerçek ve böyle bir durumun çok azınızın karşılaşacağı bir acı olmasını umuyorum. Kronik ciddi bir hastalığı olan bir çocukla birlikteyken, hayatın tadını çıkarabilmesi için gerekli olan umudu canlı tutmakla, çocuğa karşı dürüst olmak arasında çok ince bir çizgi vardır.
    Deneyimlerime göre, ciddi bir hastalığı olan herkesin hastalığının ciddiyetini sezinleme gücü vardır. Çocuklar da aynı sezgilere sahiptirler onlara yalan söylememenizi ve çok iyimser gibi davranmamanızı öneririm.
    Çok ciddi bir hastalığı olan ve ölüme yaklaşan bir çocuğunuz varsa, ne yapabilirsiniz İlkönce, doktorunuzun bilgisine başvurun. Gerçekleri daha iyi anlayabilmek için mümkün olduğu kadar çok bilgi alın. Anne ve baba olarak birbirinizle, akrabalarınızla ve arkadaşlarınızla konuşun ve buna çocuğunuza gerçekleri anlatma gücünü kendinizde bulana kadar devam edin.
    Sonra çocuğunuza o hastalıkla ilgili bütün bildiklerinizi açıkça ve dürüstçe anlatın. Bütün olumluların yanı sıra olumsuz ve kuşkulu noktaları da açıklayın, içinizdeki dürüst umudu ona iletin ve çocuğa her gününü dolu dolu yaşamasını öğretin. Ona, geride kalanlara hoş ve mutlu anılar bırakabilmek için neler yapabileceğini öğretin. Ayrıca, ölümden sonraki yaşamla ilgili bazı manevi değerler kazandırın.

    DUYGUSAL OLARAK RAHATSIZ OLAN BİR ÇOCUĞA YARDIM

    Duygusal olarak rahatsız 8 yaşında bir oğlum var. Kısa bir süre önce, bu tür rahatsızlıkları olan çocukların bulunduğu bir kuruma yerleştirildi. O eve döndükten sonra, bu durumla başaçıkmamı sağlayacak bilgileri bana iletmenizi umuyorum.
    Bu anneye verebileceğim en önemli öneri, kendisini veya bir başkasını suçlamaktan kaçınmasıdır. Çocuğunun problemleri olmasının, kendi suçu olduğunu düşünmemelidir. Problemi olan bir çocuğunuz varsa, bu konuyu en kısa zamanda halletmelisiniz.
    Daha sonra da, böyle bir probleme sahip olmanın utanılacak bir durum olmadığına inanmalı, hatta bundan emin olmalısınız. Bugün, duygusal rahatsızlıkların utanılacak bir durum olduğuna ve anaba ve çocukların kendilerinden utanmaları gerektiğine inanan pek çok kişi vardır. Böyle bir inançtan (eğer varsa) derhal vazgeçmenizi ve diğer insanların bu tür yaklaşımlarına da izin vermemenizi öneririm.
    Çocuğunuzun problemlerinin nedenlerini anlamak için çok çaba gösterin. Bazen bu problemler, aile içindeki yanlış anlamalar veya iletişim bozukluklarından kaynaklanmaktadır. Anababalık konusunda bazı hatalar yapmış olabilirsiniz ve çocuğunuzun iyileşmesini hızlandırmak ve sürdürmek için bazı değişiklikler yapmanız gerekebilir. Ancak bu, sizin suçlu olduğunuz anlamına gelmez. Bilerek hata yapan anababalarla çok ender olarak karşılaşıyoruz.
    Bazen duygusal rahatsızlıklara, fiziksel hastalıklar ya da eksiklikler neden olabilir ve bunları anlamanız ve kendinizi suçlamamanız gerekir.
    Sizin (ya da çocuğunuzun) kontrolü dışında yaşanan bir ölüm ve aşırı üzüntü, duygusal rahatsızlıkların diğer bir nedenidir.
    Çocuğunuz geri dönmeden önce, aile içi ilişkileri mümkün olduğu kadar sağlıklı bir hale getirebilmek için gerekli değişiklikleri yapın. Geri döndüğünde, ona yardımcı olmanızı sağlayabilecek tıbbi ve psikolojik kaynaklar edinin. Çocuğunuzun hastalığından çok, sağlıklı ve güçlü olduğu noktalar üzerinde yoğunlaşın ve onları güçlendirmeyi öğrenin-kendi güçlü noktalarınızı da saptayın.

    ERKEN ÖĞRENME

    11 aylık bebeğime neleri öğretebileceğimi söyleyebilir misiniz Renkler, sayılar, şekiller ve sözcükler üzerinde duruyorum. Ama nasıl ve ne zaman öğreteceğimi ve nereden başlayacağımı bilemiyorum.
    Bu annenin sorusu çok şaşırtıcı, çünkü bebeğine eğitsel bilgiler öğretmesi gerektiği duygusunu taşıyor. Oysa, bu çocuk güvende olmayı, sıcaklık ve yakınlık duygusunu, gülmeyi ve sevmeyi ve hayattan zevk almayı öğrenmelidir. Çocuk görme, koklama, duyma, tatma ve dokunma duyularıyla öğrenir. Okşama, kucaklama ile fiziksel aktivite arasında bir denge olmalıdır. Çocukların oldukları gibi büyümeye ve koşulsuz olarak kabul edilmeye ihtiyaçları vardır. Anababalar çocuklara birşeyler öğretme kaygısına düştükleri zaman bu koşulsuz kabullenme bozulmaktadır.
    Erken öğrenme mümkündür. Bebeklerin birçok sayısal kavramı öğrenebildiklerini biliyoruz, ama açıkça söylemeliyim ki ben bunun çok istenilir olduğunu düşünmüyorum. Örneğin, 3. sınıfa geldiklerinde okula gitmeden okumayı öğrenen çocukların, okumayı 1. sınıfa gelene kadar öğrenmeyen çocuklardan daha ileri olmadıkları anlaşılmıştır. Bu nedenle, anababaların çocukları okula başlamadan önce eğitsel beceriler kazandırmak için çok fazla uğraşmamalarını öneririm.

    OKUL ÖNCESİ: GEREKLİ Mİ, DEĞİL Mİ

    Benim kızım yuvaya gitmedi ve anasınıfına gittiğinde daha önce yuvaya gitmiş çocuklarla aynı düzeyde olup olamayacağını merak ediyorum. Daha önceden yuvaya gitmiş olan çocukların, gitmeyenlere göre bir avantajı oluyor mu
    Daha önceki sorudaki anne bebeği ile ilgili bir soru soruyordu, ancak bu anne okul öncesi dönemdeki çocuğuyla ilgili bir kaygı taşımaktadır.Okul öncesi dönemdeki çocuklar gerçekten de belli becerileri kazanabilirler.
    Anasınıfına gitmeden önce, çocukların yararlanabileceği bazı beceriler vardır. Eğer düzenli bir yuva deneyimi yoksa, çocuğunuzun bu becerileri evde kazanması gerekir.
    Çocuğunuzun sosyal etkileşimde bulunmayı öğretin. Bunun için evinize çocuklar davet edin veya çocuğunuzu çocuk gruplarının içine sokun.
    Çocuğunuza, yuvada öğreneceği temel eğitsel doğruları öğretin,bu doğrular şunlardır: Kırmızı, sarı, mavi ve yeşil gibi temel renkler; bazı harfleri ve l´den 10´a kadar sayıları tanıyabilmek; yönergeleri izleyebilmek; saygılı ve uyumlu olmak ve evinin telefon numarası ile adresini bilmek.
    Çocuğunuza tuvalet için beklemesini ve onu kullanmasını öğretin. Temel temizlik becerilerini kazanmış olmalıdır.
    Çocuğunuza bazı temel fiziksel becerileri kazandırın. Örneğin, top atmak, hamura şekil vermek, salıncakta sallanmak gibi.
    Çocuğunuzun, bir kerede yaklaşık 15 dakika kadar dikkatini toplayabilmesine yardımcı olun.
    Eğer çocuğunuzla olmaktan mutluysanız ve kendi yaşıtlarıyla normal bir sosyal etkileşimde bulunmasını sağladıysanız; onu tutarlı, adil ve sevgi dolu bir ortamda yetiştirip disipline ettiyseniz; onunla gurur duyuyor ve iyiyi yapabileceğine güveniyorsanız anasınıfına başladığında diğer çocuklara göre dezavantajları olmasından korkmanıza gerek yok tur.

    OKULA HAZIR OLMA

    Anababaların çoğunun çocuklarını okula ilk götürdükleri günle ilgili karışık duygulan vardır. Bu yeni özgürlüğü dört gözle bekliyorum, ama Jonathan´ın dış dünyayı karşılamaya ne kadar hazır olduğu konusunda korkulanın var. Bana yardımcı olabilir misiniz
    Çocuğunuzun hazır olup olmadığı konusunda kuşkularınız varsa, diğer insanlara sormaktan çekinmeyin. Güvenilir bir akrabanızdan, okuldaki bir öğretmenden veya bir profesyonelden yardım alabilirsiniz.
    Oğlanlar kızlardan daha yavaş olgunlaşmaktadırlar, bu nedenle de yaz aylarında doğan erkek çocukları okula daha az hazır olmaktadırlar. Eğer ciddi bir kuşku varsa, çocuğunuz bir yıl daha beklesin. Bunu özellikle erkek çocukları için öneriyorum.
    Çocuğunuzun okula hazır olup olmadığını saptamak için bazı özel işaretlerden yararlanabilirsiniz:
    • Çocuğunuz bir kalemi elinde tutup, başarılı bir şekilde kullanabiliyor mu
    • Çocuğunuz kendi giyiniyor ve ayakkabılarını bağlayabiliyor mu
    • Tuvaleti kendi başına tatminkâr bir şekilde kullanabiliyor mu
    • Paylaşmayı ve sırasını beklemeyi biliyor mu
    • Diğer çocukların duygularına saygı gösterebiliyor mu
    • Gerektiğinde kendisini koruyabiliyor mu Ya da yardım alabiliyor mu
    • Duygusal açıdan kendini ifade edebiliyor mu
    • ihtiyaçlarının farkında mı ve ihtiyacı olanı isteyebiliyor mu
    • Çocuğunuzun dikkati en az 15-20 dakikalık bir süreyi kapsıyor mu
    Çocuğunuza kitap okuyun. Onu televizyondan uzaklaştırıp, motor becerilerini ve eğitsel ilgilerini geliştirmek için zaman harcayın. Sonra onu şevkle ve güvenle okula gönderebilirsiniz.

    OKUMA BECERİLERİNE GÖRE GRUPLAMA

    Bir sınıfın okuma becerilerine göre gruplara ayrılması sizce iyi bir fikir mi
    Önce, yavaş okuyanlarla iyi okuyanların aynı sınıfta olması durumunda ortaya çıkan durumu değerlendirelim. Yavaş olan çocuk, hızla kendisiyle ilgili umutlarını yitirecektir. Bu çocuk çok iyi okuyor, o halde ben aptal olmalıyım gibi karşılaştırmaları önlemek için, öğretmenler sınıfta J bu çocukları gruplara ayırmaktadırlar.
    Diğer yandan, onları ayrı gruplara koymak da, onların kendilerini^ farklı hissetmelerine neden olacaktır çünkü belli bir gruba konmuştur.Çocuklar belli değerleri, belli gruplara çok çabuk yakıştırırlar.
    Bir çocuğun hem okuldaki, hem de evdeki başarısını belirleyen o çocuğun olduğu gibi kabul edilmesidir. Her çocuğun bazı üstünlükleri ve sadece ona özgü olan özel yetenekleri vardır ve öğretmenlerin ve ana-babaların anlaması ve değerlendirmesi gerekenler de bu noktalardır.

    ÇOCUKLARA KİTAP OKUMAK

    Çocuklar hangi yaşlarda anababalarının onlara kitap okumasından hoşlanır ve gerçekten yararlanırlar
    Her yaşta! Bir anababa ve çocuğun birlikte vakit geçirmelerinin en iyi yollarından biri iyi bir kitabı paylaşmalarıdır.
    Bazı anababalar büyük çocuklara kitap okuma fikrini ihmal ederler. Televizyon, video filmler, video oyunları ve bilgisayarlar hayatımıza girdiğinden beri, çocuklar elektronik olarak o kadar eğlenmektedirler ki artık birbirine kitap okumak (hatta bazen birbiriyle konuşmak bile) unutulan bir konu oldu. Okumanın o kadar çok yararı vardır ki bunları bir1 liste halinde vermek istiyorum:
    • Beraber okumak bir samimiyet duygusu yaratır.
    • Beraber okumak okumanın değerini öğretir.
    • Beraber okumak sözcük dağarcığını arttırır.
    • İyi bir kitabı okumak, iyi değerleri öğretir.
    • Beraber okumak, çocuğun okuma deneyimini zenginleştirir çünkü kendi başına okuyamayacağı kadar zor olan bir kitabı dinleyerek anlayabilir.
    • Beraber okumak, çocukların kendi kendilerine seçemeyecekleri çeşitlilikte bir edebiyatın içine girmelerini sağlar.
    • Okumak, çocukla anababanın çok zengin bir deneyimi paylaşmalarını sağlar - yabancı ülkelere yolculuğu, eski zamanlara ya da geleceğe gitmeyi, zorlukları yenmeyi ve gizemleri çözmeyi sağlar.
    Çocuğunuzla kitapları paylaşırken gerçek bir mutluluk ve sıcaklığı yaşamanızı diliyorum!

    ÇOCUKLARIN YETENEKLERİNİN KAŞİFLERİ OLARAK ANABABALAR

    Anababalar çocuklarının yeteneklerini nasıl ortaya çıkarabilirler
    Anababalar gerçek bir kâşif olmak zorundadırlar. Çocuklarının yeteneklerinin nerelerde gizli olduğunu bulmak için hayatlarındaki bütün alanları mümkün olduğu kadar araştırmaları gerekir. Kontrol edilebilecek bazı alanlar şunlardır:
    1. Kültür: Çocuğunuzun resim, müzik, edebiyat ve fotoğraf konularını araştırmasını sağlayın. Hayatın bu alanlarındaki kendi ilgilerinizi onlarla paylaşın.
    2. Spor ve atletizm: Çocuğunuzun jimnastik, yüzme, koşma, paten, kayak, tenis, futbol, basketbol veya düşünebileceğiniz herhangi bir spor dalına girmesini sağlayın. Bunlar sadece çocuğun yeteneklerini geliştirmekle kalmayacak, bütün hayatı boyunca zevkle yapabileceği veya profesyonel olarak yürütebileceği özel bir uğraş kazanmasını da sağlayacaktır.
    3. Doğa: Çocukların doğadan ve doğa hakkında öğrenecek çok şeyleri vardır. Ormanda ya da sahilde oturmak ve doğayı dinlemek veya yürüyüş yapmak, çocuğunuza doğanın coşkusunu öğretme fırsatı verecektir. Çocuğunuzun ekoloji, bahçıvanlık veya bir hayvan besleme konusundaki özel ilgisini keşfedebilirsiniz.
    4. Bilim: Çocuklar onlara fizik, kimya, biyoloji ve astronominin güzelliklerini tanıtacak bazı deneyleri evde yapabilirler. Bazı çocuk müzeleri de uygulamalı olarak bilim yapmalarına fırsat verebilir. Evinizde bir nükleer fizikçi, bir laboratuvar teknisyeni, fizikçi, kaya toplayıcısı veya bir meteorolojisi olduğunun farkına varabilirsiniz.
    5. Tarih: Yakınınızdaki müzeler yöresel tarihiniz hakkında birşeyler öğrenme fırsatı verebilir. Eğer ülkenin diğer bölgelerine giderseniz, oradaki tarihi de inceleyebilirsiniz. Belki de çocuğunuzun diğer kültürleri öğrenmeye, eski paralar veya hatıra eşyaları toplamaya olan ilgisini keşfedersiniz.
    6. El becerileri: Çocukların inşa etme, yemek pişirme, bahçe işleri j veya diğer el becerileri gerektiren etkinliklere olan ilgi ve yeteneklerini küçümsemeyin, insanların elleriyle çalışmalarını teşvik eden bir endüstri" gelişmiştir.
    7. Başkalarına hizmet: Çocuğunuzun evsiz ve kimsesizlere yardım etmeye istekli olup olmadığını anlamaya çalışın. Başkalarına yardım etme isteği ileride seçeceği mesleği de belirleyebilir.
    Keşfetmek demek, burada söz edilen her alanda çocuğunuzun bir uzman olmasına çalışmak anlamına gelmektedir. Keşiflerinizin ilkönce yüzeysel olmasını sağlayın. Şöyle bir bakın, çocuğunuzun belli alanlara girmesine ve zevk almasına izin verin. Belki de böyle bir basit keşif sayesinde ömür boyu sürdürülecek bir mesleğe ilk adım atılacaktır. Bu arada, çocuğunuzun ilgi duyduğu en azından bir alanı bulmasına ve; müzik ya da pul koleksiyonculuğu, bisiklet ya da bahçıvanlık, ne olursa olsun, o alanda başarılı olmasına yardımcı olun. Yaptıklarını övün kendisi daha derinlemesine bir çalışmayı sürdürecektir.

    ÖĞRENME ZORLUKLARININ SAPTANMASI

    Eğer çocukta bir öğrenme zorluğu varsa bunun belirtileri nelerdir
    Bazı durumlarda bunları tanımlamak çok kolaydır. En yaygın eksiklik öğrenme ve dil zorluğudur. Örneğin, tersine dönebilen harfler ve basit bazı kelimelerle ilgili problemleri olur. Öğrenme zorluğu olan bir çocuk için b harfi d´ye benzeyecektir. Bu tarzda bir öğrenme güçlüğüne, çocuğun o harfin doğru şeklini ve sesini defalarca tekrarlayarak ezberlemesi sağlanarak yardımcı olunabilir.
    Ancak, çocukların çoğunda öğrenme zorluğu problemi ve süreci bundan çok daha karmaşıktır. Bazı çocuklar, gözleriyle gördüklerini, beyinlerinin dış tabakasının yorumlayabileceği bir kavrama dönüştürmekte zorlanmaktadırlar. Aynı durum işitme için de geçerlidir; çocuğun" işittiği şeyler, çocuk için anlamlı bir şey olarak yorumlanabileceği beyine gidebilmek için sinirlerden geçemeyebilir. Bu çocukların, kısa vadeli hafızalarıyla ilgili problemleri vardır. Çevrelerinde olanları görme veya işitme ve çok kısa bir süre için bile hatırlama konusunda zorluk çekerler. Geçen hafta ya da geçen yıl olanları hatırlayabilirler fakat birkaç saniye önce olanları hatırlamakta zorlanırlar. Okuma ve yazma ya da matematik ödevlerini hiç sevmezler. Sözcük bilgileri çok azdır ve yeni sözcükleri söylemekte zorlanırlar.
    Öğrenme güçlüğü olarak tanımlanan bazı teknik terimler işitsel ayırt etme güçlüğü, ifade güçlüğü, okuma güçlüğü, matematiksel güçlükler ve benzerleridir. Bunlar bir çocuğun nasıl öğrendiği ile ilgili tanımlayıcı terimlerdir. Bunların hiçbiri sizin çocuğunuzda yetenek eksikliği olduğu anlamını taşımaz. Sadece öğrenmede bazı zorluklar çekeceği anlamına gelirler.
    Öğrenme zorluklarını açıklayan diğer bir sorun da Dikkatini Toplama Eksikliğidir.* (Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olarak da bilinir). Böyle bir problemi olan çocuklar genellikle düşüncesiz, unutkan, dağınıktırlar ve dikkatlerini bir seferde birkaç dakikadan daha uzun bir süre bir noktada toplayamazlar. Empati kurma becerileri az olduğu için arkadaşlık kurmakta ve bunları sürdürmekte zorlanırlar. Hiperaktif olanlar, yerlerinde duramayıp devamlı kıpırdandıkları ve çevrelerine fiziksel zararlar verdikleri için onlarla birlikte olmak oldukça zordur. Çocuğun çevresini (özellikle de sınıfta) yoğun ve tutarlı bir disiplin altında tutmak ADD sorunu olan çocuklar üzerinde çok olumlu bir etki yaratabilir. Ayrıca, bu belirtileri ortadan kaldırmaya büyük ölçüde yardımcı olan bazı iyi ilaçlar da vardır.
    *Ç.N: Dikkatini Toplama Eksikliğinin (Attention Deficit Disorder) kısaltılmış hali ADD´dir ve metin içinde bu kısaltma kullanılacaktır.
    Son olarak okuldaki ve öğrenmedeki zorlukların duygusal problemlerle ilgisi olabilir. Duygusal çöküntü veya okul ya da evdeki problemler konusunda aşırı anksiyete çocuğun öğrenmesini azaltabilir ve bu da öğrenme güçlüğü gibi görünebilir.
    Öğrenme ile ilgili problemlerin pek çok nedeni vardır. Nörolojik bazı zayıflıklar doğuştan veya doğum öncesi yaşanan bir durumdan kaynaklanabilir. Kalıtımsal ve aileden gelen bir problem olabilir. Çocuklar kendi başarısızlıklarını veya başkalarının kendilerinden çok ileri gittiğini gördüklerinde cesaretlerini kaybetmektedirler. Sınıfın eğlencesi haline gelerek ya da çeşitli antisosyal davranışlar göstererek bunu telâfi etmeye çalışırlar.
    Bazı özel sınıflar ve özel öğretme teknikleri çocukların bu öğrenme eksikliklerinin üstesinden gelmelerini sağlayabilir. Çocuğunuzun harfleri oluştururken, tahta bloklar ya da bir ip gibi hissedebilecekleri ve dokunabilecekleri nesneler kullanmalarını sağlayın. O bunu yaparken har yüksek sesle tekrarlayın. Çocuğunuzun kafasını meşgul edebilecek yakındaki bazı olayların sorumluluğunu üstlenmeye çalışın ki, o bunların altında ezilmesin. Çocuğunuzun başarılarını övün ve sorumluluk sahibî olması için disipline edin. Siz sabırlı ve sevecen olduğunuz sürece başarılı olmayı öğrenecektir.

    ÇOCUĞUM OKUYAMIYOR

    Oğlum okuyamıyor. Dört yıldır öğrenme güçlüğü programlarına katıldı ve 5 ayrı okula devam etti. Kafamız çok karışık ve çok kaygılanıyoruz. Bu yıla kadar babasıyla birlikte yaşıyordu ve şimdi benimle ve yeni kocamla birlikte. Birkaç haftaya kadar ona daha çok yardımcı olabilmek ve aramızda daha güçlü bir bağ kurabilmek için yarım gün çalışmaya başlayacağım.
    Bu anne çok haklı bir kaygı duyuyor. Herhalde çocuğu okuması gereken yaşını çoktan geçmiş veya okuması biraz gecikmiş. Okuma güçlüğü programlarına katıldığına göre, pek çok yöntemin denendiğini varsayıyorum. Ama yine de bu annenin oğluyla birlikte zaman geçirme kararı çok güzel.
    Önce, okuldaki öğrenme güçlüğü programı uzmanıyla konuşup, evde çocuğuyla okulda yapılanları tamamlayacak şekilde nasıl çalışabileceği konusunda öneriler almalıdır. Daha sonra da, evde okuma konusunda çalışmalar yapmak üzere sınırlı bir zaman harcamalıdır. Bu çocuk, büyük bir olasılıkla haftada birkaç kere bir ya da iki 30 dakikalık süreden daha fazla okuma çalışması yapamayacaktır. Anne, çocuğun ilgisini çeken bir konuda okumasını sağlamalıdır. Ayrıca onu kütüphaneye götürüp istediği kitabı seçmesine izin vermelidir.
    Ayrıca ona kitap okuyabilir ve böylece çok iyi bir okuyucu olmasa bile çocuğun edebiyatın geniş dünyasını keşfetmesini sağlayabilir. Belki Define Adası veya Robinson Crusoe gibi klasiklerden bir macera kitabının basitleştirilmiş şekli çocuğun hoşuna gidecektir. Belki de uzay maceraları ya da detektif romanları gibi modern bazı hikâyeler daha çok ilgisini çekecektir.
    Bu çocuğun son zamanlarda hayatında çok fazla değişiklik yaşadığını düşünüyorum. Beş kez okul değiştirmiş, bir boşanma yaşamış ve evini değiştirmiş. Biraz durağanlıkla birlikte koşulsuz sevgi ve kabule ihtiyacı var. Yaşamı yerine oturdukça ve anababasıyla sevgi dolu ilişkileri sonucunda özgüveni geliştikçe, okuması da yavaş yavaş ilerleme kaydedecektir. Eğer böyle olmazsa, anne okuldaki uzmanlardan ve belki de doktorundan çocuğunun problemine bir çözüm bulma konusunda yardım istemeye devam etmelidir.

    SINIFTA KALMA

    Eğer okuldan çocuklarının bir sınıfı tekrar okuması öneriliyorsa, anababalar ne gibi sorular sormalıdırlar
    Böyle önemli bir konuda karar verirken ele alınması gereken bir dizi soru vereceğim. Bir çocuğun sınıfta bırakılması önemli bir karardır ve anababalar bunu dikkatlice değerlendirmelidirler.
    İlk sorum şu: Yaşı ve bedensel gelişimi şu andaki sınıfındaki çocuklara ve sınıfta bırakılırsa olacağı sınıftaki çocuklara ne kadar uymaktadır Eğer kalırsa katılacağı sınıfta kendini yaşça ve bedenen büyük hissederse, buna içerleyebilir ve isyan eder. Böylece sınıfta bırakılmasının hiçbir yararı olmayabilir.
    İkinci soru: Eğitsel becerilerindeki eksiklik hangi boyutta Eksikliği bütün alanlarda açıkça görülüyor mu, yoksa sadece belli bazı konularda mı (Eğer sadece belli konularda eksikliği varsa, özel ders ilerlemesine yardımcı olabilir.)
    Üçüncü soru: Sosyal becerileri nelerdir Eğer çok olgun bir çocuksa, kendisini küçük çocukların arasında kötü hissedebilir. Pek olgun değilse, kendinden küçüklerle daha iyi hissedebilir ve uyum sağlamasına yardımcı olabilir.
    Dördüncü soru: Diğer seçenekler nelerdir Özel bir sınıf var mı Onun gibi çocuklarla başarıyla çalışan bir öğretmen var mı
    Bu seçenekler çocuğunuz için en iyi olan kararı vermenize yardımcı olabilir. Eğer cevaplarınızdan, "Bu çocuk yeterince olgun değil, bütün alanlardaki bilgilerinin daha sağlamlaştırılması gerekiyor." sonucunu çıkarıyorsanız, çocuğunuzun sınıfı tekrarlamasında yarar vardır.

    SINIFTA KALAN BİR ÇOCUĞUN ANABABASI

    Kızımızın ikinci sınıfı tekrarlaması tavsiye edildi. Biz de bu öneriyi kabul ettik çünkü ağustos doğumlu olduğu için her zaman sınıfın en küçüğü olmuştu. Zaten prematüre doğmuştu ve olgunluk açısından her zaman yaşıtlarından daha geride kalmıştı. Ama sınıf tekrarlama konusunda kendi duygularımızla ilgili sorunlarımız var.
    Böyle bir karar ilgili herkesi biraz üzebilir. Bununla başedebilmeniz için birkaç öneri verebilirim:
    1. Anababalar üzüntülerle yüzleşmek zorundadırlar. Her anababanın çocukları için hayalleri ve idealleri vardır ve bir sınıfın tekrarı bu hayale pek uymaz. Hayalleriniz yıkıldığında (ya da siz öyle olduğuna inandığınızda) üzülürsünüz. Üzüntünüzü yaşayın ve gerçekleri kabul edin. Bu üzüntüyü yaşayıp kabul ettikten sonra, çocuğunuzun da aynı süreçten geçmesine yardımcı olmaya hazır olabilirsiniz.
    2. Çocuğun da üzüntüsünü yaşamasına izin verin. Çocuklar bir sınıfı tekrar etmek zorunda kaldıklarında mutsuz olurlar çünkü yıllar içinde oluşturdukları sosyal ilişkilerini kaybederler.
    3. Sınıfı tekrarlamanın kazançlarını araştırın. Eğitimdeki temelinin sağlamlaştırılmasının, okul hayatının geri kalanına ne kadar yardımcı olacağını görmesine yardımcı olun. Olumlu bir tutum içinde olun ve bu çocuğunuzun da olumlu yaklaşmasını sağlayacaktır. Okulla işbirliği yapın ve bir sonraki seneyi çocuğunuzun okuldaki en iyi yılı haline getirin. Düş kırıklıklarıyla yüzleşmek, onların üstesinden gelmek ve ilerlemek; bir sınıfın tekrarlanması gibi bir durumda bile sizin ve çocuğunuzun öğrenebileceği şeylerdir.

    YARATICILIK

    Bazı insanlar daha yaratıcı olarak mı doğarlar Yoksa bu geliştirilebilecek bir özellik midir
    Çocuğunuz bir Beethoven ya da Michelangelo olmayacaktır ama hangi mesleği seçerse seçsin, yaratıcı düşünmeyi öğrenmesi iyi olacaktır. Bence her insan yaratıcıdır. Ama her insanın doğuştan farklı bir potansiyeli ve bu yaratıcılığı ifade edeceği farklı bir alan vardır. Bazı çocuklar yaratıcılık konusunda daha özellikli doğabilir veya belli bir özellik göstermesini sağlayan bir kalıtsal faktör olabilir. Ama heyecanlı ana babalar çocuklarına yaratıcı düşünmenin heyecanını öğretebilirler.
    Çocuğunuzun ilgi ve beceri alanlarını saptayın. Onu heyecanlandıran şey nedir Daha çok yaratıcılık anababanın çocuğu yüreklendirmesine ve ilgi alanlarının gelişmesi için imkânların sağlanmasına bağlıdır. Çocuğun yarattığı her şey farkedilmeyi ve övülmeyi hakeder.

    MÜZİK DERSLERİ

    Çocuğuna müzik dersleri aldırmak isteyen anababaların gözönünde bulundurması gereken bazı faktörleri tartışabilir misiniz
    Son yıllarda yapılan araştırmalar, müzik derslerinin çocukların özellikle fen ve matematik alanlarındaki başarılarını artırmaya yardımcı olduğunu ortaya koymuştur. Bu nedenle, medyada da çocuğun öğrenmesini geliştirme yollarından biri olarak müzik dersleri üzerinde durulmaktadır.
    Doğal olarak anababalar çocuklarının hayatlarını en iyi ve en dolu şekilde geçirmelerini isterler ve bazı anne ve babalar için bu, ders demektir. Bence anababaların ilkönce düşünmeleri gereken nokta, böyle bir öğrenmenin güzelliklerinin yanı sıra zorluklarına da katlanmaya istekli olup olmadıklarıdır.
    Böyle bir özel beceriyi kazanırken çocukların geçtiği üç aşama vardır, ilk aşama yeni bir imkânın yarattığı heyecandır. Tuşlara dokunmak ve o küçük komik notaların ne anlama geldiklerini öğrenmek ilginç olabilir. Bu çok kısa sürebilir ve ikinci aşama can sıkıntısı ve pratik yapmanın tekdüzeliğine direnme dönemidir. Eğer çocuk bu zor aşamayı atlatabilirse, artık uzmanlaşmanın heyecanını tadabilir. Bu süreç içinde, çocuklar eğer umdukları kadar hızlı bir ilerleme kaydettiklerini göremezlerse çok ciddi olarak cesaretlerini kaybederler. Böyle bir durumu sizin çocuğunuz da yaşayabilir.
    Çocuğunuzu müzik derslerine yazdırmayı düşünürken, önce çocuğunuzun doğal yeteneklerini değerlendirin. Bence bütün çocuklar müzik öğrenmeli ve değerini de anlamalıdır çünkü müzik evrensel bir dildir. Eğer çocuğunuz derslere başladıysa, katılıktan ve olumsuzluktan kaçının. Eğer çocuğunuz, ilk balayı dönemini geçirdiyse, direnme aşmasında bu işi bırakmasına izin vermeyin. Bir plan yapın (çocuğunuzun işbirliği ve öğretmenin tavsiyeleri ile):
    1. Pratik yapma süresini tahammül edilecek kadar kısa tutun.
    2. Dersin öğrenilebilmesine yeterli olacak sıklıkta pratik yapmasını sağlayın. Dersten bir saat önce birkaç saat sıkı bir çalışma yapmaktansa, haftada 6 gün 15er dakikalık tekrarlamalar çok daha iyidir.
    3. Müzik aletini, pratik yapma sıkıntısı çekmeden sadece eğlence için çalabileceği zamanlar ayarlayın.
    4. Kendiniz de müzik aletini çalmaya uğraşın. Çocuğunuzun size bir şey öğretmeye çalışması onun ilgisini çekebilir ve uzmanlığa ulaşmak için gerekli gerçek çabayı göstermesini sağlayabilir.
    5. Öğretmene pratik yapmanın eğlenceli yollarını sorun. Örneğin, çocuklar "balık avlamaya gidip" (bir çubuk, ip ve mıknatısla), çalmaları gereken şarkıların isimlerini (köşelerinden ataçla tutturulmuş kağıtları) balıklar gibi yakalayabilirler veya bir arkadaşlarıyla birlikte pratik yapabilirler. Çalışmaları eğlenceli hale getirmenin pek çok yolu vardır.
    6. Eğer çocuğunuz, öğretmeni ve siz, ilgi eksikliğinden dolayı çok yavaş bir ilerleme kaydettiğini düşünüyorsanız ve çocuğunuz da istiyorsa bırakmasına izin verin.

    EV OKULU
    Çocuğunuzu okula göndermektense, evde öğretim vermenin olumlu ve olumsuz yanlan nelerdir
    Son yıllarda anababaları belli bir programı izleyerek evde öğretim yapmaya teşvik eden bir ev-okulu akımı vardır. Bu seçenek okullarla ilgili bazı sıkıntıları olan anababalara oldukça cazip görünmektedir. Örneğin, çok kalabalık sınıflar, özel çocuklar için özel bazı programların eksikliği, yaşıtların olası olumsuz etkileri, kötü alışkanlıkların kazanılması ve bazı dini kaygılar.
    Okullarla ilgili bu kaygılara katılıyorum ama evde öğretimi seçen kişilerin gerekli donanıma sahip olmadıkları endişesini de taşıyorum. Tanıdıklarımın sadece % 5´inin evdeki öğrenimi sağlayabilecek niteliklere sahip olduklarını düşünüyorum.
    Böyle bir programın gerektirdiği devamlı etkileşimi anababaların çoğu sağlayamaz, iki yönlü bir rolü üstlenmek zorunda kalırlar. Ana-babalıktan öğretmenliğe ve tekrar anababalığa geçmek hem onlar, hem de çocuklar için çok zor olacaktır. Sürekli denetim sağlamak ve aynı zamanda çocukla hoş vakit geçirip, gevşemek ve birlikte oyun oynamak bazıları için imkânsız olmasa bile, çok zordur. Dahası, bazı anababalar çocukların kazanması gereken materyallerle başedecek eğitim düzeyinde değildir. Fen ve matematik konusunda çok az bilgisi olan anababalar, üst sınıflarda bu konuları çocuklarına öğretmekte çok zorlanabilirler.
    Ev-okulu genellikle ilköğretim yıllarında uygulanmakta ve daha ileriki yıllarda çocuklar okula gitmektedirler, ilköğretim yıllarında, çocuklar anababaların etkisine çok açıktırlar ve çevrelerindeki kültürel değerleri anababaların bakış açısından almaya hazırdırlar. Ama ortaokulda, çocuklar yaşıtlarından daha çok etkilenirler ve ev-okulundan ortaokula geçmek çocuğun bu döneminde oldukça sarsıcı olabilir.
    Bu nedenle, ev okulunun bazı olumlu yanlan olmasına rağmen üzerinde iyice düşünülmeden uygulanmamalıdır. Siz de çocuğunuzda bunu deneyip denemeyeceğinize karar vermelisiniz.

    OKULDAKİ PROBLEMLER

    Her çocuğun okulda istendiğini ve sevildiğini hissetmek ihtiyacında olduğunu biliyoruz. Oğlumuzun bu konuda bir problemi var. Sınıf arkadaşlarının kendisini farketmesi için başını sürekli derde sokuyor. Eğer bir başka çocuk ona vurursa, o da dönüp aynısını yapıyor. Başı genellikle dertte. Bazı arkadaşları var ama okula karşı tutumu çok kötü ve gittikçe de kötüleşiyor.
    Bu çocuk kendini güvensiz hissediyor gibi gözüküyor ve yardıma ihtiyaçtı var. Her insanın ilgiye ihtiyacı olması çok normaldir ve bu evrenseldir.Çocuklar olumlu ve mutlu bir ilgiyi tercih ederler fakat bunu yeterli miktarda alamazlarsa, bazen de olumsuz yollara başvurarak farkedilmeye çalışırlar. Çok fazla taşınmış olan çocuklar bazen böyle bir tutum içine girerler. Sürekli olarak arkadaşlarını ve tanıdık yerleri kaybetmenin sıkıntısını yaşıyor olabilirler.Bunun dışında, anne ya da babanın yokluğu güvensizlik yaratabilir. Kızların da, erkeklerin de hayatlarında her ikisinin de olması gerekir, işteki sorumlulukları, sağlık problemleri veya fiziksel ya da duygusal mesafeler nedeniyle çocuk anababasından her ikisine de erişemiyorsa, kendini değerli hissetme mücadelesi verecektir.
    Çocuğunuza okulda arkadaşlarıyla geçinemiyor diye acımaktan geçin. Onu, yanlış davranışlarının sonuçlarından kurtarmayı reddedin.Çünkü er ya da geç arkadaşları ve öğretmenleri daha düşünceli ve saygılı davranması gerektiğini öğrenmesine yardımcı olacaklardır.Çocuğunuzun erdem, ilgi ve becerilerini bulun, onları geliştirip teşvik edin ve çocuğunuzun kendisiyle gurur duymasına yardımcı olun.
    Çocuğunuzun hiperaktif olup olmadığını da kontrol edebilirsiniz. Bu tür problemler yaşayan çocukların çoğunda Dikkatini Toplama Eksikliği (ADD) olduğuna tanık olmuşumdur. Düşüncesizce davranırlar ve diğerlerine karşı duyarsızdırlar. Bazen sınıftaki güçlüklerini sınıf dışında problem yaratarak kapatmaya çalışırlar. Eğer böyle bir durumdan şüpheleniyorsanız, bir çocuk doktoruna ve psikiyatriste danışın. Disiplin yöntemleri ve ilaçlar çok yardımcı olabilir. 124
    Bu arada, çocuğunuza evde sosyal beceriler kazandırın. Sırasını beklemeyi, şaka kaldırmayı ve çatışmaları şiddete başvurmadan çözmeyi öğrenmesine yardımcı olun ve iyi olduğu zamanlarda onu övün.

    DUYGUSAL GELİŞİM
    EV ORTAMI

    Çocukların büyümesi ve gelişimi için ideal bir ev ortamını tanımlamanız gerekseydi, hangi faktörler en önemli olurdu
    Ne kadar harika bir soru! İşte tavsiye ettiklerim:
    1. Evliliğinizle ilgilenin. Birbirlerine saygı duyan ve seven ana-babaya sahip olmak çocukların hayatlarındaki en önemli ve olumlu faktördür. Anababalar, çocuklarınızın önünde birbirinize saygıyla yaklaştığınızdan emin olun. Sevgi çok güzeldir, ama açıkça, tutarlılıkla ve dürüstçe ifade edilmedikçe bir yararı yoktur.
    2. Onu koşulsuz olarak ve sevgiyle kabul edin. Güvenli bir aile hayatının en temel faktörlerinden bir diğeri de her çocuğu kendisi olarak kabul etmektir. Destek, yüreklendirme ve işbirliği yaratabilmek için, onaylama ya da kınamalarınızı olumlu bir yaklaşımla yapmalısınız.
    3. Uygun bir eğitim ve disiplin sunun. Bu, çocukların kendi kendilerinin farkında olmaları, diğer insanlarla başarıyla etkileşim kurmaları ve başkalarına şefkat duymayı öğrenmeleri için gereklidir.
    4. Hoş ve eğlenceli bir atmosfer yaratın. Evinizden kahkahayı eksik etmeyin. Ama kahkahalarınızın başkalarıyla alay etme şeklinde olmamasına dikkat edin.
    5. Geniş ailenizle ilgilenin. Çocukluğumun en güven verici şeylerinden biri geniş ailemizdi. Büyükannem, ben lise yıllarımdayken sessizce ölünceye kadar bizimle birlikte yaşadı. Onun varlığının hayatımda çok büyük etkisi vardı. Bizi çevreleyen amca-dayı, teyze-hala ve kuzenler hastalık ve duygusal problem anlarında hep yanımızdaydılar. Çocuğunuza geniş ailenin bugünün hareketli toplumuna bir düzen getirdiğini öğretin. Telefon konuşmaları, mektuplar ve ziyaretler de çocuğunuza geniş ailenin bir parçası olduğunu hissettirecektir. Geniş aile ona kendisinden daha büyük bir şeye ait olmanın güvenlik duygusunu verecektir.
    Ancak, bütün geniş ailelerin olumlu etkisi olmayabilir. Bazı aile üyeleri olumsuz, gereğinden fazla eleştirel, yargılayan veya istismar eden ya da alkolik kişiler olabilirler. Eğer durum böyle ise, çocuklar bu kişilerle sık sık birlikte olmanın yararını göremeyeceklerdir. Onun yerine, çocuklarınıza bu kişileri sevmeyi, onlardaki iyi yönleri görmeyi ve aynı hatalara düşmemek için onların yanlışlarının farkında olmayı öğretebilirsiniz.
    6. Her zaman misafirperver olun.Evinizi çocuklarınızın arkadaşlarının her zaman hoş karşılandığı bir yer olmasını sağlayın. Bu onların sağlıklı birer yetişkin olmalarına bir basamak oluşturur ve büyüdüklerinde bile gelmek isteyecekleri bir sığınak olacaktır.

    ÇOCUKLARINIZI KUCAKLAMAK

    Çocukların, anababalann kucaklamasına ve sarılmasına artık ihtiyaç duymadıktan belli bir yaş var mıdır
    Yetiştkinler de dahil herkesin kucaklanmaya ve dokunmaya ihtiyacı vardır, bu nedenle de çocukların böyle bir yaşa hiçbir zaman gelmediklerini düşünüyorum. Ama, artık okşanmaya ihtiyaçları kalmadığına ana-babalarını inandırdıkları dönemlerden geçtikleri de doğrudur. Ancak kendi kimliklerini ortaya koymakta çok zorlandıkları böyle dönemlerde bile, dokunulmaya ihtiyaç duyarlar. Sadece onu daha özel yerlerde ve değişik şekillerde isterler. Çocukların okşanmaya veya dokunulmaya en müsait oldukları saati bulun. Bu, genellikle yatma zamanıdır. Her çocuğunuza zaman ayırın. Değişik dokunuşlar deneyebilirsiniz - sırt ovma, baş kaşıma, alnını okşama veya bazen ufak bir gıdıklama olabilir. Yatağın yanına oturun, bir süre konuşun, ona bir şekilde dokunun ve yanından aynlmadan bir öpücük verin.
    Bir çocuk dokunulmayı reddediyorsa bunun büyümenin normal bir parçası olduğunu anlamalıyız. Bunu kişisel bir reddetme olarak algılamayın. Sabırlı ve anlayışlı olduğunuz ve duygusal olarak onun ulaşabileceği bir yerlerde bulunduğunuz sürece, sıcaklık ve sarılmalar gidip gelecektir. Ama güven duygusu her zaman orada olacaktır.

    MAHREMİYET

    Çocuklarının mahremiyeti konusunda anababalara ne gibi önerileriniz olabilir
    Anababalann, çocuklarının mahremiyet ihtiyacını ve yaşla nasıl değiştiğini anlayabilmelerine yardımcı olacak üç önemli faktör vardır. Birincisi çocuğun yaşıdır, ikincisi çocuğun kişiliği ve üçüncüsü ise o andaki genel ruh hali veya koşullardır.
    Yaş. Altı-yedi yaşlarından önce çocukların mahremiyet ihtiyacı çok ender görülür. Üç-dört yaşlarına kadar, çocuklar her zaman bir yetişkinin görüş veya duyuş alanı içinde olma ihtiyacındadırlar. Ancak altı ya da yedi yaşlarından sonra, çocuk bağımsız bir birey olabilmek için biraz yalnız zaman geçirmeye ihtiyaç duymaya başlar. On-on bir yaşlarında, çocuğun bu ihtiyacı önemli ölçüde artar ve ergenlik yılları boyunca artmaya devam eder.
    Kişilik. Bazı çocuklar çok dışadönüktürler ve çok az mahremiyete ihtiyaç duyarlar veya bunu gerçekten isterler. Öte yandan, içedönük bir çocuk yalnız başına zaman geçirmekten zevk alır ve buna ihtiyaç duyar.
    Ruh hali ve koşullar. Mahremiyet ihtiyacı bazen doğrudan o andaki koşullar ve çocuğun ruh haline bağlıdır. Bazı çocuklar, kırıldıkları ve öfkeli oldukları zamanlarda, anababaların ilgisine, kucaklamasına ve rahatlatmasına ihtiyaç duyarlar. Bazılarının ise, biraz "mekân"a ihtiyacı vardır. Biraz sakinleşmeye ve duygularını tanımlamak için zamana gereksinim duyarlar. Anababalarının yaratıcılığını ve duyarlılığını isterler. Çocuğun öfkesinin veya incinmiş duygularının üzerinde düşünmesi için zamana ihtiyaç duymasını anlamak ve saygı göstermek çok önemlidir. Daha sonra, çocuğunuzun odasına gidip kapısını tıklatabilirsiniz ve biraz okşamaya veya konuşmaya hazır olup olmadığını öğrenebilirsiniz. Eğer hâlâ değilse, belli aralıklarla odasına gidip hazır olup olmadığını kontrol edin.

    AŞIRI KORUMACILIK

    Anababalar çocuklarını aşın korumaktan nasıl uzak durabilirler
    Yakın bir zamanda üçüncü sınıfa giden bir kız çocuğuyla çalışmam vardı. Yürürken bebek gibi adımlar atıyordu. Bebek gibi bir sesle konuşuyordu ve küçük bir çocuğun kelimelerini kullanıyordu. Çok parlak bir çocuk olmasına rağmen, diğer çocuklara uyum gösteremiyor ve onların hareketli oyunlarına katılmaya korkuyordu. Güvensiz ve devamlı| ağlayan mutsuz bir çocuktu. Bu çocuğun okuldaki sıkıntılarının nedenlerini irdeledikçe, annesinin kızının bebekliğinden çok zevk aldığını ve farkında olmadan onun devamlı küçük kalmasını sağladığını ve aşırı koruyarak, kendisi daha uzun bir süre bir bebeğe sahip olurken, kızına J da ciddi bir problem yarattığını anladık.
    Aşın korumacı olduğunuzu düşünüyorsanız, yararlanabileceğiniz bazı öneriler:
    • çocuğunuzun güçlü olduğu noktaları farkedin ve onları kullanmasına yardımcı olun
    • kendi anababalık becerilerinize güvenin
    • amacınızın çocuğunuzun bağımsızlığa ulaşmasında yol gösterici olmak olduğunu anlayın
    • dikkatli sorular sorarak, çocuğunuzun iyi kararlar almasına ve onları uygulamasına yardımcı olun
    • ona inandığınızı bilmesini sağlayın
    • olumlu bir tutum içinde olun
    Karşılaştığım aşırı korumacı anababalar genellikle ya kendileri de aşırı korumacı anababalar tarafından büyütülmüş ya da diğer aşırı uçta olup aşırı ihmal edilmiş olan kişilerdi. Diğer bazı durumlarda, ciddi bir hastalık veya kaza, anababanın böyle bir problemin tekrarını engelleme çabasıyla aşırı korumacı olmasına yol açmaktadır. Neden ne olursa olsun, aşırı korumacı olmadan da çocuğunu koruyan bir anababa olabilirsiniz.

    ÇOCUKLARIN HAFIZA BANKALARI

    Psikoloji okuyan bir arkadaşım çocukların, o bilgiyi hemen anlamasalar ya da kullanmasalar bile, gördükleri ve duydukları her şeyi kaydettiğini söyledi. Bu beni çok rahatsız etti çünkü eşim de ben de öfkeli olduğumuzda kızlarımıza bağırıyoruz. Bunun nasıl bir etkisi vardır ve bunu nasıl telâfi edebiliriz
    Çocuklar gerçekten de iyi veya-kötü deneyimlerini kaydederler. Ama özellikle de, mutlu veya acı veren duygusal olayları hatırlamaya daha eğilimlidirler. Ancak, öfkeli olmak ve bağırmak pek çok anababanın yaptığı bir şey, bu nedenle de sizi bu konuda ağır bir suçluluk duygusuna sokmak istemiyorum. Eğer öfkeniz çocuklarınızın problemlerini düzeltmeye yönelmiş ve sevginin oluşturduğu bir öfke ise, çok fazla endişelenmenize gerek yoktur. Çocuklarınızın geçmişleriyle ilgili olarak neler hissettikleri konusunda kaygılarınız varsa, onlara sorun. Size hemen cevap vereceklerdir.
    Ancak, çocuklarınızı yoğun bir öfke duygusu yaşamadan düzeltmeyi öğrenmeniz çok önemlidir. Aşırı öfke zamanla korku ve daha sonra da isyan yaratır. Kendinize bir "mola" vermeyi öğrenin. Belli bir durumda çocuğunuzun öğrenmesi gereken ders her ne ise onun üzerinde biraz düşünün. Onu en etkili bir şekilde nasıl öğretebileceğinizi (örneğin, sakin, kararlı bir şekilde sonuçları ve yeri sınırlayarak) değerlendirin ve sonra da planınızı uygulamaya koyun.
    Çok değerli bir sanat eserinde her zaman zıtlıklar vardır. Karanlık ve aydınlık, parlak ve soluk renkler o resmi gerçekten güzel yapar. Çocuklarınızın hayatına şekil verirken siz de bir eser yaratıyorsunuz. Hayatlarınızı dengeleyebilmek ve onlara gerçek kavramları öğretebilmek için mutsuzluk, öfke, mutluluk ve barış beraber olacaktır. Çocuklarınızla zaman zaman konuşmak, geçmişi gözden geçirmenize yardımcı olabilir. Küçüklüklerine ait bazı olayları hatırlatın - belki de tümüyle unuttukları zamanları. Bu hikâyeleri anlatarak ve nedenlerini açıklayarak, onlara geçmişlerini yorumlama fırsatı vermiş olursunuz. Böylece, disiplini oluşturanın sevgi olduğunu anlarlar.

    SEVGİYİ ÖĞRETMEK

    Anababanın sunduğu temel bakım ve beslenmenin dışında, çocuk sevgiyi nasıl öğrenebilir
    Sevgi, seven anababalar tarafından öğretilir - birbirlerini, kendilerini ve bebeklerini seven anababalar. bebeğin varlığı ile oluşan sıcak canlılık sevginin varlığıdır. Sevgi sadece yaşanmaz, öğretilir de ve anababalar sevginin öğretilmesi gereğini anlamalıdırlar. Çocuğun ihtiyaçlarının karşılanması için sunulan sevecen bakım, çocuğun hayatında sevginin canlı tutulmasında çok önemli bir yer tutar. Sevgi, sert, öfkeli ve yüksek bir ses yerine, yumuşak ve sevecen bir ses tonu kullanılarak öğretilir. Sevgi, bir çocuğu aşağılamak, ders vermek veya küçük düşürmek yerine, onu sevecen ve olumlu sözcükler kullanarak yüreklendirerek öğretilir. Çocuk onu, sizin gözlerinizde görecek, sesinizde duyacak, dokunuşunuzda hissedecek ve tüm ilginizde farkına varacaktır.

    KABUSLARIN NEDENİ

    Dört buçuk yaşındaki torunum gece kâbuslar görüyor. Eskisi kadar çok olmamakla birlikte, gündüzleri de sık sık ağlıyor.
    Çocukların kâbusları sadece çocuk için değil, anababa için de çok rahatsız edicidir. Çocuklar ve anababalar uykularını alamadıkları zaman, yorgunluğun aile içinde büyük bir strese neden olduğuna tanık olmuşumdur. Aslında, pek çok durumda kâbusların da nedeni aşırı strestir. Bazen de beklentilerin çok yüksek olmasından kaynaklanır (okulda yüksek notlar almaya çalışan çocukların kâbuslar gördüklerini biliyorum). Çok sert cezalar veya çok büyük bir öfkeyle öngörülen sonuçlar çocuğun hayatında bazı problemler yaratabilir ve kötü rüyalar olarak ortaya çıkabilir. Yaşıtlarla olan ilişkilerdeki gerginlikler veya çocuğun kendi algılamaları sonucunda oluşan stres de kâbuslara neden olabilir.
    Bunların yanı sıra, beli bazı fiziksel durumların yanı sıra hastalıklar da kâbuslara yol açar. Burundaki allerji veya astım nedeniyle nefes zorluğu çeken çocukların uykuları da huzursuz olur. Anababaların veya öğretmenlerin tutarsız davranışları çocukta kaygı ve sinir bozukluğuna neden olur ve çocuk bunları kâbuslarda görür.
    Madalyonun öbür yüzünde ise şu vardır: Aşırı özgürlükler kaygı yaratır. Pek çok okul öncesi çocuk, yakın çevrelerinde özgürce dolaşabilirler. Ayrıca duygusal olarak da çok özgür bırakılmışlardır ve aile içinde çok az yakınlık vardır. Kendilerini geceleri kâbuslar görmeyecek kadar güvende hissedebilmeleri için, çocukların, duygusal samimiyet ve sıcaklığın yanı sıra, büyük miktarlarda okşanmaya ve fiziksel yakınlığa ihtiyaçları vardır. Çocuğunuzun özgürlüğü ile denetimini dengelemek çok önemlidir.
    Çocukların duydukları veya gördükleri korkutucu deneyimler de kâbuslara neden olabilir. Akşam yemeğinde tartışılan bir haber veya televizyon programları çocuğun küçük kafasında korkutucu bir iz bırakabilir.
    Tabii ki kâbuslar da her zaman kötü değildirler. Bazı rüyalar çocukların korkularından kurtulmalarına yardımcı olabilir ama bu rüyalar çocuğu korkutmaya başlarsa bir kısır döngü içine girilebilir. Bazı çocuklar süreklilik gösteren kâbusların korkusundan yatağa gitmek istemezler.
    Nedenleri anlaşıldıktan sonra, kâbusların tedavisi oldukça kolaydır. Sadece, çocuğunuzun hayatındaki stresi azaltın. Özgürlüklerle beklentiler arasındaki o ince dengeyi sağlayın ve önemli bir faktör olduğunu düşünüyorsanız, cezalarınızın şiddetini düşürün. Oyun arkadaşlarının anababaları ile ya da size bilgi verebilecek herkesle konuşarak, onu korkutacak veya hayal kırıklığına uğratacak bir şey olup olmadığını öğrenin.
    Bol bol koşulsuz sevgi verin. Çocukla daha fazla vakit geçirin, özellikle de akşamları hikâyeler okuyun, kucaklayın ve oyunlar oynayın. Böylece çocuğunuzun kendini güvende hissederek ve mutlulukla yatağa gitmesini sağlayın. Bir gece lâmbasını açık bırakmanızı ve gece korkunç bir görüntü alabilecek resimleri ya da gölge oluşturabilecek nesneleri odadan çıkarmanızı öneririm. Onu bir koruma duygusuyla sarın, onu şımartmazsınız. Ona mutlulukla büyümesi için ihtiyacı olan güven duygusunu vermiş olursunuz.

    ÇOCUKLUKTA YAŞANAN ZNT

    Birisi üç buçuk, diğeri ise 18 aylık olan iki oğlumuz var. Bir süre önce dünyaya gelen bebeğimiz ölü doğdu. Büyük oğlumuz bebek konusunda gerçekten çok heyecanlanmıştı. Bebeğin karındaki hareketlerini ve kalp atışlarını hissediyordu. Bebeğin kaybı onda çok olumsuz etkiler yarattı. Altını ıslatmaya, uykusu ve yemekleri çok azalmaya ve beklenmedik tepkiler ve isyankâr davranışlar göstermeye başladı.
    Bu ailede tam bir kriz durumu olmuş. Ölüm, geride kalanlarda yarattığı çaresizlik ve mutsuzlukla birlikte gelen en büyük kayıptır. Yetişkinler için ölümle başetmek çok zordur ve çocuklar için daha da zor olabilir. Eli-sabeth Kübler-Ross´un ve diğerlerinin tanımladığı gibi üzüntünün çeşitli aşamaları vardır. Önce, gerçekleşmiş olan olayın inkârı vardır. Daha sonra, kaybetme duygusu ve bu kayıptan dolayı öfke gelir. Bu durumu, üzüntüyle birlikte gelen mutsuzluk, acı, korku ve suçluluk duyguları izler. Zamanla da, iyileşme olur!
    Aile bireylerinden birinin ölümünü yaşayan bir çocuk korku duygusunu da yaşar - büyüklerin ve kendisinin üzüntüsünün korkusunu; kendi yaptığı bir yaramazlığın cezasının bu ölüm olabileceği korkusunu; bir çocuk ölebiliyorsa kendisinin de ölebileceği korkusunu yaşar. Çocuk kesinlikle öfke duyacaktır ve öfkesi acısını ve korkusunu bastıracaktır. Aşağıdaki aşamaları bir çocuğun üzüntüsüyle başedebilmesine yardımcı olmak amacıyla kulanabilirsiniz:
    Önce, mümkün olduğu kadar açıklama yapın. Çocuğun, bu ölümün kendi suçu olmadığını anlamasına yardımcı olun. Ölümü normal gibi göstermenize gerek yoktur çünkü bu aşamada çocuk buna inanmayacaktır ve öyle hissetmeyecektir.
    İkinci olarak, dürüst olun. Bu aşamada, hem çocuğun duyguları, hem de kendinizinkilerle ilgili tüm cevaplara sahip olmadığınızı itiraf edin.
    Üçüncü olarak, endişelerini gidermeye çalışın. Çocuğunuzun, geri dönüşler gösteren veya olumsuz olan davranışları olsa bile, onu sevdiğinizden ve kabul ettiğinizden emin olmasını sağlayın. Onu şımartın ve sık sık onunla birlikte olarak onu rahatlatın.
    Dördüncü olarak, kendisini uygun bir şekilde duygusal olarak ifade etmesi için onu yüreklendirin. Korku, öfke ve suçluluk duygularını mümkün olursa kelimelere dökmesine veya bir yastığı yumruklayarak ya da ağlayarak ifade etmesine yardım edin. Onunla birlikte ağlayın ve onu rahatlatın.
    Ve evet, çocuğunuzun ziyaretlere ve/veya cenazeye katılmasını sağlayın. Cenazede bulunmak üzüntüyü ifade etmenin bir yoludur. Orada olup ölen insanın nerede olduğunu görmek üzüntülü dönemin daha somut bir şekilde sona erdirilmesini sağlar.
    Üzüntü ve kayıplar hayatın gerçekleridir. Siz de, çocuğunuz da bununla başetmeyi ve onu beraberce aşmayı öğrenmelisiniz.

    ANABABA VE ÇOCUK ARASINDAKİ FARKLILIKLAR

    Anababa ve çocuk arasındaki kişilik farklılıklarından ne gibi aile problemleri oluşabilir
    Pek çok problem gelişebilir. New York´lu bir çocuk doktoru yıllar önce anababaları ve doğumlarından itibaren çocukları incelemeye başlamıştı. Yıllar boyunca pek çok kişiyi izledi ve bulguları üzerinde düşünmeye değer nitelikte. Örneğin, sakinliği, huzur ve sessizliği seven bir annenin her konuda enerjik bir çocuğu vardı ve annenin doğduğu andan itibaren bu çocukla problemleri olmuştu. Hayatları boyunca süren ve etkileri ciddi boyutlara ulaşan kırgınlıklar oluşmaya başlamıştı. Diğer yandan, son derece enerjik ve hareketli bir annenin sakin ve içedönük bir çocuğu olabilirdi. Bu anne böyle bir çocukla sabırsız ve sıkıntılı olabilir ve ailede uyumsuzluklara neden olacak farklılıklar ve kırgınlıklar yaratmaya başlayabilir.
    Anababalar genellikle bebeklerini kucaklamak ve okşamak isterler ama bazı bebekler bundan hoşlanmazlar. Kıpırdanıp sertleşirler ve annelerinin kollarında rahatlayıp doğru düzgün oturmazlar. Böyle bir durum kırgınlık yaratabilir. Anne kendisinin bir eksikliği olduğunu ya da bebeğin onu sevmediğini düşünmeye başlar. Farkında olmadan, düşmanlıklar ve güç mücadeleleri başlayabilir ve bu da anne ve çocuk arasında daha sonraları ciddi problemlerin oluşmasına neden olabilir. Tanıdığım bir anne, annelik yıllarını kandırılmışlık duygusu içinde geçirmişti çünkü rüyalarındaki uysal bebeğe sahip olamamıştı!
    Aile olarak uyum içinde yaşayabilmek için bazı basit kurallar: Çocuğunuza karşı olumsuz duygularınızı tanımlayın. Kime benziyor veya sizin için problem yaratan ne yapıyor Size hatırlattığı insanla barışık olmaya çalışın (ya da eski eşinizi hatırlatıyorsa, öfkenizi ve üzüntünüzü yenmeye çalışın) ve bu özelliklerin çocuğunuza sunulmuş bir ödül olduğuna inanmaya çalışın.
    Daha sonra, onu olduğu gibi kabul etmeyi ve sevmeyi öğrenin. En iyi şekilde kabul edebileceği ve ihtiyacı olan ilgi ve sevgiyi çocuğunuza koşulsuz olarak verin. Onu kabullendikçe, onun değeri ve başarıları ile ilgili umutlar oluşmaya başlayacaktır. Çocuğunuzun geliştiğini ve hem sizin, hem de onun beraberce büyüdüğünüzü göreceksiniz.

    KABULLENME VEYA UMUT ETME

    Anababaların çocuklarıyla ilgili hayalleri ve beklentileri olması iyi değil midir
    Bilinçli veya bilinçsiz olarak, anababa olarak hepimizin çocuklarımızla ilgili hayalleri vardır. Bu umut ve rüyaların bir kısmı kendimizin büyürken kaçırdığı fırsatlarla ilgilidir. Ya da kendimizin geçmişte yaşadığı heyecanlı ve mutlu anları onların da yaşamasını isteriz. Kaynağı ne olursa olsun, hayallerimizin çocuklarımız için tahammül edilemez bir sıkıntı haline gelmemesine dikkat etmeliyiz, çünkü bunun sonucunda ciddi problemler ortaya çıkabilir.
    Bir futbol sahasına çıktıklarında ezilip gidecek kadar küçük olan oğullarının güçlü adaleli bir futbol oyuncusu olmasını isteyen babalar tanıyorum.
    Bu nedenle anababalar imkânsız düşlerin sonunda yaşayabilecekleri hayal kırıklıklarını, gerçekçi olarak ve çocuğun özelliklerine ve ilgilerine uygun düşler oluşturarak önleyebilirler. Her çocuğun kendine özgü bazı özellikleri vardır ve anababanın düşü bu eşi olmayan özelliklerin ve bireysel becerilerin keşfedilmesine yardımcı olmak ve çocuğun sahip olduklarına değer vermek olmalıdır.

    AİLEDEKİ TRAVMALAR VE ANABABA ZİYARETLERİ

    Bebeklerine baktığım ailede yakın bir zamanda bir boşanma yaşandı. Biri iki yaşında, diğeri dört yaşında iki çocukları var ama ben büyük olanla ilgili olarak yazıyorum. Annesiyle ilgili olarak devamlı kâbuslar görüyor. Anne küçükken onu çok dövüyordu. Şimdi çocuklar ayda bir saat annelerini ziyaret ediyorlar, ama dört yaşındaki onu görmek istemiyor. Oraya gidince tekmeleme ve çığlıklar atarak yumruklama davranışları gösteriyor ve hem ziyaretten önce, hem de sonra başedilmesi zor bir çocuk oluyor.
    Çocuk istismarındaki yaygınlık nedeniyle, ailelerin pek çoğu benzer durumlarla başetmek zorunda kalıyor. Çocukların korunmaya ve güvenceye ihtiyacı vardır ve bu çocuğun da annesinin onu bir daha incitemeyeceğini bilmesi gerekmektedir. Belki de bir saat üzerinde, orada kalacağı sürenin ne kadar olduğu ona gösterilirse bir yardımı olabilir. Eğer zamanı dolduğunda, oradan ayrılabileceğini bilirse, kendisini daha güvende hissedebilir ve korkusu azabilir. Eğer ziyaretler denetlenmiyorsa, annenin bu kısa sürede çocuğa korkulu dakikalar yaşatmadığından emin olmak için belki de bu yapılmalıdır. Ve bu durum devam ederse, çocuğa ziyareti reddetme hakkı verilmelidir. Bu durum üzerinde biraz kontrolü olduğunu bilmeye ihtiyaç duymaktadır çünkü annesi onu incitirken şüphesiz kendini çok güçsüz hissetmişti.
    Bu çocuk büyüdükçe, babasının ona annesi hakkında bilgi vermesini öneririm. Belki geçmişiyle ilgili biraz bilgi (eğer o da istismara uğradıysa, bu ayrıntılara girmeden) verilirse, annesinin neden öyle davrandığını anlamasına yardımcı olabilir. Böyle bir yaklaşım, annesinin hırçınlığının kendisinin kötü bir çocuk olması ile bir ilgisi olmadığını da açıklayabilir.
    Biraz garip gelebilir ama, çocuğun annesini ziyarete giderken bir demet çiçek ya da küçük bir hediye götürmesi akıllıca olabilir. Çocuklar hediye vermeyi severler ve bu onların kendilerini güçlü hissetmelerini sağlar. Güçlülük (ya da kontrol) duygusu bu çocuğun ihtiyacı olan duygudur. Ayrıca annenin de çocuğa daha sevecen yaklaşmasına neden olabilir, istismarına rağmen, belki de çocuğu görmek istemektedir ve kendine göre sevmektedir.
    Babanın ve bakıcının çocuğu geçmişteki, şu andaki ve gelecekteki korkuları hakkında konuşturmaları gerekmektedir. Korkularının yanı sıra öfkesini de kelimelere dökmesi, içindeki baskı ve gerginliği azaltabilir ve geçmişte yaşadığı olumsuzlukları yenmesini sağlayabilir.
    Belki de bu çocuk kâbuslar gördüğü için şanslı sayılır çünkü rüya ve kâbuslar yardımıyla bazı korkulardan kurtulmanın mümkün olduğuna; inanıyoruz. Babanın ya da bakıcının geceleri uyandığında bu çocuğu kollarına almalarını öneririm.Onu rahatlatmalı, mümkünse uyandırıp rüyasında gördüklerini anlatmasını istemelidirler. Onu yatağına yatırmadan önce güvence vermeli ve daha sonra rüyası hakkında konuşup bu korkuları konusunda artık endişelenmemesi gerektiğini söylemelidirler. Bu çocuğun yaralarını iyileştirecek olanlar, rahatlatma güvence, yüreklendirme ve sevgidir.

    DiSiPLiN VE EĞİTİM
    TUTARSIZLIK

    Ailemizin kuralları konusunda anlaşamadığımız zamanlarda, çocuklarımızın disiplinindeki tutarsızlığımızı önlemek için eşim ve ben neler yapabiliriz Tutarsızlıklar çocuklarımızı nasıl etkiler
    Olacakları önceden kestirebilme gereksinimi çocukların en temel duygusal ihtiyaçlarındandır. Ama mantıklı olarak ortak bir noktaya ulaşmadan tutarlı olmanız mümkün değildir. Artık bunu yapmanın zamanı gelmiş. Bir uzlaşmaya varana kadar karşılıklı konuşun ve anlaşın. Bir danışmanın yardımını gerektiriyorsa, bunu almaktan çekinmeyin. En azından temel kurallarınızda birleşmelisiniz. Çocuk yetiştirmede en iyi sonuçlar açık, mantıklı ve anlamlı kuralların her gün tutarlılıkla verilmesiyle elde edilir.
    Eğer küçük anlaşmazlıklar yaşanıyorsa, bu tartışmalarınızla çocuklarınıza dürüst olmayı, birbirini severek de karşı görüşlerde olunabileceğini ve olumlu bir uzlaşmaya ulaşabilmek için yapıcı bir tartışmanın nasıl yapılacağını öğretebilirsiniz. Ancak önemli konulardaki anlaşmazlıklar, çocuğun durumu kendi çıkarları için kullanmasına neden olabilir. Tanıdığım bir ailede çocuk istediği her şey için babasına gidiyordu çünkü babanın anneden daha yumuşak bir yaklaşımı vardı. Bu durum aile bireyleri arasında içerlemelere, suçluluk duygusuna ve korkuya neden oluyordu.
    Eşlerin aile içindeki tutarlılığı sağlayabilmelerine yardımcı olacak bazı ipuçları aşağıda verilmiştir: Önce, ulaşmayı istediğiniz amaçlan çocuklarınızla birlikte saptayın. Onun nasıl davranmasını istiyorsunuz Onun hayatta neleri başarmasını istiyorsunuz Bu amaçları düşünmek sizi birleştirebilir çünkü bütün anne ve babaların çocukları için her şeyin en iyisini istediklerine hiç şüphe yoktur.
    Bu amaçları belirledikten sonra, onlara ulaşmanın yöntemlerini saptayın. Bu, aileniz için bazı temel yöntem ve kuralları belirlemeniz anlamına gelir. Ayrıca, üzerinde konuştuğunuz özellikleri ve değerleri öğretmek ve çocuklara model oluşturmak anlamına gelir. Her bir kuralı annenin mi, yoksa babanın mı daha iyi uygulatacağına karar verin. Bazı durumlarda anne daha etkili olabilir, bazılarında ise baba. Herkes kendi iyi olduğu alanda önderlik etmelidir ama birbirinizi tutarlılıkla ve bu- J tünlük içinde desteklemelisiniz. Tutarlılık için uğraşmak çok kolay bir iş; değildir ama mücadeleye değer.

    POPOYA ATILAN ŞAPLAK

    Bazı çocuk gelişim uzmanları anababaların çocuklarının popolarına bir şaplak atmasına karşı çıkarlar. Bazıları ise, buna izin verilebileceğini söylerler. Siz ne düşünüyorsunuz
    Yıllar önce en sevecen anababaların bile, stres altındayken ceza ile istismar arasındaki ince çizgiyi aşabildiklerine tanık olmuştum. Bu, çocuğa bir şaplak atma ile ilgili tutumumu yeniden gözden geçirmeme neden olmuştu.
    Burada size sevdiğim bir hikâyeyi anlatmak istiyorum. Babasının koyunlarını otlatan bir kız vardı. Yanlış bir otlağa giderlerse ölebilirlerdi. Kızın görevi de sürekli olarak uyanık kalmaktı. Koyunlardan biri yanlış bir otlağa yönelirse, onu sopayla yavaşça dürtüklerdi. Onu ait olduğu yere geri getirmek ufak bir dürtüklemeyle mümkün oluyordu. Vurmak ve dayak hem işe yaramıyordu, hem de öfke yaratıp bir saldırıya neden olabilirdi.
    Çocuklarla sürdürdüğüm elli yıllık çalışmalarım boyunca, bu felsefenin başarısızlığa uğradığını çok ender olarak gördüm: Anababalar da her zaman uyanık olmalı ve çocuklarını güvenli otlaklara kararlılıkla ve sevgiyle yöneltmelidirler.
    Eğer bir çocuğa bir şaplak atıp atmamayı değerlendiriyorsanız, kendinize şunları sorun:
    1. Çocuğumun hayat ve hatalardan kaçınma konusunda neler öğrenmesini istiyorum (Başka bir deyişle, ne yapmaya çalışıyorum Bunu vurarak yapabilir miyim )
    2. Bu dersleri çocuğumun öğrenmesini sağlayacak en az acı verici sonuçlar nelerdir (Katı anababalar, genellikle çocuğu gereğinden fazla cezalandırma hatasına düşerler. Genellikle, az bir ceza yeterli olur.)
    3. Tutarlı bir yönlendirmeyi nasıl sağlayabilirim
    Bence, çocuğa yumuşak ama kararlı sınırlamalar koymanın, molalar vermenin ve çok değerli bazı ayrıcalıkların elinden alınmasının yanı sıra, sizin uygun kınamalarınız ve sınırlandırılmış ilginiz, bir şaplağa duyduğunuz gereksinimi ortadan kaldıracaktır.

    ÇOCUĞUN POPOSUNA VURMAKTAN NASIL KAÇINABİLİRSİNİZ

    Oğlumuz 4 yaşlarında ve artık poposuna vurmayı bir ceza olarak daha az kullanmaya çalışıyoruz. Daha önceleri ona hemen her gün vuruyorduk. Ancak bu yöntemden uzaklaşmamız biraz zor oluyor çünkü başka hiçbir şeye tepki vermiyor gibi gözüküyor.
    Tabii ki yanlış bir davranıştan sonra acı çekmek suçluluk duygusunun hafiflemesine neden olabilir. Ama genellikle de vurmak çocuğun yanlış davranışını değiştirmez. Sadece çocuğun bir dahaki sefere öyle davranmakta kendisini özgür hissetmesini sağlar!
    Benim annem ve babam çok katı insanlardı. Babam ailedeki tek otoriteydi ve ona itaat etmemiz gerekirdi. Ancak bütün hayatım boyunca sadece iki tane şaplak yediğimi hatırlıyorum. Bir çocuğun her gün poposuna bir şaplak yediğini duyduğum zaman çok üzülüyorum, çünkü bu ailede büyük bir gerilim ve olumsuz duygular olduğunu biliyorum.
    İyi bir disiplin için anababa yaratıcı olmalıdır. Bir keresinde babam gece yarısı beni kaldırıp, soğukta dışarıya çıkmamı ve gündüz hava daha sıcakken yapmam gereken bir işi yapmamı istemişti. Bu bana çok önemli bir ders oldu. Bana elini bile sürmemişti ama ben mesajı almış ve sorumsuz davranışımı değiştirmiştim. Bu olay, yaratıcı disipline iyi bir örnek olacaktır. Bir çocuğa fazladan iş yaptırmak, yaptığı dağınıklığı toplamasını ya da kırdıklarını tamir etmesini (en azından çabalamasını) sağlamak, poposuna vurulduğunda öğrendiğinden daha önemli şeyler öğretecektir.
    Yanlış bir davranışının ardından, sizin ona uyguladığınız bir sonuçtan zevk alıyor gibi gözükmesinin hiçbir önemi yoktur. Bir iskemlede oturmaktan nefret etse bile, işe yaramadığını size göstermek için eğleniyor gibi gözükebilir. Böylece siz de onun istediği cezayı vereceksiniz - bir şaplak! Eğer odasına gönderdiğiniz çocuğunuz orada durmuyorsa, oradan her çıktığında onu geri götürmeye devam edin ve "Mola süresi sen odanda oturduğunda başlayacak" deyin. Sonunda pek çok kez tekrarladıktan sonra, ciddi olduğunuzu anlayacak ve odasında oturacaktır.
    Mola ile ilgili genel kural, çocuğun her yaşı için bir dakikadır. Ancak ben daha çok sevdiğim bir kuraldan söz etmek istiyorum, çünkü böylece çocuk yaptığının sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalacaktır. Çocuğunuza şunu söylemelisiniz: "Bana şu üç şeyi söyleyene kadar mola devam edecek,
    1. yaptığın yanlıştı
    2. bunun yerine ne yapmalıydın
    3. bir dahaki sefere nasıl doğru davranabilirsin."
    Bu başvuracağınız tek disiplin yöntemi değildir. Çocuğun evden çıkmasını yasaklamak, televizyon seyretme süresini kısıtlamak, yatağa her zamankinden daha erken göndermek veya evde fazladan işler yapmasını sağlamak çocuğunuza bazı davranışlarını hoşgörüyle karşılamayacağınızı öğretmek için uygulayacağınız yollardan sadece bazılarıdır.
    Uyguladığınız bazı sonuçların yeterince ciddi olmadığı hissine kapılmayın. Eğer çocuk bir şeyi kırarsa ve onu temizlemek zorunda kalırsa, özellikle kırılan çok pahalı veya anılarla dolu bir eşya ise, cezanın yeterli olmadığını düşünebilirsiniz. Sonradan temizlemesini sağlayarak,çocuğunuzun yaptığı hatayı düzeltmesine imkân vermiş olursunuz. Bunu tutarlılıkla tekrarlarsanız, daha dikkatli olmaya başlayacaktır.

    ÇOCUĞA BÜYÜKANNE BAKTIĞI ZAMAN

    Eşim ve ben çalıştığımız için küçük çocuklarımızı gündüzleri büyükanneleri ile bırakıyoruz. Ancak onun bizden çok farklı bir disiplin anlayışına sahip olduğunu keşfettikçe çok zorlanıyoruz. Ne zaman çocukların bir davranışını düzeltmeye kalksak, "ama büyükannemiz yapmamıza izin veriyor" diyorlar. Ne yapmamızı önerirsiniz
    Torunlarına bakan büyükannelerin iki yönlü bir rolü vardır. Hem büyükanne, hem de bakıcıdırlar. Siz anababalar olarak bunu anlayışla karşılamaksınız.
    Çocuklar durumdan yararlanma konusunda doğuştan becerikli olduklarından, sizi pes ettirme yollarından birinin büyükannelerinin sözlerinden alıntı yapmak olduğunu anlamaları fazla zaman almamıştır. Bu yüzden onların sözlerini biraz şüpheyle karşılamaksınız.
    Bu problemleri çözmeniz için bazı öneriler verebilirim. Önce, büyükanneyle sevecen fakat açık bir konuşma yapın. Çocuklarla ilgili değerlerinizin ve amaçlarınızın neler olduğunu açıkça anlatın. Bunlara ulaşmanız için yardımını ve işbirliğini isteyin. Onun bakıcılık yaparken aynı zamanda büyükanne olmak istediğini anlamasına yardımcı olun ve çocuklarınızın ihtiyacı olan disiplini ve kuralları uygulayabilmenize yardımcı olmasını isteyin. Ancak o yine de büyükanne olduğu için sonuçlar sizin istediğiniz gibi olmayabilir. Problemin diğer ucundakiler üzerinde de çalışmalısınız. Diğer bir deyişle, çocuklarınıza büyükannelerin torunlarını biraz şımartma hakkına sahip olan özel kişiler olduklarını ama evdeki kuralların farklı olduğunu anlatın. Ayrıca, anababaların çocuklarını şımartmayı istemediklerini ve çocukların da büyükannelerin sevgi ve düşkünlüklerini suistimal etmemeleri gerektiğini söyleyin.
    Sanırım büyükanneye içerlememeye ve onu kıskanmamaya dikkat etmelisiniz. Çocuklarınızın anababası her zaman siz olacaksınız. Onların saygısını ve sevgisini kazanabilirsiniz ve büyükannenin sunduğu hizmetten zevk almaya çalışabilirsiniz.

    AÇGÖZLÜLÜK

    Kızımın doğum günlerinde ya da diğer özel günlerde arkadaşlarımızdan ve akrabalarımızdan hediye istemesini nasıl engelleyebilirim Bundan çok utanç duyuyorum ve istemenin uygun olmadığını düşünüyorum.
    Genel olarak doğru davranışı kazandırmak birkaç basit adımda mümkündür. Bu aşamaları uygulamak daha zordur. Anababalann çok basit,açık ve kesin bir kural oluşturmalarını öneriyorum. Bu kural "... yapmayacaksın" demek. "Keşke istemesen" ya da "Büyükannenden hediye istememelisin" yerine daha açık bir ifadeyle ve empatiyle "Hediye´,´ istemeyeceksin" demeleri gerekir. Bu kadar açıkça ifade edilince çocuk gerçekten ne kasdettiğinizi anlayacaktır. Çocukla aranızdaki temel ilişkiyi sevgi dolu ve olumluluk içinde devam ettirin. Böyle bir ilişki, hangi kuralı koyarsanız koyun, çocuğun sizinle işbirliği yapması için onu yüreklendirecektir.
    Çocuğunuzun kuralı bozması durumunda uygulayacağınız bir sonuç belirleyin. Örneğin, bir teşekkür notu yazıncaya veya başka bir koşulu yerine getirinceye kadar hediyeyi kendisine vermemek gibi.

    SINIRLARI GENİŞLETMEK

    Gelecekte karşılaşabilecekleri ergenlik dönemi isyankârlıklarıyla ilgili kaygılan olan anababalara ne tavsiyelerde bulunabilirsiniz
    Vereceğim tavsiye kısa bir süre önce dinlediğim bir hikâyeyle ilgili ola-çak. Bu hikâye, çok iyi bir geliri olan tam günlük iyi bir işte çalışan 22 yaşındaki bir adamla ilgili. Hâlâ anababasıyla birlikte yaşamakta ve nereye giderse gitsin akşam en geç 10:30´da evde olması beklenmektedir. Evleninceye kadar ayrı bir eve çıkmasına da izin verilmemektedir ve daha evliliğe hazır değildir, işte, ona 22 yaşındaki bir erkeğin sahip olması gereken normal bir özgürlüğü bile tanımayan aşırı koruyucu bir ailesi olan genç bir adam.
    Akıllı bir anababa, çocuğunun yeni bir gelişim ve sorumluluk durumuna hazır olup olmadığını izler ve onu buna yönlendirir. Eğer bir anababa, çocuğu bazı sorumlulukları kazandığı için ve onun istemesine fırsat vermeden ona yeni özgürlükler sağlarsa, çocuk çok ender olarak isyan eder. Çocuğunuzun büyümeye ve ufkunu genişletmeye hazır olduğunun farkında olduğunuz sürece gereksiz ergenlik isyanlarını da engellemiş olursunuz.

    KENDİNİ KONTROLÜ ÖĞRETME

    Bazen kendini kontrol çocuğun içinden gelen doğal tepkilere karşı gelebilmektir. Böyle bir kontrolü çocuklara öğretmenin mümkün olup olmadığını öğrenmek istiyorum.
    Kendini kontrol etmeyi öğretmenin aşamaları çok zor değildir. Ana-babalar için zor olan bunu öğretmeyi hatırlamaktır. Amacınızı çok net olarak ortaya koymalısınız: O andaki duyguların etkisiyle patlama içgüdüsünü yenebilmeyi öğretmek.
    Bir kere amaç belirlendikten sonra, artık ona ulaşmak için bir yol çizmeniz gerekir. Eğer çocuğunuzun duygularını kontrol etmeyi ve ifade etmesini öğrenmesini bekliyorsanız, bu süreç içinde onu sürekli olarak yönlendirmelisiniz. Ancak bu duygularını saklamayı öğretmemeniz gerektiğini vurgulamalıyım. Öfkesini veya korkusunu ifade etmesi gereklidir ama bunu yıkıcı değil daha kontrollü bir şekilde yapmayı öğrenebilir. Bu süreç üç aşamadan oluşur:
    1. Duygularınızı sözlere dökün.
    2. Neden böyle hissettiğinizi açıklayın.
    3. Problemle ilgili olarak ne yapacağınızı belirleyin.
    Çocuğunuza duygularını ifade edebileceği kelimeleri öğretin. Birkaç kez ona bu şekilde yaklaştıktan sonra, onu yalnız başına deneyebilmesi için bırakın ve ne kadar başarılı olduğunu görün. Başarılarını alkışlayın ve unuttuğu zaman ona hatırlatın.
    Anababalar bu davranışlara model oluşturmalıdırlar. Bu, çocuklarınıza kontrollü olmayı öğretmenin bir yoludur ama siz öfkeden çıldırmış bir hale gelmemelisiniz. Sizin oluşturduğunuz örnek bütün yöntemlerin en etkilisidir.

    ÇOK İNATÇI ÇOCUK

    6 yaşında çok inatçı bir oğlum var. Çok sevecen ve verici olabiliyor ama devamlı olarak bizim otoritemizi zorluyor ve istediği şekilde davranmakta çok kararlı. Bize yardımcı olabilecek önerilerinizi bekliyoruz. Onu nasıl terbiye edebiliriz
    Her inatçı çocukuğun bir inatçı anababası olduğunu ve bunun da kaçınılmaz olarak güç mücadelelerine neden olduğunu bilmelisiniz. Bu tür güç mücadelelerinde,neyin doğru olduğu gerçeğini gözden kaçırır,kimin haklı olduğu ile ilgileniriz.
    O zaman bu inatçı çocuğa birşeyler öğretmek için neler yapmalısınız
    Bir plan geliştirin. Beraberce (evet çocukla birlikte) oturup ne tür davranış beklentileriniz olduğunun kısa bir listesini yapın. Elinden gelen çabayı gösterdiğinde ne olacağını (bir ödül olacak mı ) ve hiç çaba göstermediğinde ne olacağını (olumsuz bir sonuç olacak mı ) saptayın. Bence doğal sonuçlar -çocuğun davranışlarının oluşturduğu sonuçlar durumların çoğunda en iyi olanlardır (popoya atılan bir şaplaktan çok daha etkilidirler).
    Her defasında bir tek konuyla ilgilenin ve onunla ilgili uyum sağladıktan sonra diğer çatışma alanını ele alın. Bir konuyla ilgileneceğiniz zamanı akıllıca belirleyin. Bir hafta sonu ya da yaz tatili gibi bol bol zaman ve enerjiniz olduğu bir dönem seçin. Tartışmaktan kaçının ve planınıza sadık kalın.
    Sonuçlar belirleyin. Örneğin, televizyon seyretme veya oyun oynama gibi bazı ayrıcalıkların kaybedilmesi. Çocuğunuz için önemli olan her şey onu problemlerini düzeltmenizde size yardımcı olmaya motive edecektir. Kararlı olun. Vazgeçmeyin. Çocuk ilgisiz, öfkeli veya üzgün de olsa, siz kararlı ve tutarlı olun. Çocuğunuz kontrolün sizde olduğunu öğrendikten sonra vazgeçecek ve bir dahaki sefere işiniz daha kolay olacaktır. Ona mümkün olduğu kadar çok olumlu pekiştireç verin ve onu ne kadar çok sevdiğinizi hatırlatın.

    TALEPLERİNİZİ AÇIKLAYIN

    3 yaşında bir oğlumuz var. Annesi veya ben ona bir şeyi yapamayacağını söylediğimizde, onu ikna etmeye veya açıklamalar yapmaya ne kadar gerek var Sadece biz öyle söylediğimiz için, onun belli bir şekilde davranmasını istemek ne derece doğru
    Sanırım bu babanın gerçekte sormak istediği, çocuğuyla ilgili olarak ne kadar otoriter olması gerektiği. Otorite, anlaşılması gereken önemli bir kavramdır. Bana göre, otorite sadece mantıklı, adil ve ilgilendiren herkese uygun olduğu zamanlarda geçerli olabilmektedir. Otorite kesinlikle anababaların gücüne ve zekasına dayanır. Ama eğer bu akılcılık çocuğa açıklamalar yoluyla aktarılamazsa, çocuk büyük bir olasılıkla disipline tepki gösterir.
    iyi bir disiplin, yaşamak için gerekli olan doğru prensipleri öğretir. Bu temel prensipler her küçük olaya da uygulanabilir. Bizim ailemizde, birbirimizi fiziksel ya da sözlü olarak incitmeyeceğimize ilişkin bir kural vardı. Bu nedenle "Vurmak yok, saç çekmek yok, tekme atmak yok, çimdiklemek yok" gibi bir dizi kural koymaya gerek kalmamıştı.
    Bu kurallar bir kez konduktan ve açıklandıktan sonra artık çok az miktarda başka açıklamaya ihtiyaç olacaktır. Çocuğunuzla bu konuda tartışmaya girmeyin. Çok basit bir açıklama yeterli olacaktır. Bundan sonra da "bunu yap" şeklindeki kararlı bir tutum olumlu bir otoriteyi gösterir.

  7. #27
    Kani Bozuk forum üyesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2012
    Yer
    AFYONKARAHİSAR
    Mesajlar
    6.932
    Anababaların En Çok Sorduğu Sorular 5


    TEDBİRLİ OLMAYI ÖĞRETMEK

    Her çocuğa öğretilmesi gereken tedbirlerden bazıları nelerdir
    Birkaç tane öğretilebileceğiniz vardır ama çocukların belli bir temkinli olma duygusu ile doğduklarını söyleyebilirim. Çocuklar yüksek ses ve düşme korkusu ile doğarlar ve anababalar da bütün hayatları boyunca bu içgüdüsel korkuya, doğru bir yargılama ve sağlıklı bir tedbirlilik boyutunu kazandırabilirler.
    Kronolojik sırayla gidersek, bir çocuğa ilk öğretilecek tedbir fiziksel tehlikelere karşı uy atılmasıdır. Yürümeye başlayan çocuklara, yakınında bir büyük yokken, caddelerden, arabalardan, yüksek yerlerden, sıcak nesnelerden ve sudan uzak durması öğretilmelidir. Arabada tek oturabilecekleri yerin araba koltuğu olduğunu öğrenebilirler. Biraz daha büyüdükçe ve dolapların kapaklarındaki kilitler kaldırıldıkça, yuva çağı çocuklarına bazı ev malzemelerinin zehirli olduğu öğretilebilir. Ayrıca kendi emniyet kemerlerini bağlamayı ve bunu arabaya her bindiklerinde yapmayı öğrenebilirler. Okul çağı çocukları bisikletle ilgili güvenlik tedbirlerini (özellikle başlık takmayı), sudaki güvenlik konusunu (banyoda bile) ve evde yalnız kaldıklarında bilmeleri gereken güvenlik tedbirlerini öğrenebilirler. Bunların dışında daha pek çok güvenlik konusu düşünebilirsiniz. Çocuğun yaşı dikkate alınarak, çocuğa hepsi öğretilebilir.
    Çocuğunuza, siz orada olsanız da, olmasanız da güvenlikle ilgili önlemleri dikkate almasını öğretmenizi şiddetle tavsiye ederim. {
    Öğretilmesi gereken diğer bir konu da doğal afetlerle nasıl başa çıkılacağıdır. Benim ülkemde, fırtınalar çok tehlikeli olabilir, yıldırımı insanları öldürebilir. Bu yüzden çocuklara böyle bir durumda nerelere saklanmaları gerektiği öğretilmelidir. Bazı yerlerde, deprem, çığ veya toprak kayması şeklinde bazı tehlikeler olabilir ve çocuklar güvenli bit J yere gitmeyi öğrenmelidirler. Evlerde güvenlikle ilgili öğrenilmesi gereken konu yangından korunmadır.Kısa bir süre önce, evleri tamamiyle yandığı halde, evden güvenle nasıl çıkacaklarını bildikleri için tüm aile fertlerinin kurtulduğu bir yangın olmuştu
    Ne yazık ki, günümüz dünyasında çocuklarımıza yabancılardan, okuldaki problem çocuklardan ve hatta onlara uygunsuz bir şekilde dokunmaya çalışan komşu ya da akrabalardan sakınmalarını öğretmek zorundayız. Çocuklarınıza akıllıca bir yargılama yaparak tedbirli davranmalarını ve her şeyi sizinle konuşmalarını öğretin. Hayatlarındaki bazı olası üzücü olayları önlemiş olursunuz.

    SONUÇLAR
    Yalan söyleme ve kötü konuşma ile ilgili olarak nasıl bir disiplin ve sonuçlar önerirsiniz
    İlk önce, çocuğunuzun neden yalan söylediğini veya küfrettiğini keşfedin. En önemli nedenler, arkadaşlarının ilgisini çekmek, belli görevlerden kaçınmak veya kendini önemli hissetmektir.
    Küfreden veya yalan söyleyen çocuk hemen her zaman güvensizdir ve sağlıklı bir özgüven eksikliği içindedir. Şöyle bir geri durup kendi ana-babalığınızı değerlendirdiğiniz zaman, çok katı, belki de biraz tutarsız olduğunuzu (bazen yalanlara göz yumduğunuzu) ve verdiğiniz cezaları sevgi ve yakınlıkla dengelemediğinizi farkedebilirsiniz.
    Disipline başlayın, sonra da ihtiyaca göre yaklaşımlarınızı değiştirerek kararlı ve tutarlı olun ama sevecen ve yumuşak tavranızı sürdürün. Eğer bunu devam ettirirseniz, çocuğunuz yumuşaklıkla daha etkili bir şekilde öğrenecektir.
    Yalanı hoşgörüyle karşılamayacağınızı ve yaptığının bazı sonuçlan olacağını ona yeterince açıklayın. Örneğin, çocuğunuz gerçekten temizlemediği halde size odasını temizlediğini söylemişse, onunla birlikte odasına gidip, hemen işe başlamasını ve bu yüzden de oyun saatini atlamasını veya akşam yemeğini geç yemesini sağlayın.
    Küfürle ilgili olarak, çocuğun her kabul edilemez sözcük için bir para cezası ödemesini öneriyorum. Bu ceza harçlığından kesilebilir ya da borcunu ödeyebilmesi için evde bir iş yapması sağlanabilir.
    Bu alışkanlıkların neden zararlı olduğunu ve onu cezalandırmanızın sevgiyle ilgisi olmadığını net bir şekilde açıklayın. Böylece, sizin kaygınızı anlayacak ve eninde sonunda itaat edecektir.

    ÖDÜLLER

    Ben çocuklan ödüllendirmeden evde ve okulda kendi başlarına çalışmalarını nasıl sağlayabileceğimi öğrenmek istiyorum. Kızımız oldukça parlak bir çocuk, ama konuşmaktan veya başkalarının yaptıklarını izlemekten kendi görevlerini takip edip yapamıyor.
    Bu çok yaygın bir problem. Önce anababaların bu konuyu konuşmalarını ve uygulanabilir gözüken bir plan saptadıktan sonra da bunu çocuklarıyla tartışmalarını öneririm. Çocuğun yeni bir uygulama
    yapılacağını bilmesi gerekir: Artık bir işin yapılıp yapılmaması değil, ne zaman yapıldığı önemli olacak ve o bu sorumluluğu alana kadar belli zevklerden mahrum kalacak. Belli bir zamanda bitirilmesi gereken, belki de bütün ailenin hep beraber yapabileceği bir ev işiyle başlayın. Anne ya da babanın çocukla birlikte çalışıp, nasıl organize olabileceğini ve işi bitireceğini göstermesi gerekebilir. Deneyimlerim bana, evde belli sorumluluklar verilen ve ardından kararlılıkla takip edilen çocukların okulda da daha sorumlu olduklarını göstermiştir.
    Bir çocuk için en iyi ödül, onun başarılarının sizi gururlandırması ve mutlu etmesidir ve kendi öz saygısıdır. Bunun oluşmasını sağlamak ana-babalar olarak çaba göstermenize ve zaman harcamanıza neden olacaktır ama bu çocuğunuzun geleceği ile ilgili olarak yapabileceğiniz en iyi yatırımdır.

    UNUTKANLIK

    Anababalar olarak çocuklarımızın bazı şeyleri unutmamalarını, devamlı olarak söylenmeden nasıl sağlayabiliriz
    Söylenmeyi önleyebilmek için, doğal sonuçlara güvenin. Yani, çocuk sofraya geç geliyorsa, aile yemeğine devam eder ve çocuk olmadığı zamandaki yemeği kaçırmış olur, o geldikten sonra sofraya gelenleri yiyebilir. Yemeği tekrar ısıtmayın, yemek süresini uzatmayın ve çocuğu kurtarmayın. Bunun gibi çocuk beslenmesini evde unutuyorsa, bırakın ya aç kalsın ya da bir sandviç almak için diğerlerinden para dilensin veya borç alsın. Belki de ertesi gün yine yemeğini almadan kapıdan çıkarken hatırlayacağı tek şey o öğle vakti olacaktır.
    Çocuğunuzun kendini başarısız hissetmemesi için, iyi özelliklerini övmeyi ve vurgulamayı unutmayın. Eğer çocuğunuz kafasında onu üzen birşeyler olduğu için unutuyorsa, o problemi saptayıp çözmeye çalışın.
    Son olarak, bazı çocuklar ayrıntıları hatırlamada diğer çocuklardan daha büyük zorluk çekerler. Bu çocuklar genellikle ya ADD sorunu veya başka bir öğrenme zorluğu olan ve kendilerine yardımcı olamayan çocuklardır. Onlara anlayışla yaklaşılması ve başarıları için belli yöntemlerin uygulanması gerekir, işte bazı öneriler:
    Bir liste hazırlayın - bir kağıdın, takvimin, not tahtasının üzerine ya da yatak odasının kapısına veya buzdolabının kapağına asın.
    Çocuğa görevlerini hatırlatacak bir çalar saat kullanın.
    izlemesi gereken adımları numaralandıran bir kontrol listesi hazırlayın (örneğin, okula gitmeden önce evde yapılacaklar ve çantaya konacaklar listesi).
    Söylenmekten kaçının ki çocuğunuz sizin sorumluluk duygunuzla idare etmeyi öğrenmesin. Doğal sonuçlardan birşeyler öğrenmesine izin verin.

    HARÇLIKLAR

    Çocukların gönüllerince harcayabilecekleri haftalık bir harçlıkları olması gerektiğine inanıyor musunuz
    Eğer mümkünse, evet. Çocuklara harçlık vererek öğretilebilecek harika dersler vardır. Paranın nasıl kullanıldığını ve gerçek değerinin ne olduğunu anlayabilmeleri için çocuklara harçlık verilmelidir.
    Çocuklara bir bütçe oluşturmayı öğretmek 6 veya 8 yaşlarından itibaren mümkündür. Çocuğunuza çok küçük miktarlarda verdiğiniz parayı bozuk olarak verin. Böylece bir kısmını harcayıp, bir kısmını da biriktirsin. O hafta alacağı gereksiz şeyler için başka para alamayacağını bilsin.
    Tutarlı olun ve sorumlulukları arttıkça, harçlığını da arttırın. Ona çok değerli bir maddi ders vermiş olursunuz.

    EVİŞLERİ İÇİN PARA ÖDENMELİ Mİ

    Ergenlik çağındaki kızım evde yaptığı işler için para kazanmak istiyor. Devamlı olarak bana yapabileceği bir iş olup olmadığını ve o iş için ne kadar ödeyebileceğimi soruyor. İflas etmek üzereyim, yardım edin!
    Bazı çocuklar evde yaptıkları her iş için para almaları gerektiğini düşünürler. Çocukların para kazanmak istemelerini anlayabiliyorum, ama anababalar da yapılan her iş için para ödeme tuzağına düşmemeli! Benim felsefem evdeki herkesin işlere yardımcı olması gerektiğidir. Herkes almak kadar vermeyi de öğrenmelidir ve ev ortamı bunu öğrenmek için ideal bir yerdir.
    Bu genç kızın yaklaşımında da olumlu bir yan bulabiliriz. En azından bağış istemiyor, onu kazanmaya çalışıyor. Bu nedenle, hayal kırıklığı içindeki bu annenin olaya biraz da bu iyi açıdan bakmasını umuyorum.
    Ailedeki her bireyin görevlerini ve bütçesini tartışabilecekleri bir aile konseyi toplantısı yapmasını öneriyorum. Temel ev işleri bütün aile bireyleri tarafından para almadan yapılmalıdır. Bu işler dönüşümlü ve adil olarak aile bireyleri arasında pay edilmelidir. (Böyle kararların alınması için, aile konseyi en harika yerdir.)
    Bu temel işlerin dışında, biraz para karşılığında yapılacak özel işler olabilir. Bu işleri yapmanın ne kadarlık bir parayı hak ettiği karşılıklı oturulup karara bağlanabilir. Çocuklarınızı evin içinde olduğu kadar dışında da bazı iş olanaklarını değerlendirmeleri konusunda yüreklendirin. Komşuların bazı işlerini yapmak, çocuk bakımı, başkalarına ev temizliğinde yardımcı olmak gibi işler, ticari bir kurumda çalışamayacak kadar küçük olan çocukların para kazanmak için yapabilecekleri işlerdir. Daha sonra paralarını nasıl idare edebileceklerini onlara öğretin. Alacakları paranın da sınırları olduğunu ve onu harcama konusunda bütçe hazırlamaları gerektiğini bilmeleri iyi olur.

    KOPYA ÇEKME

    Çocuğumun öğretmeni beni arayıp da kopya çekerken yakalandığını söylediğinde çok büyük bir düşkınklığı ve utanç duydum. Anababalar dürüstlüğü bu kadar vurguladıkları ve kurallara uydukları halde, neden bazı çocuklar kopyaya başvururlar
    Açıkça ifade etmeliyim, kopya çekmeyi motive eden neden anlaşılabilir ve olumlu bir şeydir. Çocuklar kopya çekerler çünkü başarılı olmak istemektedirler ve anababaları da öğretmenleri de onların başarılı olmasını istemektedir. Buradaki problem, gerekli bilgileri kazanmak için gösterilmesi gereken dürüst çabayı ortaya koymadan başarılı olmanın yolunu öğrenmiş olmalarıdır, işin ilginç yanı, çoğu kopya çekme davranışının tesadüfen başlamasıdır. Çocuk başka birisinin kopya çektiğini ve bundan ceza almadan kurtulduğunu görür. Kendi karşısına bir fırsat çıktığında da, bir zayıflık anında yenik düşer ve kopya çektiği için başarılı olduğunu görür.
    Burada önemli olan çocuğa kopya çekmenin cezasını bir gün mutlaka çekeceğini öğretmektir. Çocuğun mantığına göre, notlar daha iyiye gitmektedir, çok fazla çalışmadan da idare etmek mümkün, o halde neden yapmayayım Aslında toplum bize hep kolay yolu seçmemizi öğretir. Hepimizde de başarıya giden yolda hep kolayı seçmemize neden olan doğal bir tembellik olduğuna inanıyorum.
    Çocuğun neden kopya çektiğini anladıktan sonra, bu konuda ne yapılacağını anlamak çok önemlidir. Okullarda çalıştığım 20 yıl boyunca, çocuklarının davranışlarıyla ilgili uyarılara çok kızan ana-babaların çokluğu beni her zaman çok şaşırtmıştır. Genellikle, çocuğunun yanlış hareketi çok açık olan durumlarda bile, onun tarafını tutan anababalar gördüm, ilk atmanız gereken adım, okulla veya kopya çekme davranışının farkına varan kişiyle takım çalışması yapmanızdır.
    Çocuğunuzu dikkatlice izleyin. Kardeşleriyle oyun oynarken hile yaparak kazanıp kazanmadığını anlamaya çalışın. Diğer bazı ufak dürüst olmayan davranış belirtileri olup olmadığını bulun. Bunları far-kederseniz, çocuğa onu yapıp yapmadığını ya da neden yaptığını sormayın, çünkü hemen inkâr edecektir. Ama çocuğunuzun gördüğünüzden haberdar olmasını sağlayın. Ona bu tür davranışların dürüst olmadığını, hoşgörüyle karşılanmayacağını açıklayın. Davranışlarını aşağıdaki adımları izleyerek değiştirmeye çalışın:
    Önce kendi hayatınızı kontrol edin. Çocuklarınız çok hızla sizi örnek alacaklardır, bu nedenle eğer siz tamamiyle dürüst davranmıyorsanız, kendi hayatınızı düzeltmek için çaba gösterin, ikinci olarak, çocuğunuza kopya çekmeyi ve dürüst olmayan davranışları hoşgörüyle karşılamayacağınızı açıkça söyleyin. Çocuk bu kuralı her bozduğunda uygulamak üzere bazı sonuçlar saptayın ve bunları sonuna kadar takip edin. Son olarak da, bu alışkanlığını bırakan çocuğunuzu övün. Eğer davranışını düzeltmezse, onu düzeltin ve bu konuda mutlaka başarılı olacaksınız.

    ŞANTAJ

    Çocukları duygusal şantaj yaptığı zaman, anababalar ne yapmalıdır
    Deneyimlerime göre, anababasına şantaj yapan bir çocuk ailede çok fazla güç sahibi olan bir çocuğu gösterir. Güç sahibi olması gerekenler anababalardır. Sanırım, bugünün anababaları eskilerin bazı rollerini devam ettirmiyorlar. Örneğin babam bana, "Grace, şunu yapmazsan, bu olacak" derdi ve onun olacağını bilirdim. Bugün ise, çocukların ana-babalarına "Anne, bunu yapmama izin vermezsen, evden kaçarım" ya da benzer bir şey dediklerini duyuyoruz. Bu, hem çocuk, hem de ana-baba açısından çok ürkütücü bir durum.
    Size ne yapmamanız gerektiği konusunda örnekler vereyim:
    • üzgün veya bozulmuş gibi davranmayın, çünkü bu çocuğun tehditlerini yerine getirme gücüne sahip olduğuna inandığınız anlamına gelebilir.
    • çocuğun tehditlerine yalvararak karşılık vermeyin. Güçlü olun; bir yetişkin gibi davranın ve çocuğun sevgisini ve mutluluğunu hemen kazanmaya çalışmayın. Bu durumla başetmek, çocuğunuzu devamlı olarak mutlu kılmaktan çok daha önemlidir.
    Duygusal bir şantajla karşılaştığınız zaman: Önce, durumu açıklığa kavuşturun. Çocuk neden tehdit ediyor Problem nedir Bunu saptadığınız zaman onunla ilgili olarak konuşun. Küçük çocukların duygularını sizin kelimelere dökmeniz gerekebilir, çünkü genellikle çocuğun sözcük dağarcığı buna yetmeyebilir. "Çok kızgın ve korkmuş olduğunu biliyorum ve senin ihtiyacın olan da ..." Anababa olarak çocuğun durumunu sözlere döktüğünüz zaman, onun sakinleşmesine yardımcı olacak ve böylece şantaj yapmasına yol açan stresi ortadan kaldırmış olacaksınız.
    ikinci olarak, problemle ilgili ne yapabileceğinize beraberce karar verin.

    İSPİYONCULUK

    İspiyonculuk hangi noktada önemli bir problem haline gelir
    İspiyon ile bir yetişkinin ilgisini gerektiren tehlikeli veya olağandışı bir durumu haber verme arasında çok ince bir çizgi vardır. Bu farkı anlamamıza yardımcı olacak en önemli konu, haber vermenin diğer çocuğun başını derde mi sokacağı, yoksa onu bir tehlikeden mi koruyacağıdır. Bu, hem anababaların, hem de öğretmenlerin çok iyi anlaması gereken bir noktadır.
    Bazen çocuklar ispiyonculuk yaparlar çünkü o yetişkinden başka türlü bir övgü alamamaktadırlar (ya da o "kötü" çocuklardan daha iyi görünmeye çalışırlar). Bu nedenle de, yetişkinin dikkatini çekmeye çalışırlar. Bu genellikle kendine güvenmeyen çocuktur ve bunu özgüven kazanmak için kullanmaktadır, ispiyoncu her zaman güvensiz, duyguları incinmiş, öfkeli ve kendini yetersiz hisseden bir çocuktur. Onun iyi yanlan üzerinde yoğunlaşacak düzenli pekiştireçlere ve böylece özgüvenini geliştirmeye ihtiyacı vardır.
    İspiyoncu bir çocuğunuz varsa ne yapabilirsiniz Bu alışkanlığın neden kötü olduğunu açıklamanızı ve bundan vazgeçmesi için ısrar etmenizi öneririm. Anababalar olarak kendinize bu alışkanlığı durdurmanıza yardımcı olacak bir hatırlatıcı plan hazırlayın. Öfke ve güvensizliğe neden olan kaynağı bulmaya çalışın. Bu durumu yaratan problemleri düzeltmek için çaba gösterin. Çocuğunuzda belli bir olgunlukla dürüst bir sorumluluk duygusu geliştirmesini sağlayarak ve onun diğer insanlara karşı duyduğu ilgiyi ve şefkati kullanarak çok olumlu bir alışkanlık kazanmasını sağlayabilirsiniz.

    SOSYAL GELİŞİM
    DOĞRU YARGI

    Çocuğuma fazla seçici olmadan veya mükemmellik beklemeden anlayışlı olmayı nasıl öğretebilirim Sanırım çok katı olmaya ve memnun edilmesi zor bir insan olmaya başladı.
    Bu çok ilginç bir soru ve bana hayatımdaki önemli bir değeri hatırlattı. Anlayış,ilgili kişiler için en iyi olanı değerlendirip seçebilmektir. Bence, anlayış sahip olunması gereken bir özelliktir ve öğretilebilir.
    İşte anababaların çocuklarına anlayışlı olmayı nasıl öğretebileceklerine ilişkin bazı öneriler: İlkönce, anababalar kendilerinden başlamalıdırlar ve örnekler vermelidirler. Kendi karar verme yöntemlerinizi gözden geçirin. Kendiniz ve aileniz için en iyi beslenme yollarına nasıl karar veriyorsunuz Yiyeceklerinizi, yemek zamanlarınızı, masa sohbetlerinin konularını, yemek zamanında oluşan genel samimiyet ve ruh halini nasıl dengeliyorsunuz Anlayışlı olma konusu böyle basit konularla daha kolay örneklendirilebilir. Arkadaş seçiminiz, hayat tarzınızla ilgili seçiminiz, ev atmosferiniz, öncelikleriniz, iş ahlâkınız -bütün bu konular doğru bir yargı ve anlayış gerektirir.
    işte küçük bir çocuğa doğru seçimler yapabilmesini öğretmek için basit ve pratik bazı öneriler:
    Çocuğunuza seçim yapabilme kapasitesinin sınırları içinde kalarak sınırlı seçenekler sunun. Örneğin, kahvaltıda bir bardak mı, yarım bardak mı meyva suyu içmek isteyeceği; kot pantalonuyla yeşil mi, yoksa mavi kazağını mı giymek isteyeceği gibi. Zevkli bir seçim yaptığında onu övün.
    Çok iyi bir seçim yapamadığı zaman ona açıklayıcı bilgiler sunun. Çok eleştirel ve suçlayıcı olmadan, bir dahaki sefere daha akılcı bir seçimi nasıl yapacağı konusunda ona yardımcı olun. Örneğin, oyun bahçesinde bir arkadaşıyla alay ederse, böyle bir durumda o çocuğun ne kadar incineceğini anlamasına yardımcı olun. Aynı problemi çözmenin diğer yollarını görmesini sağlayın.
    Onun duyabileceği bir şekilde diğer insanlara çocuğunuzun doğru kararlar verme yeteneğinin nasıl geliştiğinden söz edin. Bu küçük, günlük seçimler daha ileride hayatın daha zor alanlarında doğru yargılara varma şekline dönüşecektir. Sağlıklı bir duygusal durumun en iyi kanıtı aldığımız kararlardır. Anlayışlı olmak, doğru kararlar almayı hem sizin, hem de çocuğunuz için mümkün kılacaktır.

    BAĞIMSIZLIĞA DOĞRU

    Çocuklarımız, benim ve annelerinin söylediği her şeye itiraz ettikleri bir dönemden geçiyorlar.Onları bağımsız olma konusunda yüreklendirmek istiyoruz ama onların güvenliği konusu da bizi endişelendiriyor. Kendimizi yetersiz hissetmeden ve kuşkuya kapılmadan bu güç mücadelesiyle nasıl başedebiliriz
    Ergenlik döneminin özelliklerinden ikisi, düşüncelerinin karmakarışık ve duygularının değişken ve karışık olmasıdır. Öfkelenmeden ve itiraz etmeden tartışabilmek, fikir yürütebilmek, çocukların karmaşık fikirlerini gözden geçirmelerine ve daha kesin bazı değerler ve inançlar kazanmalarına yardımcı olur. Çocukların, hem zaman içinde oluşturdukları değerlerini savunmaya istekli olan, hem de gençlerin kendi görüşlerini denemelerine izin verecek kadar cesur olan anababalara ihtiyaçları vardır. Belli konularda bazı çizgiler çizmeniz gereklidir ve çocuklarınızı koruyabilmek için o çizgileri akıllıca ve sıkıca korumalısınız.
    Çocukların sevilebilecek kadar sert ve aynı zamanda yumuşak olan onları eğlendirecek kadar cana yakın ve kendi hatalarını itiraf edecek kadar güvenilir (hatta kendileriyle alay edebilen ama hiçbir zaman çocuklarıyla alay etmeyen) anababalara ihtiyaçları vardır. Cana yakınlık ve espri anlayışı zor zamanlarda bile aileyi toparlayıcı olur. Gençlerin hayatın bu yorucu ve genellikle de korkutucu döneminin geçmesini bekleyecek kadar sabırlı anababalara ihtiyaçları vardır.

    GELECEKTE M BİR EŞ OLACAK ÇOCUKLAR YETİŞTİRMEK

    İyi bir eş olabilmeleri için anababaların şu anda çocuklarına öğreteceği neler olabilir
    İster bir eş, isterse de bekâr olsun, iyi bir yetişkin olmanın en önemli özellikleri şunlardır:
    1. Bonkörlükle ve minnetle verebilme ve alabilme yeteneği. Çoğu zaman insanların veremediklerine, bazılarının da başkalarından isteyemediklerine veya alamadıklarına tanık oluyorum. Bu yetenek maddi şeylerin yanı sıra duyguların da verilmesini içermelidir.
    2. Açık yürekli, dürüst ve güvenilir olabilme yeteneği. Aileler veya arkadaşlar arasında oluşması gereken iyi bir ilişkinin özünde gerçek bir samimiyet vardır. Tabii ki, açık ve güvenilir olmak doğru bir yargılama ile dengelenir. Bazı özel konuların gizli kalması gereklidir ve bildiğimiz her şeyi herkese söyleyecek kadar açık olmamız da gerekmez.
    3. Bir kayıp veya hayal kırıklığı ile başedebilme ve basit ve samimi bir şekilde acı çekme yeteneği, iyi bir anababa, iyi bir arkadaş veya iyi bir eş olmak için gerekli bir özelliktir.
    4. Kendisine ve diğer insanlara saygı duyma yeteneği, birbiriyle gurur duyma ve birbirini tamamlama - birbirimizle ilgili olarak duyduğumuz gururu birbirimize açıkça ifade edebilme.
    5. Uzlaşabilme yeteneği, anlaşmazlıkları saygı ve sevgiyle halledebilme.
    6. Haz ve zevk duyulan bazı konuları erteleyebilme yeteneği. O anda sahip olunacak bir zevkten, daha sonra daha fazlasını kazanabilmek için vazgeçebilme.
    Bunları küçük çocuğunuza nasıl öğretebilirsiniz. Birincil ve en önemli yol model olmaktır. Anne ve baba olarak birbirinize bu özellikler çerçevesinde davranarak, ikinci olarak, çocuklarınızla arada sırada oturup sohbet ederek, birbirleriyle ve sizinle nasıl geçinecekleri konusunda onlara bazı ipuçları verebilirsiniz. Üçüncü olarak, disiplin yöntemleri ve uyguladığınız eğitimle, çocuğunuzun ileride harika bir arkadaş, iyi bir eş ve muhteşem bir anababa olabilmesi için ihtiyacı olan özellikleri geliştirmesini öğretebilirsiniz.

    ÖZGÜVEN VE KENDİNİ BEĞENMİŞLİK (KİBİR)

    Onların kibirli olmasına yol açmadan çocuklarımın özgüvenlerini nasıl arttırabilirim
    Egoistik (benlikçi) bir gurur kimsenin hoşuna gitmez ama gerçek özgüven sahte gurura karşı en iyi koruyucudur.Ironik olarak, gurur ve kibir düşük bir özgüvenin göstergesidir ve aslında kendini hiç de önemli hissetmeyen bir kişinin gerçekten önemli bir kişi olduğunu kanıtlamak için gösterdiği yoğun çabayı ortaya koyar.
    Sağlıklı özgüven, kişinin iyi ve doğru manevi değerlere sahip olduğunu ve herkesin özellikleri, yetenekleri ve becerileri ne olursa olsun j eşit olduğunu bildiğini gösterir. Benim sahip olduğum iyi bir özellik-mutluluk verici de olsa- bana bir sorumluluk yükler.Gurur ise, belli bir özelliği kazanmamızda diğer insanların bize sağladıklarının farkında değildir ve "Bana bakın! Ben ne yaptım!" der.
    Çocuğunuza sahip olduğu özelliklerin değerini bilmesini ve onları paylaşmasını öğretirseniz kibirli olmayacaktır.

    NANKÖRLÜK

    Nankörlük özellikleri gösteren bir çocuğa, anababalar nasıl yardımcı olabilir
    Bazı anababalar çocuklarına hayır demekte çok zorlanırlar. Toplumumuzda geçmişte yaşanan ekonomik sıkıntılardan dolayı, bütün bir nesil olarak anababalar kendilerinin tadını çıkaramadıkları her şeye çocuklarının sahip olmasını arzu etmişlerdi. Bu arada, bilim ve teknoloji de zevk için yeni ve heyecan verici icatlar yapıyordu. Motorize oyuncaklar, konuşan bebekler, video ve bilgisayar oyunları hep çocukların eğlenmesi için. Reklâmlar bütün bunların çocuklara çok kolay ulaşmasını sağladı. Televizyonda her gün yeni bir heyecan verici oyuncağı görmek olağan bir hale geldi.
    Eğer anababalar materyalizm alışkanlığını kırmak istiyorlarsa, işte gerçekten yeterince gücü olanlar için bir iyileştirme yöntemi: ilkönce, çocuklarınıza çok fazla verdiğinizin farkına vararak işe başlayın. İkinci olarak da, ona hediye vermeden de duygularınızı ifade edebilmenin yollarını bulun. Komik şakalar yapmak, beraberce bir oyun oynamak ,dışarıda -pahalı olmayan- fakat eğlenceli bir süre geçirmek çocuklarınıza basit olayların da onları mutlu edeceğini öğretebilir. Üçüncü olarak, çok özel durumlar için özel olarak seçilmiş küçük hediyelerin dışında, hediye vermekten vazgeçin. Eğer çocuk daha fazlasını isterse, daha az verip, elinde olanla daha fazla mutlu olabilme konusundaki yeni felsefenizi açıklayın.
    Eğer çocuğunuz belli bir şeyi isterse, onun için çalışıp, para biriktirmesini isteyin. Ona fazladan işler verin ve para kazanmasına yardımcı olun. Kazanmak için ter döktüğü zaman, her şeyin değerini daha çok bileceğini göreceksiniz. Çocuğunuzdan, yapılanlar için minnet duymasını isteyin ve kendiniz de böyle davranın. Çocuğunuza minnet duymayı öğrettiğiniz ve model oluşturduğunuz sürece, onunla daha fazla gurur duymaya başlayacağınızı sanıyorum.

    ETKİLER

    Bir çocuk üzerinde en fazla kimin etkisi vardır
    Bu sorunun cevabı aileden aileye değişir. Çocuklarının hayatlarıyla yakından ilgilenen anababalar çocukları üzerinde en fazla etkiye sahip olacaklardır. Son zamanlardaki bir çalışma, isyankâr gençlerin bile en çok etkilendiklerinin anababaları olduğunu ortaya koymuştur. Anababalar bunu unutmamalı ve sevgi dolu, akıllı ve güçlü bir etkiyi sürdürmelidirler.
    Ancak anababa çok yoğun olduğu zamanlar veya başka konularla ilgilenip çocuklarını ihmal ettiklerinde, diğer bazı etkiler devreye girmektedir. Bugün pek çok kişi çocuğun arkadaşlarının ve çok mükemmel kişiler olmayabilen öğretmenlerinin etkisi konusunda bazı endişeler duymaktadır. Bunlar benim de katıldığım kaygılardır. Televizyonun da hepimizin üzerinde etkisi vardır çünkü evin içinde uzun süreler açık olmaktadır. Eğer dikkatli ve uyanık olmazsak ve reklamların, değişik programların verdiği mesajlara tepki göstermezsek, televizyon çocuklarımızı yoğun bir şekilde etkileyebilir.
    Çocukların hayatlarında annelerin ve babaların çok güçlü etkileri olabilir. Ergenlik öncesi dönemde, anne genellikle temel ve en önemli güçtür. Baba varlığı ile oradadır ve etkisi aileyle olan ilişkisine göre değişir. Annenin etkisi tam bir denge içinde görülür: Hem besleme-bakım, hem de yol gösterme - çocuğun hayatındaki problem ve tehlikeleri sezebilmek için gerekli olumlu bir eleştirel yaklaşımla anne bunu yapabilir. Kadınlığı ile oğlunun karşı cinsle nasıl ilişki kuracağını anlamasını sağlar,kızına da dişilik ve benlik saygısı konusunda model oluşturur.
    Babaların okul öncesi döneminde de çok önemli olduklarını artık bilmemize rağmen, ergenlik yıllarındaki etkilerinin büyüklüğü tartışılamaz. Eğer o sorumluluğu aldıysa, baba koruma ve yol gösterme ;yapabilir ve bir erkeğin öğretebileceklerini sunabilir. Onun onayı veya kınaması gencin hayatında çok güçlü faktörlerdir. O da, bir erkek olma konusunda oğluna ve karşı cinsle nasıl ilişki kurulacağı konusunda kızına fi model oluşturur.

    ÖZGÜVEN

    Kendini güvensiz hisseden bir oğlan ya da kız çocuğuna anababalar nasıl yardımcı olabilir
    Düşük bir özgüveni olan bir çocuğa yardım etmenin birçok yolu vardır:
    Koşulsuz olarak sevin. Çocuklar ne yaptıklarına değil kim olduklarına bakılarak sevilmelidirler. Bu kabul ve sevgi kesin bir dürüstlükle onlara iletilmelidir.Bir çocuğu seviyor gibi gözüküp buna inanmasını bekleyemezsiniz, bunun gerçek olması gerekir.
    Kararlılıkla, sevgiyle ve tutarlılıkla disiplin uygulayın. Çocuğunuz gurur ve benlik saygısı duymasını gerektirecek şeyler yapmasını öğrenecektir.
    Övgünüzü ifade edin. Onaylama ve kınama kargaşası yaratmaktan kaçının. Hiçbir zaman, "Bu çok iyi ama ..." demeyin. Deneyimlerime göre, oradaki ama çocuğun kafasındaki iyi sözcüğünü silmektedir. En iyi övgüler ayrıntılı olanlardır. Bir çocuk "bugün seçtiğin renkleri çok sevdim. Nelerin birbirine gideceğini çok iyi biliyorsun" gibi bir övgüyü, "Çok hoş bir kıyafet" sözlerinden daha kolay duyar ve kabul eder.
    Olumlu olun. Beraber gülün ve oynayın. Hayat zorlaştıkça ve üzüntüler arttıkça, çocuklar özgüvenlerini besleyen önemli bazı noktaları kaybederler. Bu nedenle cana yakın, sıcak ve gülücüklerle dolu bir atmosfer yaratmak için çaba gösterin.
    Çocuğunuzu dinleyin. Kendisini değerli hissetmesi için onunla zaman geçirin. Onunla duyguları hakkında konuşun ve kendisini sık sık eleştirip eleştirmediğini saptamaya çalışın. Eğer bunu yapıyorsa, kendisini hatalarıyla kabul etmeyi ve affetmeyi öğrenmesine yardımcı olun. Eğer kendisini eleştirmiyorsa, onu devamlı eleştiren başka birisi -örneğin, anababadan biri, büyük anne veya baba ya da bir komşu- olup olmadığını saptayın.
    Çocuğunuzla konuşun. Düşüncelerinizi, duygularınızı, ilgi ve isteklerinizi çocuğunuzla paylaşın. Böylece onlara iyi bir iletişim modeli oluşturur ve kişisel konularınızı konuşacak kadar değer verdiğinizi hissettirmiş olursunuz.
    Onun belli bir konuda parlak bir başarı göstermesine yardımcı olun.Yeni bazı ilgilerin, becerilerin ve etkinliklerin keşfedilmesine çalışın. Çocuğunuzun daha da geliştirebileceği bir yetenek bulmaya çalışın. Sonra da onunla birlikte zaman harcayıp, o yeteneğini geliştirmesine yardımcı olun. Arkadaşlarıyla paylaşabileceği bazı yetenekler geliştirirse, arkadaşlıkların kendiliğinden kurulduğunu göreceksiniz. Onun başarıyla kazanmış olduğu o yeni beceriyi öğrenebilmek için çocuklar etrafını saracaktır.
    Arkadaş edinmeye teşvik edin. Sosyal ilişkilerinde uyum sağlamasına yardımcı olun. Belki de bir seferde bir ya da iki arkadaş bulduğu zamanlarda, onları eve getirmesine izin verin. Böylece çocuğunuzu gözleme imkânınız olacaktır ve onu rahat ve uyumlu bir şekilde oynaması konusunda yüreklendirin.
    Çocuğunuzdan yardım isteyin. Ondan sırtınızı kaşımasını veya biraz kafa karıştıran bir konuda biraz öğüt vermesini istemek, onun gerçekten büyük bir katkıda ve yardımda bulunduğunu hissetmesini sağlayacaktır.
    Başkalarının yardımını isteyin. Eğer özgüven konusunda ciddi bir problemi olduğuna inanıyorsanız, bir danışmandan yardım almaktan çekinmeyin. Bazen tarafsız bir arkadaş da, çocuğun kendine daha çok güvenmesine ve değerli hissetmesine yardımcı olabilir.

    ÖZGÜVENİN DÜŞMANLARI

    Özgüveni yok eden ve anababaların sakınması gereken düşmanlar nelerdir
    En önemli düşmanlardan birisi anababaların olumsuz tutumudur. Pek çok anababanın, anne ve baba olarak sorumluluklarının çocuklarındaki hataları bulmak ve düzeltmek olduğuna inandığına tanık olmuşumdur. Bu nedenle kendi tutumunuzun olumlu olduğundan ve eksikliklerden çok güçlü olunan noktalara baktığınızdan emin olun.
    Diğer bir düşman, kronik hale gelmiş evlilik içi çatışmalardır. Her an anababasından birisini kaybetme korkusu içinde olan bir çocuğun kendine güvenmesi çok zordur. Siz düzenli bir şekilde yoğun tartışmalar içine giriyorsanız, çocuğunuz içinizden birisinin evi terkedeceği korkusunu yaşar.
    Anne ve baba olarak birbirine değer vermemek, hata bulmak veya çocuğun önünde birbirini eleştirmek de çocuğun kendisini yetersiz bulmasına neden olabilir. Siz isteseniz de, istemeseniz de, çocuk kendini sizlerden birine benzer buluyordur ve birbirinizi eleştirmeniz; dolaylı yoldan onu suçlayacaktır. Bu durum, ayrılan eşlerde çok yaşanan bir problemdir çünkü eski eş genellikle çocukların önünde eleştirilir. Unutmayın ki, eşinizi eleştirirken o eşin yavrusunu da eleştirmiş oluyorsunuz.
    Aile içinde takılan isimlerden kaçının. Çocuğunuza yakıştırdığınız her isim, onun öyle olması gerektiği şeklinde hissetmesine yol açacaktır. Bu tarz yıkıcı eleştiri çocuğun özgüvenini mahveder.
    Suçlamalarda bulunmak da özgüveni sarsıcı bir öğedir. Çocuğunuz bir hata yaptığında, bunu itiraf etmeyi, gereğini yapmayı ve affetmeyi öğrenmelidir. Eğer kendini suçlu hissederse, hiçbir zaman yeterince iyi olamayacağına inanır. Suçlamalarla dolu bir disiplinden kaçının. Daha iyi olmayı öğrenme üzerinde yoğunlaşın.
    Övgü ve eleştiriyi birleştirmek de özgüvenini mahveder. Eğer eşiniz devamlı olarak "Seni çok seviyorum ama keşke biraz daha ... olsaydın" derse, bir süre sonra olumlu övgüleri hatırlamaz olursunuz. Çocukların nasıl davranmaları ve bazı şeyleri nasıl yapmaları gerektiği konusunda disipline ve yönlendirilmeye ihtiyaçları vardır ama bunun övgüden ayrı yapılması gerekmektedir.
    Çocukların arkadaşlarını kınamak da özgüveni kesin olarak inciten bir yoldur, bu nedenle o arkadaşları kabullenmek için çok çaba gösterin ve onların sizin ailenize olumlu bir şekilde girmesini sağlayın. Böylece çocuğunuz onun seçtiklerini onayladığınızı bilecektir. Tabii ki, eğer belli arkadaşlar çok açık bir şekilde çocuğunuza zarar veriyorsa, onun olası problemleri sezmesine yardımcı olun.
    Sanırım, özgüvene zarar veren düşmanlardan kaçındıkça ve siz kendiniz özgüveninizi geliştirdikçe anababalar olarak çocuklarınızın da özgüvenini arttıracaksınız.

    KAHRAMANLAR

    Kahramanların nasıl bir etkisi vardır
    Yıllar önce, kahramanlar, aile doktoru veya belediye reisi gibi yöresel kişiler olurdu. Daha sonraları, kahramanlar kitaplardan çıkmaya başladı ve çocuğun okuduğu kitaplar ona model alacağı roller sunmaya başladı. Ama bugünün dünyasındaki kahramanlar çok iyi para kazanan spor yıldızları, tuhaf video oyuncuları ve televizyon ünlüleri, hatta televizyon komedyenleri.
    Bazı spor yıldızları veya televizyon ünlüleri gerçekten iyi ve olumlu kişiler olmalarına rağmen kahramanların çoğu böyle değil. Bunlar, başardıkları veya destekledikleri şeylerden dolayı değil, sadece zengin ünlüler oldukları için kahraman olanlar.
    Gerçek kahramanlar doğruluk, cömertlik, yumuşaklık, şefkat, dürüstlük, çalışkanlık, kibarlık, sevgi ve inanç gibi üstün değerleri geliştiren kişilerdir. Gerçek kahramanlar kendi ihtiyaçlarını gözardı ederek, başkalarının iyiliği için yaşayan kişilerdir.
    Anababalar çocuklarına bazı edebi eserleri tanıtarak, bazı klasiklerin videolarını kiralayarak onların iyi bazı kahramanlar bulmalarına yardımcı olabilirler. Video mağazalarından temin edilecek geçmişin büyük müzisyenlerinin veya edebiyatın büyük yazarlarının hayatlarını anlatan filmler bulabilirler. Bazen televizyonda da değişik milletlerin gerçek kahramanlarıyla ilgili filmler olabiliyor.

    KİBARLIK

    Çocuklan gerçekten kibar olarak yetiştirmenin anahtarı nedir
    Bütün davranışların ve kibarlığın temelinde, sevgiyle diğer insanların iyiliğini istemek vardır. Eğer anababalar bunu çocuklarına aktarabilmişlerse, kibarlık probleminin büyük bir kısmını çözmüşlerdir. Çocukların, kendi duygularının farkında olmayı ve onları olumlu, sevecen ve düşünceli bir şekilde geliştirmeyi öğrenmeye ihtiyaçları vardır. Aynı zamanda başkalarının ihtiyaç ve duygularına da duyarlı olmayı öğrenmeye ihtiyaçları vardır ki düşünceli bir şekilde hareket edebilsinler.
    iyi davranışlar lütfen veya teşekkür ederim veya özür dilerim diyerek ve kendi rahatını ve isteklerini diğerlerininkinden önde tutmayarak ifade edilir. Bu davranışları, karı-koca olarak birbirinize ve çocuklarınıza lütfen veya teşekkür ederim diyerek ve böylece model oluşturarak öğretebilirsiniz. Bu iyi davranışları size ve diğer insanlara da göstermesini öğretmiş olursunuz.
    Bazen model olmak ve sözlü olarak sözcükleri öğretmek yeterli olmayabilir. Çocukların doğru olanı söylemekte direndiği zamanlar vardır. Böyle bir durumda disiplin uygulayabilirsiniz. Örneğin, çocuğunuz lütfen demeyi reddediyorsa, istediği şey kendisine verilmez.

    HERKESÇE SEVİLMEYEN ÇOCUKLAR

    Eğer çocuğunuzun pek fazla sevilmediğini görüyorsanız, işe karışıp birşeyler yapmalı mısınız
    Sanırım evet. Elbette, sınıftaki her çocuk gözde olamaz. Ama sizin çocuğunuz dışlandığı zaman bu sizi incitir. Sevilmek çocuğun önemli ve değerli olduğu duygusunu besler. Gözde olmak ve bir arkadaş grubuna dahil olmak çok hoştur. Ait olmak güven vericidir. Başkaları tarafından sevilmek çocuğa yaşıtlarını etkileme fırsatı da verir ve bu kendini güçlü hissetmesini sağlar.
    Diğer yandan, gözde olmak başlı başına bir amaç haline gelebilir ve çocuk sevilmek için çok çaba göstermeye itilebilir. Bunu yaparken, kendi bireyselliğini ve daha ileriki yıllardaki olgunluk ve doğruluk için gerekli olan kişisel değerlerini kaybedebilir. Eğer kişi gruptaki pozisyonunu kaybetmekten korkuyorsa, bu bir güvensizlik duygusuna yol açabilir. Daha da tehlikeli olan, çocuğun kendi değeri ile ilgili duyguları tamamiyle bir gruba ait olmasına veya oradaki durumuna bağlı bir hale gelebilir. Oysa çocuğun özdeğeri, sevilen ve değer verilen bir insan olduğunu içten bilmesiyle ilgili olmalıdır. O halde çocuğu çok fazla sevilmeyen bir anababa ne yapmalıdır
    1. Çocuğunuzun başkalarıyla olan ilişkilerini izleyin. Çocuğunuzun diğer çocuklara karşı yumuşak, düşünceli ve empatik olduğundan, bencil ve talepkâr bir yaklaşım içinde olmadığından emin olun. Çocuğunuzun sosyal becerileri gelişmemişse, diğer çocuklarla nasıl oynayacağını, konuşacağını ve nasıl düşünceli bir arkadaş olabileceğini öğretin. Bu konuda yararlanabileceğiniz bir kitap, Elaine McEwan´ın, "Kimse Beni Sevmiyor": "Çocuğunuzun Arkadaş Edinmesine Nasıl Yardım Edersiniz." olabilir.
    2. Çocuğunuzun kişiliğini değerlendirin. Bazı çocuklar daha sessiz ve içedönüktür. Sadece tek başlarına olmayı tercih ederler. Yalnız değildirler. Kendi kendilerine olmayı severler ve bir ya da iki arkadaşla mutlu olurlar. Eğer böyle bir durum varsa, çocuğunuzu büyük bir gruba girmeye zorlamayın ve ona az arkadaş sahibi olmanın yanlış bir şey olduğu mesajını vermekten kaçının. Ama hiç arkadaşı yoksa, gerçekten endişe duymalısınız.

    11 FİZİKSEL GELİŞİM
    SAĞ VEYA SOL EL KULLANIMI_

    İki buçuk yaşındaki kızımız bazen sağak gibi görünse de, çatal veya kaşık tutarken sol elini kullanıyor. Acaba bu yaşta yerleşmiş bir tercih olur mu, yoksa hâlâ gelişmekte midir Ona yardımcı olmak için yapmamız gereken bir şey var mı
    El kullanımı anababalar için önemli bir sorundur, çünkü hâlâ sağ-el ağırlıklı bir dünyada yaşıyoruz. Solak olarak büyüyen çocukların, yetişkinlikte sağ el için hazırlanmış aletleri kullanmakta zorlandıkları bir gerçektir.
    Çocukların çoğunda, el kullanımındaki tercih 5, hatta 6 yaşından önce belirlenmez. Bazen çocuğun sağak mı, yoksa solak mı olacağı daha erken de belli olabilir ama çocuklar yaşama her iki ellerini de eşit ağırlıkta, eşit beceriyle kullanarak gelirler. Çocuklar büyüdükçe, sağaklar için olan dünyamızda, onları mümkün oldukça sağ ellerini kullanmaya teşvik edebilirsiniz. Ancak bunu zorla yapmamanız çok önemlidir. Beynin motor alanı, konuşma merkezine çok yakındır. Çocuğun sol elinden sağ eline geçmeye zorlanması, bu merkezde problemler yaratabilir. Yine de bir sorun haline getirmeden sağ el kullanımını yüreklendirmenin çeşitli yolları vardır. Bu da çocuğun ileriki yıllarda sağak olarak daha rahat etmesini sağlar.
    Çocuğunuz daha çok küçükken, ona bir şey verdiğinizde sağ eline tutuşturun. Çocuk kendisi sol eliyle bir şey aldığında, bir süre sonra yumuşakça onu sağ eline geçirin. Eşyayı sol elinden sağ eline geçirme işini, her ikisini de eşit beceriyle kullandığı çok küçük olduğu yıllarda yapmaya çalışın. Eğer çocuğunuz açıkça sol elini kullanma eğilimi içindeyse, buna izin verin. Sağlıklı bir gelişmeyi çocuğunuzu sağlıksız bir şekilde el değiştirmeye zorlayarak bir güç mücadelesine çevirmekten kaçının.
    Çocuğunuzun ayaklarına bakmak da çok önemli olabilir. Anababaların çoğu çocuklarının sağ ayağını mı, yoksa sol ayağını mı kullandığının farkında değildir. Çocuğunuz emeklerken önce hangi ayağını ya da dizini attığını izleyin. Önce hangi ayağına çorap veya ayakkabı giydiğine bakın. Koşarken hangi ayağıyla başlıyor Birbirine zıt ayak ve l elin tercihi yerine, sağ el-sağ ayak ya da sol el-sol ayak korelasyonu konusunda çocuğunuza yardımcı olabilirsiniz. Ama doğanın belirlediği konularda çok fazla üzülmekten vazgeçin.

    SAĞLIK KONTROLLERİ

    Doktor kontrolleri gerçekten çok pahalı olabiliyor. Bunu da gözönünde bulundurarak, sağlıklı bir çocuğun ne kadar sıklıkla doktora gitmesi gerekir
    Doğumda bebeklerin çok ciddi bir kontrolden geçirilmeleri gerekir ki tedavi gerektiren bir problemleri olup olmadığı saptanabilsin. Sonra doktorunuz size normal kontrolleri ve aşıları içeren bir program çıkaracaktır. Eğer doktor ziyaretlerinde maddi bir problem yaşıyorsanız, bunu ucuza veya ücretsiz olarak temin edebileceğiniz sağlık ocakları vb. sağlık kuruluşları bulabilirsiniz.
    Normal olarak, daha önce bir problem olmadığı takdirde, bebek doğumdan altı ya da sekiz hafta sonra doktora götürülmelidir.
    Bu kontrolden sonra, bebek dört ve altı aylık olduğu zamanlarda kontroller gerekir. Bütün bebekler boğmaca, tetanoz, difteri, kızamık, kabakulak, çocuk felci ve belki de menenjit ve sarılık aşısı olmalıdır.
    Son yıllarda boğmaca aşısı sonucunda ortaya çıkabilecek çok ender ama ciddi bir reaksiyon görülmektedir. Ama çocuğun bu hastalığa yakalanma riski böyle bir reaksiyonun olma riskinden daha fazladır. Bu nedenle anababalar iyi bir nedenleri olmadıkça boğmaca aşısından vazgeçmemelidirler. Bu konuda doktorunuza danışın.
    Aşıların yanı sıra, doktorun düzenli kontrolleri çocuğun endokrin sisteminde bir anormallik olup olmadığını ya da kafatası tam gelişmeden kemiklerde erken bir kapanma olup olmadığını dikkatlice gözlemesine yardımcı olur. Bebek altı-yedi aylık olduktan sonra, sağlıklı bir bebek için yıllık kontroller yeterli olacaktır.

    DİŞ BAKIMI

    Anababalar çocuklarını diş bakımına ne zaman başlatmalıdır
    Bir diş doktoru arkadaşım, bebeğin ilk dişleri çıkmaya başladığı andan itibaren diş bakımının başlaması gerektiğini söylemişti. Süt dişleri geçici olmalarına rağmen, çürümeleri önlenmelidir ve bu da zor değildir. Birkaç aylık bir bebeğin dişleri bile yumuşak bir pamukla yatmadan önce temizlenebilir (diş macunu kullanmadan). Süt, dişlerin üzerinde, çürümelere neden olan bakterileri üreten bir tabaka bırakır. Çocuk doktorlarının anababalara çocuklarını yatağa bir biberon sütle yatırmamalarını söylemelerinin bir nedeni de budur. Eğer bir bebeğin yatma zamanı biberon içmesi gerekiyorsa, bu sadece su olmalı.
    Çocuğun dişlerinin iyi gelişmesini sağlamakta ve çürümeleri engellemekte önemli olan diğer bir konu da çocuğun beslenme şeklidir. Çok fazla nişastalı ve şekerli ya da çok rafine edilmiş yumuşak besinler ağızda çok küçük yiyecek parçacıkları bırakarak bakteri üretimini arttırır. Büyük parçalardan oluşan sert yiyecekler dişlerin üzerindeki tabakayı temizler ve parçacıkların aralarda kalıp çürümelere neden olmasını engeller. Her gün bir elma diş doktorlarının de tavsiye ettiği bir yiyecektir. Dişlerinizi fırçalayamadığınız zamanlarda elma yemeğe çalışın, dişlerinizin daha temiz olduğunu farkedeceksiniz. Elmada bulunan bir enzim dişleri gerçekten temizlemektedir. Bu nedenle çocuklarınıza bol bol meyva yedirin, özellikle de elma. Ancak küçük bebeklere elma, üzüm gibi bütün meyvalar vermeyin çünkü boğulmalara yol açabilir.
    Daha büyük çocuklar her yemekten sonra, yemek parçacıklarını temizlemek ve dişetlerini güçlendirmek için dişlerini fırçalamalıdırlar. Okula başladıktan sonra, günde iki kez fırçalama yeterlidir. Florürlü dişmacunuyla ve küçük, yumuşak bir fırçayla, dişetlerini acıtmadan uzun süreli fırçalama yapmasını sağlayın. Diş macununu tükürmesini öğretin, çünkü onlar yutulmak için yapılmamıştır!
    Çocuğun diş aralarının diş ipiyle temizlenmesi de önemlidir çünkü dişlerin aralarındaki yüzeyler en iyi diş ipiyle temizlenir.
    Çocuğun bir diş doktorunu ilk ziyareti ikinci ve üçüncü yaşları arasında gerçekleşebilir. Sizinle ya da diş doktorlarına karşı rahat ve olumlu bir tutum içinde olan bir yakınınızla birlikte gidebilir. Çocuğunuz diş doktorunun muayenehanesine alışmalı ve doktor da onunla diş bakımı konusunda özel konuşmalar yapmalıdır. Daha sonra normal ziyaretler başladığında -belki üç yaş civarında- çocuk doktordan korkmayacaktır.

    UYGUN ŞİLTE

    Torunum hâlâ bebek karyolasında yatıyor ama anababası artık onu normal bir yatağa geçirmeyi düşünüyorlar. Bunun için de su yatağı almayı planlıyorlar. Benim çocukların su yatağında uyumalarının sağlıklı olup olmadığı konusunda kuşkularım var.
    Su yataklarının çocuklar açısından bazı yararlan olduğunu kabul ediyorum. Ama iyi bir yaylı yatağın sağlayacağı desteğin, çocukların çoğu için çok uygun olduğunu düşünüyorum. Ancak, istisnai olarak ortopedik problemi olan çocukların daha sert bir şilteye ihtiyaçları olabilir.
    Bir çocuk bebek karyolasından yatağa ne zaman geçmelidir, iki ilâ beş | yaşlan arasındaki herhangi bir zamanı tavsiye edebilirim. Bazı bebekler karyolanın güvenli ortamını uzun bir süre tercih edebiliyorlar. Daha hareketli olanları, kenarlara tırmanmaya çok erken yaşlarda başlayabiliyor. Önemli olan bebeğin güvenli ve rahat bir yatağının olmasıdır. Eğer bebek karyolaya tırmanmaya başladıysa, artık ondan kurtulmanın zamanı gelmiştir. Çocuğun aşağıya inmeye çalışırken, düşmesini istemeyiz.

    AYAKKABILAR

    Çocuklara pahalı ayakkabılar almak gerekli midir Ucuz ayakkabı konusunda bazı tereddütlerim var.
    Bazen daha iyi (veya daha pahalı) ayakkabılar gerçekten gerekli olabilir ama böyle durumlar genellikle enderdir. Bazı çocukların ayaklarına hiçbir ayakkabı tam olarak uymaz. Ortopedik problemleri olan çocukların özel ayakkabılara ihtiyaçları vardır. Ayakkabı alırken, çocuğunuzun ayağına dikkat edin, parmakları dışarı fırlamasın ya da içeride kalmasın. Çocuk yürürken bileklerine bakın, içeri doğru dönüp dönmediklerine ya da çocuğun ayağının dış kenarına basarak yürüyüp yürümediğine dikkat edin. Eğer bu şekilde karar veremiyorsanız, ayakkabılarının genellikle nereden eskidiğine bakın. Tabanın iç tarafı eskiyorsa, çocuğun bilekleri zayıftır. Eğer dış taraflar hemen eskiyorsa, o zaman çocuğun ayağı sonradan problem yaratacak bir şekilde dışarı çıkıyor demektir. Hâlâ kuşkularınız varsa, doktorunuzla konuşabilirsiniz. Çocuğunuzun ortopedik bir müdahaleye gerek duyup duymadığını bir ortopediste danışarak karar verebilirsiniz. Ayakkabılar konusunda tereddütleriniz varsa, iyi bir ayakkabıcıya giderseniz oradaki kişiler size yardımcı olabilir.
    Eğer ayakkabıyı kendiniz alacaksanız, en iyi zaman öğleden sonra yâ da akşam saatleri, ayağın şişmiş olduğu zamanlardır. Ayakkabı çocuğun ayağındayken, bir parmak kadar büyük olmalıdır. Yani, çocuğun ayağının baş parmağı ile ayakkabının burnu arasında, sizin baş mağınızın gireceği kadar bir boşluk kalmalıdır. Böyle bir boşluk a kabının, çocuğunuzun ayağının rahat edebileceği ve yeterince uzun giyebilmesini sağlayacak kadar geniş ve sürtünmeden dolayı su toplamalar veya rahatsızlıklar yaratmayacak kadar dar olduğunu gösterir. Pahalı bir mağazadaki satıcıların çocuğunuzun ayağına uyan ayakkabıyı nasıl saptadıklarına dikkat edin, sonra o yöntemleri kendiniz de uygulayabilirsiniz.

    LENSLER

    Çocuklar kaç yaşlarından itibaren lens kullanabilirler
    Bu, kişisel olarak yaklaşmam gereken bir problem çünkü çocuklarımın hepsi gözlük takıyor. Benim deneyimlerime göre, 12-14 yaşından önce lensi çok az doktor önerebilir. 12 yaş bile çok erken. Yumuşak lensler, sert olanlardan daha güvenlidir ama yumuşakların bile bazı riskleri vardır.
    Lens kullanma zamanına karar vermeden önce, anababaların dikkate almaları gereken bazı konular vardır. Her şeyden önce, göz bozukluğunun derecesi önemlidir, aşırı miyop olan çocuklar lenslerden çok yararlanmaktadırlar. Lensler doğrudan göze takıldığı için, görüntü daha iyi ve uygunluk daha fazla olur. Çocuk gözlük takmadığında daha iyi göründüğünü düşünür.
    Diğer bir nokta çocuğun sorumluluk düzeyidir. Lensler çok büyük özen ister. Kaybolabilirler ve çok pahalıdırlar. Gözde iltihaplanma ve yaralanmalara yol açmamak için devamlı temiz tutulmalıdırlar. Çocuğunuz çok sorumluluk sahibi değilse, sanırım ne siz, ne de çocuğunuz lens kullanma lüksüne hazırdır.
    Üçüncü bir nokta, çocuğun aktivite düzeyidir. Yüzme gibi aktif bir spor yapan bir çocuğun lensinin zarar görme, kaybolma ve kırılma olasılığı çok fazladır. Gözün içinde kırılan lensler tamir edilemez zararlar verebilir.
    Son bir nokta ise, gözlük takmanın çocuk üzerinde yarattığı etkidir. Daha küçük yaşlarda, gözlük takmak çocuğu arkadaşlarının gözünde daha çekici yapabilir ya da onunla dalga geçilmesine neden olabilir. Dalga geçme durumuyla başetmesini sağlamak için, çocuğa verebileceği akıllıca bir cevap öğretilebilir. Daha sonraki yıllarda ise, özellikle lise yıllarında, gözlük çocuğun özgüven duygularını etkileyebilir.
    Çocuğunuzun gözlükten lense geçme zamanını ve şeklini göz doktorunuza danışın. Çocuğunuzun gözleri çok değerlidir, onlara iyi bakın.

    NE KADAR UYKU

    3.5 yaşındaki küçük oğlumun ne kadar uykuya ihtiyacı olduğunu öğrenmek istiyorum. Öğleden sonra uykusuna yatması hâlâ beklenebilir mi
    ister inanın, ister inanmayın, küçük bebekler ilk altı aylarında günde 18-20 saatlik uykuya ihtiyaç duyarlar. O zamandan sonra, uyku ihtiyacında hızlı bir düşüş olur. Genellikle çocukların en az sekiz saatlik bir uyku ihtiyacı vardır ama daha fazlasına ihtiyaç duyup duymadıklarını etkileyen bazı faktörler olabilir. Bunlar çocuğunuzun yatma zamanlarını belirlemenize yardımcı olabilir.
    Çocuğun yaşı ve büyüme hızı tabii ki önemli faktörlerdir. Küçük bebeklerin ihtiyacı olan uyku miktarından söz etmiştim. Daha sonraki yaşlarda daha az uykuya ihtiyaç duyarken, ergenlik çağında tekrar fazla uyku ihtiyacı olabilir. Hızlı büyüdükleri için, çocukların daha fazla uyku ve dinlenmeye ihtiyaçları olur.
    Çocuğun sağlık durumu da ihtiyacı olan uyku miktarını etkiler. Allerjisi veya üst solunum yolları enfeksiyonu, soğuk algınlığı, ateşi ya da diğer bir rahatsızlığı olan çocukların sağlıklı olanlardan daha fazla uykuya ihtiyaçları vardır.
    Doğuştan sahip olunan enerji üretme durumu da, gerekli olan uykuyu belirler. Bütün bir güne yayılan harcanan enerji miktarı, ihtiyaç duyulan dinlenme miktarını etkileyebilir.
    Çocuğunuz yeterli uyku uyuyorsa, okul zamanına daha çok varken kendisi uyanacaktır. Eğer onu siz düzenli olarak uyandırmak zorunda kalıyorsanız veya kendi çalar saatiyle uyanıyorsa, o zaman geceleri yatağa daha erken gitmesi gerekir.
    Çocuk yorgun olduğu zaman beyni ve vücudu bunun belirtilerini verecektir. Bu belirtiler (sinirlilik ya da düşen göz kapaklan) çocuğunuzun yorgun olduğunu size gösterir. Bebeklerin çoğu bir yaşlarında sabah uykularından vazgeçerler. Çocukların çoğu öğleden sonra uykularını da üç veya dört yaşlarında bırakırken, bazıları da okul öncesi döneme kadar devam ederler. Bu yaştaki çocuklar, öğleden sonra uykuları yüzünden gece yatağa gitmekte zorlanırlar.
    Ergenlik öncesi dönemde sekiz-on saatlik gece uykuları oldukça çoktur ama ergenlik döneminde dokuz-on saatlik uyku hiç de fazla gelmez. Gece uykuya yatma zamanlarını birbirinize sokulduğunuz, sevgi ve güveni paylaştığınız, sıcak ve samimi anlar olmasına çalışın. Bir güç mücadelesi haline dönüşmesine izin vermeyin.

    KONUŞMA PROBLEMLERİ

    Çocuklarının ilgilenmeyi gerektirecek kadar ciddi bir konuşma problemi olup olmadığına anababalar nasıl karar verebilirler
    Çocukların konuşma problemlerinin çoğu geçicidir. Örneğin, hiç konuşamayan küçük bir çocuğun hikâyesini duymuştum. Anababa, tekrar tekrar doktoru ziyaret etmişler ve yardım istemişlerdi. Doktor çocuğun neden konuşamadığını saptamak amacıyla, dilini, damağını ve vücudunun her bölgesini muayene etti. Zihinsel olarak da bir problemi yoktu. Teşhis ve tedavi için birçok konuşma pataloğuna gönderildi ve hiçbiri bir problem bulamadı. Ama çocuk altı yaşına gelip okula başlayınca, konuşmaya başladı ve artık hiç susmuyor!
    Konuşmayla ilgili problemlerden biri burada olduğu gibi, konuşmanın gecikmesidir. Çocuk üç veya dört yaşlarına geldiği halde hâlâ konuşmuyorsa, anababaların endişelenmesi gerekir. Uzmanlar o zamana kadar olan gecikmeler üzerinde fazla durmamaktadırlar çünkü çocukların bazıları o yaşlara kadar konuşmamaktadır. Eğer çocuk kendisiyle konuşulduğunda cevap vermemek gibi diğer bazı belirtiler gösteriyorsa, bir işitme problemi olup olmadığı kontrol edilmelidir.
    İkinci bir konuşma problemi normal dışı seslerdir. Bir çocuğun "r" yerine "y" demesi gibi bazı sesleri yanlış çıkarması anababasının endişelenmesine yol açabilir. Böyle bir durumun nedeni, çocuk artık çok küçük olmamasına rağmen, anababasından hala bebek gibi konuşmalar duymasıdır. Anababalar böyle konuşmaktan vazgeçtikleri zaman, çocuklar da bu alışkanlıklarını yenebilirler. Konuşma uzmanı arkadaşım, anababaların normal dışı sesler için sekiz ya da dokuz yaşlarına kadar endişelenmemeleri gerektiğini söyledi. Eğer bebeksi sesler o yaşlarda da devam ediyorsa, bir konuşma terapisti ile görüşebilirsiniz.
    Kekeleme ise pek çok kişiyi endişelendiren ciddi bir durumdur. Bir arkadaşımın çocuğu, bir cümleyi bile söyleyemeyecek kadar kötü kekelemeye başlamıştı. Onu bir konuşma pataloğuna götürdüler. Uzman onlarla ve çocukla bir süre çalıştıktan sonra, ailenin en küçüğü olarak kimsenin kendisini dinlemesini sağlayamadığını keşfetmişti. Böylece de, bir kere kekelediği için kazandığı ilgiyi devam ettirmek için kekelemeyi öğrenmişti. Gerçek problemin bu olduğundan biraz kuşku duymakla birlikte, uzmanın ona konuşmak için bol bol vakit ve bol bol ilgi verme önerisini izlediler ve çocuk bu zorluğu çok çabuk atlattı.
    Öfke veya korkudan dolayı konuşmayı reddetmek de oldukça yaygındır. Buna seçilmiş suskunluk adını veriyoruz. Tedavisi için, hem çocuğun, hem de anababanın profesyonel yardıma ihtiyacı vardır.
    Hemen bütün çocuklar konuşmayı öğrenir. Çok fazla ya da çok az konuşurlar. Konuşurken biraz zorluk çekebilirler ama unutmamanız gereken en önemli faktör onlara olan sevgi ve ilginizi iletebilmenizin ne kadar değerli olduğudur.

    ESTETİK AMELİYATLAR

    Maddi imkânlarınızla çocuğunuza iyi bir eğitim ya da güzel bir yüzden sadece birini sunma şansınız olsaydı, hangisini seçerdiniz
    Böyle bir sorunun gerçekten biçimsiz bir kusuru olan bir çocukla ilgili olarak sorulabileceğini düşünüyorum. Gerçekten de, iyi bir eğitimin bir çocuğa güzel bir yüzden daha fazla yarar sağlayacağına inanıyorum, Üretken bir insan olmak, çocuğun hayatına hoş bir dış görünüşe sahip olmaktan daha çok anlam ve amaç getirecektir.
    Bu nedenle, büyük bir burnu küçültmek ya da sivri bir çeneyi yuvarlatmak için yapılacak bir ameliyatla ilgili olarak bu soruyu soruyorsanız, o zaman kendinizi biraz sorgulamalısınız Bir çocuğun görüntüsünün iyi ya da kötü olduğu yargısına kim varıyor Bazen bazı aileden gelen özellikler ve değerler nedeniyle, anababalar dış görünüşteki belli bazı noktalar konusunda çok hassas olabiliyorlar. Örneğin, çocukken burnunuz konusunda sizinle dalga geçildiyse, aynı burna sahip olan oğlunuzun duyguları konusunda aşırı duyarlı olabilirsiniz. Aynı şekilde, değişik kültürlerin farklı güzellik anlayışları olabilir. Örneğin bir ülkede, bir kişinin burnu çok büyük gözükebilir. Ama aynı burun başka bir ülkede bir farklılık göstergesi olarak algılanabilir. Bu nedenle, çocuğunuzun probleminin gerçek mi, yoksa aile ve toplum değerleriyle mi ilgili olduğunu iyice düşünün.
    Anababalar ayrıca, çocuklarını arkadaşlarıyla karşılaştırarak ne kadar anormal olduğunu saptamalıdırlar. Çocuk düzeltilebilecek bir özellik ya da kusur yüzünden aşağılık ve yetersizlik duygusu içinde mi Deneyimlerime göre, çok çirkin olarak dikkat çekecek kadar olağandışı bir çocukla pek karşılaşmadım.
    Eğer çocuğunuzun bir yanık ya da doğum izi gibi önemli bir kusuru varsa, bu konuda bazı önerilerim olacak:
    Bir doktora gidin ve bu konuyu görüşün. Ameliyat öneriliyor mu Bunun maliyeti ne olacak
    1. Problemi ameliyatsız halletmenin bir yolu var mı Çocukların çoğu dış görüntülerini bazı kozmetikler aracılığıyla düzeltebilirler. Örneğin, yeni bir saç kesimi, belli bir şekilde giyinmek ya da daha büyüdükçe lens takmak veya düzeltici makyaj yapmak gibi.
    2. Eğer düzeltme imkânı yoksa ya da siz bunu karşılayamıyorsanız, o zaman çocuğunuzun kusurunun onu diğerlerinden farklı ve eşsiz yaptığını anlamasına yardımcı olmanız gerekmektedir. Bu biraz üzüntü yaratacak bir durumdur ama çocuk görüntünün her şey olmadığını anlayarak bu üzüntüyü atlatacaktır. Bir konudaki sınırlan değerlendirmeye başladıkça, diğer alanlarda daha güçlü bir beceri geliştirecektir. Diğer çocuklarla paylaşılan eğitsel ve sosyal beceriler ve etkinlikler geliştirmek, ciddi bir görünüş kusurunun verdiği kalp acısını kapatacaktır. Çocuğunuza başkalarına şefkat duymayı öğrenmek için kendi acısından yararlanmayı öğretin. Ona içi güzel olan herkesin diğer insanlara güzel görüneceğini öğretin. Kalbi kötülükle dolu olduğu sürece en gösterişli manken bile çirkin gözükür.

    TATİLLER VE EĞLENCE
    TATiLE HAZIRIANIRKEN

    Ailece yapılan tatilleri gerçekten özel bir hale nasıl getirebiliriz
    Aşağıda söz edeceğim öğeler çok önemli olmalarına rağmen, genellikle farkında olmadan ihmal edilirler.
    Genel ruh hali. Genel bir samimiyet havası yaratmaya çalışırını. Tatil için gerekli iyi niyet aile için de gereklidir. Gülüşler, kahkahalar ve şakalar bütün bir yıl için önemlidir ama tatil zamanı böyle bir mutluluğun yanı sıra, sırlar ve sürprizler için de doğal bir zamandır. Tatil zamanı çocukları süsleme, yemek hazırlama ve benzeri bazı hazırlıklara katma, annenin yükünü almanın yanı sıra, belli bir aile geleneği yaratmada da mutluluğun bir parçasıdır.
    Dinlenme. Tatiller aynı zamanda sessizlik ve sükunet zamanı olmalıdır. Kişisel olarak ya da ailece sessiz ve sakin bir ortam yaratmak için zaman ayırın.
    Gelenek. Belli gelenekler oluşturmak çok önemlidir. Özel tatil günlerinde özel bazı yemekler hazırlayarak bir gelenek oluşturabilirsiniz. Büyükannenizin göreneklerini veya yemeklerini sürdürerek, çocuklarınızın geçmişlerini anlamalarına yardımcı olabilirsiniz.

    FOTOĞRAF ALBÜMLERİ

    Hemen her evde bir sürü aile resminin bulunduğu bir kutu ya da çekmece bulunur. Bütün bu resimlerle ne yapacağımızı bize söyler misiniz
    Bunu memnuniyetle yaparım.Çünkü, fotoğrafların insanlar için çok önemli olduğunu biliyorum. Sorunları olan bir insan üzerinde psikiyatrik değerlendirme yaparken sıklıkla sorduğum sorulardan birisi şudur: Evinizde bir yangın olsa, o evden çıkarmak isteyeceğiniz şeyler neler olurdu Hemen herkes aile fotoğraflarından söz eder. Bence de çoğumuz için anılar ve resimler çok önemlidir.
    Sizlere anababa olarak, her çocuğunuz için kendisine ait bir fotoğraf albümü oluşturmanızı öneririm. Onun daha sonra hatırlamasını arzu ettiğiniz, doğumundan öncesine ait fotoğrafları da o albüme yerleştirin. Çocuğunuzun geçmişiyle başlamanızı ve albümüne ondan önceki kuşakların resimlerini koymanızı öneririm. Büyükanne ve babasının, hatta daha öncekilerinin ve belki de onların yaşadıkları yerlerin resimleri ona geçmişiyle ilgili bir duygu geliştirmesini sağlayacak ve belli bir grup insana ait olduğu hissini verecektir.
    Yaşadıkları yerler çocuklar için çok önemlidir. Ortalama bir aile çocukları büyürken sık sık taşınır. Bu nedenle de albümün o bölümü oldukça geniş olmalıdır. Okullarının, yakın çevrenin ve çocukların hoş vakit geçirdikleri belli yerlerin resimlerinin albümde yer alması çok iyi bir fikirdir. Parklar, tatiller ve oyuncaklar daha sonra dönüp bakıldığında zevk alacağı şeylerdir. Diğer bir bölüm arkadaşlarına ve onlarla paylaştığı etkinliklere -doğum günü partileri, spor karşılaşmaları vb.- ayrılmalıdır.
    Çocuğun hayatında önemli bir yeri olan insanları mutlaka koyun: Öğretmenleri, özel arkadaşlarını, çocuğun yetişmesi sırasında anlamlı olan herkesi. Çocuğun gelişiminin sembolleri de anlamlı olabilir: Spor olayları, okul gösterileri, fen projeleri, özel hayvanlar. Bütün bunlar çocuğunuz büyüdükçe ve kendi ailesini oluşturmaya başladıkça onun için hazine değerindeki anılardır. Çocuklarınız bu anıları bir gün çocuklarıyla paylaşmak isteyeceklerdir.

    ÇOCUK BAKICILARI

    Anne ve baba dışarı çıktıklarında, yan komşunun lise öğrencisi kızının çocuklarla kalmasında bir sakınca görüyor musunuz
    Yeteneklerini ve olgunluk düzeyini dikkatlice kontrol ettiyseniz çocukları böyle bir bakıcıyla bırakmanın hiçbir sakıncası yoktur. Bazen çocuklara kötü davranan veya gereği kadar koruyamayan bakıcılar olabilir ve bunun olmasını istemezsiniz.
    Bakıcılarla anlaşmadan önce, onları iyice araştırmayı unutmayın, iyi ve güvenilir bir bakıcı olup olmadığını saptamak için göz önünde bulunduracağınız bazı ölçütler şunlardır: iyi bir bakıcının,
    • yüksek bir olgunluk düzeyi
    • kriz zamanlarında başvuracağı iyi bir karar mekanizması
    • çocuklara vurmasını veya bağırmasını engelleyecek kadar benlik kontrolü
    • bir çocuğu kontrol ve disipline edebilme yeteneği
    • çocuklara baktığı sürelerde yaşıtlarıyla birlikte olmaya istekli olmaması
    • yukarıdakileri doğrulayan bir referansı olması gerekir.
    Kendi uyguladığınız ve gerektiğinde onun da uygulamasını istediğiniz disiplin yöntemleri konusunda ona çok net açıklamalar yapmalısınız. Bakıcının sizi ne zaman arayacağına ve size ulaşamadığı takdirde durumla nasıl başa çıkacağına karar verebilmesi gerekir. Bir bakıcıda olması gereken en önemli özellikler, çocukları sevmesi, kibar, kararlı ve koruyucu olmasıdır. Ayrıca bir bakıcının enerjik olma ve sadece temel bakımı sağlamanın yanı sıra çocukla oyun oynamasını ve böylece birlikte güzel zaman geçirmelerini isterim.
    Bir bakıcının niteliklerine nasıl karar verebilirsiniz Referanslar istemeli ve onlarla kişisel olarak konuşmalısınız. Ayrıca bakıcının siz oradayken çocuklarınızla birlikte olmasını ve neler olduğunu dikkatlice izlemenizi öneririm. Çocuğunuz yeterince büyüdüğü zaman, ona bakıcı gittikten sonra gecenin nasıl geçtiğini sorabilirsiniz. Döndüğünüzde evin,bakıcının ve çocuğunuzun durumunu dikkatlice inceleyin. Eğer kuşkularınız varsa, bir gece aniden eve geri dönün. Bu pek uygun gözükmeyebilir ama çocuğunuzu bu kişiye emanet edip edemeyeceğiniz konusunda size çok yardımcı olur. İç güdülerinize güvenin! Bir terslik olduğu hissine kapılırsanız, araştırıp emin olana kadar çocuğunuzu onunla bırakmayın.
    Diğer bir önerim de, maddi olarak zorlanmamak için bakıcınızda ara sıra değişiklik yapmanızdır. Bazen yakın ve güvenilir arkadaşlar birbirlerine yardımcı olabilirler. Ve tabii ki büyükanne ve babalar. Onların değeri altınla ölçülemez. Ben de, kızım dışarı çıktığında, torunlarıma bakmayı çok seviyorum.

    DIŞARIDA BİR GECE

    4 yaşında ve yeni doğmuş iki çocuğumuz var. Akşamlan bir arkadaşımızın evine ya da bir restorana gittiğimizde onların bir bakıcıyla evde kalmaları mı, yoksa bizimle gelmeleri mi daha iyi olur Onlarla birlikte gitmekten rahatsızlık duymuyoruz ama onların evdeki kadar rahat oyun oynayamayacakları yerlere gitmelerinin zor olacağını düşünüyoruz.
    Bu çok güzel bir soru ve açık söylemeliyim ki çocukların devamlı evde kalıp, anababaların gezmeye gitmesine üzülüyorum. Diğer yandan da, genç anababaların haftanın bazı anlarını da çocukların sorumluluğundan uzakta geçirme ihtiyaçlarını anlayabiliyorum, işte size bazı pratik öneriler:
    Çocuklarınıza sosyal ortamlarda nasıl davranacaklarını öğretin. Sonra da onları beraber götürün ve hem siz, hem de arkadaşlarınız onların tadını çıkarın. Çocukları eğitebilmek için, arkadaşlarla birlikte evde bazı beraberlikler organize edilebilir. Ev sahibi için çok kolay bir iş olmayabilir ama eşler yardımcı olursa, tüm aile için çok zevkli bir akşam olabilir.
    Sosyal bir ortamda nasıl davranacağını öğretebilmek için, çocuklarınızı ara sıra ailece gidebileceğiniz restoranlara götürün. Eğer yeri dikkatlice seçerseniz, bunun aile beraberliğini, sosyal becerileri öğretmek için çok yararlı olduğunu görececeksiniz.
    Ancak yeni doğmuş bebeklerin dışarı çıkarılması konusunda bazı sorularım var. Genellikle, ilk birkaç hafta bakterilere dayanıklılık düzeyleri düşük olduğu için, evde kalmaları gereklidir. Yine de, bebe koltuğunda sakin sakin uyuyan bir bebek ise, kısa sürelerle dışarı çıkarabilirsiniz. Eğer çocuğunuzu bir arkadaşın evine bırakıyor ve orada yatmasına izin veriyorsanız, onu bir gece de dışarı götürmenizde hiçbir sakınca görmüyorum.
    Çocuklarınızı dışarı çıkarıp çıkarmayacağınıza karar verirken, sormanız gereken sorular şunlardır: Çocuklar sizin arkadaşlarınızla keyifli bir akşam geçirmenize izin verecek şekilde iyi davranabilecekler mi Çocuklar orada sıkılır mı Çok mu yorgunlar Eğer çocuklar yaramazlık yaparsa diğer insanlar rahatsız olacak mı Siz bu akşamdan zevk alacak mısınız

    TELEVİZYON

    Televizyon seyretmek, pek çok iyi anababanın evlerinden uzak tutmaları gerektiğine inandıkları bir eğlence. Ama yine de, her ailede günün ya da gecenin büyük bir bölümünde açık olan bir tane (hatta iki tane) televizyon var. Televizyon hayatımızın bu kadar önemli bir parçası haline geldiğine göre, anababaların bu durumu bir avantaj haline dönüştürmeleri mümkün mü
    Evet mümkün ve araştırmalar bunu nasıl yapabileceğimizi gösteriyor.
    Televizyon anababaların öğretimine yardımcı olur. Örneğin, konuşmayı öğrenmede biraz yavaş çocukların anababaları çocuk programlarını izleyip oradaki sözcük ve görüntüleri çocuklarının dil öğretiminde kullanabilirler. Ayrıca çocuklarıyla birlikte oturup programın içeriği hakkında konuşarak renkleri ve diğer bazı doğruları öğretebilirler.
    Televizyon, çocukların bilinmeyen değerler ve deneyimlerle karşılaşmalarını sağlar. Çocuklar büyüdükçe, anababalar televizyon aracılığıyla dünyanın birbirine zıt değerlerini öğretebilirler. Televizyon programlarının desteklediği şiddet, sahtekârlık, yasadışı cinsel ilişki ve diğer birçok değerde ne yanlışlık var Programları daha büyük çocuklarınızla birlikte izleyerek onların programdaki ve anlatmaya çalıştığı dünyadaki iyi ve kötü yanları anlamalarına yardımcı olabilirsiniz. Televizyonu çocuklarınıza empati ve şefkati öğretmek için kullanabilirsiniz. Örneğin, "o çocuğun yerinde olsaydın neler hissederdin" veya "o kızın durumunda nasıl davranırdın " Aile biraraya toplanarak ve her çeşit tartışma ortamı oluşturularak televizyondan olumlu bir şekilde yararlanılabilir.
    Televizyon paylaşmayı öğretebilir. Televizyonu çocuklarınıza paylaşmayı öğretmek için kullanabilirsiniz. Ailelerin birden fazla televizyon sahibi olmamasını öneriyorum. Böylece çocuklarınız istedikleri programları seçerken birbirlerine saygı göstermeyi öğrenirler. Ama sadece birbirleriyle değil, anne ve babalarıyla da paylaşmalıdırlar. Ana-babalar işten eve gelince haberleri izlemek istemektedirler ama genellikle televizyon çocuklar tarafından ele geçirilmiş olmaktadır. Çocuklarınıza televizyonda sizin de hakkınız olduğunu öğretmekten korkmayın.
    Televizyon seyretmenizi değerlendirirken yaratıcı olun ve evinizdeki etkisini nasıl olumlu bir hale getirebileceğinize karar verin. Çocuklarınızın seyretme sürelerine sınırlamalar getirin. Okuldan sonra, çocuklarınızı televizyona başvurmadan meşgul edecek pek çok etkinlik olmalıdır. Ödevler yapıldıktan sonra, dışarıdaki etkinlikler, okuma, el becerileri, bilgisayar öğrenme ve diğer yaratıcı etkinlikler televizyondan önce onu meşgul edebilmelidir. Ayrıca çocuklarınızın eğitim programlarını veya özel bazı yayınları izlemelerini sağlayın.

    ÇİZGİ FİLMLERDEKİ ŞİDDET

    Çizgi filmlerdeki şiddetin küçük çocuklar üzerindeki etkilerini biliyor musunuz 2 yaşından 9 yaşına kadar farklı yaşlarda dört çocuğumuz var. Eğer bu konuda bana bazı önerilerde bulunursanız çok memnun olacağım.
    Ruh sağlığı mesleğindekiler olarak televizyondaki şiddetin çocuklar üzerindeki etkisi bizleri kaygılandırıyor. Yıllardır yapılan araştırmalar, şiddetin küçük çocukları etkilediğini göstermiştir. Birkaç yıl önce yapılan araştırmada, Kaliforniya´daki bir okul çağı çocukları grubu şiddet sahnelerini seyrettikten sonra birlikte oyun oynarlarken izlenmişler. Şiddet sahnelerini seyredenler, seyretmeyenlerden çok daha yoğun bir şekilde birbirleriyle olan ilişkilerinde şiddet içeren durumlar yaşamışlardır. Son yıllarda çizgi filmlerin bile bu tür bir etkisi olduğunu öğrendik. Ve çizgi filmler söz konusu olduğunda, çocuklar yaralama ve ölümlerin gerçek olmadığı fikrine kapabilmektedirler, çünkü bir dakika önce havaya uçan çizgi film kahramanları bir dakika sonra gayet sağlam olarak ayağa kalkabiliyorlar.
    7-8 yaşlarından önce, anababaların televizyon programlarını çok sıkı takip etmeleri gereklidir. Bu yaşlardan önce, çocuklar doğruyla yanlışı birbirinden ayırt etme kapasitesine sahip değillerdir ve seyrettikleri çizgi filmlerde neyin iyi, neyin kötü olduğunu tam olarak anlayamamaktadırlar. Çocuğunuzla birlikte televizyon seyrederek, şiddet içeren yıkıcı programları yasaklayın. Çocuklarınız çok fazla televizyon seyretmeden de yaşayabilir ve her zaman izin verebileceğiniz birkaç iyi program vardır. Böyle programları bile olumlu görüşleri pekiştirmek ve sizin görüşlerinize ters olan sorgulanabilir görüşleri anlamalarına yardımcı olmak için çocuklarınızla beraber izlemenizi tavsiye ediyorum. Çocukların gerçekleri bilmeye ihtiyaçları vardır.

    MÜZİK VİDEOLARI

    Kızımız onlu yaşlarının ilk yıllarında ve canlı müzik yayını yapan paralı TV kanallarını izlemeye başladı. Bundan kaygı duymamız gerekir mi
    Elbette! Bu tür müzik yayını yapan kanallarda bazen şiddet, çok açık bir cinsellik ve uyuşturucu kullanımı içeren yayınlar olabiliyor. Rap ve hard rock müzikle birlikte artık daha fazla fiziksel istismar görülüyor. Bunun yanı sıra, bazıları da son derece iyi hazırlanmış ve zevkli olabiliyor ve sizin çocuğunuzun bunlardan hangisini izlediğini, siz de izlemedikçe bilemezsiniz.
    Benim önerim, çocuğunuzla birlikte bu müzik programlarını iz-lemenizdir. Gördüklerinizi tartışın. Orada şiddet, cinsellik ya da uyuşturucu ile ilgili sahneler gördüğünde neler hissediyor Kadınları, yetkili kişileri, etnik grupları veya hükümeti küçültücü sözcüklere veya görüntülere karşı duyarlı mı Böyle bir konuda, anababanın bilgili olması gerekir.

    VİDEO OYUNLARI

    Video oyunları ile oynamak çocuklar için zararlı olabilir mi
    Bazı olumsuz etkilerinden dolayı, video oyunlarının bazı çocuklar için zararlı olabileceğini düşünüyorum.
    • yalnızlık - video oyunlarının çoğu sosyal bir etkinlik değildir
    • daha iyi etkinliklerin ihmal edilmesi - okuma, ev işleri, eğitim etkinlikleri
    • şiddet - video oyunlarının çoğu etkin bir şiddet içeriyor
    • yoğunluk - çocuklar genellikle oyun oynarken kendilerini kaybetmektedirler
    Eğer video oyunları alıyorsanız, şiddet içermeden beceri ve koordinasyon geliştiren oyunlar seçmelisiniz. Oyun oynayarak geçirilen zamanı sınırlayın ve onların yerini daha yararlı etkinliklerin almasını sağlayın. Çocuklarınız üzerindeki kötü etkileri izleyin, eğer varsa, o problemlerin nedeni olabilecek video oyununu yok etmekten çekinmeyin. Bazı çocuklar,ailedeki ya da okuldaki bazı sorunlardan veya zorluklardan kaçmak için kullanıp video oyunlarını takıntı haline getirebilirler. Eğer ailesiyle ya da arkadaşlarıyla birlikte olmak yerine, sürekli video oyunlarına yapışan bir çocuğunuz varsa, onu oyunlardan uzaklaştırmak için çaba sarf etmeli ve ona daha anlamlı etkinlikler bulmalısınız.
    Ancak video oyunlarının olumlu etkileri de olabilir:
    • aile etkileşimi - eğer anababalar oyuna katılırsa
    • arkadaşların cezbedilmesi - birden fazla kişiyle oynanan oyunlar için
    • el-göz koordinasyonunun geliştirilmesi
    Eğer çocuklarınızın arkadaşları video oynamaya evinize gelirlerse, onları tanıma ve nasıl etkileşim kurduklarını görme imkânınız olur. Arkadaşları tanımak olumlu olduğu için, bu da olumlu bir sonuçtur.
    Video oyunlarının bulunduğu salonlar, evde oynanan video oyunlarından daha farklıdır. Böyle yerler pek hoş yerler değildir. Uyuşturucu alışverişi, alkol kullanımı oldukça yaygındır ve gözleri yakacak kadar yoğun sigara dumanı vardır.
    Ayrıca böyle yerlerde çocukların harcadığı paralar da beni kaygılandırıyor. Oradaki heyecan ve gerginlikle, bir oyun daha oynamaya zorunluluk hissedilir. Bu oyunların diğer bir ortak yanı da aşırı bir rekabet oluşmasıdır. Bazı kişiler çocuğun saldırganlığını kardeşlerine ve oyun arkadaşlarına yansıtmaması için böyle bir şekilde dışavurmasının iyi olduğunu savunmaktadırlar. Ama böyle bir rekabet o salonların dışında da saldırganlığı teşvik edebilir.

    ÇATIŞAN DEĞERLER

    Ben bir büyükanneyim ve kızım için kaygılanıyorum. Ne zaman 14 yaşındaki oğlu televizyonda iyi olmayan bir şey izlemeye kalkışsa -içinde kötü sözcükler içeren yaşına uygun olmayan bir film gibi- tartışmaya başlıyorlar. Taraf tutmam gerektiğine inanıyorum, ama her defasında çocuğa dersler vermeye kalkarak biraz aşırıya kaçıp kaçmadığından emin değilim. Bu konuyu nasıl daha iyi ele alabilir
    Çocuğun o yaşlarda, daha küçükken ihtiyacı olan otoriter bir anneden çok bir arkadaşa ihtiyacı vardır. Konulan duygusal olmadan daha akılcı bir şekilde tartışarak -sanki yetişkin bir arkadaşıyla konuşurmuş gibi- bu anne de oğlunun görüşlerini açıkça ifade etmesine yardımcı olabilir. 14 yaşındaki bir çocuk artık yetişkinliğe yaklaşmaktadır ve kendi başına kararlar vermeyi, doğruyla yanlışı, iyiyle kötüyü ayırt etmeyi öğrenmesi gerekmektedir.
    Yaşantınız boyunca, başarılı olmak için, duygularınızı yargılarınızdan ayırmanız gereken anlardan biri de budur. Filmleri ve televizyonu dikkatlice ve açıkça çocuklarınızla tartışın. Filmlerdeki ve televizyon programlarındaki olumsuz kavramların ve ahlâki değerlerin güçlü etkisini anlamalarına yardımcı olun. Böylece, kendi başlarına akılcı seçimler yapmayı öğreneceklerdir.
    Eğer ergen çocuğunuza gerçekten hayır demeniz gerekliyse, bunu kibarca yapın. Örneğin, şöyle yaklaşabilirsiniz: "Keşke sana tam bir özgürlük verebilseydim. Seni hayal kırıklığına uğratmaktan nefret ediyorum. Ama yapmak istediğin şeyin gerçekten de tehlikeli olduğunu görebiliyorum. Ve seni koruyabilmek için, senin incinmeni ve öfkelenmeni göze alabilecek kadar seni seviyorum." Sanıyorum, bu yaklaşım sevgiyle beslenen ve yeterli miktarda olan sınırlar koymanıza izin verecektir.

  8. #28
    Kani Bozuk forum üyesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2012
    Yer
    AFYONKARAHİSAR
    Mesajlar
    6.932
    Anne Baba Olma Sanatı
    ÖNSÖZ

    Oluşturma olmadan sanat olmaz; basmakalıp düşünce ve davranışlara sanatta yer yoktur. Ben anne-baba olmanın bir sanat olduğuna inanıyorum. Anne-babalar hayattaki en büyük sanatçılardır. Bazen çok kötü, bazen vasat, bazen de çok iyi ve eşsiz eserler oluştururlar.
    Umarım bu kitap sadece annelere ait olmaz. Hani babalar der ya, "karıcığım sen oku, sonra bana anlatırsın, hem zaten çocuğu anne büyütür/´ Sizin eşinizin de yaklaşımı buysa lütfen bu yaklaşımı kabullenmeyin ve bu kitabı önce ona okutun!
    Sanırdım ki, kitap yazmak yaşamın ancak sakin dönemlerinde mümkündür. Ama böyle bir sakinlik benim yaşamımda hiçbir zaman gerçekleşmedi. İlk kitabımı yazarken oğlum 3, kızım 6,5 yaşındaydı. Elinizdeki bu kitap, yazdığım 12. kitap. Şu anda oğlum 11, kızım 14 yaşında. İlk kitaplarımda eteğimden çekiştirir ve ´´Anne, ne yapıyorsun " diye sorarlardı. Bu kitap yazılırken, Mert, yorgun olduğum akşamlarda beni yazmam için motive etti, Merve ise bilgisayarı her bozuşumda (!) yazılarımı tekrar bulmama sabırla yardımcı oldu. Tam 7 yıldır bana destek oldukları için onlara hayran ve minnettarım. yaşamımdaki en harika iki varlığa, Merve´ye ve Mert´e...
    Kız kardeşim bu yıl bana, nefis gülücükleri olan bir yeğen verdi. Bebekleri özlediğimi hissettim. Küçücük parmaklarıyla saçımı çekmesi ve masmavi gözleriyle bana anlamlı anlamlı bakması, gece geç saatlerde kitap yazarken mutluluk kaynağım oldu. Dünyama yeni katılan, büyük bakışlı, küçük yeğenim, Zeynep´e...
    Her zor ânımda yanımda olacaklarından, her mutluluğumu kendi mutluluktan gibi yaşayacaklarından emin olduğum, beni genetik şifreleriyle oluşturan ve sınırsız sevgileriyle büyüten, kendimi bana her zaman çok şanslı bir çocuk olarak hissettiren canım anne ve babama, Utku ve Ergun´a...
    Dört senedir, kelimenin tam anlamıyla aynı kaderi paylaştığımız, mutluluk ve mutsuzluklarımızda birbirimize destek olduğumuz, hayatımda çok anlamlı bir yeri olan, başanlanm için beni destekleyen, kendisi çılgınca gezdiği halde beni gittiği harika tatil beldelerinden arayıp "Haydi, kitabını yaz" diye çılgına çeviren ve hayatımda bir tane olduğuna emin olduğum, sevgi dolu insana, sırdaşıma...
    Ve yıllardır psikoterapi seanslarında bana bir terapist olarak sonsuz deneyimler kazandıran bütün danışanlarıma...iyi ki varsınız diyorum.
    Nasıl bir annesiniz Nasıl bir babasınız Kuşkusuz hiçbir anne ve baba bu soruya objektif yanıt veremez. Dünyanın hem en keyifli, hem en zor ve hem de vazgeçilmez tek mesleğidir anne-baba olmak. Çevrenizdeki herkesle iletişiminizi zayıflatabilir, görüşmeme kararı alabilirsiniz ama anne ya da babaysanız hayatta bir tek kişiye karşı bu kararı uygulama şansınız yoktur: çocuğunuza *
    Çocuk olmak da zor, genç olmak da. Peki, ya anne-baba olmak Siz en çok hangisinde zorlandınız Çocuk olmakta mı, genç olmakta mı, yoksa anne-baba olmakta mı
    Bu kitapta, anne-baba olarak kendinizi keşfe çıkacağınızı umuyorum. İyi keşifler...
    ANNE OLMAK

    İnsan nasıl öğrenir
    Hayata merhaba dediğimiz, annemizin iç dünyasından onun kollarına terfi ettiğimiz, yani doğduğumuz andan itibaren öğrenmek zorunda olduğumuz ve öğrendiğimiz o kadar çok beceri, duygu, olay, bilgi, düşünce sistemi ve davranış örüntüsü var ki... Beynimizi bir bilgisayara benzetecek olursak denilebilir ki, oraya sürekli bilgi yüklüyor, gerekli olanları zamanı gelince anımsıyor, hayatımıza geçiriyoruz. Zihnimizde ve bilinçaltımızda kayıtlı, gerekli gereksiz yığınla bilgi var.
    Yaşam boyunca öğrendiklerimizi birkaç başlık altında toplayabiliriz:
    • İçgüdülerimizin motive etmesiyle öğrendiklerimiz;
    • Model alma yoluyla öğrendiklerimiz;
    • Kendi arzu ve isteğimizle öğrendiklerimiz;
    • Öğrenmek zorunda olduğumuz için öğrendiklerimiz.
    İçgüdülerimizin bizi motive etmesi sonucu doğal olarak öğrendiğimiz duygu ve davranışlarımıza bakacak olursak; karnımızın acıkması ve bunun sonucunda yemek yememiz, sevme ve sevilme ihtiyacımızın bizi tetiklemesiyle birilerini sevmemiz gibi davranışlarımızı görürüz.
    Kendi arzu ve isteğimizle öğrendiklerimizin arasında;
    kendimizi geliştirmemiz için bilgi hazinemize kattığımız bilgi ve beceriler vardır. Daha iyi olmak, kendimizi daha iyi hissetmek, çevremiz tarafından daha çok onay görmek için, isteğimiz doğrultusunda öğrendiklerimizdir bunlar. Örneğin başarılı olmak, güzel olmak, yakışıklı olmak, etkileyici olmak gibi isteklerimizin sonucunda elde ettiğimiz bilgi ve beceriler...
    Bir de öğrenmek zorunda olduğumuz için öğrendiklerimiz vardır ki, bunlara zorunluyuzdur: Okuma yazma öğrenmek, sınavlara çalışırken öğrendiğimiz bilgiler gibi...
    Tüm bunların dışında bir de öğrenmek istemediğimiz ama hayatın bize zorla öğrettiği duygular var. Onlardan, kaçabildiğimiz kadar kaçarız. Örneğin ayrılık duygusunun verdiği acı, ölümün hissettirdiği çaresizlik gibi. Bu duygulan çevremizde birileri yaşadığı zaman, açıkçası biz asla ve asla yaşamak istemeyiz. Sevdiklerimizden ayrılacağımızı ve yakınlarımızın gün gelip de öleceğini aklımızın ucuna bile getirmekten kaçınırız. Ancak ne kadar kaçarsak kaçalım, bize acı veren, bizi mutsuz eden duyguları gün gelir yaşarız ve sonra bilinçaltımıza iterek unutmaya çalışırız.
    Evet, öğrendiklerimizin arasında, daha çoğunu öğrenmek istediklerimiz, hiç farkında olmadan öğrendiklerimiz ve unutmak istediklerimiz var. Ruh sağlığımızı korumak ve iç dünyamızı dengede tutmak için, bizi mutlu edenlere dokunmaz ama bizi zedeleyenleri unutmaya çalışırız.
    Anne olmayı nasıl öğreniyoruz
    Peki, ya anne olmak Anne olmayı nasıl öğreniyoruz İçgüdüsel mi İsteyerek mi Zorunda olduğumuz için mi
    Davranış bilimcilere göre anne olmak duygusu bir içgüdü, ama aynı zamanda kendi annemizi model alarak öğrendiğimiz bir duygu ve davranış örüntüsü. Küçük kız çocuklarının oyunlarını gözlemlediğimizde, kollarında oyuncak bir bebek ve onu yedirip içirdiğini, uyuttuğunu görürüz. Küçük kızlar evcilik oyunlarında hep anne olur, bebeklerine bakar ve onları korur. Burada hem içgüdüsel bir motivasyonun hem de model alma davranışının birlikte yaşandığını görüyoruz.
    Ama annelik zorunda olarak öğrendiğimiz bir duygu ve davranış değil; anne olduktan sonra, anne olmayı ve anne olmanın getirdiği sorumlulukları unutmak gibi bir seçeneğimiz de yok. Anne olmak, Yaratan´a en yakın olmak; anne olmak, kendinden olan o parçaya ömür boyu göz kulak olmak; anne olmak, yaşamın en büyük sorumluluğunu almak; anne olmak, fedakârlıklara açık olmak; anne olmak, çocuğunun hem fiziksel hem de kişilik gelişimine en olumlu katkıları sağlamak için çabalamak; anne olmak, çocuğunu sınırlamadan gelişmesine olanak tanımak; anne olmak, çocuğuna hayatın kurallarını öğretmek, ama öğretirken de onu ürkütüp korkutmamak, iç dünyasını zedelememek; anne olmak, çocuğa istediklerine ulaşabilmesi için ihtiyacı olan güveni vermek, ama onu şımartmamak.
    Yani anne olmak, çok hassas bir çizgide dikkatle yürümek gibi. Yapılan her hata size geri dönüyor. Hayatın bu kulvarında, geri dönüşü olup da kendi kendine düzelen bir hata ne yazık ki yok. Fatura hep kesilmekte!
    Anne için dün ya da yarın yoktur, sadece şimdi vardır
    Annenin "şimdi böyle oldu ama bir dahaki sefere yapmam" gibi bir şansı, "yarın düzeltirim" gibi bir alternatifi yok. Anne olduğunuzda ne geçmiş ne de gelecek, sadece şu an önem kazanır. Çünkü yapılan ve yapılmakta olan her şey şu andadır. Şu anda çocuğunuza sevgi veriyorsunuz; "dün onu sevmiştim, bugün dursun, yarın yine severim" diyemezsiniz. "Sabah karnım doyurmuştum, şimdi geçsin, bir de akşama yediririm" diyemezsiniz. "Bugüne dek ona çok ilgi gösterdim, biraz dinleneyim, haftaya yine ilgilenirim" diyemezsiniz. "Dün onu gezdirmiştim, yeter, yarın gezdiririm" diyemezsiniz. "Dün derslerini kontrol etmiştim, iki gün sonra yine derslerini kontrol ederim" diye erteleyemezsiniz. "Dün ona disiplinli olmanın yollarını göstermiştim, nasılsa aklında kalır, birkaç ay sonra yine hatırlatırım" diyemezsiniz.
    Anne için dün ya da yarın yoktur, sadece şimdi vardır. Çocukla şimdi ilgilenilmeli, karnı şimdi doyurulmak, şimdi uyutulmalı, parka şimdi götürülmeli, dersi şimdi kontrol edilmeli, oyun şimdi oynanmalı, şimdi sevilmeli, sevgi sözcükleri şimdi söylenmeli, şefkat şimdi gösterilmeli, kısacası her şey ama her şey şimdi yapılmalı. Tırnağını yiyorsa, altına kaçırıyorsa, içine kapanıyorsa ya da hırçınlıklar yapıyorsa, yani sorunları varsa, çözüm şimdi bulunmalı, asla ve asla ertelenmemeli.
    Çocuk şimdide yaşar. O halde anne de şimdide yaşamalı. Bu belki de, anne olmanın en zor yanı. Şimdiyi yakalamak ve çocukla o anda birlikte olmak. Zaten annelerden gelen yakınmalara baktığımızda bunu çok net görebiliyoruz.
    Annenin en çok yakındığı faktör: zaman
    Günümüzde zaman insanlık için en önemli değer haline geldi. Herkes zamanla yarışmakta. Kişinin yapması gerekenler çoğaldıkça, zamanı iyi kullanma becerisini de geliştirmesi gerekiyor. Yaşam zaman üzerine kurulu. İşimize, gereksinmelerimize, hayattaki sorumluluklarımıza ayırdığımız zaman, sevdiklerimize ayırdığımız zamandan daha çok. Daha iyi bir yaşam, daha konforlu bir yaşam, daha zengin bir yaşam hedeflerine doğru ilerlerken, doğal olarak, eşimize, anne-babamıza ve çocuğumuza kalan zaman azalmakta. Çocuğumuza daha iyi bir okul, daha iyi bir eğitim isterken, çocuğumuzu da zamanın koşturmasına salıverdiğimiz kesin bir gerçek.
    Annelerin en çok yakındığı konu zaman yetersizliği. Özellikle çalışan anne için bu bir işkence. Hem işteki hem evdeki sorumluluklar, hem evliliğin hem de sosyal hayatın gereklilikleri düşünülünce çocuğa kalan az bir zaman olmakta. Bu az zaman içerisinde çocukla şimdi´yi yakalamak oldukça zor. Çünkü anneler tüm günün yorgunluğu, evde yapılması gerekenler, ertesi gün yapılacaklar arasında sıkışıp kaldığında gerek zihin gerek beden gerekse ruh dünyası açısından, çocuğuyla şimdiki zamanı değerlendirebilmesi imkânsız. "Anne olmayı nereden öğreniyoruz " sorusunu bir yana bırakacak olursak, "Anne olmayı öğrenirken zaman bu öğrenme sürecini nasıl etkiliyor " sorusu ayrı bir başlık altında incelenmeli aslında. O halde inceleyelim.
    Anne olmayı öğrenme sürecine zamanın etkisi
    Bebeğimiz henüz doğmamışken, ona tüm zamanımızı ayıracağımıza dair kendi kendimize söz veririz. Bir süreliğine bu sözümüzü yerine getiririz de. Ancak burada sözümüzü yerine getirten koşul bebeğimizin kendisidir. Çünkü hiç durmadan acıkır, uyur, ağlar, gazı vardır, altını kirletir, yani annesini zorunlu bir ilgiye iter. Bebek biraz büyümeye başladığında, memeden kesildiğinde, kendi kendine yürümeyi başardığında ve isteklerini ifade etmeye başladığında anneye doğal olarak biraz daha geniş zaman kalır. Günümüz koşulları gereği anne eğer çalışmak zorunda olan bir anne ise, vicdan azabı, suçluluk duygularıyla dolu süreç başlar, çünkü zaman artık annenin ve çocuğun aleyhine işlemeye başlamıştır. Burada daha çok, çalışan anneyi ve çocuğunu göz önüne alıyoruz, çünkü çalışmayan annelerde bu sorunu daha az gözlemliyoruz.
    Anne olmayı öğrenirken zaman bu öğrenme sürecini olumsuz etkileyebiliyor. Anne işine daha çok odaklandığı için, en azından buna zorunlu olduğu için çocuğa ayrılan zaman da doğal olarak azalıyor. Oysa çocuğun, annesine olan gereksinimi kaçınılmaz. Özellikle ilk üç sene çocuk annesinin ilgi ve sevgisine her zaman olduğundan daha çok muhtaçtır. Çocuk evden işe giden annesini kendisini terk etmiş gibi hisseder ve çeşitli duygu, düşünce ve davranış bozuklukları geliştirebilir. Anne yoksunluğu çeken çocuk annesinin arkasından feryat figan ağlar ve çok zor susup sakinleşir. Bu arada anne de elbette duygusal anlamda epeyce yıpranır.
    Koşullan değiştiremiyorsak koşulları iyileştirme olanağımızı kullanmalıyız. Yapmak zorunda kaldığımız eylemlerden arta kalan zamanı nitelikli yani kaliteli biçimde geçirebiliriz. Çalışmak zorunda olan anneler işlerinden arta kalan zamanı çocuğuyla nitelikli ve verimli saatlere dönüştürebilir. Bu konuyla ilgili bilgileri daha ileriki bölümlerde bulabileceksiniz.
    Her şeyden önce şunu bilmelisiniz ki, bu koşullan sadece siz yaşamıyorsunuz. Yalnızca ülkemizde değil, dünyanın pek çok yerinde pek çok anne aynı koşullarda benzer duyguları ve suçlulukları yüreğinde taşımakta. İnsanın yaşadığı zorlukta tek başına olmadığını bilmesi biraz da olsa rahatlatıcı bir durum. En azından, "Bu bir tek benim başıma gelmiyor" demek bile annenin yüreğindeki sıkıntıyı az da olsa giderebiliyor. Eh, hem zamanla yarışmak hem de anne olmak kolay değil.
    Anne olmanın bir okulu yok
    Ne yazık ki, anne olmanın bir okulu yok. Her mesleğin bir okulu var. Okula girmek için önce sınav kazanıyorsunuz, sonra o mesleği öğrenmek için 4 yıl ya da daha fazla süren bir eğitim sürecinden geçiyorsunuz, sonra da mezun olmak için yeterli
    bilgiy6 sahip olup olmadığınız sınanıyor. Yeterince çalışmadıysanız, dersleri başarıyla geçemediyseniz, devamsızlık yaptıysanız okuldan kaydınız siliniyor.
    Şimdi aynı mesleki şartları anne olmak için düşünelim. Anne olmak için gireceğiniz bir okul olmadığı gibi, annelik sınavı, annelikten sınıfta kalma, annelik bilgisi ölçme süreci ya da annelikten kaydınızın silinmesi gibi bir durum söz konusu değil. Meslek seçiminde göz önünde bulundurulması gereken, kişiliğe göre meslek seçimi ya da yeteneğe göre meslek seçimi gibi bir alternatif de yok anne olmakta. Kişiliğiniz ve yetenekleriniz ne olursa olsun, nasıl olursa olsun, anne olduysanız bunların bir ön şartı yok.
    O halde nereden ve nasıl öğreniyoruz anne olmayı Anne olmayı genlerimizdeki şifrelerden biliyoruz ve kendi annemizi model alarak, anne olmayı geliştiriyoruz. Genlerimizdeki şifrelere ve kendi anne modelimize ek olarak, kişilik yapımız, hayata bakışımız, anneliğe bakışımız, çocuğumuza bakışımız ve çocuğumuzun bize öğrettikleri de anne olma kapasitemizi etkiliyor ve yelpazeyi daha da genişletiyor.
    Anne olmayı öğrenmek sonsuz bir süreç. Anne olma deneyimi kadının tüm yaşamına dağılmış ve tüm yaşamım kapsayan bir öğrenme sürecidir. Nasıl çocuk 2 yaşındayken anne de 2 yaşında bir çocuğa anne olmayı öğreniyor ise, çocuk 30 yaşında olduğu zaman da anne, 30 yaşındaki çocuğuna anne olmayı öğreniyor.
    Anne hem kendi yaşını yaşar, hem de çocuğunun yaşını
    Çocuğumuza 5 yaşındayken olan yaklaşımımızı, o 15 yaşına gediğinde sürdüremiyoruz, zaten bunun imkânı da yok. Bir zamanlar onu kendimiz yedirirken bir süre sonra kendisi yemeklerini yiyor, hatta daha sonraları ne yiyeceğine kendisi karar veriyor. Bir zamanlar onu biz giydirirken zamanla kendisi giyiniyor, sonraları giysilerini kendisi seçiyor, daha da sonraları alışverişini kendisi yapıyor, l yaşındayken ninnilerle uyutuyoruz, ! 3 yaşında masal okuyarak uykuya dalıyor, 6 yaşında kendisi uyuyor, 16 yaşında uyku saatlerine kendisi karar veriyor, 19 yaşında sabahlıyor! Önceleri onu biz oynatıyoruz, sonraları kendisi oyun kuruyor, parklarda, kreşte, okulda arkadaşlar ediniyor, yetişkin olduğunda ise hayatın kurallarına göre oynuyor, bizim kurallarımız artık onun için geçerli olmuyor. Yani anneler hayatı iki farklı yaşta yaşıyor.
    Anne hem kendi yaşını yaşar, hem de çocuğunun yaşını. Buna bir anlamda empati kurmak da diyebiliriz. Çocuğun yaşına inerek onun hissettiği gibi hissetme, onun düşündüğü gibi düşünme ve onun penceresinden onun gözlükleriyle hayata bakabilme becerisidir empati. Bunu kaç anne yapabiliyor Sorunun yanıtını vermek oldukça zor. Çünkü bunu becerebilmek çok da kolay değil.
    İki farklı yaşta yaşamak, anne olmanın belki de en zor noktasıdır ve hiç bitmeyen bir süreçtir. Karşınızda sürekli değişen, gelişen bir varlık var ve siz onu yönlendirmeye çabalıyorsunuz. Sık sık, "Beni anlamıyorsun" sözünü duyuyorsunuz. Bu da moralinizi ve çocuğunuzla olan iletişiminizi bozuyor. Ne zor değil mi Ancak çocuğunuzun duygularını ister anlayın ister anlamayın, çocuğunuzla ister empati kurun ister kurmayın, anne olduğunuz andan itibaren artık iki farklı yaşta yaşayacağınız kesin.
    İşte bu, bir öğrenme süreci. Hiçbir anne bunu bilinçli yapmıyor. Peki, nereden öğreniyor Çocuğundan öğreniyor. Çocuk annesine, anne olmayı öğretiyor. Annesine gönderdiği mesajlarla, "Bana böyle davranma" ya da "Evet, bana bu şekilde yaklaş" bildirimlerini sunuyor. Burada çocuğun iç dünyasını ve gönderdiği duygusal mesajları doğru okumak çok önemli.
    Anneler çocuklarından gelen her mesajı doğru okuyorlar mı Hayır, çünkü daha önce anne olma deneyimine sahip değiller. İkinci ya da üçüncü çocuğunu yetiştiren bir anne için bu daha kolay, ama ilk çocukta her anne zorlanıyor, çünkü daha önce de belirttiğim gibi, anne olmanın okulu ve öğretisi yok. Anne olmak, yaşandıkça, çocuğu tanıdıkça ve bu ilişkiye, bu i-letişime ve bu deneyime önem ve değer verdikçe, zaman, sevgi ve ilgi yatırımı yaptıkça öğrenilen ve gelişen bir beceri.
    Anne olmayı öğrenme sürecim engelleyen ve anneleri sık sık zora koşan unsur, hem kendi hem de çocuğun yaşında olma hali. Hem 25 yaşında olacaksınız hem 5, hem 30 yaşında olacaksınız hem 10. Bu, anne olan her kadın için çelişki oluşturan bir süreç; durumun ilginç yanı ise, bu sürecin hiç noktalanmayan, sürekli ileriye doğru giden bir süreç olması. Eğer siz de kendinizi çelişkiler yumağında hissediyorsanız bilin ki bundandır. Hayatın iki ayrı noktasında olmanız gerekiyor. Üstelik değişim gösteren, değişen sadece çocuğunuz değil, siz de sürekli değişim içindesiniz. Sürekli değişim gösteren bu iki organizmanın, bu iki duygu küpünün ortak noktalarda buluşması sadece ve sadece sevgi ile oluyor ve tabiî ki doğru bilgiyle.
    Çocuktan gelen duygusal mesajları doğru okumak
    İletişim ve etkileşim kurduğumuz her insanla duygusal bir mesaj alışverişi yaparız. Yalnızca bizim ona verdiğimiz mesajlar değil, onun bize verdiği mesajlar da önemlidir. Patronumuzla, iş arkadaşımızla, komşumuzla, arkadaşımızla, anne-babamızla, eşimizle ve çocuğumuzla gün içerisinde farkında olarak ya da olmayarak duygusal bir mesajlaşma süreci yaşarız.
    Bu durum, karşı tarafa duyduğumuz sevgi, ilgi, nefret, öfke, ihtiyaç, kıskançlık gibi duyguların açıkça söze dökülmemesinden ya da açık davranışlarla ifade edilmemesinden kaynaklanır. Patronumuzdan nefret ediyorsak elbette bunu, "Sizden nefret ediyorum" diye yüzüne söylemeyiz ya da yanına gidip bir tokat atamayız, ama duygusal mesajlar göndeririz: Surat asma, işi ağırdan alma gibi tepkiler karşı tarafın bir şeyleri fark etmesine dayalı tepkilerdir. Bir kadın eşine doğrudan doğruya, "Senin falanca arkadaşını sevmiyorum" diyemiyorsa ya da eşini o kişiyle birlikteyken kolundan tutup o ortamdan uzaklaştıramıyorsa, duygusal mesajlar göndermekten başka seçeneği kalmıyor demektir. Hiç farkında olmadan gönderilen bu mesajlar şu türden davranışlar biçiminde olabilir: o kişiyle görüşüleceği zaman baş ağrılarının tutması, görüşmemek için çeşitli bahaneler bulma ya da birlikteyken keyifsiz, neşesiz tavırlar sergileme. Erkek, karısından gelen bu duygusal mesajları doğru okursa sorun bir şekilde çözüme ulaşır.
    Yetişkinlerin duygusal mesajlarıyla çocukların duygusal mesajları biraz farklıdır. Çocuklar yetişkinlere kıyasla bu türden mesajlara çok daha sık başvurur. Çünkü çocuk duygularını çok net ifade edemez, iç dünyasında olup biteni kendisi de anlayamaz. Çocuklar, özellikle de 2-6 yaş grubuna ait olan çocuklar gün içinde hangi olaydan etkilendiğini çoğu kez fark edemez. Yetişkinlikte elde edilen farkındalık durumu çocuğun iç dünyasında henüz gelişmediği için çocuklar duygusal mesajlara çok sık başvurur. Dolayısıyla annenin çocuktan gelen duygusal mesajları doğru okuması çok önemlidir. Çünkü duygusal mesajların doğru okunması çocuğun duygu, düşünce ve davranış bozukluğu yaşamasını engeller. Anne çocuktan gelen duygusal mesajları nasıl doğru okuyabilir
    • Çocuğunun kişilik yapısını keşfederek, tanıyarak;
    • Çocuk gelişim dönemleri hakkında bilgi sahibi olarak ve çocuğunu bu anlamda izleyerek;
    • Çocuklarda davranış bozuklukları hakkında bilgi edinerek ve bu anlamda çocuğunu gözlemleyerek.
    Çocuğun kişilik yapısını keşfedip tanımak
    Çocuktan gelen duygusal mesajları doğru okumanın temel şartlarından biri, çocuğun kişilik yapısını tanımak, bir anlamda onu keşfetmektir. Kişiliğin; doğuştan getirilen genetik özelliklere sonradan eklenen duygu, düşünce ve davranışlar bütünlüğü olduğunu biliyoruz. Bu yüzden kişilik, 0-6 yaş grubundaki çocuğun gelişiminde oldukça önemli bir yer tutar. Çocuğunuz hassas ve alıngan mı, sessiz ve sakin mi, yoksa hareketli ve yaramaz mı Koyduğunuz sınırları aşmaya mı çalışıyor, yoksa kabulleniyor mu Nasıl tepki veriyor Davranış örüntüleri neler Tüm bunlar çocuğun kişilik özelliklerini oluşturur.
    Çocuğunuzun kişiliğini keşfetmek için ona zaman ayırmanız, onu tanımaya çalışmanız gerekir. Kişilik, sınırlan önceden kesinleşmiş bir özellikler bütününden ibaret değildir; bu bütünlüğün başı ve sonu yoktur; sürekli gelişen, durağan olmayan bir bütünlükten söz ediyoruz. Kişilikteki sürekli gelişimi nedeniyledir ki, çocuğunuzda her gün yeni yeni davranışlar ve duygular keşfeder ve şaşırabilirsiniz. Çocuğunuz sizin herhangi bir yaklaşımınıza bir ay önce olumlu bir tepki verirken, bir ay sonra farklı bir tepki verebilir, çünkü hızlı bir değişim içerisindedir. Çocuğunuz hem kendisini hem de sizi tanımaya çalışırken, siz de onu tanımaya çalışır ve bunu yaparken de kendinizin farkında olmadığınız yönlerinizi öğrenirsiniz. Biliyorum ki, pek çok anne şöyle der: "Ben bu kadar sabırlı olduğumu bilmiyordum" ya da "Ne kadar tahammülsüz bir insanmışım da haberim yokmuş." İşte burada karşılıklı bir etkileşim ve öğrenim süreci vardır.
    Çocuğunuzdan gelen duygusal mesajlar nelerdir Örneğin dudak büküp bir kenara çekilmesi, "Sen beni sevmiyorsun" türünden sözler söylemesi, ortada size göre hiçbir şey yokken ağlaması, inatlaşması, "Yapma" dediğiniz bir şeyi kızacağınızı bile bile yapması, uyuması gerektiği halde uyumaması, uykusunun kaçması, sizinle oynamak istememesi, sizi eliyle itmesi ya da vurması gibi davranışlar çocuğunuzun size gönderdiği duygusal mesajlardır.
    Biraz daha somut örnekler verelim: Diyelim ki, çocuğunuz sizinle oyun oynamak istiyor ama siz yemek hazırlamak zorundasınız. O sizi eteğinizden çekiştiriyor, siz de ona "Şimdi olmaz" diyorsunuz. Bu tablo birkaç kez tekrarlandıktan sonra çocuğunuz ağlamaya başlayacaktır. Siz çocuğunuzun, istediği olmadığı için ağladığını sanırken o size aslında şu mesajı veriyordun "Beni sevmiyor musun ki, bana zaman ayırmıyorsun " Ne kadar farklı, değil mi
    Annenin algılaması:
    "istediği olmadığı için sinirinden ağlıyor." Çocuğun verdiği duygusal mesaj:
    "Beni sevmiyorsun çünkü benimle zaman geçirmiyorsun. Ben de buna üzülüyorum."
    Bir başka örnek verelim: Yemek yediriyorsunuz, önce güzel güzel yiyor ama sonra başını iki yana çevirerek, yemek istemiyor. Sizse onun yemesini istiyorsunuz. Bir daha deniyorsunuz, o bir daha başını çeviriyor. Bu sahne birkaç kez tekrarlandıktan sonra çocuğunuz ağlamaya başlıyor.
    Annenin algılaması:
    "İnadından ağlıyor."
    Çocuğun verdiği duygusal mesaj:
    "Artık doydum, neden bana güvenmiyorsun "
    Elbette her duygusal mesaj ağlamakla sınırlı kalmaz. Tırnak yemeler, altına kaçırmalar, okula gitmek istememeler de duygusal mesajlardır ve eğer ilgilenilmezse davranış bozukluğuna dönüşebilir. İşte bu yüzden, annenin çocuğun duygusal mesajlarını doğru okuması çok önemlidir.
    Biraz önceki yemek örneğine geri dönelim. Anne çocuğun ağlamasını doğru okusaydı, "Sanırım doydu, ona güvenmeli ve zorlamamalıyım" şeklinde algılayacak, bundan sonraki yemek saatleri bir işkenceye dönüşmeyecekti. Ama anne çocuğun bu mesajını yanlış değerlendirip, "İnadından yemiyor, ama bakalım onun dediği mi olacak, benim dediğim mi " diye olayı bir kontrol sorunu haline getirirse her yemek öğünü sıkıcı ve problemli saatlere dönüşecek ve çocuk bu konuda büyük direnç gösterecektir.
    Birkaç yıl önce bir anneyle, 18 yaşındaki oğlu gelmişlerdi. Gencin yemek yeme sorunu vardı. Gerçekten de yaşıtlarından oldukça çelimsiz, halsiz ve bitkin bir görünümü vardı. Genç, yemek gördüğü zaman midesinin bulandığım söylüyordu; annesi de oğlunun sağlığından doğal olarak endişeleniyordu. Gençle paylaştığımız terapi seanslarından birinde, ondan annesiyle ilgili anılanın anlatmasını istemiştim. Bana şöyle demişti:
    - Çocukluğuma dönüp baktığımda, annemi elinde tabakla peşimde koşarken görüyorum, ağzımı zorla açıyor ve bana zor-la yemek yediriyordu. Hatırladığım başka hiçbir şey yok. Sadece bunlar var.
    Bu anne belli ki çocuğunun duygusal mesajlarını hiç doğru okuyamamıştı. Sonuçta çocuk hem yemek yeme olayına karşı bir tiksinti, hem de annesine karşı öfke duygulan geliştirmişti.
    Çocuğun verdiği duygusal mesajlar arasında, okula gitmek istememe davranışı da vardır. Çocuk okulla, arkadaşlarıyla, öğretmeniyle ya da sizinle ilgili bir sorun yaşıyor olabilir. Duygusal mesajlar çocuğun kişilik yapısına ve anne-babasıyla kurdu-ğu iletişime göre farklılık gösterir. Kimi çocuk "Okula gitmek istemiyorum" diye kendisini ifade ederken, kimi çocuk da karın ağrısı ya da mide bulantısı gibi tepkilerle bu mesajı iletebilir. Bu konuyu da örneklendirirsek;
    Çocuk:
    "Okula gitmeyeceğim." Anne:
    "Ne demek o öyle Okula gidilmez mi " Annenin algılaması: "Yine kaprislerine başladı." Çocuğun duygusal algılaması:
    "Niye gitmek istemediğimi sormuyor bile. Beni anlamaya çalışmıyor."
    Oysa bu anne ile çocuğu arasındaki iletişim şöyle olmalı:
    Çocuk:
    "Okula gitmeyeceğim."
    Anne:
    "Sanırım bu konuda bana anlatmak istediklerin var."
    Annenin algılaması:
    "Çocuğumun canını sıkan bir şeyler var."
    Çocuğun duygusal algılaması:
    "Canımı sıkan şeyi anneme anlatabileceğim, beni anlayacak."
    Çocuğun duygusal mesajlarını doğru okumanın, çocuğun kişilik yapısını tanımakla son derece ilişkili olduğunu belirtmiştim. Çocuğunuzun kişilik yapısını keşfetmeye çalışırken;
    • Çocuğunuzla birlikte geçirdiğiniz zamanlarda başka uğraşlarla ilgilenmeyin ve tüm dikkatinizi ona odaklayın.
    • Çocuğunuza ev işlerine ayırdığınız zamandan daha fazla zaman ayırmaya özen gösterin.
    • Çocuğunuzun sizden ve eşinizden birtakım genetik özellikler aldığını unutmayın ve bunların neler olabileceğini gözlemleyin.
    • Çocuğunuzun sürekli gelişen kişilik yapısını, vereceğiniz cezalarla olumsuz etkileyeceğinizi unutmayın.
    • Çocuğunuzun kişiliğini sürekli ve yersiz ödüllerin de olumsuz etkileyeceğini aklınızdan çıkarmayın.
    • Çocuğunuzun kişilik gelişiminin temellerinin 6-7 yaşlara kadar atıldığını, ancak bu yaşlardan sonra da sürekli gelişim içerisinde olacağını unutmayın.
    • Çocuğunuzu sizin söylediklerinizi aynen yerine getirecek bir robot olarak görmeyin.
    • Çocuğunuzu istemediği ya da kapasitesinin dışındaki şeylere zorlamayın.
    • Çocuğunuzda keşfettiğiniz güzellik ve yetenekleri, onu zorlamadan ama onu onayladığınızı hissettirerek destekleyin.
    • Çocuğunuzla ilgili bir günlük tutun ve onun tepkilerini not etmeye özen gösterin. Bu notlar sizin en iyi rehberiniz olacaktır.
    Çocuk gelişim dönemleri hakkında bilgilenmek bir anne ya da babanın çocuktan gelen duygusal mesajları doğru okuyabilmesi için, çocuğun içinde bulunduğu gelişim dönemiyle ilgili bilgi sahibi olması gerekir. Anne-baba bu bilgilerle donanımlı değilse, çocuğun davranışlarını sağlıklı değerlendiremeyeceği gibi, çocuğuyla ilgili bir sorunu da gözden kaçırabilir ya da çocuğun normal gelişim sürecini yanlış değerlendirip boşuna kaygılanabilir. Çocuk herhangi bir davranışı normal gelişim sürecinde yaşıyor ama aile bu davranışı bir olumsuzluk olarak görüp değiştirmek için çocuğa baskı yapıyorsa, hem çocuğun gelişen kişilik yapısı zedelenebilecek, hem de çocuktan gelen duygusal mesajlar doğru okunup doğru değerlen-dirilemeyecektir.
    Bu konuda en çok rastladığım durum şudur: 2-3 yaş diliminde çocuğun inatçılık davranışı, anne-babanın da çocukla inatlaşması sonucu pekişmektedir. Oysa bu yaş dilimi çocuğun yavaş yavaş kendisini ispat etmeye başladığı bir zamandır ve çocuğun gelişim dönemi içerisinde doğal bir davranış olarak yer almaktadır. Bu bilgiye sahip olmayan anne-babalar çocuklarına kızar ve onunla âdeta "senin dediğin, benim dediğim" kavgasına girişir. Sonuçta, çocuğun gelişen kişilik yapısına bilmeden, farkında olmadan zarar verebilirler.
    Çocuğun gelişim dönemlerini şöyle listeleyebiliriz: motor gelişim, duyusal gelişim, bilişsel gelişim, dil gelişimi, psiko-sosyal gelişim ve elbette kişilik gelişimi. Çocuğun içinde bulunduğu her gelişim aşaması hem yeni bir basamaktır, hem de yeni bir başlangıç. Anne-baba çocuğun gelişim dönemlerini bir bütünlük içerisinde değerlendirmelidir, çünkü gelişim bütünsel bir süreçtir, doğumla başlayıp ölümle biter.
    Çocuğun içinde bulunduğu gelişim dönemleri birbirini etkiler ve çocuk içinde bulunduğu bir gelişim dönemini tamamlamadan diğerine geçemez. Bu yüzden çocuğun kişiliğinin biçimlendiği her bir gelişim basamağı dengeli ve sağlam biçimde tamamlanmalıdır ki, çocuk ilerideki yaşantısında sorunlar karşısında yıkılmayan bir birey olsun, kendi sorunlarına çözüm üretebilsin, kendisiyle ve çevresiyle barışık yaşasın. İşte bu yüzden, ç ocuk gelişim dönemleri hakkında ailenin bilgiyle donanımlı olması çok önemlidir.
    Çocuk her bir gelişim döneminde anne-babadan farklı destekler bekler. Ancak aile bunu yanlış değerlendirip, çocuğun
    davranışlarını yaramazlık çerçevesinde algılayıp çocuğu cezalandırırsa çocuğuna hatalı yaklaşmış olur. Çocuk gelişimi denilince ne yazık ki hâlâ çocuğun fiziksel gelişimi akla gelmektedir. Oysa çocuğun fiziksel gelişiminin yanı sıra ruhsal gelişimi de vardır ve bu ikisi birbirini tamamlamaktadır.
    Küçük bebek ağladığı zaman annesi hemen altına bakar, karnını doyurmaya çalışır, ´Acaba gazı mı var ´ ya da ´Bir yeri mi acıyor ´ diye düşünür. Oysa o küçücük bebeğin sadece fiziksel gereksinimleri yoktur, ruhsal gereksinimleri de vardır. Annesi tarafından sarılmak, okşanmak, sevilmek, ilgilenilmek, annesinin şefkatli sesinin tınılarıyla ruhunu rahatlatmak istiyordur. Minicik bebek bile küçük ağlamalarla annesine duygusal bir mesaj iletmektedir. Anne bu duygusal mesajı hemen doğru okumasa bile, her türlü şeyi denedikten sonra (alt değiştirme, emzirme vs.) sonunda doğru okumayı başarır ve bebeğine sevgiyle sarılır.
    Aslında burada mesajı doğru okutan, yani anneyi doğru o-kumaya yönlendiren bebektir. Çocuk, yaşı ve gelişim dönemi ne olursa olsun, anne-babasının sevgisine daima ihtiyaç duyar. Biz yetişkinler de öyle değil miyiz
    Bir süre sonra bebekten gelen duygusal mesajları doğru okumayı öğreniriz, ama bebeğimiz çocuk olmaya başladığında sanki bu yeteneğimizi kaybederiz.
    Çocuğun gelişim dönemlerine kısaca bir göz atalım, bu sayede siz de ondan gelen duygusal mesajları doğru okuyup okumadığınız yolunda kendinizi değerlendirebilirsiniz.
    Çocuğunuzun Motor Gelişimini Biliyor musunuz
    Çocuğun motor gelişimi onun kendi başına gerçekleştirdiği «ziksel gelişimdir. Emzirirken saçınızı çekiştirmesi, biraz daha büyüdüğünde her şeyi tutmaya çalışması, gördüğü her şeye dokunma isteği, bir süre sonra bulduğu ve uzanabildiği eşyaları ağzına götürmesi, sonraları evdeki eşyalarla oynaması, onlara dokunması, yere atması, fırlatması ve l yaş dolaylarında ayak ve bacaklarım da kullanarak bunlara tekmeler atmaya girişmesi, motor gelişim sürecinin yapısında olan davranışlardır. Yine bu dönemde çocuk emeklemeye, bir yerlere tutunarak evin içinde gezmeye ve sonunda yürümeye başlar. Çocuğun motor gelişimi fiziksel gücünün artışıyla doğru orantılıdır denilebilir. Çocuğun gücünün artması, kilo alması, boyunun uzaması, kemik ve kaslarının güçlenmesi, eklemlerindeki hareket yeteneğinin gelişmesi, motor gelişim sürecinin bir parçasıdır.
    Her türlü gelişimde olduğu gibi motor gelişimde de çocuklar arasında farklılıklar görülebilir. Bu farklılıklar çocuğun cinsiyetinden, yapısından, kilosundan kaynaklanır. Zayıf bir çocuk erken yürürken, daha kilolu bir çocuk geç yürüyebilir ya da sakin yapılı bir çocuk evdeki eşyaları çok fazla kırıp dökmezken, daha hareketli bir çocuk evde kırılmadık eşya bırakmayabilir. Vurdumduymaz bir çocuk kırdığı bir eşya karşısında annesinin kaş çatmasına aldırmazken, daha hassas bir çocuk hemen dudağını büzüp ağlayabilir.
    Çocuk motor gelişim sırasında (tutma, sıkma, mıncıklama, atma, vurma, çekme, elindeki bir eşyayı diğer eline geçirme, uzanma, eldeki bir şeyi ağza götürme, yere atma vb.) başardığını gördükçe daha da çok başarmak ister. Herhangi bir eşyayı tutabildiğini fark ettiğinde, bir süre sonra, daha da başarılı olmak adına, o eşyayı atmayı ve ardından da kırmayı isteyecektir. Çocuk dokununca tutmak, tutunca kavramak, kavrayınca çekiştirmek, çekince fırlatmak ister. Çocuk emekleyince sıralamak, sıralayınca yürümek, yürüyünce tırmanmak, tırmanınca atlamak, zıplamak ister. Bu süre içerisinde eline geçirdiği bir eşyayı kırması onun için büyük bir deneyim ve eğlence kaynağı olacaktır. Eşyanın kırılması, parçalara ayrılması, kırıldığında çıkan
    s çocuk için yeni bir öğrenimdir. Ardından yepyeni keşiflere çıkacaktır. Çocuk sürekli sınırlarını genişletecek ve genişlettiği sınırlarla asla yetinmeyecektir. Çocuk giriştiği bu denemelerle aynı zamanda kendi gücünü de denemekte ve sınamaktadır. Motor gelişimin çocuğa kazandırdığı deneyimler onun bilişsel gelişimine de zemin hazırlamaktadır.
    Ancak çocuğun motor gelişi sırasında yaptıktan anne-baba tarafından yaramazlık, haylazlık, söz dinlememe olarak algılandığı için, destek yerine ceza ile sınırlandırılır. Dolayısıyla çocuktan gelen duygusal mesajlar da anne-baba tarafından doğru okunamaz. Çocuğun "Beni engellemeyin, kendimi geliştiriyorum" mesajı anne-baba tarafından bir türlü doğru okunmaz. İşte bu yüzden çocuk gelişim dönemlerinin anne-baba tarafından iyi bilinmesi gerekir. Bu dönemde çocuğu kısıtlamak ya da cezalandırmak, örneğin eline vurmak, kızıp bağırmak onun gelişimini engellemek demektir.
    Çocuğun motor gelişimi sırasında hem onu engellememek, hem de kendi sinirlerinizin bozulmasına izin vermemek için birtakım önlemler alabilirsiniz. Çocuğunuz her bulduğunu ağzına götürüyorsa, onun ulaşabildiği yerlerde onun için tehlike oluşturan her eşyayı kaldırın. Ona yumuşak, ses çıkaran, rengarenk oyuncaklardan alın ve ulaşabildiği yerlere bunları koyun. Çocuğunuz emekliyor ya da sıralıyorsa, evde kenarı sivri sehpa ya da ona benzer eşyaları bir süreliğine ortadan kaldırın. Bırakın evi rahatça keşfetsin. Sizin için değerli ve anısı olan bütün eşyaları, süsleri, vazoları da bir süreliğine kaldırın. Böylece hem Çocuğunuzun onları kırma olasılığı olmaz, hem de siz rahat e-dersiniz.
    Çocuk bu dönemde bütün evi dolaşmak ister. Onu asla kendi odasıyla sınırlı tutmayın. Evde çocuğun rahatça gezinebileceği pratik bir düzen kurun. Ancak her şeyi de ortadan yok etmeyin, ev bomboş olmasın, çünkü çocuğun algılaması gereken şeyler var ve bomboş bir evde çocuğun algı düzeyi gelişemez.
    Bu dönemde çocuk yemeğini kendisi yemek isteyecektir. Bunu asla engellemeyin, bırakın döke saça yesin, mutfağı buna göre düzenleyin. Yoksa ilkokul çağına geldiği halde hâlâ siz besliyor olabilirsiniz! Çocuk etrafı ve üstünü başını kirletiyor ya da çok yavaş yiyor diye onu engellemeyin, çocuğun bu girişimine saygı duyun ve destek olun. Yine bu dönemde çocuk, mutfaktaki tencere tavayla oynamaktan büyük keyif alacaktır. Göreceksiniz ki, birkaç küçük tencereyle merakını giderecektir. Ona zaman tanıyın.
    Duyusal gelişim dönemi çocuğun kendi iç dünyasını tanıma sürecidir. Motor gelişim sürecinde dış dünyayı algılamaya ve öğrenmeye çaba gösteren çocuk, duyusal gelişim sürecinde de iç dünyasını algılamaya ve öğrenmeye çaba gösterecektir. Ancak bu süreç de yine çocuğun dışsal etken ve faktörleri algılamasıyla gerçekleşecektir. Diyebiliriz ki, çocuk duyularını yaşam içinde deneyimlemeye başlayacaktır.
    Çocuğun içinde bulunduğu her gelişim döneminin olduğu gibi, duyusal gelişim sürecinin de çocuktan gelen duygusal mesajları doğru okuma anlamında büyük önemi vardır. Çocuk duyusal gelişim sürecinde, dokunarak hissetme duyusunu, görerek görme duyusunu, koklayarak koku alma duyusunu, çeşitli şeylerin tadına bakarak tat alma duyusunu tanıyacak ve geliştirecektir. Hoşuna gidenleri tekrarlayacak, hoşnut olmadıklarını bir daha denemeyecektir. Bazen hep aynı şeyleri yapacaktır. Örneğin eline aldığı bir oyuncağı tekrar ve tekrar yere vuracaktır. Siz ne kadar bunu engellemeye çalışsanız da o buna direnecek ve belki de sizin engellemeniz karşısında ağlayacaktır. Giysilere, eşyalara, tabaklara, bardaklara, perdelere, aynaya, cama dokunmak isteyecek ve bunu yineleyecektir. Çünkü dokunma duyusu onun için çok önemlidir. Dokunarak sıcağı soğuğu, serti yumuşağı, metali, tahtayı, kumaşı öğrenecektir. Bu dönemde sürekli korkutulan çocuk bir süre sonra bu davranışlarından vazgeçer ve pasifleşir.
    Duyusal gelişim döneminde, elindeki zorla alınan çocuk ağlamaya başladığında duygusal mesajı şudur: "Bunu keşfetmeye ve öğrenmeye çalışıyorum, neden izin vermiyorsun " Yoksa ailenin sandığı gibi, çocuk elindeki alındığı için öfkesinden ağlamaz.
    Duyusal gelişim döneminde çocuğun sadece evin içindeki eşya ve nesnelerle tanışması da yeterli değildir. Çocuğu doğadaki nesnelerle ve yeni algılamalarla da tanıştırmaksınız. Toprağa dokunmalı, kokusunu duymalı, karıncalarla tanışıp onları izlemeli, serçeleri, güvercinleri görmeli, seslerini duymalı, bulutları gözlemek, ağaçlara, yapraklara, çiçeklere dokunmakdır. Çocuk algılamalarını doğayla tamamlamalı, ev hayatıyla dışarıdaki hayat arasındaki farklılıktan gözlemlemek ve deneyimlemekdir. Çocuk bir çiçeğe dokunurken sadece ona dokunmakla kalmaz, aynı zamanda rengini, biçimini, büyüklüğünü, güzelliğini, kokusunu, estetiğim de algılar. Çocuğun karıncanın ya da yavru kedinin ardından koşması, başka canlıları da keşfetmesi, onların varlığım fark edip, onları öğrenmesi demektir.
    Çocuk iç dünyasını duyularıyla keşfeder. Çocuğun dünyasında duyuların önemi yetişkinlerin tahmin edemeyeceği kadar büyüktür. Hiç dokunmadığına dokunarak, hiç koklamadığını koklayarak, hiç tatmadığını tadarak, hiç işitmediğini duyarak o ana kadar bilmediğini öğrenmekte, duyumsamakta ve kendisini geliştirmektedir. Peki ne için Çevresini, dünyasını ve kendisini tanımak için!
    Bu yüzden onun duygusal mesajlarım doğru okuyun. Bira-
    kın karıncanın peşinden koşsun, engellemeyin. Bırakın çiçeği! koklasın, yağmura kara dokunsun, çamura girsin, "Yapma" demeyin. Bırakın duyularıyla iç dünyasını zenginleştirsin. O y aramazlık yapmıyor, kendisini geliştiriyor. Mesajları doğru oku-yun ve ona kendisini geliştirmesi için alan oluşturun, izin verin, Yağmurdan kaçan, soğuktan korkan, kediye-köpeğe yaklaşamayan, sudan çekinen, çiçeklerin farkında bile olmayan bir çocuk yetiştirmeyin. Duyularıyla hayata katılan çocuklar yetiştirmek için onları anlamamız ve engellemememiz gerekiyor. Onlardan gelen mesajları doğru okumamız gerekiyor. Bu çok önemli!
    Çocuk parklarında en çok tanık olduğum olay; küçük bir çocuğun yere yatarak karıncaları incelemesi ya da karıncaların yuvasını keşfetmeye çalışmasıdır... ve anne çocuğunu oradan uzaklaştırmak için çekiştirir! Çocuk karıncaları incelemek içini direnir, anne çocuğu bir an önce eve götürmek için dil döker ya da zor kullanır.
    Çocuk ağlarsa duygusal mesajı şudur: "Ben burada bugüne kadar görmediğim çok şirin yaratıklar gördüm ve onlara merakla bakıyorum. Niye buna engel oluyorsun " Anne ise bu duygusal mesajı şöyle değerlendirebilir: "Parka her gelişimizde gitmemek için böyle ağlıyor."
    Duyusal gelişim döneminde çocuk kendisine zarar verebilecek girişimlerde de bulunabilir. Aleve dokunmak, kızgın ütüye değmek gibi, canını yakabilecek davranışlar gösterebilir. Bu dönemde anne-babanın çocuğu yakından izlemesi, evde çocuk için tehlike oluşturabilecek faktörler için önlem alması gerekir. Örneğin bu dönemde elektrik fişleri ve prizleri çocuğun dikkatini i çok çeker. Gereken önlemler alınmalıdır. Çocuk herhangi biri şey için inat ediyorsa, çocuğun dikkati onun sevdiği başka biri şeye rahatlıkla çekilebilir. Çocukla merakları konusunda ihtiyacı olan deneyimleme ve duyumsamayı ona sağlamak, destek olmak gerekir.
    Çocuğunuzun Bilişsel Gelişimini Biliyor musunuz
    Çocuğun bilişsel gelişimi, motor ve duyusal gelişim sürecinde elde ettiği deneyimleri zihnine kaydetmesi ve bu kayıtları değerlendirmesidir. Bu kayıtlara bakacak olursak; nesneler arası ilişki kurma, bağlantıları keşfetme, neden-sonuç ilişkilerini değerlendirme süreçlerini görebiliriz. Anne-baba, çocuk için "Ama daha 2 yaşında, henüz 3 yaşında" diye asla düşünmemelidir. Kişiliğin temeli 0-6 yaşlarda atılıyor. Bu hiçbir zaman unutulmamalı.
    Çocuğun bilişsel gelişim döneminin özelliklerini bildiğiniz zaman onun duygusal mesajlarını doğru okursunuz. Çocuk artık keşif alanlarını daha da genişletiyor, yeni ilgi alanları oluşturuyor ve bu anlamda da sizi daha da zorluyor olacaktır. Eline geçirdiği bir sopayı at yapması, kibrit kutularından ev yapması, saç fırçasını mikrofon yapması, tencerenin kapağından direksiyon yapması, ayakkabıları ardı ardına dizerek tren yapması, kaşıklardan kürek yapması her ne kadar sizin hoşunuza gitmese de, o tüm bunları yaparak kendisini geliştirmeye çalışıyor. Bu arada kullandığı eşyalar kendisine zarar verecek cinsten ise, onları hemen ortadan kaldırın.
    Çocuk 3 yaşına geldiğinde öğrendiği, çevresinde algıladığı ve algılamakta olduğu her şeyle ilgili sürekli sorular sormaya başlar. Yani artık çocuk size danışmaya başlar. Bu anlamda bu dönem çok önemlidir. Çocuk size danışır ama aynı zamanda dünyanın merkezi kendisidir. Tıpkı ergenlik döneminde olduğu gibi çocuk eline cam bir bardak alıp "Bu kırılır mı " diye sorar, siz de "Evet, sakın onu yere atma" dersiniz, ama bir de bakarsınız ki bardak yerde tuzla buz olmuş. "Madem bana soruyorsun, neden yapıyorsun " Neden, biliyor musunuz Sonuç görme isteğinden. Sonucun bardağın kırılması olduğu onayını sizden aldıktan sonra çocuk bunu gözleriyle görmek ister. İş bu kadar basit.
    Anne-baba olmak ne kadar zor değil mi
    Çocuk 4-5 yaşlarına geldiğinde sınıflamalar yapmaya başlar| Çorabını, kazağını giysiler, kediyi, köpeği, karıncayı hayvani topları, bebekleri oyuncaklar diye gruplamaya başlar. Tam olarak değil ama yavaş yavaş takım ruhu oluşmaya başlar. Kızlar erkekler gibi gruplaşmalar da görülür.
    Çocuk 6 yaşına geldiğinde ise, gözle görebileceğiniz ve ne bir şekilde fark edebileceğiniz bir aşama kaydeder. Büyük bir zihinsel sıçramadır bu, artık yorumlar yapmaya başlamıştır. İlkokula başladığında ise o eski kuralsızlığı ve sınırsızlığı yeni kurallara ve sınırlara bırakır. Bu dönemde zihnindeki tüm soyutların yerini somutlar almaya başlamıştır. Ancak kuralları sınırlan öğrenirken sanmayın ki her şey sizin istediğiniz git olacaktır. Çocuk yeni öğrendiği kural ve sınırlar içerisindeki sınırsızlığını ve kendi kuralsızlığını yeni bir biçimiyle yine yaşamaya başlayacaktır. Çocuğun bilişsel gelişimini desteklemek için; onun öğrenmeyle ilgili girişimlerine gülmeyin, alay eder gibi davranmayın ya da küçümsemeyin. Onun bu girişimlerini önemseyin ve onunla heyecanını paylaşın. Sabırlı olmaya özen gösterin, çünkü çocuk bilişsel gelişim sürecinde pek çöl şeyi deneme-yanılma yoluyla yapacaktır. Bu da sizi sıkabilir ; sabrınızın taşmasına neden olabilir.
    Her anne-baba çocuğunun disiplinli olmasını arzular ve bu| nün için de onu yönlendirir. Çocuğun disiplinli olmasına öz gösterirken onu pasifleştirmemeye dikkat edin. Kendi korku kaygılarınızı ona yansıtmayın, onun yapmak istediklerini si; onun yerine asla yapmayın. Bırakın, deneyimlemek istediklerini sizin denetiminizde yapsın. Ona asla ve asla kaçamak yanıtlar vermeyin. Zihnindeki soru işaretlerine yaşına uygun ama gerçek yanıtlar verin. Geçiştirmeyin ve gerçek dışı yanıtlar vermeyin. Örneğin "Anne, ben nasıl dünyaya geldim " sorusuna leylekler masalını anlatmayın. Ya da "Kar niye yağar " sorusuna "Gökyüzündeki melekler bizi sevindirmek için yapıyor" demeyin. Gerçekleri onun anlayabileceği şekilde net ve kısa olarak anlatın. Gerektiğinde çocuğunuzun yaşına inip onunla empati kurmaya özen gösterin.
    Bilişsel gelişim sürecinde de çocuktan gelen duygusal mesajları doğru okumanız çok önemli. Kimi anne-baba çocuğunun kendilerine hiç soru sormadığını söyler. İşte bu, çocuktan anne-babaya gelen duygusal bir mesajdır. Mesaj şudur: "Sorularımı önemsemediniz, hiçbir zaman doğru yanıtlar vermediniz, sorularımı bazen geçiştirdiniz, bazen duymadınız bile. Ben de artık size soru sormuyorum." Çocuğun hırçın, huzursuz ve söz dinlemez olması da duygusal bir mesajdır. Size sesini duyuramadığının, sizin tarafınızdan önemsenmediğini sandığının bir patlamasıdır bu.
    Anne-baba olmak kolay bir süreç değildir. Burada anne-babayı en çok zorlayan faktör de, kendi doğrusunu çocuğuna kabul ettirme çabasının boşa çıkması. Oysa gördüğümüz gibi, çocuk sürekli büyür, değişir ve gelişir. Bu büyüme ve gelişme sürecinde o da kendi doğrusunu oluşturur ve o doğruya bağlanır. Çocuğun doğrusu size yanlış geliyorsa ona bunu sevecenlikle atmalısınız. Bu anlatımınız bir sohbet atmosferinde olmalı. Çocuklar eleştirilere ve acımasız yaklaşımlara her zaman olumsuz tepkilerle karşılık verir. Çoğu yetişkin de öyle değil mi Hatta belki siz bile!

    Çocuğunuzun Dil Gelişimini Biliyor musunuz
    İnsanı diğer canlılardan ayıran tek bir gelişim süreci var, o da dil gelişimi. Hayvanlarda motor ve duyusal gelişim sürecinin olduğunu biliyoruz. Oysa dil gelişimi sadece insanda var. Hepimiz sosyal varlıklarız ve birbirimizle iletişim kurmaya ihtiyacımız var. Birbirimizle iletişim kurmanın tek yolu; karşı tarafa duygu, düşünce ve isteklerimizi net ve açık bir şekilde ifade etmek.
    Konuşmak kendimizi açıkça ifade etmenin zorunlu şartı. Konuşmadan ne yetişkinler ne de çocuklar iletişime geçebilir.! Konuşmazsak çocuğumuz bizi anlamayacağı gibi, çocuğumuz, konuşmazsa biz de onu anlamayız. Ancak bazen beklentiler o j kadar yoğundur ki, önyargılar o kadar çoktur ki, anne-baba kendi doğrularına o kadar tutunmuştur ki, çocuk konuşsa bile anlaşılmaz ya da yanlış anlaşılır.
    Bebek önce ses ile iletişim kurar. Annesi ona seslendiğinde bebek agu sesleriyle annesiyle iletişime geçer. Daha sonra aguların yerini gülücükler alır; sonra heceler, sonra tek kelimeler ve cümle kurmalarla çocuk dil gelişimini hızlandırır. Bebek ilk zamanlar iletişimi beden diliyle kurarken, 13 aylıkken algı dilini kullanır. 13 aylık bir bebeğin algılayabildiği kelime sayısı yaklaşık 50 civarındadır. 2 yaş dolaylarında ise ilk sözcükler başlar. Bebeğin dil gelişimi önceleri yavaş ilerliyor gibi görünse de, belli bir zaman sonra büyük bir hızla gelişim gösterir. Ancak kendileriyle konuşulmayan ve yalnız başlarına bırakılan bebeklerin dil gelişimlerini hızlandırmalarının zor olduğu da bir gerçek. "Çocuğum çok küçük, nasılsa anlamaz" diye ondan sözel iletişiminizi esirgemeyin. Onu emzirirken, altını değiştirirken, gezdirirken, yıkarken bol bol konuşun. Bu hem bebeğin dil gelişimine olumlu katkıda bulunacak, hem de ruh sağlığını olumlu etkileyecektir. Onunla konuşurken çok uzun cümleler kurmamaya dikkat edin. Ses tonunuz daima yumuşak ve sevecen olsun. Çok yüksek sesle konuşmamaya özen gösterin. Çocuğunuzla konuşurken Türkçe´yi doğru kullanmaya dikkat edin. Çocuğunuz doğal olarak sizin gibi akıcı konuşamayacaktır, onu dinlerken sabırsızlığınızı ona hissettirmeyin, aceleci davranıp onun cümlelerini tamamlamayın, aksi halde özgüveni zedelenebilir. Unutmayın ki, dil gelişimi de çocuğun kendine olan güvenini pekiştirmektedir. Çocuğunuz kendisini ifade etmeye çalışırken onu gerçek anlamda dinleyin ve onu dinlediğinizi ona hissettirin. Çocuğunuzla bol bol konuşun, bebekken ona nasıl masallar anlattıysanız şimdi de sohbet etmek için zaman ayırın. Ona kitap okuyun. Özellikle uykuya dalarken okunan kitapların çocukları rahatlattığını ve gerginliklerini atmalarına olanak sağladığını biliyoruz.
    Çocuğun dil gelişimini mutlaka destekleyin, çünkü bu onun yaşamı boyunca kendisini ifade etmesinde, sağlıklı iletişim kurmasında çok büyük rol oynayacaktır. Kendisini doğru ifade etmeyi, karşı taraftan gelen ifadeleri doğru algılamayı, çevresiyle rahat iletişim kurabilmeyi sizinle kurduğu iletişim sayesinde yapabilecektir.
    Susturulmuş, düşüncelerine önem verilmemiş, söz hakkı tanınmamış, sürekli eleştirilmiş çocukların iletişim becerisi geliştiremediğini ve kişilik yapılarında sorunlar olduğunu biliyoruz. İlgilenilmeyen çocuklarda kendini ifadede zorluk, konuşmayı reddetme, psikolojik kökenli kekemelik, içe kapanma gibi davranış bozuklukları gözlemlenmektedir. Bu davranış bozukluklarının aile tarafından zamanında anlaşılması ve çözüm yoluna gidilmesi, çocuğun dış dünyaya dönmesine ve kendisini sağlıklı ifade etmesine yardımcı olur.
    Çocuk kendisini ifade etmeye çalışırken, duygu ve düşüncelerini sizinle paylaşmaya çaba gösterirken onun duygusal mesajlarını gözden kaçırmamak ve bu mesajları doğru okumak çocuğun kişilik gelişiminde büyük önem taşıyor. Çocuk size herhangi bir olumsuz duygusunu açtığında hemen tepki göstermeyin, o duyguya neden olan etkeni bulmaya çalışın. Örneğin çocuğunuz ödevini yapmak istemediğini söylüyor, ona he-f men kızacağınıza, ödevini yapmak istememesinin altında yatan duyguyu öğrenmeye çalışın. Çocuğun bu duygusunu açığa çıkarmasına yardımcı olun.
    Çocuk:"Ödevimi yapmak istemiyorum."
    Annenin Tepkisi:"Hayır, ödevini yapacaksın, bitireceksin." Annenin çocuğu algısı: "Tembel! Oyun olsa oynar ama..."
    Çocuk:"Yapmayacağım, işte"
    Annenin duygusu: Öfke.
    Sonuç:Anne ve çocuk arasında çatışma (tartışma) başlar ve iletişim kopar.Anne, çocuğun duygusal mesajını okuyamamıştır.
    Şimdi de çocuğun duygusal mesajını doğru okuyan anne örneğine bakalım.
    Çocuk:"Ödevimi yapmak istemiyorum." Annenin tepkisi: "Ödevini yapmak istemiyorsun. Bunun nedenini benimle paylaşabilirsin. Gel konuşalım."
    Annenin çocuğu algısı:"Kendisine sorun ettiği bir şey var. Mutlu değil."
    Çocuk:"Tamam, konuşalım."
    Sonuç:Anne çocuğun duygusal mesajım doğru okumuştur. Çocuk mutsuzdur. Mesaj budur. Çocuğun herhangi bir nedenden dolayı sıkıntısı vardır. Anne-çocuk arasında sağlıklı bir iletişim kurulur ve anne çocuğunu sıkan nedeni çocuğuyla konuşarak öğrenir.
    Çocukla iletişim kurarak her türlü sorunu çözebilirsiniz. Burada sihirli sözcük "iletişim" dir. Ancak bunu çocukla çok küçük yaşlardan itibaren paylaşmalısınız. Çoğu kez aileler çocuklarıyla, çocuk belli bir yaşa gelene kadar doğru dürüst konuşmaz, onu dinlemez, konuşmasına ve kendisini ifadesine de fırsat tanımaz. Çocuk büyüyüp de ergenlik dönemine girdiğinde ona yaklaşmaya, onunla iletişim kurmaya çalışır ve elbette başarılı olamaz.
    Bu süreçte en çok duyduğum söz şu oluyor: "Çocuğumla aynen sizin dediğiniz gibi iletişim kurmaya, konuşmaya çalışıyorum. Ona ters davranmıyor ve bir sorunu olduğunda benimle konuşabileceğini söylüyorum ama bir türlü olmuyor. Sürekli kavga ediyoruz ve birbirimizle iletişim kuramıyoruz. Ama inanın, kitaplarda okuduğum her öneriyi ya da öğrendiğim her yaklaşımı deniyorum."
    Evet, bu anne-babalar gerçekten de çaba gösteriyor ama çocuklarına ulaşamıyor. Neden, biliyor musunuz Çünkü geç kalmış oluyorlar. Bu iletişimi çocuk daha çok küçükken kurmaları gerekir, 15 yaşına geldiği zaman değil. Sorun bu noktadan kaynaklanıyor.
    Yaşam hiçbir şeyi beklemiyor. Zaman ertelenen hiçbir şeyi affetmiyor. Çocuk yetiştirirken geriye dönüp sil baştan yapma Şansımız da yok. Anne için geçmiş ya da gelecek yok, şimdi varken işte bunu ifade etmeye çalışıyorum. Çocuğunuzla ertelediğiniz her şey için geç kalınmıştır. Artık onu 3 yaşına döndürüp,başucunda kitap okuyamazsınız ya da 6 yaşına geri dönüp düşüncelerini dikkatle dinleyemezsiniz. Geçmiş artık kaçmıştır. Çocuğunuz için geleceğe pek çok yatırım yapabilirsiniz. Onun adına bankalarda para biriktirip, ona sağlık sigortaları yaptırıp, en iyi okullarda okutarak geleceğini garantiye almış gibi hissedebilirsiniz, ama bunlar onun kişiliğine bir katkıda bulunmaz. Çocuğunuz ve sizin için şimdi önemli. Şimdi ona sarılabilir, şimdi onu dinleyebilir, şimdi onu öpebilir, şimdi onu anlayabilirsiniz. Asla yarın değil, şimdi.
    Çocuğunuzun Psikososyal Gelişimini Biliyor musunuz
    Her anne-baba çocuğunun çevreyle uyumlu bir birey olmasını ister. Kendisini doğru değerlendirebilen, duygularını doğru anlamlandıran ve bu çerçevede çevresiyle uyum içinde olan çocuklar yetiştirmektir, anne-babanın hedefi ve hayali. Psikososyal gelişim diye adlandırdığımız bu kendini gerçekleştirme ve çevreye uyum süreci, çocuk daha çok küçük yaşlarda iken başlar. Çocuk bebeklik döneminde başlattığı refleksleriyle kurduğu iletişimi motor gelişimi, yani hareketleriyle çoğaltırken, duyularıyla geliştirir, bilişsel gelişimiyle arttırır ve dil gelişimiyle de zenginleştirir. Bütün bu gelişim süreçlerinde çocuk, kendi dünyasını ve çevresini algılamaya ve anlamaya çaba gösterir. Her çocuk sosyal gelişiminin içinde kişiliğine bulunan olumlu katkılardan faydalanmaya çalışır.
    Çocuk sizi etkiler ve başkalarını da bu etki alanı içine alır. Çocuk sizden etkilendiği gibi, başka insanların da etki alanına girer. Çocuk büyüdükçe kendi iç zenginliği de artar ve çevreye´ daha çok açılmaya başlar. Kısacası çocuk küçük bir sosyal varlık olma yolundadır artık. Onun dünyasında bugüne kadar sadece anne-babası olarak siz varken, artık kendi dünyasının dışında da bir dünya olduğunu ve o dünyada başkalarının da olduğunu keşfetmeye başlar.
    Çocuk bir başka önemli keşfi daha gerçekleştirir: Paylaşım.! Başka insanlarla duygu-düşünce ve hatta eşyalarını paylaşabileceğini fark eder. İşte bu noktada anne olmanın değerli becerisi yine devrededir, çünkü çocuğunuzun sizinle paylaşımları ve sizin çocuğunuzla paylaşımlarınız onun psikososyal gelişimini destekleyecek en önemli faktörlerin başında gelir. Siz ne kadar onun duygularını paylaşır, o küçük ama dahiyane düşüncelerini dinlerseniz, kısacası onun duygu ve düşüncelerini paylaşırsanız onun psikososyal gelişimine o kadar destek olmuş olursunuz. Bu sayede çocuk kendisini doğru ifade etmeyi öğrenerek deneyimleyecek, düşüncelerinin değerli olduğunu hissedecek, kendisine güvenini geliştirecek ve başka insanlarla sağlıklı iletişimler kurmanın temelini atmış olacaktır. İşte bu nedenle onu dinleyin, ona anlatın ve paylaşın.
    Çocuğun psiko-sosyal gelişimine bir diğer katkı da, aşırı koruyucu anne olmamaktan geçiyor. Kimi anne çocuğunu kreşte, parkta, okulda onu korumak adına o kadar izole eder ki, çocuğun yaşıtlarıyla beraber olmasına olanak tanımaz. Çocuğunu parkta başka çocuklarla oynatmayan anne, çocuğunu kreş arkadaşlarıyla kreş dışında görüştürmeyen anne, çocuğunu okul arkadaşlarıyla görüştürmeyen anne, aslında çocuğuna iyilik değil, kötülük yapıyordur. "Dünyada pek çok kötülük var,onu korumalıyım" dan yola çıkarsanız hata yaparsınız. Elbette çocuğunuzu olumsuz şartlardan korumalısınız, ama bunu yaparken onun psîko-sosyal gelişimini olumsuz yönde etkilemek, onu korkak bir çocuk olarak yetiştirmek, onun kendisine olan güvenini geliştirmesine izin vermemek son derece hatalı bir tutum değil mi
    Psiko-sosyal gelişim sürecinde çocuk yeni insanları tanımaya çalışacak, onlarla etkileşime girecek, onlardan etkilendiği gibi onları da etkileyecektir. Bu süreçte çocuk kendisi için yeni o an sosyal ortamında kendini de yeniden değerlendirmeye alacaktır. Karanlıktan korkan ya da hayvanları seven çocuklarla,girişimci ya da pasif çocuklarla, öfkeli ya da sakin çocuklarla, bencil ya da paylaşımcı çocuklarla kendisini kıyaslayacak ve kendini tanıma anlamında yepyeni bir aşamaya girecektir. Bu; nedenle çocuğun sosyal gelişimini, psiko-sosyal gelişim olarak, ele alıyor ve değerlendiriyoruz. Çocuk sosyal gelişim sürecinde, iç dünyasını ayrı bir tarafa koyarak hareket edemez. Sosyal gelişimi sırasında duyguları, algısı, duygusal değerlendirmeleri daima var olacaktır. Çocuk bu psiko-sosyal gelişim sürecinde,kendisini toplumda istediği yere getirme gibi bir amaca yönelecektir. Çocuğun bu amacına ulaşması için de sizin desteğinize, gereksinimi oldukça fazladır.
    Psiko-sosyal gelişim çocuğun yaşamdaki yerini belirleyecektir. Girişimci ya da suya sabuna dokunmayan, aktif ya da pasif, haklarını arayan ya da boyun eğen, yenilikler peşinde koşan ya da durağan, oluşturan ya da olanı kabul eden, değişimlere açık ya da olanla yetinen, sorunlara çözüm üreten ya da sorunlarının içinde yitip giden, başarılı ya da başarısız insan olma rollerini; bu süreç daha da belirleyecektir. Evin koruyucu atmosferinden çıkamayan ve sürekli ´´Sen yapamazsın, sen bilmezsin" yaklaşımıyla büyütülen çocukların yeni bir gruba girdiğinde şaşkına döndüğünü biliyoruz. Özellikle kreş ya da okul yaşantısına yeni başlayan çocuğun, bu yeni yaşantıya uyum göstermekte ne kadar zorlandığını gözlemleyebiliyoruz. Çocuk için bu yeni ortamda, kendini koruyan ve kendi yerine kararlar alan anne-babası yoktur. Oysa diğer çocuklar daha rahattır. Siz de çocuğunuzun uyum zorluğu çeken çocuklardan olmasını istemiyorsanız, ki hiçbir anne-baba istemez, o halde davranışlarınıza ve çocuğunuza olan yaklaşımlarınıza oldukça dikkat etmelisiniz.
    Çocuk çevresiyle etkileşime girdiği andan itibaren, yaşamdaki bazı rolleri de öğrenmeye başlayacaktır. En başta da kendisine ait rollerini fark edecektir. Artık sadece sizin çocuğunuz olmadığını, aynı zamanda öğretmenin öğrencisi olduğunu, yaşıtlarının arkadaşı olduğunu ve bir topluma ait olduğunu fark edecektir. Bunların yanı sıra çocuk sizin de sadece anne-baba rollerinizin olmadığını, anne-baba olmaktan başka toplumsal rollerinizin de olduğunu anlamaya başlayacaktır. Sizin sadece onun annesi olmadığınızı, aynı zamanda arkadaş, iş kadını, komşu vb. gibi toplumsal rollerinizin de olduğunu algılamaya başlayacaktır. Tabiî aynı durumun babası için de geçerli olduğunu anlayacaktır.
    Bilmelisiniz ki, çocuğun psiko-sosyal gelişimi uzun bir süreçtir. Başlangıcı bellidir ama sonu yoktur. Hepimiz yaşam boyu bu süreci gerçekleştiriyoruz; kimimiz zorlanıyor kimimiz ise başarıyla kendimizi geliştirme yolunda ilerliyoruz. Toplumda var olan rollerimize yenilerini eklemeye ve bu rollerin hakkını vermeye çalışıyoruz. Öğretmenken müdür yardımcısı ve müdürlük rollerine yatırım yapıyoruz, bankada memurken banka müdürlüğü rolünü hedefliyoruz, anneyken arkadaşlık, arkadaşken iyi bir sırdaş-dost rollerini hedefliyoruz. Çocuklarımızın da bu aşamalara geleceğini unutmayarak, psikososyal gelişimlerinde onlara destek olmalıyız.
    Çocuğun psikososyal gelişimini desteklemek
    Hem anne olmayı öğrenmek, hata yapmamaya çalışmak, hata yapma kaygısını hep yüreğinde taşımak, hem de çocuğun gelişim süreçlerine olduğu gibi psiko-sosyal gelişimine de olmak size yoğun bir sorumluluk gibi gelebilir. Kesinlikte haklısınız.
    Meslek hayatım boyunca, terapi odasına girip de "Sanırım, iyi bir anne olamayacağım" diye ağlayan ya da telefonun diğer "tikim hanım, sanırım ben bu işi beceremiyorum" diye feryat eden annelere çok rastladım, hâlâ rastlıyorum.
    Gerçekten de kolay bir uğraş değil anne olmak. Hele eşinizle aynı frekansta değilseniz işiniz daha da zor. Ne yazık ki, çoğu kez eşiniz sizinle aynı düşüncede olmayabiliyor. Siz çocuğunuza hoşgörülü yaklaşırken eşiniz bu tutumunuzu abarttığınızı söyleyebiliyor ya da sizin aşırı koruyucu davrandığınızı söyleyerek acımasız eleştirilerde bulunabiliyor. Bu da sizin zihniniz ikarıştırmaya ve yüreğinizi sarsmaya yetiyor.
    Ancak doğru bilgi çok önemli. Eşiniz belki doğru söylüyor! belki de yanlış. Sizin eşinize kırılmak ya da gözü kapalı onun önerilerine uymak yerine doğru bilgiye ulaşmanız gerekiyor.Ve eşinizi de bu şekilde yönlendirmenizde fayda var.
    Yapılan araştırma sonuçları bize gösteriyor ki, gerek anne-babadan gerekse dış çevreden gelen öğretiler hem çocuğun iç dünyasını hem de onun sosyal gelişimini şekillendiriyor. Bu a-İ şamada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, çocuğun psiko-sosyal gelişiminde anne-baba tutumunun ne kadar etkin olduğu..
    Anne-baba olarak çocuğun psiko-sosyal gelişimini geliştirebilir, destekleyebilir ya da engelleyebilirsiniz. Buna karşın çocuğunuz da, psikolojik dünyasında bu desteklere yanıt verir ya da bu engellere tepki gösterir. Çocuğun çevresiyle sağlıklı iletişimler geliştirebilmesi, ruhsal durumuyla çok yakından ilintilidir.
    Bir an için bu durumu kendi gerçekliğinize uyarlamaya çalsın. Düşünün ki, bugün moraliniz çok bozuk. Kendinizi oldukça kötü ve özgüveninizi de bir o kadar yetersiz hissediyorsunuz. Hatta bu ruh durumunuz günün başlangıcında olsun.Güne gözlerinizi açtınız ama ruhunuzu bir türlü uyandıramıyorsunuz. İçinizden bir ses "Hadi kalk, uyan" derken, bir başka ve çok güçlü bir ses diyor ki, "O bu günü taşımaya hiç halin yol en iyisi yataktan çıkma." Yorganı başınıza çekip, saatin sizi
    e motive etmeye çalışan tiktaklarım duymamaya çalışıyorsunuz ama ne mümkün. Sorumluluklarınız var ve o yataktan çıkmak zorundasınız. Mecburen diğer sese kulak verip, sürünerek yataktan çıkıyor ve günün sizden beklentilerini yerine getirmeye çalıyorsunuz.
    Ne kadar zor değil mi, bu duygu durumuyla günü götürmeye çalışmak. Hele kendinize güveniniz epeyce hırpalanmışsa vay halinize! Oysa sosyal bir varlıksınız ve üzerinize düşen sorumluluklarınızı yerine getirmek zorundasınız. Siz bir yetişkin olarak kendinizi bu derece analiz etme yeteneğine ve yetisine sahipsiniz. Yani bu moral bozukluğu durumunuzu kendinize açıklayabiliyor ve o gün için çözüm yolları üretmeye çalışıyorsunuz.
    Bir de çocuk olduğunuzu düşünün. Ben her yetişkinin içinde çocuk tarafının da yaşadığına inanıyorum. Varoluşun temel güveninin sahibi ana-babanın duygu evi. Oradan uzaklaşmanın verdiği kaygı ve bu kaygının beraberinde getirdiği o sevimsiz güvensizlik duygusu. O duygunun tadı epeyce acıdır. İnsan destek bekler anne-babasından. İyi sözler duymak ister. Mutlu olmak ister.
    İşte çocuğun psiko-sosyal gelişiminde de aynı moral durucu söz konusu. Yeterince mutlu olmayan çocuk, çevresiyle sağlıklı iletişim kuramaz. Kendine güvenmeyen çocuk, bulunduğu Çevreden dışarıya adım atamaz. Takdir edilmemiş ve cezalandırılmış çocuk, herhangi bir ortamda pasif ve ürkek davranır. Arkadaşlarıyla paylaşım oluşturamaz.
    Arkadaşlık ilişkileri çocuk için çok büyük önem taşır. Arkadaşları tarafından sevilmek, onlar tarafından aranan arkadaş olarak arkadaşları tarafından düşüncelerine önem verilmesi, arasında popüler olmak her çocuğun hayali ve sosyal ortamda almayı istediği roldür.
    Oysa ailesince sosyalleşmesi desteklenmemiş çocukların istekleri sadece hayallerini süslemekle kalır. Üstelik bu çocukla çevrelerinde sevilen çocuklara da düşmanlık, kin, kıskançlık hatta nefret duyguları geliştirebilirler.
    17 yaşındaki genç bir danışanım bana insanları sevmediğinden söz etmişti: "İnsanları o kadar sevmiyorum ki, elimde ol onları öldürebilirim" diyen sesi halen kulaklarımdadır. Aşırı koruyucu bir anne ve ilgisiz bir babaya sahip olan bu delikanlı çocukluk yıllarını ne yazık ki annesinin kendisini sürekli engellemeleriyle geçirmişti. "Sokağa çıkma, arkadaşını eve çağır arkadaşına oynamaya gidemezsin" yasaklamalarının arasına doğal olarak özgüvenini geliştirememiş ve sosyal çevresinde ön planda olan çocuklara nefret ve kıskançlık, normal seviyedeki çocuklara da düşmanlık duyguları geliştirmişti. Evin içerisine de çok farklı davranışlar sergilemiyordu. Kendisinden iki ya küçük kız kardeşiyle arkadaş olabilecekken onunla hiç konuşmuyor, okula gidip-gelmenin dışında odasından çıkmıyor hiçbir sosyal faaliyette bulunmuyordu. Anne-babası ve kardeşi dahil, çevresindeki insanlar tarafından asla sevilmediğine inanan bu genç çok doğal olarak kendisini de sevmiyordu. Biri bana "Biliyor musunuz, ben hiç aynaya bakmam ve hiç resin çektirmem" demişti. Ona bu davranışlarının nedenini sorduğumda bana yanıtı şöyle olmuştu: "Çünkü kendimi görmeye tahammülüm yok."
    Hayat gerçekten de şairlerin ve filozofların da dediği gibi göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Daha dün karnımızda tekmelerini hissettiğimiz bebeğimiz, bir de bakarız ki bugün gencecik bir insan olarak karşımızda duruyor.Yaşam onu bekliye ve çok da hoşgörülü değil. O güçlü olmak zorunda; özgüvene sahip, kendi sorunlarını fark edebilen ve çözüm yollarını bula bilen bir insan olmak durumunda.O halde zaman kaybetmeden çocuğumuzun psiko-sosyal gelişimine yatırımlar yapmalı,ona güvenmeli ve ona güvendiğimizi de kendisine hissettirmeliyiz.Anne olmak çocuğun sadece karnını doyurmakla bitmiyor,onun duygularını da doyurmak gerekiyor, hem de sevgiyle. Böylece çocuğunuzun kişiliği, özgüvenli, kendisiyle barışık, sevgi dolu, önceliklerini bilen bir yapı içerisinde gelişecektir.
    Çocuğun kişilik gelişimine etkide bulunmak
    Kişilik kavramı davranış bilimciler tarafından uzun yıllarca araştırılan bir konu olmuştur. İnsanın kişiliği ve kişilik gelişimi üzerine sürekli araştırma yapılmakta. Ancak günümüzde kişiliğe ilişkin pek çok ayrıntı açıklık kazandı. İnsanın kişiliğinde, anne-babasından ve soyundan aldığı genetik şifrelerin, anne-babası tarafından yetiştirilme yönteminin etkilerinin ve çevresel faktörlerin bir bütünlük içerisinde rol aldığını biliyoruz. Çocuğun gelişim dönemlerinin de kişilik gelişimindeki etkileri tartışılmaz. Yani çocuğunuzun motor gelişimi, duyusal gelişimi, bilişsel gelişimi, dil gelişimi ve psiko-sosyal gelişimi onun kişilik gelişimini doğrudan etkileyen süreçler olarak karşımıza çıkıyor.
    Her anne-baba çocuğunun güçlü bir kişiliği olsun ister. Ancak yine her anne-babaya göre güçlü kişilik farklı anlamlar taşımaktadır. Anne-babalarla yaptığım bir anketin sonuçlarını sizlerle paylaşmak istiyorum. Soru şöyle:
    "Çocuğunuzun güçlü bir kişiliğe sahip olmasını mutlaka istersiniz. Güçlü kişilik deyince aklınıza gelen nedir "
    Yanıtlar arasında en çok şunlar yer alıyordu:
    • Olaylar karşısında yıkılmayan,
    • Zorluklarla başa çıkabilen
    • Para kazanmayı bilen,
    • Gerektiğinde insanlara kızabilen ve hayır diyebilen.
    Bu saptamalar elbette doğruydu, ama bunlardan daha önemli bir faktör vardı ki, o olmayınca bunların hiçbiri olmazdı Çocuğun kendisi ile barışık olması ve kendisini sevmesi. Çocuğun kişiliğinin gelişimde en temel faktör olan kendini sevme ve bunun beraberinde getirdiği kendinle barışık olma duygusu anne-babanın oluşturabileceği bir duygu durumu. Anne-baba tarafından sürekli eleştirilen, onaylanmayan, yaptığı olumlu iyi davranışları göz ardı edilen çocukların kendilerine güvenlerinin az olduğunu ve kendilerini sevmediklerini görüyoruz.
    Duyguların arasında iki kardeş duygu varmış. Biri olmadan diğeri yaşayamazmış. Tıpkı tek yumurta ikizleri gibi, onlar da bir birini hissederek nefes alırmış. Biri diğerini hissedemediği zaman daha fazla gelişemez ve olurmuş. Birbiri olmadan yaşayamayan bu iki duygudan birinin adı sevgi, diğerininki de güvenmiş.
    Sevgi anneden, güven babadan
    Arkadaşlarına ya da öğretmenine "En güzel anne benim annem" ya da "En güçlü baba benim babam" demeyen çocuk var mıdır Kaç çocuk, "Benim annem senin annenden daha güzel", "Benim babam senin babam döver" cümlesini gururla söylememiştir Çocuğun iç dünyasında güzel anne tanımlaması gi duygusunu, güçlü baba tanımlaması da güven duygusunu simgeler. Daha sonraları en güzel yemek yapan anne, en güze giyinen anne, en hızlı araba kullanan baba, topu en uzağa atan baba, uçurtmayı en yükseğe çıkaran baba gözlemleri çocuğu anne-babasında pekiştirdiği sevgi ve güven duygularının daha geliştirilmiş saptamaları olarak karşımıza çıkar.
    Annenin sevgi ve şefkati, babanın gücü ve koruyuculuk çocuğun kişilik gelişimde çok önemli bir rol oynarken, çocuk aynı zamanda bu iki duygunun rehberliğinde hayatı anlamlandırmaya, tanımaya ve bu iki duyguyu kendi kişilinde oluşturup büyütmeye başlar. Tüm bu duygu alışverişi sırasında çocuk sevildiğim ve güvenildiğini de hissetme gereksinimi duyar. Bütün psikolojik rahatsızlıkların temelinde, sevgi ve güven duygusunun eksikliğinin yattığını biliyor muydunuz
    Anne-baba olmanın belki de en çok sorumluluk isteyen yanı, çocuğa sevgi ve güven duygusunu hissettirebilmek. Elbette her anne-baba çocuğunu sever ve onu korur. Peki, o zaman neden bazı çocuklar anne-babası tarafından sevilmediğini ya da az sevildiğini düşünüyor O halde, neden bazı çocuklar kendisine güvenmiyor Üstelik bu iki yoğun duygunun eksikliği öylesine büyük hasar oluşturabiliyor ki, yetişkin insanlar olduklarında da bu eksikliğin izlerini taşıyabiliyorlar.
    Sevgi sözcükleri ne kadar az kullanılıyor!
    Söyleşilerimde dinleyicilere sorarım: "Bugün çocuğuna ´seni çok seviyorum´ diyenler " Salonda önce derin bir sessizlik olur, sonra yavaşça parmaklar kalkar. O derin sessizliğin anlamı şudur: "Niye bunu soruyor ki Konumuzla ne ilişkisi var şimdi bu sorunun "

  9. #29
    Kani Bozuk forum üyesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2012
    Yer
    AFYONKARAHİSAR
    Mesajlar
    6.932
    Anne Baba Olma Sanatı (devamı)

    Genelde bu tip söyleşilere anneler katılır, onların görevi ya çocuğu yetiştirmek! Anneler de zaten bu sorumluluktan yorgun düşmüş ve birkaç püf noktası bilgi edinme peşindeyken, bu kadın şimdi tutmuş "Çocuğunuza bugün ´seni çok seviyorum´ dediniz mi" diye sormaktadır. Çoğu kez parmak kaldıranların sayı kaldırmayanlara göre çok daha az olur. İşte çocuğun gerçeği budur, anne-babasından "Seni seviyorum" cümlesini ve sevgi sözcüklerini çok az duyar. Hatta hiç duymayan çocuklar da
    - Bunu yetişkin danışanlarımdan biliyorum. Bireysel psiko-terapi seanslarında annelerinden ya da babalarından hiç "seni seviyorum" cümlesini duymadığını söyleyen öyle çok danışanım var ki. Otuz yaşlarında bir bey babasından nefret ettiğini söylemişti. Onun yüzünü görmek istemediğini, hatta ölse çok sevineceğini ifade etmişti. Ona "Babanı hiç mi sevmiyorsun diye sorduğumda ise, hiç sevmediğini, zaten babasının da onu sevmediğini, bu yaşına kadar bir kere olsun ona sevdiğini söylemediğini anlatmıştı. Daha sonra bu babayla görüştüğümde oğlunu çok sevdiğini ama erkek çocuğa sevginin belli edilmemesi gerektiğine dair düşüncelerini dile getirmişti. Bir başka anne, çocuklarını çok sevdiğini ancak çocukları onları sevdiğini zaten bildikleri için bunu söylemeye gerek olmadığını ifade etmisti.
    Sadece "Seni seviyorum" değil, pek çok sevgi ifadesi ola sözcüğü de kullanmıyoruz.
    • bugün ne güzel olmuşsun
    • böyle davranmanı çok seviyorum
    • giysin sana çok yakışmış
    • ne güzel gülüyorsun
    • yaptığın resim harika
    • odan ne kadar düzenli, bu düzenini çok seviyorum, hep böyle ol
    • bu konudaki düşüncelerini takdir ediyorum
    • arkadaşların seni ne çok seviyor vb.
    Bu türden cümleleri gün içinde kaç kez kullanıyorsunuz
    Çocuğunuz bebekken ona söylediğiniz sevgi sözcükleri daha çok. Sanki büyüdükçe bu sözcüklere ihtiyacı yok, gibi bir düşüncemiz var. Son derece hatalı bir önyargı bu. Oysa çocuk büyüdükçe nasıl daha çok yemeğe, daha çok giysiye ihtiyacı oluyor, aynı zamanda sevildiğini de daha çok duymak istiyor. Duygusal ihtiyaçlar da fiziksel ihtiyaçlar kadar önemlidir ve onlarla paralel işler.
    Çocuk belki tembellik ediyor ve odasını toplamıyor, özellikle de ergenlik döneminde çok sık rastlanan bu davranışa annenin tepkileri, çocuğun odasını toplamak ve onu odasını toplamadığı için sürekli eleştirmektir. Akşam baba eve gelince o da aynı tarzı devam ettirir:
    - Anneni çok yoruyorsun, koca adam (kız) oldun, hâlâ odanı toplanıyorsun.
    Ve diğer eleştiriler:
    - Pasaklısın, pissin, dağınıksın, kime çekmişsin acaba, bizim ailede böyle pasaklı biri yok.
    Çocuk bu eleştirilerden bıkıp odasını toplamaya kalktığında ise şu tepkilerle karşılaşır:
    - Ne beceriksizsin oğlum (kızım), bu oda böyle mi toplanır Aman istemiyorum bırak bir daha toplama, ben toplarım.
    Çocuğu yaptığı ufak-tefek iyi davranışlarda bile motive edin ve onun bu davranışını onayladığınızı sevgi sözcükleri kurarak ifade edin.
    Çocuğun düşüncelerini eleştirmek
    Çoğu anne-baba, çocuğunun kendileri gibi düşünmesini ister. Çocuk kendileri gibi düşünmüyorsa tepki gösterir ve onu eleştirir. Oysa çocuk eğer küçük yaşlarda ise, düşünsel gelişimini hızlandırmak, ergenlikte ise yeni düşünceler geliştirerek kendisini ortaya koymak, genç ise de sahip olduğu düşüncelerini savunarak kendini geliştirmek ihtiyacındadır. Çocuğu her düşüncesini söylediğinde eleştirmek, aşağılamak, birey yerine Oymamak, anne-babanın yapacağı en büyük hatalardan biridir.
    • Yine ne saçmalıyorsun
    • Bu abuk-sabuk düşünceleri de nereden öğrendin
    • Bunları senin kafana kim sokuyor
    • Karşıma geçip de nasıl benimle bu konu hakkında fikir yürütebilirsin, ne biliyorsun ki sen
    gibi yaklaşımlar yerine, ona katılmasanız bile, onunla aynı düşüncede ya da görüşte olmasanız bile, yine de böyle düşünmesinin hoş olduğunu ama bu konu hakkında daha detaylı düşünürse daha iyi olacağını söyleyebilirsiniz. Kuşkusuz, kendisine ve çevresine zarar verebileceği düşünceler dışında. Eğer çocuk kendisine ve çevresine zarar verebilecek nitelikte düşünceler geliştirmiş ise, o zaman yine sohbet tarzında bir yaklaşımla onu bu düşüncelerinden vazgeçirebilirsiniz; eleştirerek, aşağılayarak ya da kızarak değil.
    Çocuğun giyimini eleştirmek
    Çocukların en çok eleştiri aldıkları konulardan biri de giyimleridir. Okul öncesi çağdaki çocuklar giyinmeyi bilmez, ergenler ise abartılı giyinir. Çok göze çarpan giysiler giyebilecekleri gibi, dağınık ve salaş görünümlü giysiler de giyebilirler. Örneğin şimdilerin bol paçalı ve yerleri süpüren pantolonlarını aileler asla beğenmediği gibi, ´´Ne çirkin oluyorsun bu pantolonla, sana yakıştığını mı düşünüyorsun Çok komik görünüyorsun. Bu giysilerinle berbat bir görünümün var" şeklindeki duygusal saldırılara çok fazla başvuruyor. Miniklerin anneleri ise, onlarla canhıraş mücadele ederek, üstlerine giydikleri giysileri değiştirmeye çalışıyor. "Böyle parka gidemeyiz. Giydiklerin birbiriyle hiç uyumlu değil, çok çirkin olmuşsun" gibi yaklaşımlar küçük çocuklara itici geldiği gibi, ayrıca ağlayıp tepki göstermelerine neden oluyor.
    Hemen hemen her ailede gün içerisinde sıkça yaşanan bu durum karşısında anne-baba da çocuk da günlerini son derece mutsuz geçirebiliyor. Küçük kızınızı ya da oğlunuzu giyim konusunda zorlamayın ve kalbini kırmayın. Ona olumsuz ve örseleyici sözlerle değil, sevgi sözcükleriyle yaklaşın. "Tatlım, seçtiğin giysi harika. Çok güzel olmuşsun. Ama bak, şu kıyafetin sana çok daha fazla yakışıyor. İstersen bir de bunu dene. Bak daha da harika olacaksın" şeklinde yaklaşın ve çocuğunuzun giyim zevkini geliştirmek için giysi dolabını birlikte düzenleyerek, uyumlu olanları onun seçebileceği bir konuma getirin. Uyumsuzluk yapabilecek giysileri de kaldırın.
    Çocuğunuz ergenlik dönemindeyse ve sizin hiç hoşlanmadığınız tarzda giysiler giyiyorsa, "Hayatım bu tarz giyimi ben sevmiyorum ama inan çok güzel (yakışıklı) olmuşsun.Ona dikkatle ve sevgi dolu gözlerle bakın; fark edeceksiniz ki, gerçekten çok güzel bir genç kız ya da çok yakışıklı bir delikanlı olma yolunda.
    "Ama İlkim hanım, gerçekten çok kötü giyiniyor. Kazağının kolları upuzun, eller hep kazağın içinde, pantolonu deseniz o da felaket, çocuğum gözüme hiç güzel görünmüyor ki Numara mı yapayım Zaten hemen anlar" diyorsanız, o halde çocuğunuza bakışınızda bir sorun var demektir. Onu davranışları, kişiliğiyle değil de dış görünümüyle değerlendiriyorsunuz ve sizin istediğiniz gibi giyinmesini istiyorsunuz. Onun kazağına değil gözlerinin içine ve yüreğine bakın. Gerisi, inanın hiç önemli değil. Moda bu, gelir geçer. Asıl ve kalıcı olan, sevgidir. Hiçbir giysi anne-baba ve çocuk arasına girmemeli! Onlara sevginizi koşullu olarak yansıtmayın. Anne olmayı, baba olmayı onunla birlikte öğreniyor olduğunuzu, hatalı davranmış olabileceğinizi ona söylerseniz size inanacaktır. Ondan sevginizi ve sevgi dolu sözcüklerinizi esirgemeyin.
    Eleştirirken sevgi dili kullanmak
    Çocuğunuzu gerek olumlu davranışlarında onaylarken, gerekse hatalarını göstermeye çalışırken sevgi dilini kullanmama onun kişilik gelişiminde son derece olumlu etkiler oluşturacaktır,Anne-babasının onun doğrularını sevgiyle onayladıklarını dükçe kendisine güveni artacak, eleştirinin dilinin acımasızca değil de sevecenlikle yapıldığını deneyimledikçe, eleştirilere açık ve sürekli kendisini yenileyen bir insan olacaktır.
    Çevremizdeki pek çok insan eleştirilere kapalıdır. Bu yüzden de at gözlüğü ile yaşamlarını sürdürür ve asla kendilerini geliştiremez.İşte bu insanlar çocukluk yıllarında anne-babalar tarafından acımasızca eleştirilmiş insanlardır ve hayatlarında eleştiriye tahammülleri yoktur,çünkü eleştiriyi kötü bir yaklaşım, sevgiden uzak bir yaklaşım olarak görürler. "Eşim beni hiç sevmiyor çünkü beni eleştiriyor" demişti bir danışanım. Eleştirilmeyi, sevilmemek olarak algılıyordu.
    Hangimiz hatasızız Siz mükemmel misiniz Hiç eleştirile çek bir yanınız yok mu Hep doğru davranışlarda mı bulunursunuz Hayatınız boyunca aldığınız kararlar hep doğru kararlar mıydı Her zaman hatasız, en iyi, en doğru, en mükemmel siz mi oldunuz
    Bu soruların gerçekçi yanıtı kocaman bir "hayır´ Yeryüzünde hiçbir insan hatasız ve tümüyle mükemmel değildir. Her insanın hataları, yanlış kararları, olumsuz davranışları, eksik yönleri vardır. Ancak hepimizin kişiliğinde mükemmele yakın bit ya da birden fazla özellik de vardır. Önemli olan hatalarıma görebilmek, onları düzeltmeye çalışmak ve olumlu yönlerimle ön plana çıkarabilmektir.
    Biz yetişkinler için tüm bu uğraşlar olağan ve kolay olsa da,J çocuklar için hatalarını görmek, doğruyu oluşturmak ve kendini geliştirmek çok da kolay değildir. Onlara destek olacak birilerine ihtiyaçları vardır. O birileri de anne-babalarıdır.
    Çocuğun kişilik gelişiminde, eleştirirken sevgi dilini kullanarak yönlendirme çok önemli. Çocuğun yaşı kaç olursa olsun, yanlışlarını ona sevecenlikle anlatmanızda fayda var. Aksi halde olumsuz ifadeli eleştirileriniz onu örseler ve karşınıza inatçı, size karşı gelen, söz dinlemeyen, âsi bir çocuk çıkıverir.
    Birinci kural olarak şunu benimsemelisiniz: Çocuk mutlaka hata ve yanlış yapacak. Unutmayın ki, o büyümekte ve gelişmekte olan bir insan ve sizden kaç yaş küçük! Sizin gibi düşünmesi, olayları sizin gördüğünüz gibi görüp değerlendirmesi, kendisini mükemmel idare etmesi söz konusu değil.
    Gelin, şimdi elinize bir kağıt ve kalem alın ve ondan beklentilerinizi sırayla yazın. İkinci olarak, çocuğunuzdan beklentilerinizi gözden geçirmenizi istiyorum. Neler var beklentilerinizde En´ler ve hiç´ler değil mi En iyi okuyan, en temiz, en tertipli, en çalışkan, en akıllı, en başarılı, en söz dinleyen ya da hiç ağlamayan, hiç uyumsuz davranışlar göstermeyen, hiç yemek seçmeyen, hiç uykularınızda sizi rahatsız etmeyen, hiç arkadaşlarıyla kavga etmeyen ve bunun gibi en olması gerekenler ve hiç olmaması gerekenlerden oluşan bir listeye sahip olduğunuzu göreceksiniz.
    Şimdi de, çocuğun en olmasını istediklerinizde beklentinize yaklaşık davrandığında, onu gün içinde kaç kere olumlu onayladığınızı ve çocuğun hiç olmasını istemediklerinizde gün içerisinde onu nasıl ve kaç kere eleştirdiğinizi saptayın. Çocuğu onayladığınız ve eleştirdiğinizde nasıl cümleler kuruyorsunuz, lütfen bunları yazın.
    Çocuğumun onayladığım davranışları:
    Örnek: Kendi kendine yemek yer Okuldan gelince hemen dersine oturur.
    Çocuğumun onaylamadığım davranışları:
    Örnek: Her şeye ağlar. Çok dağınıktır.
    Çocuğumu onayladığımı ona hangi cümlelerle söylüyorum
    Örnek: Aferin, çok iyi, harikasın.
    Çocuğumu eleştirirken ona neler söylüyorum
    Örnek: Aptalsın, beceriksizsin, kafan çalışmıyor mu
    Şu andan itibaren bir defteriniz olsun. Her gün defterinize şunları not edin:
    Bugün çocuğumu kaç kere sevgi sözcükleri kurarak onayladım Neler söyledim
    Bugün çocuğumu kaç kere acımasızca ve öfkeyle eleştirdim Neler söyledim
    Bir hafta boyunca bu notları tuttuktan sonra, eleştirilerinizi sevgi diliyle yapmaya başlayın. Çocuğunuz sizin hoşlanmadığınız bir davranışta bulunduğunda, bundan hoşlanmadığınızı ya da onun hatalı davrandığını söyleyeceğiniz zaman, kuracağınız cümleye mutlaka şu sözcüklerden biriyle başlayın ve mutlaka bir diğeriyle bitirin. "Canım, tatlım, bir tanem, aşkım, güzelim vb." Karşılaştırmalı bir örnek verecek olursak;
    Beş yaşındaki çocuğunuz yemeğini bir türlü kendisi yiyemiyor, etrafa döküp saçıyor.
    Öfkeli-yıkıcı eleştiri:
    "Ne beceriksiz çocuksun, bir türlü şu kaşığı nasıl tutacağını öğrenemedin. Bak her yeri mahvettin." Çocuğunuzun duygusu ve düşüncesi: ´Beceriksizim, hiçbir şeyi doğru yapamıyorum.Sevgi dilini kullanarak uyarma: "Tatlım, kaşığı öyle değil de böyle tutsan bir tanem." Çocuğunuzun düşüncesi ve duygusu: ´Başaracağım, mutluyum.
    Ergenlik dönemindeki çocuğunuz sürekli müzik dinliyor ve derslerine çok az zaman ayırıyor.
    Öfkeli-yıkıcı eleştiri:
    "Yine mi müzik dinliyorsun, sen adam olmazsın, karnen yine berbat gelecek´
    Çocuğunuzun duygu ve düşüncesi:
    ´Of, içim sıkılıyor. Zaten bana hiç güvenmez
    Sevgi dilini kullanarak uyarma:
    "Canım biraz müzik dinlemeye ara versen de derslerine baksan, sonra üzülmeni istemiyorum güzelim."
    Çocuğunuzun düşünce ve duygusu:
    ´Annem haklı ve beni düşünüyor, bundan mutluyum
    Eleştirilerinizi sevgi dilini kullanarak yaptığınız zaman çocuğunuzdaki olumlu değişimleri defterinize not edin. Göreceksiniz ki, çok kısa zamanda çocuğunuzla aranızda hem sevgi dolu bir iletişim kurulmuş olacak, hem de o istenmeyen davranışlarını hızla bırakmaya başlayacak.
    Biz yetişkinlerde de durum aynı değil mi Siz kendinizi insanların yanında en çok nasıl rahat ve huzurlu hissedersiniz ve en çok kimlerin düşüncelerine önem verirsiniz Sizi acımasızca ya da olumsuz bir dille eleştirenlerin yanında mı daha rahatsınız, yoksa sizinle konuşurken sevgi dilini kullanan insanların mı Yanıtınız elbette ikinci seçenek olacaktır.
    - Hiç iyi bir anne değilsin
    Bu size kendinizi nasıl hissettirdi
    - Tatlım, küçük kızınla daha çok zaman geçirsen sanırım ikiniz de daha mutlu olacaksınız.
    Ya şimdi kendinizi nasıl hissettiniz Birincisinde, eminim ki,iç dünyanızda bu cümleye karşı hemen bir direnç gelişti.
    - Neden iyi anne olmayayım ki Hem buna sen nasıl karar verebilirsin
    İkincisinde ise karşı tarafın bu sözleri sizin şu şekilde düşünmenizi sağlayacaktır:
    - Gerçekten haklı olabilir. Kızımla daha çok zaman geçirmeliyim.
    Yeni oluşturduğunuz defterinizin bir bölümünü de günlük yaşamda çocuğunuza ne kadar sevgi dolu sözcüklerle yaklaştığınıza ayırın. Çok basit olaylardır bunlar. Sabahları uyandığında ona nasıl "Günaydın" diyorsunuz, onunla oyun oynarken ona nasıl cümlelerle yaklaşıyorsunuz, onu okula gönderirken,yemeğe çağırırken, ondan herhangi bir şeyi yapmasını ya da yapmamasını isterken, akşam yatmasını söylerken, bakın bakalım sevgi dilini ne kadar kullanıyorsunuz
    Gün içinde çocuğuma sevgi dilini ne kadar kullanıyorum
    Güne başlarken;
    Günaydın Günaydın canım
    Yemeğe çağırırken;
    Hadi yemeğe Yemeğe geel! Yemek zamanı tatlım
    Herhangi bir istekte bulunurken;
    Bana su getirsene Bana su getirir misin güzelim
    Akşam yatmasını söylerken;
    Hadi artık yatağa Uyku zamanı geldi bir tanem, iyi geceler
    Yukarıdaki, örnek bir listedir. Bu örnekler sizin yaşam koşullarınıza göre çok fazla çoğaltılabilir. Bu listenizi siz kendiniz Oluşturup kendi analizinizi yaptığınız zaman, çocuğunuza nasıl yaklaştığınızı çok net göreceksiniz. Sevgi sözcüklerini sık kullanıyorsanız sorun yok, ancak çocuğunuza yaklaşımınız daha çok emir cümlelerinden oluşuyorsa hemen değiştirmeye başlamanızda fayda var.
    Bilinçaltı ya da alt bilinç bize yöneltilen yönergeleri kayıt eder ve kendimizi o şekilde hissetmemizi sağlar. Rüyalarımızda bu duygularımız çok net açığa çıkar. 10 yaşındaki bir kız çocuğu rüyasında annesi tarafından boğazının sıkıldığını görmüştü. Arada sırada benzer rüyalar gördüğünü de söylüyordu. Bir başka rüyasında annesi onu karanlık bir odaya kapatıyor, başka bir rüyasında ise annesi onu iplerle bağlıyordu. Annesi ise kızının bu rüyalarına bir anlam veremiyor, kendisini bu şekilde gördüğü için çok üzülüyor, hatta zaman zaman içinden kızına kızdığını ifade ediyordu. Anne kızına hiç sevgi dolu sözcüklerle yaklaşmıyordu. Ona sürekli emir cümleleri kuruyordu: "Üstünü değiş, dersini çalış, telefonla konuşmayı bırak ve hemen kapat" tarzındaki yaklaşımları çocuğun üzerinde öylesine baskı oluşturuyordu ki, bilinçaltı bu baskıları "Annem tarafımdan sevilmiyorum" mesajı olarak alıyor ve bu olumsuz mesaj da rüyalarında açığa çıkıyordu.
    Biri tarafından sevildiğimizi nereden biliriz Sevdiklerimiz tarafından sevilmek ve bu sevginin varlığını kulağımızla duymak isteriz. Anne-babamız tarafından sevildiğimizi,duydukça, sevilen yönlerimiz olduğunu duydukça, biz de kendimizi fark eder ve sevmeye başlarız: "Demek ki, benim şu yönüm çok iyi, 0 halde kendimi seviyorum."
    Aşağıdaki algılamalarda hangi çocuk kendisini sever
    Annem-babam beni güzel buluyor.
    Annem-babam beni çirkin buluyor. Annem-babam beni akıllı görüyor. Annem-babam bana aptal diyor. Annem-babam beni yetenekli görüyor. Annem-babam beni çok yeteneksiz görüyor. Annem-babam beni becerikli görüyor. Annem-babam benim işe yaramaz olduğumu söylüyor. Annem-babam beni başarılı buluyor. Annem-babam bana başarısız diyor. vb.
    Hiç şüphesiz, anne-babası tarafından olumlu yönlerini duyan çocuk kendisini fark etmeye başlar ve kendi olumluluklarından hoşlanarak kendisini sever, kendisine güvenir ve kendisini daha da geliştirir. Anne-babası tarafından olumsuz yönlerini duyan çocuk da kendisini fark etmeye başlar, kendi olumsuzluklarından hoşnut olmayarak, kendisine karşı sevgi değil sevgisizlik besleyerek kendine yabancılaşır ve davranış bozuklukları geliştirir.
    O halde yüreğimizde çocuğumuza beslediğimiz o sonsuz sevgimizi ona sevgi sözcükleriyle ulaştıralım.
    Çocuğa sevgiyle dokunmak
    Babamın bana sarıldığını hiç hatırlamıyorum. Bizim evde kimse kimseye dokunmazdı. Annem bizi babamdan gizli gizli sever, öperdi. Annem çok katı bir kadındı, bir kez olsun beni öptüğünü ya da bana sarıldığını hatırlamam.
    Ne acı değil mi Üstelik hüzün verici. Aynı evi paylaşan anne-baba ve çocukların birbirlerine hiç sarılmadan ya da birbirlerini hiç öpmeden, hayatlarının çok önemli bir bölümünü geçiriyor olmaları inanılmaz gibi görünüyor. Tıpkı sevgi sözcüklerinde olduğu gibi; sarılmak, öpmek anlamında da bebeklere cömert davranıyoruz, ama bebek çocuk olmaya başlayınca bu cömertliğimiz birden cimriliğe dönüşüyor. Çocuk ergen ve genç olduğunda ise, ondan birkaç adım geri duruyoruz.
    Günümüz insanı hırslı, günümüz insanı çok çalışıyor, günümüz insanı yorgun. Günümüz anne-babası çocuğuna en iyi imkânları vermek için kendisini hırpalarken, çocuğunu en iyi okullarda okutmak için çılgınlar gibi çalışırken, bilmiyor ki çocuğunun asıl ihtiyacı olan, sevgi ve sevginin gösterilmesi. Çocuğunuz kendisiyle barışık değilse, çocuğunuz sevginizi hissedemiyorsa, öfkeli tepkiler geliştiriyor ve siz bu duruma bir türlü bir anlam veremiyorsanız, "Ona her imkânı sağlıyoruz, en pahalı okullarda okutuyoruz ama bu çocuk hep mutsuz, biz bu işi anlamadık" diyorsanız, çocuğunuz için boşa çalışıyorsunuz demektir. Çünkü çocuk sevgi ister, sevildiğini duymak ister, çocuk ilgi ister, çocuk kendisine zaman ayrılmasını ve paylaşımı ister ve çocuk anne-babası tarafından başı okşansın, şöyle kocaman sarılınsın ve yanakları öpülsün ister.
    Davranış bilimciler diyor ki, sarılmak-dokunmak en iyi ilaçtır. Gelişmiş ülkelerde psikiyatrlar reçetelerinde artık ilaçlar, anti-depresanlar yazmıyor. Reçetelerinde ne yazıyor, biliyor musunuz "Günde üç kere birbirinize sarılın, çocuğunuzu fırsat buldukça öpün´ Bu size ilk bakışta komik gelebilir. Ancak sarılmanın, dokunmanın ve öpmenin insanın vücut kimyası üzerinde son derece olumlu etkileri var ve bu olumlu etkiler de doğrudan psikolojisine, davranışlarına yansıyor.
    Biri bize sevgi dolu sarıldığında, elimizi tuttuğunda ya da sevgiyle öptüğünde beynimizde serotonin hormonu (halk arasında mutluluk hormonu diye bilinir) hızla artmaya başlıyor; yani sarılmak, dokunmak, öpmek beynimizin seratonin hormonunu harekete geçiriyor. Bu hormon bizim kendimizi mutlu hissetmemizi, stresten uzaklaşmamızı, gerginliği atıp gevşememizi, kalbimize daha çok oksijen gitmesini, kaslarımızın rahatlamasını, kısaca kendimizi iyi hissetmemizi sağlıyor. Tabiî içi dünyamızdaki bu iyilik durumu davranışlarımıza da yansıyor,dikkatimizi daha çok toplayabiliyor, sorumluluklarımızı daha rahat yerine getirebiliyor, kendimize daha çok güveniyoruz ve çevremizle iletişimimiz daha sağlıklı oluyor. Üstelik bağışıklık sistemimiz de daha güçlü oluyor ve hastalıklara kolay kolay yakalanmıyoruz. Bütün anti-depresanların içerisinde kimyasal olarak bulunan bu hormon, aslında gün içerisinde bizim sevgi; dolu ilişkilerimizle artışa geçiyor.
    Okul çağındaki çocuklar üzerinde yapılan araştırmaların sonuçları da, dokunmanın-sarılmanın ve öpmenin çocuklar üzerindeki bu mükemmel etkisini açıkça gösteriyor. Anneleri tarafından sadece kuru bir "Güle güle" ile okula gönderilen çocukların dikkatlerinin dağınık olduğu, arkadaşlarıyla iletişimlerin de sorunlar yaşadıkları ve ders notlarının düşük olduğu, yani okul başarılarının düşük olduğu ortaya çıkarken; okula gönderilirken anneleri tarafından sarılıp öpülen çocukların, diğer çocukların aksine, dikkatlerinin dağınık olmadığı, arkadaş ilişkilerinin sağlıklı olduğu ve okul başarılarının yüksek olduğu saptanmış. Yine bebekler üzerinde yapılan bir araştırmada, annesi
    tarafından sadece emzirilirken kucağa alınan, çok fazla dokunulmayan, öpülmeyen bebeklerin hastalıklara daha sık yakalandıkları; ancak anneleri tarafından yeterince dokunulan, öpülen bebeklerin sağlıklarının son derece iyi olduğu, hastalıklara karşı dirençli oldukları ortaya çıkmış.
    Görüyoruz ki, çocuğa sarılmak, onu kucaklamak, onu öpmek çocuğun hem beden hem zihin hem de ruh sağlığını oldukça olumlu etkiliyor. Çocuğunuz sizin izin vermeyeceğiniz herhangi bir şeyi istediğinde, onun gözlerinin içerisine sevgi ile bakarak, başınızı iki yana "hayır" anlamında sallayıp, onun boyuna inerek ona sarılmanız bile yeterlidir. İnanın bana, kucaklamak bazen sözlerden daha etkilidir. Çünkü insan, bebek olsun çocuk olsun ya da ergen, genç veya yetişkin olsun, sevgiyi üç ifade biçimiyle hissetmek ister. Bunlardan biri söylemektir, ikincisi dokunmak, üçüncüsü de davranışlarla ifade etmek. Bu üç ifade biçiminden biri olmadığı zaman karşı taraf kendisini sevilmiyor, değer verilmiyor ya da az seviliyor, ilgi görmüyor gibi hissedebilir.
    Çocuğun kişilik gelişiminde ona sarılmanın, kucaklamanın, elini tutmanın, öpmenin, kısacası tensel temasın büyük etkisi var. Anne-baba ve çocuklar arasında tensel temasın var olduğu ailelerde büyüyen çocuklar kendilerini diğer insanlara göre daha iyi hisseder. Psikolojik rahatsızlıklara yakalanma oranları düşüktür. Fiziksel olarak güçlü, bağışıklık sistemleri kuvvetlidir. Bu çocuklar arkadaşları tarafından sevilen, aranan çocuklar olur. İnsan ilişkilerinde ve iletişim kurmada zorluk çekmez, üstelik başarılıdırlar da. Gerek eğitim, gerekse öğretim hayatlarında istedikleri hedeflere ulaşırlar. Dürüst, kendine güvenli, amaç ve hedeflerini bilen insanlar oldukları gibi, en önemlisi de anne-baba olduklarında çocuklarına olumlu modeller oluşturan kişiler olurlar.
    Ancak bazı ailelerde de şöyle bir davranış örüntüsü vardır: Baba otoriterdir ya da baba yoktur. Yani baba modeli çocuğa Çok uzaktır. Bu durumda anne çocuğunu sürekli sarıp sarmalar, onu her fırsatta öper, kucaklar ama bunun dışındaki sevgi ifadelerini yerine getirmez. Bu çocukların, yukarıda ifade ettiğimiz, kişiliği güçlü çocuklar grubuna girmelerini beklememeli ve çocuğa sadece sarılmanın da doğrudan olumlu tepkiler oluşturmayacağını söylemeliyim ki, okuyucularım yanılgıya düşlesin. "Ah, tamam işte! Ben çocuğuma sık sık sarılıyorum ama hiç de bu söyledikleriniz gibi değil, üstelik tam tersi çok da sorunlu bir çocuk" ifadelerini bazen duyuyorum. Bu yüzden önemle yineliyorum ki, çocuğun kişilik gelişimi sevginin üç boyutuyla yaklaşıldığı zaman sağlıklı olarak devam eder. Söylemek, dokunmak ve davranışlarımızla ona olan sevgimizi ona hissettirmek. Bunlardan biri eksik olduğunda sorunlar çıkar.Ne yazık ki, bazı ailelerde bunların hiçbiri yok. Hiç anne-babasından sevgi sözcükleri duymamış, hiç anne-babası tarafından kucaklanmamış ya da sırtı sıvazlanarak, saçı okşanarak sakinleştirilmemiş ve hiç anne-babasından sevgi ve ilgi davranışları görmemiş o kadar çok çocuğumuz var ki.
    Eğer siz de bu çocuklardan biriyseniz ve şimdi anne-baba olduysanız bu üç yaklaşım biçimini hemen çocuğunuza ve eşinize karşı hayata geçirin. Bilin ki, hiçbir şey kaybetmez, hatta çok şey kazanırsınız.
    Çocuğa sevgiyi davranışlarla göstermek
    Bir koca düşünelim, karısına sürekli "Canım, hayatım, her şeyim" sözcüklerini kullanıyor ancak bu sözcükleri davranışlarıyla pekiştirmiyor. Akşamları sürekli eve geç geliyor, esinini hiçbir sorunuyla ilgilenmiyor, ona zaman ayırmıyor. Bu durumda kadının, kocası tarafından sevildiği hissi ne derece güçlü olabilir ki Çocuklar için de aynı tablo söz konusu. Çocuğunuza sadece sevgi diliyle yaklaşmak değil, ağlayıp üzüldüğünde yal da mutlu olduğunda sadece ona sarılmak değil, aynı zamanda ona ifade ettiğiniz bu sevginizi davranışlarınızla da pekiştirmeniz gerekiyor. Biliyorum, içinizden "Anne olmak ne kadar da zormuş" diyorsunuz ama inanın bana, bu çok içgüdüsel davranışlarla anne olmayı hem daha çabuk hem daha kolay öğrene çek, hem de anne olmanın keyfine varacaksınız, çünkü anne olmak gerçekten de süper keyif verici bir uğraşı.
    Her anne yeni doğacak bebeğine ilişkin hayaller kurar: "Onu hep kucaklayacağım, onu çok seveceğim, onu öpüp koklayacağım" sözleri bebek doğduktan ve büyümeye başladıktan sonra "Anne olmak çok zormuş, benim sözümü hiç dinlemiyor, onunla başa çıkamıyorum" şikâyetlerine dönüşür.
    Anne olmayı ve anne olmanın sorumluluklarını ne gözünüzde çok büyütün, ne de çok hafife alın. Her ikisi de sizi yanılgılara ve hatalara götürür. "Çocuk bu, kendiliğinden büyüyor işte" demek kadar, "Eyvah, bu çocukla nasıl başa çıkacağım " demek de sizin hata yapmanıza neden olur. Hayatın her alanında olduğu gibi, annelik alanınızda da dengeleri kurabildiğiniz zaman, inanın bana, bu süreç size hiç de zor ya da zorlayıcı gelmeyecektir, tam aksine oldukça keyifli ve kendinizi geliştirici bir uğraşı olmaya başlayacaktır.
    Aile terapisine katılan bir anne bana şunu sormuştu:
    - Çocuğumu çok seviyorum. Peki ona olan bu sevgimi davranışlarımla nasıl göstereceğim Ben gösterdiğime inanıyorum ama görünen o ki, pek de göster emiyorum.
    Çocuğunuza olması gereken sevgi dolu davranışlarınızı reçeteleştirecek olursak, bunların çok da zor ve yapılması imkânsız davranışlar olmadığını göreceksiniz, üstelik çok da kolay yaklaşımlar bunlar:
    • Çocuğunuzu sabah okula göndermeden önce ona, sevdiği yiyeceklerden oluşan güzel bir kahvaltı hazırlayın. Bu kahvaltıyı bitirip bitirmemesi çok önemli değil. Önemli olan, sizin ona özen gösterdiğinizi hissetmesidir. Sakın ola, "Sana kahvaltı hazırladım ama yemeden gidiyorsun" demeyin!"
    • Çalışan bir anneyseniz, çocuğunuzun okuldan dönüş saatinde mutlaka arayın, gününün nasıl geçtiğini içten bir ifadeyle sorun. Bu telefon görüşmesi sadece bir ders ve okul kontrolü amacında asla olmasın. Böyle bir amaca saplanıp kaldıysanız her şeyden önce bu beklentinizi torpilleyin ve en aza indirin; bunu çocuğunuza hissettirmemeye özen gösterin. Ara sıra işten izin alıp, çocuğunuzu evde karşılayın.
    • Çalışmıyorsanız, çocuğunuzun okul dönüşünü hoş bir atmosfere dönüştürün. Onu kucaklayın, sevdiği yiyecekleri hazırlayın; iştahsız bir çocuğunuz varsa, mutlaka sevdiği bir ya da birkaç yiyecek vardır, onları çocuğunuza sunun. Komşu gezmelerini ve çarşı-pazarı işleri çocuğunuzun eve dönüş saatine göre ayarlayın ve onu karşılamanın sizin için bir zevk olduğunu ona hissettirecek davranışlarda bulunun.
    • Hafta içinde, okul zamanı dersleri bittikten sonra çocuğunuzla (oyun çağındaysa) mutlaka oyun oynayın.! Ergenlik dönemindeyse mutlaka sohbet edin; bu sohbet hayatın içinden herhangi bir konu olabilir ama sizin değil de onun ilgisini çeken bir konuda olmasında fayda var.
    • Ona sürprizler hazırlayın. Sevdiği bir demet çiçeği odasına koymak ya da dinlemekten hoşlandığı bir müzik grubunun CD´sini almak gibi. Siz hiç hoşlanmasanız ve hatta nefret ediyor olsanız bile.
    • Onun sorun olarak kafasına taktığı konuları onunla paylaşın. Bu konular size çok saçma ve gülünç gelse bile, biraz olsun önemsemeye çalışın, empati kurun, onu anlamaya ve algılamaya özen gösterin. Onu anladığınızı ona mutlaka hissettirin, hem sözlerinizle hem de ona dokunarak (sarılmak, elini tutmak vb.) onunla; empati kurduğunuzu pekiştirin.
    • Hafta sonlarında onunla birlikte özel paylaşacağıma zamanlar oluşturun. Çocuğunuz kreş ya da ilkokul çağındaysa, bu özel zamanlar müthiş hoşuna gidecektir. Çocuğunuz ergenlik döneminde ise, hafta sonunu arkadaşlarıyla geçirmeyi tercih edecektir. Bu duruma alınmayın ve sinirlenmeyin. Unutmayın, onun sosyal olmaya ihtiyacı var ve bunu kendi yaşıtlarıyla deneyimleyecek. Bu isteğine saygı duyun, hoşgörülü olun ama ondan size zaman ayırmasını istediğinizi söyleyin. İnanın çok hoşuna gidecektir.
    • Odasının duvarları yazılarla doluysa, bir yazı da siz yazın. İçinizden ne geliyorsa! Sadece ´´Seni çok seviyorum" deyip, altına "Annen" ya da "Baban" diye imza atmanız bile yeterli olacaktır.
    • Ergenlik dönemindeyse mutlaka ve mutlaka cinsel gelişimiyle ilgili bilgiler verin. Utanmayı bırakın, yeni doğduğunda altını değiştirdiğiniz bebeğinizden şimdi genç oldu diye utanmanızdan daha anlamsız bir durum olamaz. Çocuğunuzun cinsiyetine göre, eşinizle bu görevi paylaşın ve onun kılavuzu, rehberi olun.
    • Çocuğunuzu yargılamayın. Unutmayın ki, anne-babaların en büyük hatası, çocuklarına olan önyargıları. Bu önyargılarınızı belirleyin ve onları yok edin.
    • Onunla birlikte sinemalara, konserlere, tiyatrolara gidin, aktivitelere katılın. Onun düşüncelerini alın ve onun sizden ayrı bir birey olduğunu ona hissettirin.
    • Akşamları yatmadan önce ona mutlaka sarılın ve onu ne çok sevdiğinizi söyleyin.
    Bırakın, odası dağınık kalsın!
    Anne olmayı öğrenebileceğimiz bir okul yok. Anne olmayı içgüdülerimizden, anne olmayı kendi annemizden ve en önemlisi de anne olmayı çocuğumuzdan öğreniyoruz. Çocuklarımız bize anne olmayı öğreten en iyi öğretmenler. Bu yüzden çocuklarımızı can kulağıyla dinleyelim.
    Anne olmak zor zenaat
    Kim demiş, kolay diye Evet, keyif verici ama aynı zamanda da zor. Özellikle de ilk çocukta anneler nasıl davranacaklarını bilemez ve hep deneme-yanılma yoluyla çocuklarını keşfetmeye çalışır. Bu, dünyanın her yerinde böyle olmuştur. Üstelik annelere babalar çocuk yetiştirme konusunda fazla yardımcı olmazlar. "Doğuran sorumluluğu alır" felsefesi erkeklerin zihnine yer etmiştir. Aslında işin ilginç tarafı, bu felsefeyi anneler de bir o kadar benimsemiştir. Annelere kendi annelerinin öğrettiği sorumluluk, toplumun annelere yüklediği sorumluluk, babaların annelere verdiği sorumluluk ve annelerin çocuklarının bakımını ve yetiştirilmesini tekellerine ister istemez almaları, babaların annelerle empati kurmalarını engellemiş durumdadır.
    Oysa bu değişmeli, babalar da çocuklarının duygusal yaşamlarında sorumluluk almalı. Belki de bunu istiyorlar ama hem fırsat verilmiyor hem de ne yapacaklarını bilmiyorlar. O halde, şu anda okumakta olduğunuz bu kitabı eşiniz hâlâ okumadıysa, şimdi onu ikna etmenin tam zamanı. Çünkü sırada "Baba Olmak" bölümü var.

    BABA OLMAK
    Baba olmayı nereden öğreniyoruz
    "Baba olmayı nereden ve nasıl öğreniyoruz, bunu hiç düşündünüz mü Anne olmanın içgüdüsel, baba olmanın ise sonradan öğrenilen bir davranış olduğunu söylüyorsunuz. Anneler bu konuda daha şanslı, çünkü en azından "içgüdü" gibi bir rehberleri var. Bizim ise, o da yok. O halde biz babalan yargılamanız da haksızlık değil mi " demişti bir danışanım. Belki siz de bir baba olarak şu anda böyle düşünüyorsunuz. Eh, haksız da değilsiniz. Ancak belki de, çocuğunuzla ilgili sorumlulukların çoğunu eşinize yüklemek gibi bir hata yapıyor olabilirsiniz. Sanırım toplum da sizin baba rolünüzü çok kesin çizgilerle belirliyor. "Baba para kazanır ve çocuğunun ihtiyaçlarını karşılar" düşünce kalıbı o kadar benimsenmiş durumda ki, 2000´li yılların paylaşımcı baba modeli henüz yürürlüğe girmemiş gibi görünüyor. İstisnalar tabiî ki var. Eşi ve çocuklarıyla empati kuran, çocuğuyla sağlıklı iletişimler gerçekleştiren babalar hiç yok değil. Ama ne yazık ki, bu babalar çok azınlıkta. Erkeğe erkek olma sorumluluğu son derece ağır yüklenirken, baba olma sorumluluğu da bir o kadar hafif yükleniyor. Peki, nedir bu baba olma sorumluluğu
    Baba olma sorumluluğu
    Erkek, eşinin hamile kaldığını öğrendiğinde müthiş bir gurur duyar. Baba olacaktır ve bu duygu ona müthiş bir haz verir. Bu duygunun altında soyunu devam ettirebilecek olmanın gururu vardır. Doğacak bebeğin kişiliği, duygu dünyası ve nasıl yetiştirileceği ikinci plandadır. Çocuk sahibi olmak isteyen kadın ve erkeklere verdiğim anket formunda "Çocuk sahibi olmak size ne ifade ediyor " sorusuna erkeklerine yüzde 90´ının verdiği yanıt "soyun devamı" olmuştu. Gerçekten de, kadın hamile kaldığında soyunu devam ettireceği gibi bir gurura kapılmazken, pek çok erkek baba olmanın ilk hazzını bu düşünceyle yaşıyor. Haklısınız ya da haksızsınız diyemeyiz, yanlış hissediyorsunuz hiç diyemeyiz. Sanırım bu da sizin içgüdüsel yanınız. Ancak baba olma sorumluluğu bu değil tabiî ki. Bu doğa ananın sunduğu bir nimet. Baba olma sorumluluğu da tıpkı anne olmanın getirdiği sorumlulukla eşit. Çocuğun bütün gereksinimlerini eşler paylaşmalı.Minik bebeğiniz bu koskocaman dünyaya ve sizin sevimli yuvanıza kendisini yerleştirdiği andan itibaren siz de annesi kadar ondan sorumlusunuz demektir.
    Bebeğiniz yeni doğdu...
    Kendinizi bambaşka hissediyorsunuz. Artık evde iki kişi değilsiniz. İşten eve dönerken sizi bir değil iki kişi bekliyor. Hem çok mutlusunuz hem de kafanız karmakarışık. Ev kalabalık; Kayınvalide, kayınpeder, durmadan eve gelip giden misafirler... Masraflar da çoğalıyor üstelik hiç kimse sizinle ilgilenmiyor. Herkes eşinizle ve bebekle ilgileniyor ve eşiniz de doğal olarak sizinle eskisi gibi ilgilenmiyor. Belki de en büyük boşluğu bu noktada hissediyorsunuz. Artık işten eve geldiğinizde sizi güler yüzle bekleyen karınızın yerini bebeğini emziren, yorgun, uykusuz, sinirli ve gergin bir kadın almış. Hiç kimse size "Nasılsın " demiyor. Siz bebeğin ve evin ihtiyaçlarını karşılayan bir robot gibisiniz. Eşinizle baş başa kalmak için fırsat kolluyorsunuz ama boşuna. Eşinizin bebekle ilgilenmekten size ne zamanı, ne de enerjisi kalıyor.
    Ama kısa bir süre sonra eve gelen giden azalıyor ve eski huzurunuza kavuştuğunuzu sanıyorsunuz. Oysa ne mümkün! Minik bebeğiniz dur durak bilmeden acıkıyor, altına yapıyor ve ağlıyor. Oysa siz artık huzur istiyorsunuz. Eşinizin güler yüzünü, ilgisini ve şefkatini beklerken onun her geçen gün daha da gerginleştiğini görüyorsunuz. "Acaba bu bebek için daha zamanı değil miydi " diye içinizden geçirdiğiniz bile oluyor. Eşinizle geçirdiğiniz romantik geceler geride kalmış ve siz o atmosferi yakalayamamanın huzursuzluğunu yaşıyorsunuz.
    Artık siz bir babasınız ama bunun anlamını da pek fark edemiyor ve aslında yaşamıyorsunuz da. Bebek ya acıkıyor, ya altına yapıyor ya da ağlıyor. Uyuduğu zamanlar sınırlı. Hem sanki size ihtiyacı yok gibi de gözüküyor, annesine bağımlı bir hali var. Eşiniz uykusuzluktan ve bebeğe adapte olma çabasından yorgun.
    Bu durumda ne yapmalısınız Elbette, baba olmanın sorumluluklarını almalısınız. Nasıl mı
    Evet, bebeği eşiniz emziriyor ama siz de gazını çıkarma görevini üstlenebilirsiniz. Bu dönemde oldukça yorgun olan eşinizin biraz olsun uyuması için, bebeğiniz uyandığında onu oyalayabilir ve altını değiştirebilirsiniz. Bilmelisiniz ki, eşiniz çok yorucu bir yolculuğu tamamladı, bedenen ve psikolojik olarak çok yorgun. Hem bedeninden apayrı bir beden oluştu ve onu dünyaya getirdi, hem de psikolojik olarak "Ben tüm bunlarla nasıl başa çıkacağım " duygusuyla boğuşuyor.
    Eşinizle empati kurmaya çalışıp onu anlama yoluna gidebilirsiniz. Eşiniz bu dönemde çok sinirli olabilir; hoşgörülü olmalı ve her zamankinden daha anlayışlı davranmayı seçmelisiniz.
    Bazı kadınlar loğusalık depresyonu diye adlandırdığımız geçici bir psikolojik rahatsızlık yaşar. Loğusalık depresyonu geçiren kadınlar durup dururken ağlar, aşırı gergin olur, yalnız kalmak ister, bebeklerine hemen adapte olamazlar; cinsel istekleri hemen hemen hiç yoktur, eşleri sanki hiç yokmuş gibi davranırlar; sürekli mutsuz ve karamsardırlar.
    Sizin eşinizde de böyle bir ruh hali var ise, bir uzmana danışarak, eşinize nasıl davranmanız ve yaklaşmanız konusunda; bilgi almanız faydalı olacaktır.
    Sadece bebeğinizin yeni doğduğu günlerde değil, sonraki tüm zamanlarda da hem karınıza eş hem de bebeğinize baba olma sorumluluklarınızı yerine getirmeniz gerekir. Eşinize hoşgörülü davranmalı, mutfak, yemek, ev işleri sorumluluklarını almanın yanı sıra, bebeği kucağınıza almalı, onu oyalamayı ve onun dilini öğrenmeyi keşfetmeniz gerekir. Çünkü babalığınız daha yeni başlıyor. Bebeğinizle sevgi dolu iletişimleri ne kadar erken kurarsanız ileride çocuğunuzla o kadar sağlıklı iletişimleri geliştirirsiniz.
    • Bebeğinizi uyurken seyredin. Onun duruşunu, uyurken yaptığı hareketleri zihninize resmedin. Zihninize resmettiğiniz bu görüntüler ileride, o ergenlik dönemini yaşarken size epeyce yardımcı olacaktır.
    • Bebeğinizi kucaklayın ve onunla gözle iletişim kurun., İnanın, şimdi kurduğunuz bu gözle iletişim ileride onunla çatışabileceğiniz dönemlerde ikinize de rehberi olacaktır.
    • Bebeğinizle konuşun. Ona bir baba olarak duygularınızı anlatın, paylaşın. Bebeğinizin bilinçaltı bu paylaşımları kaydedecektir.
    • Nasıl anneler bebeğe ninni söylerse, siz de bebeğinize şarkılar söyleyin; inanın, sizin ona söylediğiniz şarkıları hep hatırlayacaktır.
    • Onun o mis kokusunu koklayın ve kulağına şimdiden ´Seni seviyorum" deyin..ve ömür boyunca söylemek üzere... Bundan hiç vazgeçmeyin.
    Babalık sorumluluklarınızı yerine getirirken sakın eşinizi ihmal etmeyin. Eşiniz aldığı kiloları hiç sevmiyor ve çıktığı savaştan dolayı çok yorgun. Onun moralini yüksek tutun. Ona sevgi dolu yaklaşın. Sevginizi sözlerinizle ve davranışlarınızla hissettirin. Yüreğiniz ona hep açık olsun ve eşinizi asla ihmal etmeyin. Sizin de sinirleriniz gergin ve siz de büyük olasılıkla yorgunsunuz. Ama düşünün, bu aslında çok keyifli bir süreç. İçsel enerjinizi ve gücünüzü toparlayın. Unutmayın, yaşam hep ileriye gider ve bu ilerlemede siz hiç geri kalmamalısınız.
    Çocuğunuz büyüyor...
    İşten eve her dönüşünüzde minik bebeğiniz biraz daha farklı. O artık gözle görülür bir biçimde günden güne büyüyor. Bunu hissedebiliyor musunuz Bebeğiniz sizi her geçen an daha farklı algılıyor ve size ihtiyacı daha da artıyor. Bunu görebiliyor musunuz Eşiniz size onunla biraz ilgilenmenizi söylediğinde, eşinizin bu isteğini mantıklı mı buluyorsunuz, yoksa küçücük bir çocuğun size ne gibi bir ihtiyacı olabileceğini mi düşünüyorsunuz Çocuğunuzla oynuyor ve onunla güzel zamanlar paylaşıyor musunuz; yoksa o annesinin eteğinin dibinde mutfakta dolaşırken, siz de ayaklarınızı uzatmış televizyonda akşam haberlerini mi izliyorsunuz
    Birkaç yıl önce, aile terapisi alan bir babaya çocuğuyla oyun oynamasını, onunla birlikte zaman geçirmesini önermiştim. Beş yaşında bir erkek çocukları vardı ve onu nasıl daha iyi yetiştirebilecekleri konusunda danışmak için gelmişlerdi. Bir sonraki görüşmemizde ona haftayı nasıl geçirdiklerini sorduğumda başta şöyle demişti: "Önerilerinize katılıyorum ama ben oğlumla nasıl ve ne şekilde zaman geçireceğimi ve onunla ne oyunlar oynayacağımı bilemiyorum." Oğluyla yatağın ya da halının üzerinde boğuşması bile yeterliydi!
    Çocuklarımıza ilişkin kilitlendiğimiz alanlar aslında çok basit. Her baba çocuğuyla ve her çocuk babasıyla boğuşmak ister. Acaba çocuğumuza nasıl davranacağımız konusunu ve baba olmayı gözümüzde çok mu büyütüyoruz Çocuğumuz erkek olsun, kız olsun, bizimle halının üzerinde yuvarlanmak ya da komik söyleşiler yapmak ona müthiş haz verir. Neden bunu göremiyoruz. İşten eve dönerken evimizde bizi bekleyen rahat koltuğumuz, sıcak yemekler ve akşam haberlerinden çok daha önemli, çok daha dinlendirici, çok daha keyifli ve çok daha ö nemli olan çocuğumuzu neden göremiyoruz Bu kendimizi yal da şartları zorlamak değil. Zaten hiç zorlamıyoruz ki
    Çocuğunuz 3 ile 5 yaş dönemi arasındaysa
    • Eve gelince onu kucaklayın. Bilin ki, o bütün gün sizii bekledi ve annesine "Babam ne zaman gelecek " diye! sordu.
    • Soyunup giyinirken ondan kaçmayın. Bırakın vücudunuzu görsün. Siz onun sizi gözetlediğini görmezden gelerek giysilerinizi değiştirin. Bilin ki, sizin bedeninizin özelliklerini çok merak ediyor.
    • Zaman zaman çocuğunuzu siz yıkayın. Bu sadece annesinin görevi değil. Üzerinize bir mayo giyerek kızınız ya da oğlunuzla birlikte yıkanmak hem ona hem de size keyifli zamanlar yaşatacaktır.
    • Hafta içi işten eve geldiğinizde ona mutlaka yarım saatinizi ayırın. Onun sevdiği oyunları kendinizi vererek oynayın. Ve bu oyunlarda gerçekten eğlenin.
    • Uyku saatlerini eşinizle paylaşın. Bir gece eşiniz, bir gece de siz çocuğunuzu yatağına yatırın ve ona masallar anlatın. Masal anlatmayı beceremiyorsanız masal kitapları okuyun. Ve uyuduğundan emin oluncaya kadar odasından ayrılmayın.
    • Çocuğunuzu çocuk tiyatrolarına, çocuk parklarına götürün. Unutmayın ki, bu sadece annesinin görevi değil. Onun sadece annesine değil, size de ihtiyacı var.
    • Ona onu ne çok sevdiğinizi sık sık söyleyin. Göreceksiniz ki, kısa bir süre sonra o da size "Babacığım, seni çok seviyorum" diyecektir.
    • Eğer kreşe gidiyorsa zaman zaman onu kreşten alın ve apar topar eve gelmek yerine birlikte hoş gezintiler yapın.
    Oidipus kompleksine asla yenilmeyin
    Bu bölümde çok kısa olarak oidipus kompleksinden söz etmek istiyorum. Oidipus kompleksi, psikanalizin babası olarak andığımız Sigmund Freud´un teorisi ve günümüzde de halen geçerliliğini korumakta. En basit anlamıyla, kız çocuğunun babasına hayranlık duyduğu ve annesini kendisine rakip olarak gördüğü, erkek çocuğunun da annesine hayranlık duyduğu ve babasını kendisine rakip olarak gördüğü bir bilinçaltı psikolojik dönemi. Bu dönem genellikle dört ile beş yaş çocuklarında kendisini göstermekte ama çocuğun kişilik yapısına, gelişimine ve anne-babasıyla olan iletişimine göre de değişim gösteren bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır.
    Çocuğunuz kızsa, bu dönemde davranışlarında değişimler olmaya başlayacaktır. Size daha yakın olmak isteyecek, annesinden uzaklaşacaktır. Kız çocuğunun hayatında tanıdığı ilk karşı cins olduğunuz için size ufak kurlar yapacak ve aslında annesinin ne kadar da çirkin olduğunu söyleyecektir. "Babacığım, bu kadınla niye evlendin " gibi tepkiler verecek, "Büyüyünce, ben seninle evleneceğim" diye tutturduğu zamanlar olacaktır. Bazı minik kızlar babalarını dudaklarından öpmeye çalışır, belki sizin ufaklık da bunu deneyecek ve sizi çok şaşırtacaktır. Dört buçuk yaşındaki kızı tarafından dudaklarından öpülen bir baba şöyle demişti: "İlkim hanım, oldukça kaygılıyım. Acaba kızımda cinsel bir sapkınlık mı var "
    Ayrıca yine bu dönemde kızınız eşinizle sizi bir araya getirmemek için epeyce çaba sarf edecektir. Eğer kanepede el ele oturuyorsanız ya da yolda el ele yürüyorsanız aranıza girerek sizi ayıracak, geceleri yatağınıza gelerek aranıza girip uyuyacaktır. Eşinize sarıldığınızı ya da öptüğünüzü gördüğünde kıyametleri koparacak ve size küsecektir. Bu dönemde babalar ve anneler çocuklarının bu davranışlarından kaygılanır, bir anlam veremezler ve nasıl davranacaklarını da şaşırırlar. Genelde seçilen davranış biçimi ise, çocuğun isteklerine uymak ve onun yanında asla sarmaş dolaş ya da el ele olmamaktır. Oysa, bir baba olarak bunun tam tersini yapmalısınız, ki kızınız bu psikolojik ; dönemi rahat ve sağlıklı atlatabilsin.
    Eşinize bol bol sarılın, ona sevgi sözcükleri söyleyin. Kızınız ı ağladığı ya da hırçınlaştığı zaman, "Ben anneni çok seviyorum. O.benim eşim. Sen de benim kızımsın. Seni de çok seviyorum" deyin. Annesini ne kadar çok sevdiğinizi, annesini ne kadar becerikli ve güzel bulduğunuzu kızınıza söyleyin, ki o da bir süre sonra sizin gözünüze girmek için annesiyle özdeşleşmeye başlasın. Kız çocukları, kendilerini de rahatsız eden ve sıkıntıya sokan J bu psikolojik dönemden anneleriyle özdeşleşerek çıkar. Bakar ki babası annesini çok seviyor, o halde kendisi de annesi gibi olma ki babası onu da çok sevsin. Bu duygu durumuna kız çocuğun anneyle özdeşleşmesi diyoruz. Kız çocuk annesiyle özdeşleştikten sonra hem kendisi hem de anne-baba rahatlar. Bu dönemde annelerin de küçük kızlarına anlayışlı olmaları, "Anne ne kadar çirkinsin" gibi sözlerine aldırış etmemeleri gerekir. Aksi halde ciddi
    bir çatışmaya girerler ve anneyle olan bu çatışma kız çocuğunun ergenlik döneminde ciddi boyutlara varabilir.
    Sizin de minik kızınız sizi dudaklarınızdan öpmeye çalışıyorsa ona "Anne-babalar, kan-kocalar dudaktan öpüşürler. Sen ve ben yanaktan öpüşmeliyiz" gibi açıklamalarda bulunun. Bu açıklamaları asla eşinize yaptırmayın. Zaten annesine tepkili olduğu bu dönemde annesinden "Babanı dudağından öpmemelisin" yönergeleri annesine daha da tepki geliştirmesine neden olur. Ve bu dönemde kızınıza onu ne çok sevdiğinizi, ne kadar güzel olduğunu söylemeyi de ihmal etmemenizde fayda var. Çünkü onun sizden bu güzel sözleri duymaya ihtiyacı var.
    Çocuğunuz erkekse, sanki birden size rakip olmaya başladığını hissedeceksiniz. Küçük oğlunuz artık siz eve geldiğinizde size pek fazla yüz vermeyecek; hatta bazı erkek çocukları babalarına "Neden geldin " gibi tepkiler de verebiliyor. Oğlunuz sizinle zıtlaşacak, söylediğiniz hiçbir şeyi yapmayacak ve aynı kızlarda olduğu gibi, o da sizinle eşiniz arasına girmeye çalışacaktır. Annesini dudağından öpmek isteyen erkek çocukları çoktur ve "Anne, beni bekle, büyüyünce seninle evleneceğim" diyen minik erkek çocukları da çoğunluktadır. Bu durum genellikle babaları kızdırır. Ancak çocuğunuzun bu psikolojik dönemi sağlıklı aşabilmesi için sizin hoşgörünüze ihtiyacı var. Annesi sizi bol bol övmeli, onu da çok sevdiğini söylemeli. Siz de oğlunuzdan uzaklaşmak yerine onunla daha çok zaman geçirmeye özen gösterirseniz oğlunuz bir süre sonra sizinle özdeşleşecek ve artık sizin gibi olmaya çalışarak, sizi kendisine model alarak bu dönemi bitirecektir. Ne zaman ki sizin gibi bacak bacak üstüne atmaya çalışıyor ya da siz tıraş olurken banyoda yanınızda durup sizi izliyor ve ben de tıraş olacağım diyor, bilin ki artık minik oğlunuz sizi örnek almaya başlamış ve sizinle çekişmesi bitiyor demektir. Bu ne anlama geliyor Bu, ergenlik döneminde sizinle olan çatışma-´arının da hafif geçeceği anlamına geliyor.
    Her çocuğun yaşadığı işte böyle bir dönem var. Adına fallik dönem diyoruz. Cinsel kimliğin pekiştirildiği ve çocuğun, kendi cinsinden olan ebeveynini önce rakip gördüğü, sonra da model aldığı bir dönem. Kimi çocuk bunu çok hafif yaşar, anne-babâ anlamaz bile; kimi çocuk ise bu dönemi çok şiddetli yaşar, anne-baba ne yapacağını şaşırır. Ama siz bir baba olarak artık ne yapmanız gerektiğini çok iyi biliyor ve Oidipus kompleksine! asla yenilmiyorsunuz!
    Çocuğunuz ilkokula başlıyor...
    Gördüğünüz gibi, sorumluluktan kaçış yok. Baba olarak aslında ne kadar da çok sorumluluğunuz varmış değil mi Çocuğu ilkokula başlayan babaların çoğu kendilerini biraz rahatlamış hisseder; ne de olsa çocuk artık büyümüş ve ilkokul çağına gelmiştir, bundan sonra her şey biraz daha rahat olacaktır, çc cuk artık söz dinliyor, doğru ve yanlışı daha net görebiliyordur Bundan sonra tek bir sorun vardır: Ders çalışması. Eh, o göre de nasılsa annesi üstlenecektir. Ama babalar bu noktada da yanılmaktadır. Çünkü çocuğun eğitim hayatından ve başarılı olup olmamasından yalnızca annesi sorumlu değildir. Böyle bir şey de olamaz zaten. Çocuğun okumayı öğrenmesi, ders çalışma sorumluluğunu edinmesi ve başarılı bir öğrenci olması hem annenin hem de babanın katkısıyla olur. Ayrıca aile içerisinde huzurlu ortam da çok önemlidir.
    Günümüzde babaların ve hatta annelerin de en büyük yanılgısı, çocuklarını iyi ve pahalı okullarda okuttuklarında onlara karşı sorumluluklarını yerine getiriyor olduklarını sanmalarıdır. Son derece hatalı olan bu yaklaşıma sahip olan babalardan daima şu cümleleri duymuşumdur:
    - İlkim hanım, ben elimden geleni yapıyor, üzerime düşen sorumlulukları yerine getiriyorum. Oğlumu/kızımı en iyi okullarda okutuyorum. Bunun için de çok çalışıyorum. Daha ne yapayım, gerisini de annesi halletsin.
    Günümüzde pek çok kadının da çalışma hayatında olduğunu düşünürsek, o halde annelerin de "Ben çok çalışıyorum, gerisi de babasına kalmış" deme hakları mı doğuyor Tabiî ki hayır. Hiçbir anne ve babanın, çocuğunun sorumluluğunu sadece maddi olarak algılama gibi bir olasılığı yoktur. Hiçbir anne-baba çocuğuna yaptığı maddi yatırımlardan dolayı, ona olan sorumluluğunun hepsini yerine getirdiğini düşünmemelidir.
    Geçtiğimiz aylarda psikoterapi seanslarına katılan üniversite öğrencisi bir gencin en büyük sorunu ve babasıyla çatışmalar yaşamasının nedeni buydu. Bu genç, anaokulundan beri özel okullarda okumuştu ve şu anda okuduğu üniversite özel bir üniversiteydi. Babasıyla aralarında çıkan en ufak bir tartışma bile, babasının onun için yıllardır ne çok çalıştığı, onu özel okullarda okutmak için hayatını feda ettiği hakkındaydı. Babasının yıllardan beri bitip tükenmek bilmeyen bu yaklaşımı ise genci çileden çıkarıyordu. En son çıkan kavgaları yine aynı nedenden olmuş ve genç, babasının üzerine yürümüştü. Babayla olan konuşmalarımda ben de aynı sözleri duydum. Kendisinin çok fedakâr bir baba olduğunu defalarca yineleyip durmuştu. Bu baba fedakârlığı ve sorumluluğu pek çok baba gibi maddi olanaklar olarak algılıyordu.
    Hiç şüphesiz bu babalar çocuklarını çok seviyorlar ve onlar için gerçekten de fedakârlık yapıyor ve onların eğitim masraflarıyla ilgili sorumlulukları alıyorlar. Yanıldıkları nokta; sorumluluğu sadece çocuğu okutmak olarak görmeleri. Oysa çocuğun duygusal yaşantısıyla ilgilenmek, kişilik gelişimine katkıda bulunmak ve bu sonsuz gelişim sürecinde onu desteklemek, fiziksel ve cinsel gelişimiyle ilgili konularda onu bilgilendirmek, arkadaşlarını tanımak ve sosyal ilişkilerinde onu hem destekle-hem de kontrol etmek, diğer ebeveyniyle ilgili sorunları varsa dinlemek ve çözüm üretmesi için yol göstermek ve bunun gibi daha sayısız konuda çocuğu desteklemek bir babanın sorumlulukları arasında her zaman yer almalıdır.
    Çocuğunuz ilkokula başlarken doğal olarak kaygılı ve ürkektir. Ona eşinizle birlikte konuşarak, okul hayatının ayrıntılarını anlatarak, okul başlamadan önce kayıt yaptırdığınız okula götürüp okulu gezdirerek destek olmalısınız. Derslerini kontrol etmeli, ders çalışma disiplinini eşinizle birlikte ona vermelisiniz. Okul ve dersler konusunda bütün yükü eşinize yüklememeli ve paylaşmalısınız.
    Babaların, çocuğun okuluyla ilgili sorumluluk almadıkları;; çok önemli bir alan daha vardır: Veli toplantıları. Sanki veli toplantılarına katılmak sadece annelerin göreviymiş gibi algılanır.Çocuk büyüdükçe ve derslerinde sorun çıktıkça, babalar olaya el koymak adına çocuklarının okuluna giderler. Yani biraz iş işten geçtiğinde!
    Çocuğunuz, okulu ve dersleriyle en az annesi kadar ilgilendiğinizi bilmelidir. İlginizi ve desteğinizi yüreğinde hissetmeli ve bu güvenin verdiği özgüvenle eğitim hayatına devam etmelidir.
    Çocuğunuz ergenlik döneminde...
    İşte en fırtınalı döneme geldiniz: Ergenlik dönemi ya da diğeri adıyla adölesan dönemi. Halk arasında buluğ çağı da denilen bu dönem hem genç hem de anne-baba için çoğu kez hayatın işkenceye döndüğü bir süreç olarak yaşanabiliyor.
    Ergenlik döneminin başlangıç yaşı kız çocuklarında 9, erkek çocuklarında 10 diye saptanmıştır. Bu yaşlardan itibaren çocuklarda çeşitli değişimler görülmeye başlar. Eskiye göre daha sinirli olurlar, tertipli ve temizken dağınık ve pasaklı olabilirler, yıkanmayı sevmezler ve "yıkan" sözcüğü onları sinir etmeye yeter. Anne-babalarına karşı çıkarlar, en olmaz ve imkansız düşünceleri sonuna kadar savunur ve tartışırlar, her şeyi kendileri bilir, dünya onların etrafında dönüyor sanırsınız, saç modelleri ve giyim tarzları değişmeye başlar, dinledikleri müziklerde aşırılık ve yüksek volüm ön plandadır, sonsuz bir özgürlük istekleri vardır, kendilerine özel alanlar oluştururlar ve bu özel alanlara anne-babalarının girmesine asla izin vermezler. En ufak müdahelerde bile sert tepkiler gösterebilirler. Odaları ve arkadaşları onların çok özel alanlarının başında gelir. Kızlarda günlük tutma, şiir yazma, arkadaşlarla gizli gizli dakikalarca telefonda konuşma gibi davranışlar ön plana çıkarken, erkeklerde odayı kilitleme, anne-babasının önerilerine karşı çıkma, söz dinlememe, kafa tutma gibi davranışlar dikkat çeker.
    Bir baba olarak, çocuğunuzun bu zor döneminde hem ona hem de eşinize destek olmanız gerekir. Sadece kavga ve tartışma anlarında devreye girmeniz yeterli değildir. Kızınız varsa onun, annesiyle bir hayli çatıştığına tanık olacaksınız. Özgürlük duygusu sizi rahatsız edecek; yüz-göz olmamak adına bir kenara çekilecek, kızınızı idare etmek için eşinizi arada tampon gibi kullanmaya çalışacaksınız.
    "Söyle şu kıza, eve erken gelsin!" gibi yaklaşımlarda asla bulunmayın. Kızınıza ne iletmek ve ne söylemek istiyorsanız bunu doğrudan yapın ve onunla iletişim kurun. Hoşunuza giden ve gitmeyen davranışlarını ona siz söyleyin, eşinizi arada bırakmayın ve eşinizle her zaman aynı düşüncede ve kararlılıkta olmaya özen gösterin. Kızınızın artık o eski küçük kızınız formatından çıktığını ya da çıkıyor olduğunu kabullenin ve ona çocuk değil birey olarak yaklaşın. Annesiyle olan çatışmalarında sorunlarını dinleyin ve paylaşın. Ona hatalarını eleştirerek değil, sohbet ederek anlatmaya çalışın. Bilin ki, eleştirileriniz onun bir kulağından girip diğer kulağından çıkacaktır, ancak sohbet sırasında anlattıklarınız onun zihninde kalacak ve ihtiyacı olduğunda başvuracağı rehberi olacaktır.
    Erkek çocuk babasıysanız durumunuz biraz daha zor olacak demektir. Bu dönemde kızların anneleriyle, erkeklerin de babalarıyla ciddi psikolojik ve düşünsel çatışmalara girdiklerini biliyoruz. Oğlunuzun da artık çocuk değil bir genç olduğunu ya da çocukluktan çıkıp genç olmaya başladığı gerçeğini sakın göz ardı etmeyin. Sizin düşüncelerinize artık eskisi kadar önem vermeyebilir ve sizi acımasızca eleştirebilir. Onun bu eleştirilerine f hazırlıklı olun ve onunla asla kişilik savaşına girmeyin. Pek çok baba biliyorum, oğullarıyla kişilik savaşına girip bu savaştan hiç kazançlı çıkmamıştır. Üstelik aradaki iletişimde de sorunlar l ve kopukluklar oluyor. Oğlunuza içinde bulunduğu dönemle ilgili bilgiler verin. Kendisini nasıl hissedeceği konusunda onu aydınlatın. Bu hislerinin, örneğin asiliğinin, öfkesinin doğal olduğunu, ancak birbirinizi kırmadan bu dönemi aşmanın en sağlıklı yol olduğunu ona anlatırken, aynı zamanda kendi geçmiş deneyimlerinizi de onunla paylaşın. Vücudundaki değişimlerle ilgili onu bilgilendirin ve ona cinsel bilgiler konusunda aydınlatın. Sorularına doğru yanıtlar verin, geçiştirmeyin ve sorunlarında size gelip danışabilmesi ya da sadece paylaşması, anlatması konusunda ona güvence verin. Çevreden yalan yanlış bilgilerle donanacağına, sizden aldığı bilgiler çok daha sağlıklı olacaktır.
    "Sanki benim babam bana çok şey mi anlattı Hiçbir şeyi anlatmadı" diyenlerdenseniz, unutmayın ki, zaman hızla değişiyor ve günümüz gençlerinin kafasını karıştıracak, zihnini bullandıracak ve hatta cinsel sapmalara yönlendirecek çok fazla dış etken var. Kendi ergenliğinizi ve gençliğinizi çocuğunuzla kıyaslamayın. Sizin ergenlik döneminizde evinizde bilgisayar ve internet, dışarıda da internet cafeler var mıydı Sadece bu bile aradaki farkı görmeniz için yeterli sanırım.
    Çocuğunuzun her gelişim döneminde olduğu gibi, şimdi de sorumluluklarınız kaçınılmaz. Çocuğunuza karşı sorumluluklarınızı yük olarak değil de keyifli bir görev ve paylaşım süreci olarak görürseniz hem çocuğunuz hem de siz rahat edersiniz.
    • Ona sevginizi her an hissettirin. Bu dönemde de, her dönemde olduğu kadar sizin sevginizi hissetmeye ihtiyacı olduğunu sakın unutmayın.
    • Ona güvendiğinizi hissettirin ki, o da kendisini güvenilmeye değer biri olarak görsün ve kendisine güvenini geliştirsin. Her ne kadar dünya kendi merkezlerinde dönüyor gibi davransalar da, bu dönem kendilerine en az güvendikleri dönemdir.
    • Onun özel alanlarına saygı duyun ve saygı duyduğunuzu da ona belirtin. Ondan da evdeki kurallara uyması konusunda aynı saygıyı beklediğinizi söyleyin.
    • Arada sırada, oğlunuzla/kızınızla baş başa zaman geçirin. Birlikte yemeğe, sinemaya ve yürüyüşlere gidin.
    • Düşüncelerini saçma bile olsa dinleyin.
    • Hatalarında onu uyarın. Ama bu uyarı asla aşağılama tarzında olmasın.
    • Arkadaşlarını tanıyın ve arkadaş ilişkilerim kontrol edin. Kontrol edildiğim ona hissettirin ama bu asla baskı şeklinde bir kontrol olmasın.
    • Her ne olursa olsun ona daima destek olacağınızı, başı derde girse bile gelip size ya da annesine danışabileceğini ona söyleyin.
    • İhtiyaçlarım önemseyin ve asla küçümsemeyin. Gücünüzün yetmediği durumlarda bahane değil, ona gerçekleri söyleyin.
    • Ona sorumluluklar verin. Evinizin bütçesini onunla paylaşın.
    • Yetenekleri doğrultusunda (spor, güzel sanatlar vb.) onu destekleyin. Hobilerinin olması için yönlendirin.
    • Çok koruyucu, kollayıcı, baskıcı ve çok hoşgörülü de olmayın. Sınırları çizin ve kararlılığınızı bozmayın. Her istediğinin olmayacağını bilmesi, onu hayata hazırlayacaktır. Çünkü hayatta her isteğinin olması söz konusu değil. Ama bunu yaparken onu pasifleştirmeyin ve onunla inatlaşmayın.
    • Önemsiz detaylara girip onunla çatışmayın. Bazen bazı davranışlarını görmezden gelin.
    • Ve çocuğunuza sevginizi sözlerinizle, davranışlarınızla ve dokunarak ifade etmeyi ihmal etmeyin. Ne kadar büyürse büyüsün, ona onu ne çok sevdiğinizi söyleyin.
    • Bir gün eve gelirken kızınıza/oğlunuza ufak sürprizi hediyeler alın. Kızınıza aldığınız bir demet çiçek, oğlunuza aldığınız sevdiği bir dergi, onu çok mutlu edecektir. Ve ona sarılmaktan hiç çekinmeyin, hiç kaçınmayın.
    Babalar sevgilerini söylemezler mi
    Beş yaşında sevimli mi sevimli bir kız çocuğu ve ailesiyle terapi çalışmaları sürdürüyordum. Küçük kız neşe dolu, durmadan bıcır bıcır konuşan, sürekli sorular soran, yüzünden gülücükler ve merak ifadesi eksik olmayan, afacan bir çocuktu. Sorun ise, geceleri anne-babasıyla yatmak istemesiydi. Anne-babası çalıştığı için onları çok az gördüğünü , özlediğini ve onlara doyamadığım, bu yüzden de onlarla birlikte uyumak istediğini söylüyordu. Yani bu isteği korktuğundan dolayı değildi.
    Sürekli annesine, babasına sarılıp yanaklarına öpücükler konduruyor ve onları çok sevdiğini söylüyordu. Kızı ona her sevdiğini söylediğinde annesi de ona ´´Ben de seni çok seviyorum" diyordu ama babası aynı yanıtı vermiyor, ´´Güzel kızım tatlı kızım" demekle yetiniyordu. Hiç unutmuyorum, bir gün bana "Babalar sevdiklerini söylemezler mi " diye sormuştu.
    Ben de ona "Elbette söylerler" demiştim. "Ama babam hiç söylemiyor ki" derken, cıvıl cıvıl bakan gözleri hüzünle dolmuştu.
    Babalar çocuklarına neden sevdiklerini söylemezler Sanırım burada erkek çocuklarının yetiştiriliş tarzları devreye giriyor. Annelere dikkat edin, kızlarına sevdiklerini söylerler ama oğullarına söylemezler. Çünkü eşleri erkek çocuğuna sevgi gösterisi yapmanın ve sevgiyi söylemenin doğru olmadığını söyler. Bizim toplumumuzun geleneksel inancıdır bu.
    Erkek çocuklar sevildiklerini sözel olarak pek duymazlar. "Çok güçlüsün, sen başarırsın" vb. sözler söylenir onlara ama "Oğlum seni çok seviyorum" denmez. Anneler arada sırada söyleseler bile babalar hiç söylemez. Bu şekilde sevgi sözcüklerini duymayan erkek çocukları da baba olduklarında çocuklarına "Seni çooook seviyorum" demezler. Onlar için bu sözcükler çocuğu şımartır, otoritelerini zedeler. Ne yazıktır ki, babalarından bir ömür boyu "Seni seviyorum" cümlesini duymayan insanlar vardır.
    Oysa bir çiçeği bile sevgiyle suladığınızda daha çok geliştiğini ve güzelleştiğini görürsünüz. Bu konuda araştırma yapan bilim insanları, çiçeklere sevgi dolu sözcükler söylendiğinde çiçeklerin daha uzun ömürlü olduklarını, sevgi sözcükleri söylenmeden sulanan çiçeklerin ise kısa bir süre sonra solduklarını söylüyor.
    Çağımızda davranış bilimciler sevgi enerjisinin ve sevgiyi ifade etme biçiminin son derece önemli olduğunu üstüne basa basa vurguluyorlar. İnsan yaşamında sevginin en son sıralarda yer aldığı günümüzde çocuklarımızı sevgimiz ile kazanacağımızı unutmamalıyız.
    Çocuk büyütmek zahmetli bir uğraş. İlgilenmek için zaman, büyütmek ve okul eğitimi için para gerekiyor. Çocuğa "Seni seviyorum" demek için ne zamana ne de paraya ihtiyaç var. Sevgi çok cömert. Söylemek için hiçbir bedel ödemeyeceğiniz bu iki kelimeyi lütfen ondan esirgemeyin.
    Baba olmak da zor zenaat
    Baba olmak kesinlikle kolay değil. Ama gerçekten baba olmaktan söz ediyorum. Baba olmayı sadece kelime anlamında yaşayanlardan, baba olmayı sadece disiplin aracı olarak görenlerden, baba olmayı gövde gösterisi yapmak sananlardan, baba| olmayı çocuktan uzak durmak olarak görenlerden, baba olmayı bağırıp kızmak zannedenlerden bahsetmiyorum. Çünkü böyle baba olmak kolay.
    Gerçek sorumluluklarının farkında olan, bilen, gören ve uygulamaya özen gösteren baba olmak zor. Neresi zor derseniz, uygulaması, hayata geçirmesi zor. Çünkü emek, çaba ve zaman istiyor. Hayatınızın bir bölümünü baba olmaya ayırmanız gerekiyor.
    Erkekler baba olmayı, kendi babalarını model alarak öğreniyorlar. Ancak bu hemen değişmeli. Her erkek kendi babasının olumlu modelindeki motifleri almalı ve sonra çocuğunun kişilik yapısına göre kendi baba olma rolünü oluşturmalı.
    Çünkü bilmeliyiz ki, hepimiz farklı kişiliklere sahibiz. Bir an için babanızın kişiliğini düşünün, sizin kişiliğinizle aynı mı Mutlaka benzeşen yönleriniz vardır ama birbirinizden ayrı olan taraflarınız da vardır. Şimdi kendinizi ve çocuğunuzu düşünün, Birbirinizden ne kadar farklısınız değil mi Hiçbir zaman eski formatlardan yeniler oluşmaz. Babanızla sizin ilişkinizi, çocuğunuzla ilişkinize formatlayamazsınız.
    Dediğim gibi, baba olmaya zaman ayırmanız gerekiyor. Hayatınızın bir bölümünü, ömür boyu baba olmaya adamanız gerekiyor.
    Tıpkı anne olmadaki gibi, baba olmayı da öğrenebileceğiniz bir okul yok. Baba olmayı kendi babanızdan, toplumdaki baba modellerinden, toplumun size yüklediği rolden ve en önemlisi de baba olmayı çocuğunuzdan öğreniyorsunuz. Çocuklarınız size baba olmayı öğreten en iyi öğretmenler. Bu yüzden çocuklarınızı can kulağıyla dinleyin.

    KİŞİLİĞİNİZ VE ANNELİĞİNİZ

    Annelerden kişilikler
    -Çok sabırsızım ve aniden parlıyorum. Bazen bebeğimin yanında öyle bir bağırıyorum ki, zavallı korkup ağlıyor.
    6 aylık bebek annesi.
    - Ben çok sakin yapılı bir insanım, sanırım bu yüzden çocuğum üzerinde otorite kuramıyorum. Sözümü hiç dinlemiyor.
    5 yaşında kız çocuk annesi.
    - Zaten takıntılı bir yapım var, çocuğum olduktan sonra bu daha da arttı. Sanki her an başına kötü bir şey gelebilir diye onu gözümün önünden ayırmak istemiyorum.
    2 yaşında erkek çocuk annesi.
    - Kendimi bildim bileli öfkeliyimdir. Kızım ergenlik döneminde ve ben çıldırmak üzereyim.
    14 yaşında kız çocuk annesi.
    - Çok duygusalım. Bu yüzden oğlumun söylediği her olumsuz söz beni derinden yaralayabiliyor.
    16 yaşında erkek çocuk annesi.
    İnsanın kişilik yapısı ömür boyu, yaşamının her boyutunu farklı etkiler. Soyumuzdan ve anne-babamızdan aldığımız genetik şifremizle doğar, kişiliğimizi oluşturur, geliştiririz.Kişiliğimizle, hayatımızı yönlendirdiğimiz gibi aynı zaman da da çevremizdeki insanları da etkileriz. Kişilik yapımızdan doğrudan ve en çok etkilenenlerin başında eşimiz ve çocuğumuz gelir. Her davranışımız, duygumuz, düşüncemiz, hayat görüşümüz, sınırlarımız, kurallarımız, almış olduğumuz ve alacağımız kararlarımız eşimizi ve çocuğumuzu doğrudan etkiler. Hiçbirimiz kişiliğimizi evliliğimizden ve anneliğimizden uzak tutamayız. Ancak çocuğumuza karşı yaptığımız hatalardan da kişiligimizi sorumlu tutmak, kişiliğimizin arkasına sığınmak ve j kendimizi geliştirmemek de son derece hatalı tutumlarımız arasında yer alır.
    Aşırı hoşgörülü anneler
    Hoşgörülü olmak kesinlikle çok olumlu bir davranış biçimi.Ancak her durumda olduğu gibi, bu davranışımızda da aşırıya kaçıyorsak, hoşgörümüzün bize ve sevdiklerimize zarar verme olasılığı çok fazla demektir.
    Hoşgörülü olmak, kişinin ve birlikte yaşadığı insanların hayatını kolaylaştırır. Hoşgörülü kişilerin, insanlar arası iletişimde başarılı ve kendileriyle barışık olduklarını biliyoruz. Ancak hoşgörünün aşırı olması ve sınırları aşması kişinin yaşamdaki dengesini bozar. Nasıl yemek yemek bedensel ihtiyacımızsa ve bul ihtiyacı dengeli karşılamak zorundaysak, nasıl aşırı yemek yersek bu bedenimize zarar verirse, işte hoşgörünün fazlası da ruh sağlığımıza zarar verir.
    Hoşgörüsünü yerinde devreye sokan annelerin çocukları sakin, özgüveni gelişmiş ve kendileriyle barışık çocuklar oluyor. Ancak aşırı hoşgörülü annelerin çocukları hırçın, öfkeli, şımarık ve annelerinin yönergelerine karşı duyarsız olabiliyor. Ve çocuk bu davranışlarını zaman içerisinde çevresindeki her insana (büyükbaba, anneanne, babaanne, dede, öğretmen vb.) genelleyebiliyor.Aşırı hoşgörülü anneler çocuklarına sınır koymadıkları için, bu çocuklar disiplinsiz, sınırlarını çizemeyen, nerede ne yapacaklarını bilemeyen, söz dinlemeyen çocuklar olarak hayata başlıyor.
    Bu çocukların adölesan yani ergenlik dönemleri de fırtınalı geçiyor. Ergenlik döneminde sınırlar koymaya çalışan anne-baba ne yazık ki başarılı olamıyor. Çünkü disiplin erken çocukluk döneminde öğretilmesi ve öğrenilmesi gereken bir davranış biçimi.Çocuk erken çocukluk döneminde bu davranışı edinemediği zaman hem kendisi hem de anne-babası sorunlar yaşıyor.
    "Nedir bu sorunlar " diye sorarsanız, her şeyden önce bu çocuklar mutsuz ve doyumsuz oluyor. Mutsuzluk ve doyumsuzluk ise bir çocuğun yaşamındaki en büyük sorundur. Bu çocuklar anne-babası ne yaparsa yapsın, mutluluğu ve sevinci sürekli yaşamayan, sürekli arayış içerisinde olan ve ne aradıklarını da bilemeyen çocuklar oluyorlar. Elbette çocuk, çocuk olarak kalmıyor; ergen oluyor, genç oluyor, genç yetişkin oluyor, yetişkinliğini yaşıyor ve yaşlılığa geçiyor. İşte aşırı hoşgörülü annelerin çocukları bir ömür boyu mutluluğu arıyorlar.
    Yaşamlarında karşılarına çıkan insanları kendilerine yetmiyormuş gibi hissediyorlar. Sevdikleri ya da eşleri onlara yeterince haz vermiyor. "Her şeyi ben bilirim, en doğru benim, benim yaptıklarımı aşırı hoşgörüyle karşılayacaksın" biçimindeki beklentilerinden dolayı hem eşlerini hem de kendilerini mutsuz ediyorlar. Sorumluluk duyguları gelişmiyor. Sürekli arayış içerisinde oluyorlar ama neyi aradıklarını da bilmiyorlar. İnsan için en büyük tuzak da bu olsa gerek: Neyi aradığım bilememek.
    Bir insan için en zor olan, karanlık bir odada simsiyah bir kediyi aramaktır. Ama daha da zor olan, karanlık bir odada, olmayan bir kediyi aramaktır.
    Siz de aşırı hoşgörülü bir kişiliğe sahipseniz ve kişiliğinizin °u yönünü çocuğunuza yansıtıyorsanız lütfen kendinizi frenleyin. Aksi halde çocuğunuz hayatı boyunca karanlıkta bir oda da, aslında var olmayan bir kediyi arayacaktır. Buna yüreğiniz dayanacak mı
    Aşırı koruyucu anneler
    Her insanın farklı bir kişilik yapısı var. Belki sizin kişilik yapınız koruyucu ve kollayıcı. Olabilir. Zaten anne olan her kadının içgüdüsel olarak koruyucu ve kollayıcı davranışları vardır. Elbette çocuklarımızı tehlikelerden, onlara gelebilecek zararlardan korumalıyız. Bu bizim birincil sorumluluklarımız arasında yer alıyor. Ancak burada da aşırıya kaçmak hem çocuğumuza hem de bize zarar verir.
    Kişilik özelliklerimiz yaşamımızın her alanında bizi ve ilişkilerimizi yönlendirir. Kişiliğimizin bazı özellikleri bizi yaşamda başarılı kılarken, bazı özelliklerimiz de mutsuzluğa götürür.
    Aşırı koruyucu olmak da bunlardan biridir. Hele bu, çocuğumuza karşıysa, onun da kişilik yapısını etkileyeceği için daha da önem kazanır.
    Aşırı koruyucu bir anneyseniz şunu bilmelisiniz ki, çocuğunuz büyük ihtimalle kendine güvenini yeterince geliştiremeyen çek ve özgüvenden yoksun olacaktır. Aşırı koruyucu annelerin çocuklarının birincil sıkıntı ve sorunlarının kendine güvensizlik olduğunu biliyoruz. Kendine güvensizlik ise pek çok problemi beraberinde getiriyor. Kendine güvenmeyen çocukların, yaşıtları ve çevreleriyle iletişimi zayıf oluyor. Ayrıca kendileriyle barışık olamıyorlar, ne iş yaşamlarında ne de özel hayatlarında başarıyı yakalayabiliyorlar.
    Aşırı koruyucu anneler her an çocuklarının başına olumsuz bir durum gelebilir kaygısıyla hareket ederler. Bu kaygı ise hem ı kendilerini hem de çocuklarının kişilik gelişimini kısıtlar. Terler, üşütür, hasta olur kaygısıyla çocuklarının özgürce oyun oyamalarını engeller; düşer, cam yanar kaygısıyla çocuklarını Akakta oynatmaz; hatta bazı aşırı koruyucu anneler çocuklarının kötü niyetli insanlar tarafından kaçırılacaklarını düşündüklerinden kapının önünde ya da bahçede oynamalarına bile izin vermez; ergenlik döneminde çocuklarına aşırı koruyuculuk baskı yapar; kısacası, çocuklarını hayata hazırlamaz ve hayata hazırlanmalarını da engellemiş olurlar.
    Bu çocuklar yetişkin olduklarında, karşılaştıkları sorunlarla başa çıkamayan, çevrelerindeki insanlarla iletişim güçlüğü çeken, iletişim sorunlarından dolayı karşılarındaki insanı anlamayan ve kendilerini de doğru ifade edemeyen, korkak ve cesaretsiz, kendi kararlarını alamayan, kendi doğrularını oluşturamayan, sürekli birileri tarafından korunup kollanmak ihtiyacı hisseden, evliliklerinde, sosyal ilişkilerinde ve anne-baba olma rollerinde başarısız olan insanlar olurlar.
    Hiçbir anne çocuğunun böyle bir kişilik yapısına sahip olmasını istemez. Eminim siz de istemezsiniz. Eğer kişiliğinizin bu yanını çocuğunuza yansıtıyorsanız hemen bundan vazgeçin. Eğer vazgeçmeyi başaramıyorsanız bir uzmandan yardım alın. Bu yardım hem size hem de çocuğunuza faydalı olacaktır.
    Aşırı disiplinli ve otoriter anneler
    Kişiliğiniz otoriter olabilir ve otoriter kişiliğinize uygun olarak, disipline dayanan davranış örüntüleri sizin hayatınızın bir Parçası olabilir. Disiplinli bir yaşam tarzı kişiye yaşamının pek Çok alanında başarıyı yakalamasında destek olur. Ancak bunun da aşırıya kaçmaması gerekir. "Çoğu zarar" felsefesini hiçbir zaman unutmamak gerektiğini unutmamakta fayda var.
    Çocuğunuza karşı aşırı disiplinli ve otoriter olursanız ne olur Çocuğunuz çok önemli bir ihtiyacını sizden karşılayamaz, bu ihtiyacın adı da: sevgi. Çocuğunuzla aranıza çok fazla kural
    koyarsanız bu kurallar bir duvar oluşturur ve çocuğunuz siz onu ne kadar sevdiğinizi hissedemez. Annelerinin sevgi ve katini hissedemeyen çocuklar suça eğilimli çocuklar olurlar, bilinçaltlarında öfke ve kin duyguları oluştuğundan bu duygu saldırganlık ya da sinsice-gizlice suç işleme eğilimi olarak ya çıkar.
    Hayattaki ve hayatınızdaki tüm kuralları siz koyamazsınız. Hayat ve hayatınızdaki kişiler sizin kurallarınız dışında işlerle yaşamı kısıtlayamazsınız, sevdiklerinizi onları sevmek adına kendi kurallarınızın içine sıkıştıramazsınız. Sevmek sevdiklerimizi özgür bırakmak anlamına gelir. Çocuğunuz için yapmamız gereken, onu kişilik gelişimini destelemek. Bu da sadece ve sadece özgür bir ortamda olur. Her çocuk kendi kişiliğiyle ilgili ipuçları verir ve siz onu kısıtlamadan sınırları öğretirsiniz. Çocuğunuz sizin ona çizdiğiniz sınırların çerçevesinde, kendi kişiligine göre kendi sınırlarını çizer. Sizin göreviniz ise onun sınırlarını denetlemektir, engellemek ya da kendi sınırlarınızı zorla ona kabul ettirmek değil.
    Aşırı disiplinli annelerin çocukları sevilme duygularını tatmin edemedikleri ve sevme duygularını ortaya koyamadıkları için duygusal zorluklar yaşarlar. Onlar da sevgilerini çevrelerindeki insanlara gösteremezler. Karşılarındaki kişi onları çok sevdiğini söylese bile inanmazlar. Bu çocukların hayatlarında sürekli bir sevgi güvensizliği olacaktır. Sevgiyi tam olar hissedemedikleri ve hissettiremedikleri için, yaşamak onlara işkenceden farksız gelecektir. Arkadaşlarına, sevdiklerine, eşlerine güvenmeyecekler ve bu müthiş güvensizlik ortamı içerisinde hayatlarını sürdürmeye çalışacaklardır.
    Eğer siz de aşırı otoriter ve kuralcı annelerdenseniz, gelin bilmeden uyguladığınız kötülüğü çocuğunuza yapmaktan geçin. Kurallarınızı esnetin ve çocuğunuza özgürce sevgi verin. Anlamsız kurallarla onu boğmaktan vazgeçin.
    Hiçbirimiz birbirimize benzemiyoruz. Kimimiz müthiş derecede cesurken kimimiz de müthiş korkağız. Hele bir de an-neysek korkularımız doğrudan çocuğumuza geçiyor. Burada aşırı koruyucu anne modeliyle korkulu-kaygılı anneyi ayırt etmek gerektiğini düşünüyorum. Aşırı koruyucu anne sürekli çocuğunun üzerinde yoğunlaşırken, korkulu ve kaygılı kişiliğe sahip anneler korkularını çocukları üzerinde yoğunlaştırmazlar. Onlar daha çok kendileri ve kendi korkularıyla meşguldürler. İçlerinde büyüttükleri ve dışarıya yansıttıkları korkularından çocuklarının etkilendiklerini düşünmezler. Bu anneler daha çok kendi eksenleri etrafında dönerek zamanlarını geçirirler.
    Bu anneler mutsuzdur ve mutsuzluklarını çocuklarına da yansıtırlar. Ancak o kadar kendi korku ve kaygılarına dönük yaşarlar ki, çocuklarının mutsuz olduklarını fark etmezler bile. Bu anneler hayvanlardan korkarlar, asansöre binmekten korkarlar, gök gürültüsünden korkarlar, kapı çaldığında bir yabancı geldiğinden korkarlar, hata yapmaktan korkarlar, eşlerinin onları terk edeceklerinden korkarlar, çevreleriyle ilişkilerinde çekimser davranışlar sergilerler; kısacası bu anneler kişilik yapılarından dolayı hayattan korkarlar. Cesaretsiz, kararsız ve içe dönüktürler.
    Bu anneler bu kadar korkuları olmasına rağmen, korkak tavırlarının çocuklarını olumsuz etkileyeceklerinden korku ve kaygı duymazlar. Bu anlamda korku ve kaygı duymadıkları için de davranışlarını kontrol etmez ve tavırlarında bir değişiklik yapma ihtiyacı da hissetmezler.
    Bakalım bu annelerin çocuklarını neler beklemekte Bu annelerin çocukları ne yazık ki kendi kendilerine büyürler. Doğal olarak annelerini kendilerine model aldıkları için, onlar da kişiliklerinin korkak, kaygılı ve içe dönük taraflarını ortaya çıkarır ve geliştirirler. Onlar da hayvanlardan, gök gürültüsünden, yabancılardan korkmayı öğrenirler. Anneleri fobik reaksiyonları geliştirmişse onlar da bir süre fobileri (patolojik korkuları) olan çocuklar olurlar ve bunu hayatlarına taşırlar.
    Siz de kendinizde yukarıdaki özellikleri fark ettinizse, öne kendiniz uzman yardımı almalı, daha sonra da çocuğunuzu gözlemlemeli ve gerekiyorsa ona da terapik yardım aldırmalısınız.
    Aşırı rahat yönelimli anneler
    Belki de siz bu guruba giriyorsunuz. Olur ya, dünya umurunuzda olmayabilir. Bazı insanlar böyledir. O kadar rahattırlar ki, dünya yansa dönüp bakmazlar. Peki, bunun ne sakıncası vara ki Kaygıdan, korkudan uzak, sınır tanımayan, aşırı koruyucu olmayan bir kişilik yapısının çocuğuna ne zararı olabilir ki diyebilirsiniz. Gelin buna birlikte bakalım.
    Rahat bir kişilik yapısına sahip olmak kişiye pek çok avantaj sağlar. Rahat olmanın, kişiye sağladığı avantajlar kadar, birlikte olduğu insanlara da pozitif getirilen olabilir. Örneğin rahat biri kişilik yapısına sahip bir kadın eşine dırdırlanmaz, onu sıkmaz çocuklarına yersiz baskılar yapmaz.
    Ancak en başta da söylediğim gibi, her şeyin çoğunun zarar-i h olduğu gerçeğine dönersek, aşırı rahat olmak da kişinin kendisine ve çevresine zarar verebilir. Çok rahat bir anne çocuğunu tehlikelerden koruyamama riskine sahiptir. Çok rahat bir kişilik l yapısına sahip anne çocuğunu o kadar kendi haline bırakır ki -çocuk öğrenmesi gerekenleri annesinden öğrenemez. Doğru ve yanlışı birbirinden ayırt edemez ve bir süre sonra da kural tanımayan, sosyal ilişkilerdeki dengeleri doğru kuramayan, dolayısıyla çevresi tarafından istenmeyen bir birey haline gelebilir.
    Bu çocuklar okul yaşantılarında başarılı olamazlar, ders çalışma disiplinleri yoktur, sınıf ve okul içerisindeki kurallara uymadıkları için sık sık disiplin cezası alırlar. Anneleri tarafından kontrol edilmeyi deneyimlemediklerinden kendi kontrollerini de geliştiremezler.
    Annenin çocuğu dengeli kontrolü çocukta zaman içerisinde otokontrolün oluşup gelişmesini sağlar. Örneğin, "Dışarıda oynayabilirsin ama bir saat sonra evde olmalısın" yönergesi bir süre sonra çocuğun kendi iç disiplinini oluşturmasına neden olur. Zamanla çocuk annesi onu hiç çağırmadan oyunu bırakıp eve gelir. Ders çalışma, ödev yapma zamanları ilk yıllarda çocuğa anne tarafından hatırlatılır ve çocuk öğrencilik yaşamında bu disiplini alarak, annesi onu uyarmadan ödevlerini yapmaya başlar. Bunlar anne tarafından çocuğun otokontrolünü ve iç disiplinini geliştiren yönlendirmelerdir.
    Oysa aşırı rahat yönelimli anneler çocuklarını yönlendirmedikleri için, onların çocukları saatlerce dışarıda oynayabilir ve eğer canları isterse ders çalışırlar. Yatma-kalkma saatleri belli değildir. Bu çocuklar hayata disiplinsiz bir şekilde hazırlanırlar. Özellikle günümüzde zaman kavramı çok önemli ve hepimiz gün içerisinde zamanla yarışıyoruz. Bu çocuklar yetişkin olduklarında gerek iş yaşamlarında gerekse özel hayatlarında o kadar kuralsızdırlar ki, kuralsız olmalarının olumsuz bedellerini ödeyerek yaşamlarını sürdürürler.
    Siz rahat yönelimli biri olabilirsiniz ama lütfen çocuğunuza sınırları, kuralları öğretin. Ona destek olun ve yol gösterin. Aksi halde yolunu bulamayabilir.
    Aşırı agresif anneler
    Diyoruz ya, her insan farklı diye, kimilerinin kişilik yapısı da sinirli-agresif olabiliyor. Bir insan olayları sakin karşılarken, bir diğeri sinirli tepkiler ortaya koyabiliyor. Tabiî aşın sinirlilik de kişinin hem kendisine hem de yakınlarına hayatı zehir edebiliyor.
    Aşırı agresif anneler çocuklarına sık sık bağıran, hatta zaman zaman şiddete başvurarak döven annelerdir. Aslında bu anneler için, öfkelerini çocuklarından çıkarırlar diyebiliriz. Kişilik yapılarında var olan öfke, yaşadığı olaylarla da pekişince bu an neler hınçlarını çocuklarından alırlar. Çocuğun yaptığı en ufak bir hata bile annenin sinirlenmesine ve ona kızıp bağırmasına; hatta vurmasına neden olabilir. Bu anneler çocuklarının yaptıkları iyi davranışları ve başarılarını görmez ve onları onaylamazlar. Sözel ödüller bu annelerin davranış örüntüleri arasında hiç yoktur ya da çok azdır. Çocuklarına sarılmazlar, onları kucaklayıp öpmezler. Çocukları onlar için, öfkelerinin patladığı bir odak gibidir. Çocuklarına bağırdıkları ya da dövdükleri içini pişman olup suçluluk duygusu geliştirirler ancak bu suçluluk! duygusu onları daha da öfkelendirir ve yine çocuklarına karşı l sinirli davranırlar.
    Bu annelerin çocukları anneleri tarafından azarlanmamak bağırılmamak ya da dayak yememek için bir süre sonra yalana başvururlar. Yaptıklarını inkar eder ve yalanı davranış bozukluğu şeklinde geliştirebilirler.
    Bu annelerin çocukları, annelerinden korktukları için onların gözüne girmek amacıyla ya çok doğru olmaya çaba gösterirle (örneğin çok fazla ders çalışırlar) ya da tam tersi tepkiler geliştirerek olumsuz davranışlar sergilerler. Ev onlar için sıcak bir yuva değil bir işkence yeri haline gelir, evlerinden uzaklaşmak isterler. Yetişkin olduklarında ise ya anneleri gibi agresif, sinirlimi kavgacı olurlar ya da zorluklara dayanamaz, tartışma ve kavganın olduğu yerden kaçarlar.
    Aşırı agresif olabilirsiniz, ancak hiç zaman kaybetmeden kişiliğinizin bu yönünün törpülemelisiniz. Unutmayın ki, hayata bir insan hazırlıyorsunuz; ona olur olmaz zamanlarda bağırıp,tüm öfkenizi ondan almak ya da onu dövmekle elinize hiç bir şey geçmez; tam tersine, çocuğunuzu duygusal yönden kaybedersiniz. Üstelik agresif tavırlarınız sizin eşinizle ilişkilerinizi bozuyordur, hatta çevrenizdeki diğer insanlarla da. Ancak tüm bu kişiler içerisinde en doğrudan etkilenen, çocuğunuzdur. Kendiniz bu sorununuzla başa çıkamıyorsanız uzman yardımı alarak bu sorununuzu çözebilirsiniz.
    Takıntılı anneler
    Belki de kişilik yapınızda takıntılı davranışlarınız var. Aman dikkat edin, bu takıntılarınızı çocuğunuz model almasın. Ancak bunun olmamalı çok zor, çünkü çocuğunuzun en çok birlikte olduğu kişi ve model aldığı kişi sizsiniz.
    Terapi seanslarında en çok tanık olduğum vakalardan biri de, takıntılı annelerin takıntılı çocuklarıdır. Anne çocuğunun oyuncaklarmı tekrar tekrar topladığından, odasındaki eşyaların yeri değiştiğinde kıyameti kopardığından ya da defterinde yazısı iyi olmadığında tekrar tekrar silip yeniden yazdığından şikâyet eder. Anneyle konuştuğumuzda şöyle gerçeklerle karşılaşırız. Anne de evin eşyalarının yerinin değişmesinden hoşlanmıyordur; defalarca bardakları yıkıyor, derli toplu olsa bile o yine de evi topluyordur. Sürekli temizlik yapıyor, yaptığını beğenmiyor, tekrar yapıyordur.
    Takıntılı annelerin takıntılı düşünceleri de vardır. Bu takıntılı düşünce tarzı, ister istemez çocuğa da yansır ve ona da geçer. Bu çocuklar da anneleri gibi, bir olay üzerinde gereksiz yere takılıp kalır ve zihinlerinden atamazlar. Tabiî burada genetik eğilimler de etkindir, ancak davranış modeli de bu genetik eğilimleri pekiştirebilir.
    Bazen takıntılar o kadar ilerler ki, davranış bozukluğuna dönüşebilir. Annesinin sürekli elini yıkadığını gören bir çocuk da ya sürekli ellerini yıkar ya da ters tepki geliştirerek ellerini hiç yıkamaz. Çocuğunun ellerini hiç yıkamamasından müthiş rahatsız olan anne ise ona sürekli ellerini yıkaması konusunda baskı yapar. Sonunda anne-çocuk ilişkileri bozulmaya başlar.
    "Annem odama girerdi ve odam derli toplu olmasına rağmen ´bu ne dağınık bir oda, hemen topla´ dediğinde onu öldürmek isterdim" demişti terapi seanslarına katılan bir genç. Siz de çocuğunuzun size karşı böyle tepkiler geliştirmesini istemiyorsanız lütfen önlem alın.
    Olumsuz düşünen anneler
    Bazı insanlar ne kadar pozitif ve olumlu düşünürse, bazı insanlar da bir o kadar negatif ve olumsuzdur. Bir apartman; komşum vardı. O zamanlar kızım yeni doğmuştu, henüz çalışmıyordum. Balkonlarımız yan yanaydı. Ben bebeğin karnını doyurup uyuttuktan sonra, sabahın o mis gibi kokusunu hissetmek için balkona çıkardım. Komşum da o saatlerde çocuklarını okula yolcu ederdi. Balkona çıkıp servislerine binmelerine bakardı.Yıllarca ona her sabah "Günaydın, nasılsın " deyişimde bana hep aynı yanıtı vermiştir: "Off, bu sabah içimde bir sıkıntı var. Hiç iyi değilim. Zaten hava da iğrenç." Komşum (kulakları çınlasın) yazın havanın sıcaklığından, kışın havanın soğuk olmasından, baharlarda ise hava değişiminin kendisine iyi gelmediğinden yakınırdı. Çok iyi bir kadındı ama her zaman olumsuz düşünürdü.
    Elbette insan, yaşamının her anında olumlu düşünemez. Moralimiz bozulduğunda, kendimizi mutsuz hissettiğimizde olumsuz düşünceler üretir dururuz. Bu olağandır. Ancak sürekli olumsuz düşünmek, yaşama sürekli olumsuz bakmak olağan bir ruh hali değildir. Sürekli olumsuz düşünmek, sürekli mutsuz olmak ve çevremizdeki insanları da mutsuz etmek anlamına gelir.
    Sürekli olumsuz düşünen annelerin çocukları mutsuz çocuklardır. Onlar da hayatın olumsuz yönlerini görmeye alışırlar, çünkü anneleri onları ister istemez böyle yönlendirir. Bu anneler ev kadınıysalar ev işlerinden, canlarının nasıl sıkıldığından yakınırlar; çalışıyorlarsa asla işlerinden memnun değildirler. Hayat onlar için anlamsız bir karmaşadır, onlara göre bu karmaşanın içerisinde yaşamanın anlamı yoktur. Bu anneler olumsuz düşünmeye, hayatı olumsuz yönünden yaşamaya o kadar odaklanmışlardır ki, çocuklarına yaşamın güzelliklerini gösteremezler.
    Oysa anne-baba olmak bir sanattır, olmak gerektirir. Mutluluk bize verilmez, çoğu zaman mutluluğu biz oluştururuz. Hepimiz kendi mutluluklarımızı oluşturur ve oluşturduğumuz mutluluklarımız içerisinde yaşamlarımızı sürdürürüz.
    Elbette zaman zaman mutsuzluklarımız da olur ama mutsuzluklarımız bizim yaşam deneyimlerimizdir. Ancak sürekli olumsuz düşünmek, hayata, olaylara ve kişilere sürekli olumsuz bir pencereden bakmak, yaşam deneyimi değil, deneyimsizliğidir.
    Bu anlamda kendinizi sorgulayın ve hayata bakışınızı değiştirmeye özen gösterin. Aksi halde mutsuzluğunuz çocuğunuza da yansıyacak. O da karşılaştığı her olaya, her kişiye olumsuz yönünden bakacak, kendisi, çevresi ve dünyayla barışık olamayacak, hep kendisini mutsuz edecek bir şeyler bulacak. Ne kendisi mutlu olacak, ne de sevdiklerini mutlu edebilecek. Hayatı Çoğunlukla olumsuz tarafından yaşayacak.
    Hiçbir annenin çocuğuna böyle bir miras bırakmaya hakkı yok diye düşünüyorum.
    Mükemmelliyetçi anneler
    İşte zor bir kişilik özelliği daha. Mükemmeliyetçi olmak. Mükemmeliyetçi olmak en başta kişinin kendisini çok fazla zorlar. Mükemmeliyetçi kişiler genellikle iş yaşamlarında çok başarılı olan insanlardır. Ancak sosyal ve özel hayatlarında aynı başarıyı yakalayamazlar. Çünkü onlar insanların da mükemmel olmasını isterler. Bilmezler ki, bu istekleri hiçbir zaman gerçekleşmeyecektir. Ve yine bilmezler ki, hiçbir zaman aradıkları mükemmel arkadaşı, mükemmel dostu, mükemmel eşi ve mükemmel çocuğu bulamayacaklardır. Mükemmeliyetçi insanların kendilerine sormaları gereken çok önemli bir soru vardır: "Ben mükemmel miyim "
    Mükemmeliyetçi anneler çocuklarının mükemmel olmasını isterler. Onları bu anlamda zorlarlar. En erken tuvalet alışkanlığını kazanan, en iyi konuşan, hemen yürümeyi öğrenen çocuk olmalıdır onların çocukları. Tabiî bu annelerin mükemmellik arayışları burada bitmez. Çocukları büyüdükçe bu annelerin de mükemmellik çerçeveleri büyür. Çocukları en iyi okulda okumalıdır. Notları daima mükemmel olmalı, bunun yanı sıra çocukları sporla, sanatla da uğraşmalıdır. Bu anneler çocuklarını
    sürekli donatırlar. Çocuklarının çok donanımlı olmasını isterler. Sınıf birincisi, okul birincisi, yüzmede birinci, balede birinci basketbolda birinci, piyanoda mükemmel, arkadaşları arasında en sevilen, en güzel, en güçlü, en terbiyeli çocuk onların çocuğu olmalıdır. Peki acaba kendileri öyle midir
    Bu annelerin çocukları sınavdan beş değil de dört alırsa evde kıyametler kopar; karnelerinde tüm notlan beş olduğunda onay almazlar, "Notların her zaman böyle olmalı" sözleriyle karşılaşır ve ödüllendirilmedikleri için hayal kırıklıklarına uğrarlar. Bu annelerin çocukları psikolojik olarak zorlanan çocuklardır. İç dünyalarında özgür değildirler, kendilerini baskı altında hissederler ve genellikle de adölesan yani ergenlik döneminde psikolojik patlamalar yaşayarak, annelerini düş kırıklığına uğratırlar.
    Bu çocuklar koşullu sevgiye odaklanırlar. İyi olduklarında anneleri onları sevecek, başarısız olduklarında ise anneleri onları sevmeyecek sanırlar. Onlar da bu sevgi türünü benimserler. İnsanlara koşullu sevgiyle yaklaşırlar, hatta anne-babalarına da koşullu sevgiyle yaklaşırlar. Genellikle bu çocuklar da mükemmeliyetçi olurlar ve hata kabul etmezler. Okul ve iş hayatlarında başarıyı yakalarlar ama insan ilişkilerinde sınıfta kalırlar. Mükemmel eşi ararlar dururlar. Hayatın mükemmel olmasını isterler ama hayat onlara farklı yüzünü gösterince mutsuz olurlar.
    Unutmayalım ki, hiçbirimiz mükemmel değiliz. Bırakın çocuğunuz yatağını topladığında çok düzgün yapmasın, bırakın çocuğunuz ara sıra dört hatta üç alsın, bırakın çocuğunuz neye yetenekli ise sadece o yeteneğini ortaya çıkarsın, ama çevresiyle iletişimleri olumlu olsun, hayatı sevsin, yaşamayı sevsin, kendisini sevsin ve asla mükemmelin peşinde koşup yaşamayı ertelemesin.
    Yazımın en başında belirttiğim gibi, siz mükemmel misiniz ki çocuğunuzdan bunu istiyorsunuz Farkında mısınız, çocuğunuzdan, olmayan bir şeyi istiyorsunuz
    Depresif anneler
    Günlük yaşamda en ufak bir olay, duyduğunuz bir söz ya da bir davranış sizi derin üzüntülere boğuyorsa, üzülmekle de kalmayıp yatağınızı en iyi dostunuz olarak görüyorsanız, yataktan çıkmamak, ev işi yapmamak, işe gitmemek gibi tutumlarımız oluyorsa, gözyaşlarınız her an gözpınarlarınızdan inmeye bekliyorsa ve siz bunu her fırsatta değerlendiriyorsanız yüzünüz asık, kendinizi hayattan bezmiş hissediyorsanız karşılaştığınız her sorunu bir çığ gibi görüp altında ezileceğinizi hissediyorsanız, içinizde sürekli kötü bir şey olacak duygusu varsa, sabahları huzursuz uyanıyor, geceleri uyku gözünüze girmiyorsa, çevrenizdeki insanlar olayları boşu boşuna büyüttüğünüzü söylüyorsa ve siz onlara içinizden kızıyorsanız, siz hiç kimsenin anlamadığını düşünüyorsanız, bilin ki kişiliğinizin depresif bir yanı var ve hemen önlem almalısınız.
    Depresif eğilimli anneler üzerinde yapılan bir araştırma, annelerin özellikle kız çocuklarının da aynı depresif eğilimler sahip olduğunu bizlere gösteriyor. Depresif anneler karşılaştıkları en ufak bir sorun karşısında bile zorlanma belirtileri gösteriyorlar. İş yaşamlarında yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunda, arkadaşlarıyla tartıştıklarında ya da eşleriyle sorun yaşadıklarında bu sorunu çözmek yerine, içine kapanma, dünyayla iletişimini kesme, ağlama nöbetleri gösteriyorlar.
    Bu annelerin çocuklarının bilinçaltlarında ise şöyle bir öğrenmişlik oluşuyor: "Sorunlarla karşılaştığında mücadele etmek yerine pes etmelisin. İçine kapanmalı ve dış dünyayla arasına bir duvar örmelisin." Bu annelerin çocukları arkadaşlarıyla anlaşmazlık yaşadıklarında, öğretmenlerinden azar işittiklerinde, kötü not aldıklarında ya da anne-babalarıyla tartıştıklarında hemen depresif tavırlar göstermeye başlıyorlar. Küsüyorlar, ağlıyorlar, odalarına kapanıyorlar. Annelerini rol model alarak aynı role bürünüyorlar.
    Oysa yaşamda sorunlar her zaman var ve bizler bu sorunlarla başa çıkmak durumundayız. Sorunların altında ezilmek değil, sorunlara çözüm üretmek durumundayız. Ve çocuklarımıza da bu mücadeleyi öğretmeliyiz. Nasıl öğretmeliyiz Tabiî ki onlara örnek olarak. Ancak bu şekilde güçlü kişilikli çocuklar yetiştirebiliriz, ancak bu şekilde hayatta ve ilişkilerinde başarılı çocuklar yetiştirebiliriz, ancak bu şekilde kendine güvenen çocuklar yetiştirebiliriz.
    O halde hemen depresif tutumlarımıza çözüm aramalı ve çocuklarımıza güçlü kişilikli anneler olarak örnek oluşturmalıyız. Ağlayan ve çaresiz anneler olarak değil.
    Sevgi odaklı-destekleyici ve paylaşımcı anneler
    Her insan sevgi odaklıdır ancak bunu ifade edip paylaşmayı bilemez. Sevgi odaklı ve paylaşımcı kişilik özelliklerine sahip anneler, çocuklarıyla oyun oynarken, onları yedirirken, uyuturken ya da dersleriyle ilgilenirken sevgisini ifade etmeyi ustaca gösterirler. Bu kişilik özelliklerine sahip anneler çocuklarının sınırlarını çizerken baskıcı olmazlar. Daha çok sevgi dilini kullanırlar: "Yarın okul var, hadi yat artık" yerine, "Erken yatman senin için çok iyi olacaktır tatlım" diye çocuğa sınırlarını hatırlatırlar.
    Bu anneler çocuklarının düşünce ve duygularını paylaşırlar. Sevinç ve üzüntülerinde onları dinlerler ve onları anladıklarını ifade ederler. Çocukları herhangi bir sorun yaşadığında, eleştirmek, yargılamak, kızmak ya da kendi çözümünü diretmek yerine, çocuğunun sorunun çözümünü bulabilmesi için destek olur, yönlendirirler. Çocuklarının yeteneklerini keşfeder ve desteklerler ama mükemmeliyetçi anneler gibi çocuklarını yetenekleri dışında zorlamaz, baskılamazlar.
    Sevgi odaklı, destekleyici ve paylaşımcı kişilik özellikleri olan annelerin çocukları kendileriyle barışık, kendi sorunlarına Çözüm üretebilen, özgüvenleri gelişmiş, iş ve özel yaşamlarında başarılı bireyler olurlar. Mutlu insanlar olurlar.
    Bu anneler çocuklarını aşağılamazlar, onlara önyargılı yaklaşmazlar, çocuklarıyla sağlıklı iletişimler kurarlar ve onları Dinlerler. Onların kişilik gelişimi için çaba gösterir ve çocuklarını gidebilecekleri yere kadar desteklerler.
    Sevgi odaklı olmak, destekleyici olmak, paylaşımcı olmak, insanın kişilik özellikleri arasında yer alır. Ancak sevgi hepimizin genetik şifrelerinde var.Hiçbirimiz birbirimizin aynısı olamayız, bu mümkün değil. Ancak hatalarımızı görebiliriz, hatalarımızı, eksikliklerimizi kabullenebilir ve düzeltme yoluna debiliriz. Bunu yapmamız için önümüzde hiçbir engel yok. Yeter ki kendimizi keşfedelim, kabul edelim ve yetersizliklerimizi geliştirelim. Bizler sadece kendimizden sorumlu değiliz, çocuklarımızın kişiliklerinden başarılarından ve mutluluklarından da sorumluyuz.
    O halde değiştirmeniz gereken ne varsa şimdi değiştirme zamanı. Hem kendinizin hem de çocuğunuzun mutluluğu için.
    BÜTÜN ANNELER İYİDİR. Bu çok doğru.
    BÜTÜN ANNELER ÇOCUKLARININ İYİLİĞİNİ İSTER, çok çok doğru.
    HİÇBİR ANNE ÇOCUĞUNUN HAYATTA ZORLUKLAR KARŞILAŞMASINI İSTEMEZ. Bu da kesinlikle doğru ama gerçeğe aykırı bir istek.
    ANNELER ÇOCUKLARINI HAYATA GÜVEN DOLU HAZIRLAMALlDIR. Bu zor ama olması gereken bir gerçek.
    ÇÜNKÜ BİZLER ÖMÜR BOYU ONLARLA BİRLİKTE OLMAYACAĞIZ. Bu da görmek istemediğimiz ve kabullenemediğimiz, en acı gerçek.
    KİŞİLİĞİNİZ VE BABALIĞINIZ
    Babalardan kişilikler
    - Sanırım sert bir babayım. Oğluma zaman zaman çok fazla bağırıyorum, sonra da üzülüyorum.
    3 yaşında erkek çocuk babası.
    - Baba olmadan önce çocukları hiç sevmezdim. Ama kızım doğduktan sonra bütün çocukları sever oldum. Sanırım sevecen bir babayım.
    6 yaşında kız çocuk babası.
    - Çocuklara ceza verilmesi gerektiğine inanıyorum. Aksi halde terbiye olmazlar diye düşünüyorum.
    9 veli yaşında iki erkek çocuk babası.
    - İşten güçten dolayı çocuklarımı çok fazla göremiyorum. Ama her türlü ihtiyaçlarını da karşılıyorum.
    14 ve 16 yaşlarında bir kız, bir erkek babası.
    Baba olmak bir erkeğin hayatındaki en büyük sorumluluk diye düşünüyorum. Her erkek bu sorumluluğu kendi kişilik yapısına göre farklı farklı yerine getiriyor. Kimisi bu sorumluluğu Çok az yerine getirirken, kimisi de daha bebeği dünyaya gelmeden duygusal sorumluluk hissedebiliyor. Kimi erkekler ise babalık sendromu diye adlandırdığımız bir çeşit depresyon yaşayabiliyor. Kişilikleri nasıl olursa olsun, -erkeklere baba olmayı Çocuklarının öğrettiği kesin.
    Babalık sendromu (baba olmayı reddetme)
    Bazı erkekler bebekleri olduktan sonra değişik duygular hissederler. Sanki pabuçları dama atılmış gibi gelir onlara. Herkes bebekle ilgileniyordur ve onlara kalan ilgi çok azdır.
    Bu erkekler içlerine kapanabilecekleri gibi, aşırı agresif (sinirli) tavırlarıyla da dikkat çekerler. Dünyaya gelen bebek sanki onların hayatını alt-üst etmiştir. Yaşamları tümüyle değişmiştir, Eşleri ellerinden alınmış gibidir. Artık birlikte ne eskisi gibi gezebiliyorlar, ne eskisi gibi sohbet edebiliyorlar, ne de eskisi gibi cima yapabiliyorlardır. Üstüne üstlük bir de günden güne büyüyen masraflar iyice sinir bozucudur ve gece sabaha kadar uykusuz kalmak da hayatlarım dayanılmaz bir hale getirmiştir.
    Bazı erkeklerde bu depresif duygular o kadar yoğun olur kyl içlerinden bebeklerine karşı öfke ve kızgınlık duyguları beslerler. Kimisi kısa süreliğine evden ayrılırken, kimisi de asla bebekle ve eşiyle ilgilenmez. Sanki karısı loğusa değildir ve sanki evde hiç bebek yoktur. Bebeklerini kucaklarına alıp sevmezler eşlerinin ya da evin ihtiyaçları nelerdir, sormazlar bile. İçlerinde büyük bir sıkıntı, sırtlarında kocaman bir yük vardır. Geçmişte ki sorumsuz hayatlarına dönebilmek için içlerinde büyük bir istek duyarlar. Ancak ne yazık ki, bu istek hiçbir zaman gerçekleşmeyecektir.
    Babalık sendromu ilk üç ay içerisinde yerini baba olma sorumluluğunun fark edilmesine bırakır. Baba olan erkek zaman içerisinde, yeni doğan bebeğine ve yeni yaşamına uyum sağlayarak bu depresif süreci sona erdirir. Aksi halde yaşam kendisi hem de eşi için dayanılmaz bir hale gelecektir. İşte yüzden erkek, baba olmayı seçerek bu işkenceli sürece bir son verir.
    Eğer siz de şimdilerde böyle bir sendrom yaşıyorsanız kendinizden korkmayın. İçinde bulunduğunuz ruh hali yenmesin. Evet, ürkütücü ve can sıkıcı bir durumdasınız ama bilmelisiniz ki, bu ruh haliniz kısa bir süre sonra sona erecek. Ne kadar kısa bir süre sonra diye soracak olursanız, bu size bağlı diyebilirim. Her şeyden önce duygularınızı ve içinde bulunduğunuz ruh halini eşinizle paylaşmalısınız. Ancak eşinizle konuşurken seçeceğiniz kelimelere özen göstermelisiniz. Unutmayın ki, o da çok hassas bir dönem geçiriyor, söylediklerinizi yanlış anlayıp size kırılabilir. Bu anlamda dikkatli olmanızda fayda var.
    Aşın otoriter babalar
    Belki sizin kişilik yapınız aşırı otoriter. Kurallarınız var ve bu kuralları asla esnetmiyorsunuz. Kendi kurallarınızın dışına çıkmıyor ye sizin kurallarınıza uymayanları da uyarıyorsunuz. Belki de bu yapınız yüzünden, sevdiğiniz insanlarla sorunlar yaşıyorsunuz. İş yaşamınızda size olumluluklar getiren aşın otoriter yapınız özel hayatınızda size zaman zaman mutsuzluk getirse de, siz prensiplerinizin dışına çıkmıyor, zaten çıkmak da istemiyorsunuz.
    Kişilik yapınız sizin bütün yaşamınızı etkisi altına alır ve siz hayatınızı kişilik yapınızın eşliğinde yönlendirir ve yaşarsınız, işiniz, sosyal hayatınız, evliliğiniz kişiliğinizin şemsiyesinde şekillenir. Yaşamınızda kişiliğinizin doğrudan yansıdığı çok önemli bir alan daha vardır: baba olmak. Aşırı otoriter kişilik yapınız doğal olarak sizin baba olma rolünüzü ve çocuğunuzu da doğrudan etkileyecektir.
    Otoriter olmakla aşırı otoriter olmayı aynı boyutta değerlendirmemeliyiz. Otoriter bir baba çocuğuna gerekli kuralları koyar ve çocuğunun bu kurallara uyup uymadığını kontrol eder. Çocuğunun uyması gereken kurallara uymadığını fark ettiğinde ise çocuğuyla konuşur ve onu sözel olarak uyarır.
    Aşırı otoriter babalar ise çocuklarına gerekenden fazla, gereksiz kurallar koyarlar. Çocuklarının yaşam ve davranış sınırlarını oldukça kısıtlarlar. Çocuklarının kuralların dışına çıkıp-çıkmadığını sürekli kontrol ederler. Eğer çocuk kurallara uymuyor ise, aşırı otoriter babası tarafından ne yazık ki cezalandırılır. Aşırı otoriter babalar sözel uyarı ve iletişimden uzaktırlar. Sözel şiddet ya da fiziksel şiddet genellikle onların uyarı davranıştan arasında sık yer alır.
    Siz de aşırı otoriter babalardansanız bilin ki, çocuğunuz kişilik yapısını özgürce ve sağlıklı bir biçimde geliştiremeyecektim Bunun nedeni ise sizin anlamsız ve yersiz baskılarınız olacaktır. Daha küçük yaşlarda "Çoraplar ayaktan hiç çıkmayacak", "Tabakta bir lokma bile yemek kalmayacak", "Akşam saat dokuzda mutlaka yatılacak" şeklindeki kurallar çocuğun yaşıyla birlikte büyür. "Hafta içi müzik dinlemek yok, ders çalışılaçak", "Arkadaşlar eve gelmeyecek", "Okul zamanı televizyon izlenmeyecek", "Bütün notlar on olacak ve bu kurallar gitgide bir çığ gibi büyüyerek çocuğun aşırı otoritenin altında ezilmesine neden olur.
    Aşırı otoriter babalar çocuklarının en başarılı, en düzenli, en efendi, en terbiyeli olmalarını istedikleri için böyle yönlendir-; melere başvururlar. Aşırı otoriterlikte mükemmeliyetçilik de vardır. Ancak mükemmeliyetçi kişilik yapısına sahip olan insanlar çocuklarına fiziksel ceza vermezler. Onlar daha çok tehdit ve hakarete varan sözler kullanırlar.

  10. #30
    Kani Bozuk forum üyesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2012
    Yer
    AFYONKARAHİSAR
    Mesajlar
    6.932
    Anne Baba Olma Sanatı (devamı)

    Eminim siz de çocuğunuzun kendine güvenli, yaşamda rahatlıkla kendi ayakları üzerinde durabilen, başarılı bir birey olmasını arzu ediyorsunuz. Ancak yönteminiz çok yanlış. Çünkü çocuğunuz sizin aşırı otoriteniz karşısında ürkek, verdiğiniz cezalar karşısında korkak, koyduğunuz kurallar karşısında çaresiz olacak ve pasif bir kişilik yapısı geliştirecektir. Bazan bu pasif kişilik yapısı ergenlik döneminde değişim göstererek, aşırı saldırgan, tüm kuralları çiğneyen, aşırı öfkeli bir hale bürünecektir. İster istemez çocuğunuzla çatışmaya girecek ve belki de onu duygusal anlamda kaybedeceksiniz. Sizden uzak ve sevgisini asla size göstermeyen bir çocuğa sahip olacak ve bundan acı duyacaksınız.
    En iyisi siz aşırı otoriter yapınızı çocuğunuza karşı yumuşatmaya özen gösterin. Fiziksel ve sözel şiddete başvuruyorsanız buna hemen son verin. Çocuğunuzla sağlıklı iletişim kurmaya çaba gösterin. Çocuğunuza koyduğunuz kuralları bir kez daha gözden geçirin. Anlamsız ve gereksiz olanları kaldırın. Çocuğunuzu aşırı kurallarla boğmayın. Bırakın, özdenetimini oluştursun ve kendisi için gerekli olan kuralları yine kendisi geliştirsin. Böylelikle kendisini idare edebilen, kendisi için iyiyi, doğruyu, kötüyü ve yanlışı görüp ayırt edebilen bir birey olma yolunda çocukluğunu ve gençliğini deneyimlesin. İşte o zaman kendiniz ve çocuğunuzla gurur duyabilirsiniz.
    Aşırı otoriter babaların en büyük engellerinden biri de sevgilerini paylaşamamalarıdır. Çocuklarını çok sevmelerine rağmen çocuklarına sevgilerini gösteremezler. Bu babaların çocukları sevilmediklerini, hep hata yaptıklarından dolayı babalarının onları sevmediklerini düşünürler. Sevgiyi hissedemeyen çocuklar da başkalarına sevgilerini hissettiremezler. Oysa duygusal dünyamız çok zengindir. Sevgiyi hissetmek, hissettirmek ve paylaşabilmek, bunun sonucunda da mutlu olmak hayattaki en büyük başarıdır. Bu başarıdan çocuğunu mahrum bırakmayın ve ona sevginizi gerek davranışlarınızla, gerek sarılmalarınızla, gerekse sözlerinizle hissettirin.
    Mükemmeliyetçi babalar
    Mükemmeliyetçi kişilik yapısı ne kadar zordur. Kişi mükemmel olmak için hayatı boyunca nasıl da zorlanır!
    Mükemmeliyetçi kişiler sadece kendilerinin değil, eşlerinin ve çocuklarının da mükemmel olması için çaba gösterirler. Bu kişilerin kendilerinin, eşlerinin ve çocuklarının mükemmel olmaları da onlara yeterli gelmez, işleri mükemmel, maaşları mükemmel, evleri mükemmel, oturdukları şehir ve semt mükemmel, arabaları mükemmel, eşyaları mükemmel, hatta komşuları bile mükemmel olmalıdır. Ne yazık! Her zaman her yerde mükemmeli arayacak ve bulamayacak olmaları ne yazık!
    Mükemmeliyetçi erkekler yaşamlarındaki her kişinin, her durumun ve her konumun en olmasını isterler. En güzel, en bakımlı, en şık kadın kendi karısı olmalıdır. En güzel, en çalışkan,en başarılı çocuk kendi çocuğu olmalıdır. En iyi meslek, en yüklü maaş yine kendisinin ve en popüler insanlar dostları, komşuları olmalıdır. Mükemmeliyetçi insan enler arasında sıkışıp kalan ve asla kendisini özgür düşünmeye bırakamayan insandır.
    Mükemmelliyetçi babalar kendi kişilik yapılarının doğası ve eğilimi doğrultusunda çocuklarına yaklaşırlar. Mükemmelliyetçi babaları aşırı otoriter babalardan ayıran en belirgin farklardan biri, bu babaların sevgilerini çocuklarına hissettirmeleri ve paylaşabilmeleridir. Mükemmeliyetçi babalar çocuklarının da mükemmel olmasını istedikleri için pek çok kural koyarlar ama koydukları bu kuralları çocuklarına uygulama yoluyla öğretirler. Örneğin çocuğuna akşam yemeğinden sonra diş fırçalamayı kural olarak koyan bir baba, yemek sonrası ´´Haydi birlikte dişleri fırçalamaya..." diye çocuğunu yönlendirir.
    Mükemmelliyetçi babalar çocukların bir an önce emeklemelerini, yürümelerini, konuşmalarını isterler. Çocuklarınının okul yaşantılarında en yüksek notları almaları için ellerinden geleni yaparlar. Dersleri birlikte çalışırlar, özel öğretmenler tutarlar. Bu babalar çocuklarını her alanda desteklemeye hazırdırlar,
    Müzikte, balede, sporda, resimde çocuklarını desteklerler ama aynı zamanda da yeteneği olmasa bile çocuklarını zorlarlar. Bu zorlama ise çocuğu olumsuz etkiler. Çocuk hırçınlaşır ve yeteneği olmayan bir alana zorla yönlendirildiği için başarılı olamaz, kendine güvenini kaybeder. Yetenekli olduğu alanda bile başarı gösteremez.
    Mükemmeliyetçi kişilik özelliğine sahip bir babaysanız bilin ki, çocuğunuzun kapasitesini zorluyorsunuz. Doğada ve yaşamda hiçbir şey mükemmel değildir.
    Bir çiçek güzel olabilir ama mükemmel değildir. Dikkat ederseniz, yapraklarının her birinin farklı renkte olduğunu, tıpatıp aynı olmadığını görürsünüz. Mis gibi koku yaydığı zamanlar olduğu gibi, solduğu zamanlar da vardır. Uçsuz bucaksız denizler mükemmel değildir. Bizi serinletebilir ve göz zevkimizi okşayıp ruhumuzu ferahlatabilir ama aynı zamanda dalgaları bizi yutabilir ve içinde yaşayan canlılar bize zarar verebilir. Yeryüzünde, gökyüzünde ve doğada mükemmellik yoktur ama eşsizlik vardır.
    Mükemmel değil ama siz de eşsiz çocuklar yetiştirebilirsiniz. Her insan tektir ve eşi benzeri yoktur. Dünyaya gelen hiçbir insan bir diğerinin aynı değildir. Bunu tek yumurta ikizlerinde bile görebilirsiniz.
    Unutmayın ki, çocuğunuz tektir, eşi-benzeri yoktur. Sizden, eşinizden ve atalarınızdan aldığı genlerle sizlere mutlaka benzeyen fizik ve kişilik özellikleri olacaktır ama o kendine özgü bir varlık, bir birey, bir kişiliktir. Çocuğunuzu olabildiğince tanımaya özen gösterin. Onu yeteneklerini ortaya koyabilmesi için özgür bırakın, zorlamayın. Ondan mükemmel olmasını beklemeyin. Mutlu olması inanın çok daha önemli. Çünkü mutlu Çocuklar başarıyı çok kolay elde eden çocuklardır.
    Mükemmelliyetçiliğiniz çocuğunuza rol model oluşturabilir ve o da sizin gibi hayatında her şeyin mükemmel olmasını isteyebilir. Bu arayış onu yorar, hayal kırıklığına uğratır. Çocuğunuza hayatta hiçbir şeyin mükemmel olmadığını öğretin ona eşsizlikten bahsedin. Pek çok alanda değil ama birkaç alan da eşsiz başarılar yakalayabileceğini anlatın. Ve hayatta hiçbir; şeyin sonu olmadığından bahsedin. En iyinin de iyisi olduğu gerçeğini önce siz kabullenin, sonra çocuğunuza örneklerle gösterin.
    Mükemmelliyetçi yönünüzü törpülemek için egzersizler yapın. "Çocuğumu mükemmelliğe değil, eşsiz ve mutlu olmaya yönlendireceğim" diye kendinize telkinlerde bulunun. Kendi önünüze koyduğunuz ve sizi mutsuz eden sınırlarınızı kaldırın Unutmayın, o sınırları kendinize siz koydunuz ve kaldıraç olan da sizsiniz. Bu konuda eşinizden de yardım istemekten çekinmeyin.
    Aşırı koruyucu babalar
    Genellikle kadınlara, annelere özgü sanılan bu kişilik özelliğine erkeklerde de rastlayabiliyoruz. Aşırı koruyucu anneler alışık olduğumuz için onları çok fazla yadırgamazken, aşırı koruyucu babalara rastladığımız zaman şaşırıyoruz. Bir baba çocuğuna koruyuculuğu bize ters geliyor. Gelenek ve göreneklerimizin de bunda etkisi olduğu kesin.
    Aşırı koruyucu bir kişilik yapınız varsa korkularınızın esirisiniz demektir. Bizim toplumumuzda ise erkek cesur olur, gözü kara olur. Sanki erkekler için biçilmiş bir kişilik yapısı vardır, her erkek bu formata uymak zorundadır. Elbette böyle bir yorum söz konusu değil. İçlerinde korku duygusunu taşıyan çok erkek vardır ve bu erkekler baba olduklarında, aşırı koruyucu tavırlarıyla, yüreklerinde var olan potansiyel korkuyu şekilde açığa vurarlar.
    Aşırı koruyucu babalar çocuklarının bakımı konusunda eşlerine asla güvenmezler. Çocukları düştüğünde eşlerine müthiş kızarlar ve suçlarlar. Çocuğu ihmal ettiğine ve ilgilenmediğine inandıkları için eşleriyle kavga ederler ve eşlerini iyi anne olmamakla suçlarlar. Aşırı koruyucu babaların içleri hiç rahat değildir, işe gittiklerinde gün içerisinde sık sık evi arayarak eşlerini kontrol ederler. Çocuğun iyi olup olmadığını sorarlar. Bu babalar çocuklarını kreşe ve okula zar zor gönderirler. Sürekli endişe ve kaygı duyarlar. Çocuklarının başına kötü bir olay gelecek duygusu onları aşırı korumacılığa iter.
    Bu babalar çocukları büyüdüğünde de çocuklarına rahat vermezler. Çocuklarım dışarı yollamazlar, arkadaşlarıyla gezip-dolaşmasına izin vermezler, çocuklarını dizlerinin dibinde isterler. Bu babaların çocukları büyük bir psikolojik baskı altında yaşarlar.
    Aşırı koruyucu babaların özgüven sorunları olduğu için bu babalar çocuklarına da güvenmezler. Oysa çocuk ancak kendisine güvenildiğinde kendine güvenini geliştirmeye başlar. Anne-babası tarafından güvenilmeyen çocukların özgüven yoksunu bireyler olduklarını biliyoruz. Aşırı koruyucu babaların çocukları da, tıpkı aşırı otoriter babalar gibi, pasif kişilik yapısı geliştirebiliyorlar. Hayattan korkan, sosyal olamayan, sosyal fobileri olan kişiler olma olasılıkları çok yüksek oluyor. Kendilerine güven duyguları gelişemediği için, okul ve iş yaşamlarında başarılı olamıyorlar ve özel ilişkilerinde mutluluğu yakalayamıyorlar. Bu çocuklar insanlardan korkan, hayattan korkan, yaşamında kendisine iyi gelecek yeni adımlar atamayan, değişimden kaçan kişiler olarak karşımıza çıkıyorlar. Çevrelerinden sürekli destek bekliyorlar ve desteklenmeden hiçbir şey yapamıyorlar.
    Eğer çocuğunuzun bu kişilik özelliklerine sahip olmasını istemiyorsanız, ki hiçbir baba istemez, bir an önce aşırı koruyuculuğunuzdan vazgeçin. Merak etmeyin, çocuğunuzun kendi savunma mekanizmaları var ve kendisini tehlikelerden rahatça koruyabilir. Tabiî ki anne-baba olmanın gereklerinden biri çocuğu her türlü kötülük ve olumsuzluklardan korumaktır. Ancak çocuğa kendisini korumayı öğretmek de anne-babanın görevleri arasında değil mi
    Ömür boyu çocuğunuzun faşında olamayacağınıza göre, onu korumak yerine onu hayata hazırlamak, hayattaki olumsuz sürprizlere karşı onu donanımlı kılmak daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Üstelik ona zarar vermediği sürece, bazı durumları yaşayarak öğrenmesi daha etkili değil mi
    Öyle görünüyor ki, önce siz korkularınızdan kurtulmalısınız. Bunu tek başınıza yapamazsanız, bir uzmandan bu konuda profesyonel yardım alabilirsiniz. Unutmayın ki, zaman çok değerli ve çocuklar çok hızlı büyüyorlar. Sonradan pişmanlıklar yaşamaktansa şimdiden önlem almak ve çocuğunuzu ruh sağlığı yerinde olan bir birey olduğunu görmek sizin için en büyük mutluluk olacaktır.
    Duygu cimrisi olan babalar
    Böyle de bir kişilik özelliği olur mu diyebilirsiniz. Evet oluyor. Bazı erkekler duygu cimrisi olabiliyor. Kadınlarda daha az görülen bu kişilik özelliğine erkeklerde daha çok rastlanıyor. Bu erkekler duygularını asla ifade etmek istemiyorlar. Özellikle de olumlu duygularını karşı tarafa söylemeyen, belli etmemek için özen gösteren bu erkekler, tıpkı parasını harcamaktan korkan cimri insanlar gibi, duygularını açığa çıkarmaktan korkarlar.
    Bireysel yaşantılarında ve özel hayatlarında bu tutumlarından dolayı eleştiriler alan bu erkekler baba olduklarında da aynı tavırlarına devam ederler. Psikoterapi seanslarına katılan pek çok yetişkin danışanım şöyle demiştir: ´´Kendimi bildim bileli babamdan bir kere bile ´seni seviyorum´ kelimesini duymadım." ne kadar acı veren bir durum değil mi
    Her çocuğun birincil gereksinimi sevgidir. Her çocuk anne-babasından sevildiğini duymak ister. Hatta küçük çocuklar zaman zaman anne-babalarına "beni sevmiyorsun!" derler. Çünkü sevildiklerini duymak ve emin olmak isterler. Bundan daha doğal bir istek olabilir mi Biz yetişkinler de öyle değil miyiz Sevdiğimiz insanlar tarafından sevildiğimizi duyduğumuz zaman ne kadar mutlu oluruz, değil mi İşte çocuklar biz yetişkinlerin duyduğu mutluluğun binlerce katını duyarlar sevildikleri söylendiğinde.
    Duygu cimrisi babalar ise çocuklarına sevdiklerim söylemezler. Çocuklarına sevdiklerini söyledikleri zaman onların şımaracağını düşünürler, sözlerini dinlemeyeceklerine inanırlar. Erkek çocuğa sevgi kelimeleri kullanılmaz çünkü o erkektir. Kız çocuğuna ise söylenmez, şımarır, tepene çıkar. Bu babalar sadece sevgi sözcüklerini değil, onaylama sözcüklerini kullanmakta da cimrilik gösterirler. "Aferin, harikasın, çok güzel yapmışsın" gibi, çocuğu onaylayan sözcüklerden kaçınırlar.
    Bir aile terapisi seansında, beş yaşlarındaki erkek çocuğu yaptığı resmini babasına getirmiş ve neşe dolu gözlerle bakarak araba resmini güzel çizip çizmediğini sormuştu. Ve nefesini tutarak heyecanla babasının yanıtını beklemişti. Babası resme bakmış ve "Eh, fena olmamış" demişti. Çocuk ağlamaya başladığında ise, "Görüyor musunuz İlkim hanım, bu oğlan işte hep böyle sulu gözlü, ne yapacağız bununla bilemiyorum" diye şikâyette bulunmuştu. Oysa çocuk babasından coşku dolu bir sesle "Harika bir araba çizmişsin oğlum, aferin sana" kelimelerini duymak istemişti. Böylece bir sonra çizeceği resme daha motive olacak, daha hevesli olacak ve daha da güzel bir resim yapacaktı. Babasının o tavrından sonra küçük çocuk çizdiği resimleri Babasına hiç göstermedi.
    Günümüzde bilim insanları sevgi enerjisinin gücü üzerinde pek çok araştırma yapıyorlar. Sevgi sözcükleri mırıldanarak sulanan çiçeklerin bile daha sağlıklı ve daha uzun ömürlü oldullarını savunuyorlar. Çiçeklerinizi sularken onları sevdiğiniz söyleyin diyorlar. Hayvan davranış bilimcileri, evcil hayva rınızla ara sıra konuşun diye yönlendiriyorlar. Kedinize, köpeğinize, kuşunuza, balığınıza, kaplumbağanıza yemeğini verirken sevgi dolu yaklaşın ve sevgi sözcükleri kullanmayı ihmal etmeyin diyorlar. Doğadaki canlılar bile sevgi sözcükleriyle daha hızlı ve sağlıklı büyürlerken, daha uzun ömürlü olurlarken insan yavrusunun sevgi enerjisine ne kadar gereksinimi olduğunu siz düşünün.
    Duygu cimrisi olan kişilerin, yani duygularını kendilerine saklayan kişilerin anne ya da babalarının da aynı özelliğe şahit olduğunu görüyoruz. Çocukluklarında anne-babalarından sevgi sözcükleri duymayan, anne-babalarının duygu paylaşımlarından yoksun kalan çocukların yetişkin olup anne-baba olduklarında aynı özelliklere sahip olmaları pek de şaşırtıcı olma gerek.
    Belki siz de duygularını eşiyle ve çocuğuyla paylaşamaya birisiniz. Böyle bir tutum içindeyseniz eminim eşiniz bunda son derece rahatsızdır. Ve rahatsızlığını size mutlaka söylüyordur. Ancak çocuğunuz bu rahatsızlığını dile getiremeyebilir Verdiği tepkilere dikkat ederseniz bunu açıkça görebilirsiniz Ortada hiçbir şey yokken hırçınlaşıp ağlıyorsa, eve geldiğinizde sürekli sizinle oynamak istiyorsa ya da sizden uzak duruyor anlam veremediğiniz kaprisler yapıyorsa bilin ki, sizin yakınlığınıza ihtiyacı var demektir.
    İç dünyanıza şöyle bir bakın ama objektif olmaya çalışın.Duygularınızı paylaşmadan yaşamaktan mutlu musunuz Siz paylaşmadığınız sürece, çocuğunuz da büyüdüğünde sizinle duygularını paylaşmayacaktır. Onunla aynı evde yaşayan yabancı gibi olmak sizi üzmeyecek mi
    Gelin, duygularınızı açığa çıkarın. Sevdiğinizi, beğendiğinizi, özlediğinizi, onayladığınızı, takdirlerinizi çocuğunuzla ve sevdiğiniz insanlarla paylaşmaya önce karar verin, sonra da yavaş yavaş uygulamaya başlayın. "İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur, değişmez" diye düşünmeyin. Evet, kişilik yapınız değişmez ama bazı özelliklerinizi değiştirmek elinizde. Hele bu değişim sizin ve ailenizin gelişimi için gerekliyse kaçınılmaz olmalıdır. Olumlu değişimler her zaman olumlu gelişimleri beraberinde getirir. Duygu cimrisi olmaktan vazgeçin ve sevginizi dile getirin.
    Sorumluluk duygusu gelişmemiş babalar
    Sorumluluklarımız bizi hayata taşıyan ve yaşamı anlamlandırmamıza neden olan kimi zaman pozitif, kimi zaman da negatif yüklerimizdir. Sorumluluk duygusu çocuğa daha çok küçükken aşılanması gereken bir duygudur. Çünkü çocuk tüm yaşamı boyunca bu duygusu sayesinde ya başarılı ve mutlu olacak ya da başarısız olup yakınlarını mutsuz edecektir.
    Sorumluluk duygusu gelişmemiş pek çok baba olduğunu biliyoruz. Bu babaların kişilik yapılarım incelediğimizde, sorumluluk almayı sevmeyen, sorumluluktan kaçan, sorumluluklarını başkalarının üzerine atmayı alışkanlık edinen erkeklerle karşılaşıyoruz. Sorumluluk duygusundan yoksun olan babalar doğal olarak çocuklarıyla ilgili de hiçbir sorumluluğu almazlar. Çocuklarına ilişkin tüm sorumluğu eşlerine yüklerler.
    Yeni doğan bebeklerinin bakımıyla ilgili hiçbir görev yükünmezler. Anne geceler boyu bebekle ilgilenirken onlar mışıl mışıl uyurlar ve bundan asla rahatsız olmazlar. Bebeğin mamasını yapmak, gazını çıkarmak ya da bebekle ilgilenmek onlara Çok uzak davranışlardır.
    Bu babalar çocukları büyüdüğünde de çocuklarına ilişkir sorumluluklardan kaçarlar. Çocuk hastalandığında doktora götürmek, çocuğu okula götürmek, veli toplantılarına katılmak çocuğun herhangi bir sorunuyla ilgilenmek onların da görevi! değildir sanki. Tüm bunları anne tek başına yapmaya çalışır.
    Sorumsuz babalar rahattırlar. Çocuklarının ergenlik dönemlerine de bir katkıları olmadığı gibi, eşlerini çocuğun üzerine çok düşmekle suçlarlar. "Rahat bırak çocuğu" diyerek, çocuğun başına gelebilecek olumsuzlukları düşünmezler.
    Sorumsuz kişilik özelliğine sahip babalar çocuklarının ger maddi gerekse duygusal ihtiyaçlarıyla ilgilenmezler. Onlar için,çocuğun doğmasına katkıda bulunmuş olmak en büyük görevdir, gerisine karışmazlar.
    Ancak bu babalar bilmelidirler ki, çocuklarıyla aralarında uçurumlar oluşacaktır. Babasıyla hiçbir duygu, düşünce, davranış ve yaşantısını paylaşmayan çocuklar babalarını bir yabancı gibi görürler. Annelerine bağlı olurlar ve annelerine büyük bir hayranlık beslerler. Onların gözünde babaları saygıdeğer önemli biri değildir. Babaları tarafından sevilmediklerini ve önemsenmediklerini düşünürler, buna inanırlar ve babalarına uzak dururlar.
    Kırklı yaşlarında bir baba, terapide şunları anlatmıştı:
    - Uzun yıllar baba olmanın sorumluluklarını yerine getirmediğimi şimdi anlıyorum. Çocuklarla her zaman eşim ilgilendi, den yardım ya da destek istediğinde hep kaçtım. Geçenlerde bu oğlumu askere gönderirken ona, ´kendine iyi bak´ deyince, bana ne dedi biliyor musunuz ´Şimdi mi aklına geldim ´
    Sorumluluk duygusu gelişmemiş babalara ilişkin, sanırım daha fazla söz söylememe gerek yok.
    Aşırı hoşgörülü babalar
    Hoşgörü çok önemli bir kişilik özelliği. Her insanda olması gereken ve insanlar arası iletişimi sağlıklı kılan hoşgörü, aşırı olduğu zaman ilişkilerdeki dengeleri bozabiliyor.
    Aşırı hoşgörülü anneler kadar, aşırı hoşgörülü babalar da çocuğun kişilik gelişimini olumsuz yönde etkileyebiliyor. Her şeye evet diyen, çocuğunun her istediğini yerine getiren, çocuğuna sınırlar koyamayan, hatta çocuğa sınırlar koyduğu için eşine kızan babalar çocuklarına iyilik yaptıklarını sanıyorlar ama inanın, durum hiç de çocuğun olumlu gelişimi yönünde ilerlemiyor.
    Aşırı hoşgörülü babaların çocukları şımarık, kural tanımayan, disiplinsiz, annelerinin sözlerini dinlemeyen, anneleriyle sürekli çatışma halinde olan, annelerini babalarına şikâyet etme cesaretini gösteren, akıllarına eseni yapan, kendilerini dünyanın merkezi zanneden ama büyüdükçe böyle olmadığını anlayıp hayal kırıklıklarıyla tanışan gençler oluyorlar.
    Aşırı hoşgörülü babalar çocuklarına sonsuz özgürlük tanırlar. Çocuk yemek yemeğe direniyorsa, yemese de olur, bırak, çocuk yemek istemiyor" diye eşlerine kızarlar. Çocukları ders çalışmadığında uyarmazlar, başarısız notlarla dolu karneler getirdiklerinde büyük bir hoşgörü gösterirler ve çocuğu çalışması için motive etmezler, çocukları hata yaptığında tepki vermezler, kısacası çocuklarının duygusal ve kişilik gelişimini olumsuz yönde etkilerler.
    Aşırı hoşgörülü babaların çocukluk yıllarına baktığımızda, anne ya da babadan birinin kaybını ya da uzakta olduğunu görüyoruz. Bu kişilerde sevdiklerini kaybetme korkusu yoğun bir biçimde etkin oluyor. Çocuğunun sevgisini kaybetmemek için, çocuğunun onu daima sevmesi için, mutlu bir çocukluk geçirmesi için, sorunlarla boğuşmaması için böyle bir özellik geliştiren bu babalar çocuklarının mutluluğu adına hatalı davranışlarda bulunurlar.
    Özellikle ergenlik dönemini yaşayan genç için, aşırı hoşgörülü baba modeli risk faktörü oluşturur. Özgür olma duygusunun en yoğun yaşandığı ergenlik döneminde, her yaptığının ve yapacağının babası tarafından hoşgörüyle karşılanacağından emin olan genci pek çok tehlike bekler. Gece geç saatlere kadar eve gelmemek, uygun olmayan arkadaşlıklar kurmak, okula gitmemek (okulu asmak), sigara, alkol kullanmak vb. davranışlar aşırı hoşgörülü babaların çocuklarında sık rastlanan davranışlar arasında yer alır.
    Baba aşırı hoşgörülü olduğunda anne aşırı otoriter rolünü oynamak zorunda kalır ama ne yazık ki, bu dengesizlik çocuğun da dengelerini alt üst eder.
    Çocukların sevgiye, ilgiye, şefkate, hoşgörüye olduğu kadar, kurallara ve disipline de ihtiyaçları vardır. Çocuklar kendilerini tam olarak kontrol edemezler. Onların, anne-babalarının yönlendirmesine ve kurallarına gereksinmeleri kaçınılmazdır. Çocuğu ne çok fazla baskılamak, kurallarla boğmak, ne de çok fazla hoşgörülü olup onu çok erken özgürlüklerle tanıştırmak doğrudur. Çocuğa dengeli yaklaşmak her zaman en iyi formüldür,Kuşkusuz, dengelerin bozulduğu zamanlar olur, olacaktır da, ancak yeni dengeler en kısa zamanda kurulmalıdır.
    Cezalar çocuğun kişilik gelişimini nasıl olumsuz etkilerse, sınırsızlık da çocuğun kişilik gelişimini olumsuz etkiler. Çocuğunuzun gelişiminin sağlıklı ve dengeli olmasını istiyorsanız annesine ve size karşı saygılı olmasını istiyorsanız, tehlikelere karşı korunaklı olmasını istiyorsanız, aşırı hoşgörülü tutumunuzu terk etmeniz gerekiyor. Hiç kolay olmayacağından eminim. Bu değişimi gerçekleştirmeye çalışırken çok fazla zorlanacaksınız. Nasıl ki,aşırı otoriter kişilik yapısına sahip biri kolay kolay hoşgörülü olamazsa ve hoşgörülü olmakta zorlanırsa, sizin de değişim aşamasında sinirleriniz gerilecek. Ancak bunu çocuğunuzun iyiliği için yaptığınızı düşündükçe inanın her şey daha kolay olacak ve bu süreci daha az zorlanarak geçireceksiniz. İşe önce kendinize kurallar koymakla başlayın ve çocuğum beni sevmezse duygunuzdan biran önce kurtulmaya bakın.
    Sorun çözücü babalar
    Sorunları doğru saptamak ve doğru çözümler üretebilmek, olumlu kişilik özellikleri arasında yer alır. Sorun çözücü kişiler kendi hayatlarında zorlanmadıkları gibi, başkalarının hayatlarını da kolaylaştırırlar. Ancak bu aşırı boyutlara ulaştığında ya da sürekli bir durum aldığında karşı tarafın kendisini geliştirmesini engeller.
    Düşünün, her türlü sorununuza çözüm getiren bir insan var yanınızda ve başınız her sıkıştığında, her imdat dediğinizde yanınızda olacağını biliyorsunuz. Aslında oldukça hoş bir durum. Bir de madalyonun diğer yüzüne bakalım: Bu kişi bir gün hayatınızdan çıktı gitti, kendinizi nasıl hissedersiniz Sudan çıkmış bir balık gibi, değil mi Neyi nasıl yapacağınızı bilemezsiniz, var olan sorunlarınızı göremediğiniz gibi, görseniz bile doğru çözümler üretmekte zorlanırsınız.
    Sorun çözücü kişilik özelliğine sahip babalar çocuklarının karşılaştığı her zorluğu kendileri çözerler. Çocuk arkadaşıyla kavga mı etti, baba hemen devreye girer; çocuk okulda olumsuz bir olay mı yaşadı, baba hemen olaya el koyar; çocuk dersinde zorlandı mı, baba yine çocuğun yanındadır. Ve zaman içerisinde çocuk hiçbir şekilde hiçbir problemini çözemez hale gelir, zaten bunun için çaba da göstermez. Karşılaştığı her zorluğu babasına iletir ve olayın gerisine karışmaz.
    Bu çocukları hayatta zorlukların beklediğim söylemek gerçek dışı olmaz sanırım. Yaşam çözülmesi gereken problemlerle dolu. Arkadaş ilişkileri, özel ilişkiler, iş hayatı, evlilik toz pembe bir süreçte gitmiyor. Bir de tüm bunlara kişinin iç dünyasındaki çatışmaları, hayatıyla ilgili vermek durumunda olduğu önemli kararları da eklersek bulmacalar dizisini görebiliyoruz. O halde insanın elde etmesi gereken en önemli becerilerden birisi, sorun çözme becerisi oluyor. Biz çocuğumuzun arkadaşıyla ilişkilerine her zaman karışırsak, kardeşiyle her kavga ettiğinde aralarına girip aralarını bulmaya çalışırsak, yapmakta zorlandığı derslerini onun yerine biz yaparsak, kendi küçük dünyasında kendince alması gereken kararları onun yerine biz alırsak, onu hayata karşı nasıl hazırlamış oluruz Tabiî ki çok zayıf ve güçsüz.
    Bazen çocuğunuzun yanlış kararlar aldığını görseniz bile karışmayın; çocuğunuzun aldığı bu karar onu fazlasıyla zedeleyecek ve zarar verecekse, elbette onu uyarın ve doğruyu gösterin.Ama zararsız yanlışlarını yaşamasına da olanak tanıyın. Çünkü hayat çok da hoşgörülü değil. Hayatta güçlü olmak durumunda olduğunu asla unutmayın.
    Bir anne-baba için en zor durum, çocuğunun hata yaptığını görmek ve hiç müdahale etmeden onu sadece izlemek olduğunu biliyorum. Ancak ileriki yaşlarında büyük hatalar yapıp geri dönüşü olmayan zedelenmeler yaşayacağına, bırakın küçük yaşında küçük yanlışlar yapsın ve kendi doğrusunu bulabilsin.
    Kendi iç sesinin ona rehberlik edeceği olgunluğa erişmesi için ona olanak tanıyın. Onu dinleyin ve arkadaşıyla olan sorununa kendisinin nasıl bir çözüm düşündüğünü sorun. Kardeşiyle olan çatışmasını nasıl sonlandırmak ya da en aza indirmek için ne düşündüğünü sorun. Kendisiyle ilgili size sorun getirdiğinde ve danıştığında, ona onun bu sorunu nasıl çözmeyi pladığını sorun. Yanlış yolda ilerlediğini fark ederseniz bu konuda biraz daha düşünmesini önerin. Siz onun yerine düşünmeyin, onu düşündürün. Ona düşünmesini öğretin. Düşünerek detaylara inmesini deneyimlesin. İnanın pişman olmayacaksınız.
    Destekleyici ve paylaşımcı babalar
    İnsanın kişilik özellikleri çeşit çeşit. İnsanda olması gereken en güzel özelliklerden biri de paylaşımcı ve destekleyici bir yapıya sahip olması. Eleştirmek, kurallar koymak, baskı yapmak, kızıp-bağırmak, yönetmek gibi eylemler kolay yapılabilen davranışlar arasında yer alırken, sevdiklerini desteklemek ve duyguları, düşünceleri paylaşmak ne yazık ki çok sık rastlanmayan ve insanın yapmakta zorlandığı davranışlar arasında yer almakta. Davranış bilimciler bunun nedenini, kişinin kendini kontrol etmesi ve bu kontrolün kolay olmaması olarak açıklıyorlar. Gerçekten de iç dünyamızı ve tepkilerimizi kontrol etmemiz çok da kolay değil. Ancak bunu başarabilen insanlar da yok değil.
    Burada önemli faktörlerden birinin de, çocuklara saygı duymayı öğrenmemiş olmamız diye düşünüyorum. Çocuk büyütmeyi; onu devamlı kontrol etmek, onu yönlendirmek değil de, yönetmek, yasaklar koymak olarak niteliyoruz. Çocukları her an yanlış yapacak, potansiyel güvenilmez varlıklar olarak görüyoruz.
    Çocuklarımıza asla güvenmiyoruz. Onları deneyimsiz olarak görüyor ve kendi olumsuz yaşam deneyimlerimizden yola Akarak onları kısıtlıyoruz. Çocuklarımızı dinlemiyoruz. Onların duygu ve düşüncelerim bizimle paylaşmalarına olanak tanıladığımız gibi, biz de onlara ait duygu ve düşüncelerimizi onlarla paylaşmıyoruz. Belki onlarla hayatımızla ilgili anılarımızı Paylaşıyoruz ama onlarla ilgili iç dünyamızı onlara açmıyoruz.
    Kendimizi nedensiz bir biçimde çocuklarımıza kapatıyoruz. Çocuklarımızla aramıza sağlam duvarlar örüyoruz. Ve o duvarları ne biz yıkabiliyoruz ne de onlar.
    Paylaşımcı ve destekleyici kişilik özelliğine sahip babalar çocuklarını yetenekleri ve başarıları konusunda desteklerler, aldıkları kararları sonuna kadar (olumlu ise) desteklerler. Kendi doğrularını değil de çocuğunun doğrularını göz önünde bulundururlar.
    Çocuğu arkadaşı tarafından tartaklanan iki baba düşünün ve çocuk ağlıyor. Birinci baba bağırarak diyor ki, "Sen nasıl kendini dövdürür ve ağlarsın Ne biçim erkeksin Ağlayacağına git sen de ona vur Bu baba kendi doğrusunu çocuğunun yapmasını isteyen bir baba. Üstelik çocuğunu eyleme geçirmek için;de çaba gösteriyor, ikinci baba ise, "Arkadaşınla kavga ettiğin için üzgünsün ve ağlıyorsun. Sakinleşip kızgınlığın ve üzüntün geçince eminim en iyi kararı vereceksin.´ Bu da çocuğunun kendi doğrusunu bulması için destek olan bir baba.
    Yıllarca kendi doğrularımıza inanan ve onları uygulayan yetişkinler olarak, çocuğumuzun kendi doğrusunu kabullenmek oldukça zor. Ancak gerçek olgunluk burada başlıyor. Terapi seanslarından birinde, bir baba oğlunun doktorluk mesleğini seçmesi gerektiğine yürekten inandığım, bunu rahatlıkla başarabileceğini ama onun tiyatrocu olma isteğine de saygı duyduğunu söylemişti. Çocuk gerçekten çok zeki ve derslerinde oldukça başarılı bir gençti. Anne-baba doktordu. Ama asla çocuklarına baskı yapmadılar. Onun seçimine saygı duydular. Zorlandılar ama çocuklarının duygularını, hayata ve kendisine ait düşüncelerini paylaştılar. Çocuklarına güvendiler. Doktor olsaydı nim çok başarılı bir hekim ama mutsuz bir insan olacaktı. o şimdi çok başarılı bir tiyatrocu ve aynı zamanda çok mutlu bir insan.
    Paylaşımcı babalar çocuklarının en saçma düşüncelerini bile eleştirmeden dinlerler, sonra da kendi düşüncelerini çocuklarıyla paylaşırlar. Bu karşılıklı paylaşım çocukta özgüven oluşturur, çocuk aynı zamanda babasının düşüncelerinin öneminin de farkına varır. Babasının düşüncelerini de kendi düşünce deposu içine aktarır. Böylelikle babasının düşüncelerini gereksiz bulup, bir kulağından alıp diğerinden çıkarmak yerine onu benimseyerek, ihtiyacı olduğunda kullanmak için bilincine kayıt eder.
    Çok sevdiğim ve şimdilerde mesleğinde çok saygın ve başarılı olan birisinin çok sevdiğim bir anısını sizlerle paylaşmak istiyorum. Liseyi bitirdiğinde üniversiteyi yurtdışında okumak istediğini babasına söylemiş. Babası da çocuğunun bu düşüncesini desteklemiş ve onu yurtdışına göndermiş. On yedi yaşında bir gencin ailesinden ayrılıp, en çılgın yaşında yurtdışına okumak için gitmesi oldukça riskli bir durum. Bu genç ilk senesinde gittiği ülkenin cazibesine kapılmış olacak ki, gezmiş tozmuş ve okumadan Türkiye´ye geri dönmüş. Babası okulun nasıl gittiğini sorduğunda, gezmekten okula gitmediğini itiraf etmiş. Babası oğluna kızıp bağırmak yerine, onun duygu ve düşüncelerini paylaşmış, onu dinlemiş ve demiş ki, "Gençlikte olur böyle şeyler, bu sene başaracağını umuyorum Genç kulaklarına inanamamış. Babası onu okumaya tekrar gönderiyormuş. İkinci sene bizim genç yine yurtdışında okumanın yolunu tutmuş. Ama ne mümkün okumak! Onca eğlence ve yeni yerler görmek varken, kızlar varken, anne-baban başında değilken, olabildiğince özgürken, okula gitmek olur mu hiç "Yarın okula giderim, bu hafta geçsin de haftaya giderim" derken ikinci sene de göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş. Vatana ve aileye dönüş zamanı gelince delikanlının boğazı düğüm düğüm olmuş. Yaptıklarını ve yapmadıklarını büyük bir olgunlukla karşılayan babasına ve annesine ne yanıt vereceğini, onların yüzüne nasıl bakacağını düşünmeye başlamış. Eve gelince ailesine her şeyi anlatmış. Babasından son bir şans istemiş. İzin verirse bu gidişinde okuyacağına söz vermiş. Baba-oğul başbaşa konuşmalar yapmışlar. Genç, duygularını babasına anlatmış, orada yaptıklarını paylaşmış ve babası onun yeniden okumaya gitmeşine izin vermiş. Tekrar uçak bileti alınmış, hazırlıklar yapılmış ve böyle bir babası olduğu için çok şanslı olan bu genç bu kez başarılı olma adına yurtdışına okumaya gitmiş. İlk olarak, eski arkadaş grubunu bırakmış, onlardan uzaklaşmış ve babasının güvenine layık olmak için okumaya başlamış. Derslerinde başarılı olduğu gibi, ailesine daha az yük olmak için çalışmış, hatta o kadar başarılı olmuş ki, yabancı bir ülkede öğrencilere ders bile vermeye başlamış.
    Bu gencin babası çocuğuna destekleyici davranmasaydı, onul aşağılasaydı, "Okumayı beceremedin, beceriksiz ve tembelsin diye eleştirse ve cezalandırsaydı, "Aklın bir karış havada, artık okumayı unut" deseydi, büyük bir ihtimalle çocuğunun geleceğini olumsuz yönde etkileyecekti. Bu baba oğluna güvendi, onu destekledi, onunla empati kurdu ve duygularını anlamaya çalıştı, son bir şans istediğinde bu şansı ona verdi ve desteğini çocuğuna olan güveninin boşa çıkmadığını gördü. Bu genç o kadar başarılı olmuştu ki, okuduğu bölümün yükseğini de yapınca üniversite tarafından orada kalma teklifi aldı, yüksek maaşla iş teklifleri aldı ama geri dönüp ülkesinde çalışmayı, ülkesine faydalı olmaya karar verdi. Anne ve babasının ona olan emeklerinin karşılığının ülkesine dönmek olduğunu düşündü.O şimdi ülkesine büyük hizmetler veriyor. Ve o da iki çocuğuna, kızına ve oğluna destekleyici paylaşımcı bir baba olarak yaklaşıyor.
    Çocuğunuz hata yaptığında cezalandırmak yerine, ona doğruları anlatır, neden hata yaptığını ona buldurur, onu dinlerseniz, onunla empati kurar ve onu desteklerseniz, ona güvendiğinizi ve sevdiğinizi hissettirirseniz, mutlu ve başarılı bir çocuk büyüttüğünüze emin olabilirsiniz.
    Çocukların yaşları kaç olursa olsun, sevildiklerini ve güvenildiklerini hissetmek isterler. Hissettikleri bu sevgi ve güven duygusu hem onların kendilerine güvenlerini artıracak hem de kendileriyle barışık olmalarım sağlayacaktır. Aynı zamanda çocuğa ailesine ve kendisine karşı sorumluluk duygusu aşılayacaktır. Sorumluluk duygusu gelişmiş olan çocuklar gerek öğrencilik yaşamlarında, gerek özel ve sosyal hayatlarında, gerekse iş alanında başarılı bireyler olacaklardır. Bu da bir anne-babanın en büyük mutluluğudur.
    Hayata en zor olan eylemlerin başında çocuk büyütmek geliyor. Çocuk büyütmek, onu yetiştirmek, kişiliğinin olumlu gelişmesi için çaba göstermek çok da kolay olmuyor. Zaman zaman yoğun çatışmalar, sabırların taşması, hayal kırıklıkları olmuyor değil.
    Anne-baba olmayı dünyanın en zor ama en keyifli mesleği olarak gördüğümü her fırsatta söylüyorum. Okulu yok, öğretmem yok, eğitimi yok. Anne-baba olmayı bize öğreten en iyi öğretmenlerin çocuklarımız olduğuna inanıyorum. Onlara güvenmeyi öğrenmeli, sabırlı olmalı, sınırları dengeli koymalı ve sevgimizi paylaşmalıyız. Sonradan pişman olmamak ve üzülmemek için, bu küçük öğretmenlerden öğreneceğimiz çok bilgi olduğunu bilmeliyiz. Kişiliklerini tanımaya çalışmalı ve kendi kişiliğimizin onu nasıl etkilediğim bulmaya çalışmalıyız. Aşırı olan her davranıştan kaçınmalıyız. Aşın otoriter, aşırı hoşgörülü, aşırı kuralcı, aşırı mükemmeliyetçi, aşırı kaygılı, aşırı sınırsız vb. yaklaşımların hem çocuğumuzu hem de çocuğumuzla bizim aramızdaki ilişki ve iletişimi olumsuz etkileyeceğini bilin.
    Dengeli davranmak her zaman kolay olmasa da, olabildiğince dengeleri yerinde tutmaya çalışmak mümkün. Yeter ki çaba gösterin.
    Her baba çocuğunun en iyi çocuk olmasını ister, Her çocuk da babasının en iyi baba olmasını. Her çocuk babasının gözünde en iyi olmak için çırpınır. Ya her baba

    EVLİLİĞİNİZE ANNE-BABA OLMAYI NASIL YERLEŞTİRDİNİZ

    Sanılır ki evlilikler; içlerinde sadece eşleri barındırır...
    Bu sanıda olan çiftler, evliliklerine anne-baba olmayı yerleştiremezler.
    Evlenirken...
    Hayatınızı bir başka hayatla birleştirmek ve bütünleştirmek düşüncesi kimi zaman sizi ürkütmüş olsa da sevdiğiniz insanla bir ömür boyu, hani derler ya, iyi günde, kötü günde hayatı paylaşmak isteği daha ağır basar ve kanunlar önünde de aşkınızı, sevginizi pekiştirerek evliliğe adımınızı atarsınız.
    Evlenen her kadın ve erkeğin evlilikten, mutluluk başta olmak üzere pek çok beklentisi vardır. Eşlerin kendi bireyselliğine göre farklılıklar gösteren bu beklentiler zaman içinde eşlerin birbirinin beklentilerine yanıt vermesi ve uyum sağlamasıyla dengeye girer. Eşler benim dediğim olacak şeklinde tepkiler gösterirlerse, kendi aralarında bir kişilik savaşına, diğer bir deyişle kişilik çatışmasına girerler, ki bu durum evliliğin olumsuz yönde ilerlemesine ve hatta bir süre sonra bitmesine bile neden olabilir. Oysa hiç kimse evliliğe bitirmek için adım atmaz.
    Evlilik süreci hem çok basit, hem de çok karmaşık bir süreçtir. Eşlerin kişilik yapıları, birbirlerinden ve evliliklerinden beklentileri, cinsel uyumları, birbirlerinin ailelerine karşı tutumları, evliliğin dinamiğini etkileyen faktörler arasındadır. Eşlerin sorun çözme yöntemleri de çok önemlidir. Kavga ederek sorunlarını çözüme ulaştıracaklarını sanan eşler ne yazık ki yanıldıklarını kısa bir süre sonra fark ederler. Kavgaların içine hakaretler,karşı tarafı küçümseme, sürekli eleştirme gibi davranışlar da eklenince eşler arasında saygı duygusu sona ermeye başlar. Evliliklerde sevgi kadar saygı da gereklidir. Şiddetin olduğu evliliklerde ise hem sevgi hem de saygı zedelenip yok olmaya mahkûmdur.
    Evlenirken her iki taraf da mutlu hayaller içindedir. Birbirlerini hiç üzmeyeceklerine, sadık kalacaklarına ve ömür boyu birbirlerini seveceklerine söz verirler. Ama ne yazık ki, verilen bu sözler genellikle çabuk unutulur.
    Evlilikten ve eşten beklentiler
    Her insanın evlilikten beklentileri farklıdır. Kimi insan için evlilik güven içinde yaşamak anlamına gelirken, bir başkası için evlilik toplum içinde daha iyi bir konuma gelmek anlamını taşıyabilir. Maddi olarak daha rahat bir hayat, sosyal statülerde olumluluk gibi beklentilerin yanı sıra duygusal beklentiler de evlilikteki yerini alır. Eş tarafından sevilmek, sayılmak, çekici ve cazip olmak, saygı görmek, sevgi sözcüklerini duymak, ilgi görmek, şefkat görmek, onaylanmak gibi duygusal beklentiler doğal olarak eşlerin birbirlerinden beklentileri arasında yer alır. Kadın eşinin bir başka kadına yan gözle bile bakmasını istemezken, aynı duygu durumu erkek için de geçerlidir. Sahiplenme ve sahip olunma duyguları da evlilikteki beklentiler arasındadır. Bazı kadınlar eşlerinin, kendilerini kıskanmadıklarını söyleyerek bundan üzüntü duyarlar. Bu kadınlar için kıskanılmak sevilmekle eş anlamlıdır. Kimi kadın içinse eşinin kıskançlığı ilkel bir davranıştır. Kimse kimsenin sahibi olamaz. Aynı duygular erkekler için de geçerlidir. Karısı tarafından kıskanıldığı için mutlu olan erkeklerin yanı sıra, bu durumdan oldukça rahatsız olan erkeklerin sayısı da az değildir.
    Sevildiğini sözel olarak duymak isteyenler, sevildiğini davranışlarla görmek isteyenler ve sevildiğini dokunuşlarla hissetmek isteyen eşlerin yanı sıra, her eş kendi kişilik yapısına göre, eşinden farklı beklentilere girer. Evliliğin ilk ayları eşlerin karşılıklı birbirlerini tanımalarıyla geçer. Araştırma sonuçlarına göre, eşlerin tam olarak birbirlerini tanımaları ilk beş yıl içerisine yayılmaktadır. İnsanın dinamik bir yapıya sahip olduğu ve zaman içerisinde değişimler yaşadığı gerçeğini göz önünde bulundurduğumuzda, eşler her geçen yıl birbirlerinin yeni yeni özelliklerini öğrenirler.
    Evlilikten beklentilerin başında yer alan faktörlerden biri de, çocuk sahibi olmaktır. Bu, hem evlenen çiftin hem de aile yakınlarının ve dost çevresinin beklentisidir. Yeni evli çiftlere anne-babaları, arkadaşları, ne zaman çocuk sahibi olacaklarını sorar dururlar. Bu sorular eşlerde ister istemez baskı oluşturur. Ailelerin beklentilerini yerine getirmek için, anne-baba olmaya henüz hazır değilken çocuk sahibi olan pek çok çift vardır. Eşlerin birbirlerine ve evlilik sürecine adapte olmadan çocuk sahibi olmaları sorun oluşturur. Çünkü çocuk, beraberinde büyük bir sorumluluğu da getirmektedir. Duygusal anlamda çocuk sahibi olmaya hazır olmayan eşler bu sorumluluğu taşımakta zorluk çekerler. Zorlanma depresif belirtileri getireceği gibi, henüz oturmamış evliliğin dengelerini de alt-üst edebilir. Bu yüzden eşler önce birbirlerini tanımalı, birbirlerine ve evliliğe uyumu öğrenmeli, ondan sonra çocuk sahibi olmaya karar vermelidirler. Bu konuda belli bir süre vermek çok da doğru olmaz. İki sene çocuk sahibi olmayın ya da falanca süre sonra çocuk sahibi olun gibi bir reçete vermek, sağlıklı olmaz. Ancak eşler, evliliklerinin dengeye oturup oturmadığını anlayabilirler. Evliliklerine eğer objektif kakabilirlerse doğru değerlendirmeleri yapabilirler.
    Eş rolünden anne-baba rolüne
    Evlilik yaşamı kişinin hayatını bambaşka bir noktaya çeker. Artık tek başına düşünmek, tek başına karar vermek, aklına estiğinde istediğin yere gitmek, bireysel davranmak; yerini iki kişilik düşünmeye, iki kişilik karar vermeye, kısacası iki kişilik yaşamaya bırakmıştır. Artık tek başınıza uyumayacak, yatağınızı eşinizle paylaşacaksınız. Artık sadece kendi sevdiğiniz yemekleri değil, onun da sevdiği yemekleri yiyeceksiniz. Yepyeni bir eviniz var ve siz evinizin her köşesini eşinizle paylaşmak durumundasınız. Yatağınızdan mutfağa, banyodan tuvalete kadar, artık bireysel yaşamınız sona ermiştir ve her şeyi paylasaçağınız bir eşiniz vardır. Duygularınızı, düşüncelerinizi paylaşırken yeni sorumluluklarınıza da uyum sağlamak durumundasınızdır. Ne kadar uzun flörtler olursa olsun, aynı evi paylaşmadan çiftler birbirlerini gerçek anlamda tanıyamaz ve birbirlerine olan sorumluluklarını tam olarak tanımlayamazlar.
    Her evlilikte eşlerin kendilerine ait sorumlulukları kimi zaman sözlü, kimi zaman da sözsüz olarak tanımlanmıştır. Erkek H ve kadın birbirlerinden beklentilerim kimi zaman sözle ifade ederek, kimi zaman da davranışlarıyla belli ederler. Karısı kendisinden daha geç eve gelen bir erkek surat asarak, karısına kendisinden daha sonra eve gelmesinden rahatsız olduğunu ifade etmeye çalıştığı gibi, bundan hoşlanmadığını söyleyerek de anlatabilir. Kocasının kendisine sesini yükseltmesinden hoşlanmayan bir kadın da ya surat asarak ya da ağlayarak bunu belli edebileceği gibi, sözle de ifade edebilir.
    Farklı kişilik yapılarına sahip, farklı ailelerde büyümüş farklı eğitimler almış iki insanı aynı eve koyduğumuzda, onlar birbirlerine bağlayan tek şeyin aşk ve sevgi olduğunu görmemiz pek de şaşırtıcı olmasa gerek. Birbirinden tamamen far ama birbirine sevgiyle bağlı olan iki insanın birbirlerine ve ye
    yaşamlarına alışması doğal olarak zaman alacaktır. Uyku saatlerinden uyanma saatlerine, televizyonda izledikleri programların farklılığına kadar, beslenme alışkanlıklarından boş saatlerini değerlendirme şekilleri, zevkleri ve heyecanlarındaki değişikliklere kadar aynı olmayan iki kişinin birbirlerine ve evliliğe uyum sağlaması elbette zaman alacaktır.
    Evlilik terapisi alan bir çifti anımsıyorum. Yedi yıldır evlilerdi, erkek Doğuluydu ve kebap çeşitlerini, Doğunun yemeklerini çok seviyordu; kadın Ege bölgesindendi ve kendi bölgesinin yemeklerini yapıyordu. Kocası yıllardır ona Doğunun yemeklerini öğrenmesi için yalvarmıştı ama kadın damak zevkine uymadığı için kocasının bu isteğini yerine getirmemişti. Kocası eşinin yaptığı sebze yemeklerini yiyordu. Yani karısına bu anlamda uyum gösteriyordu ama kadın eşinin mutfak kültürüne ve alışkanlığına uyum sağlamamış hatta böyle bir istek ve çaba göstermemişti bile. Bu durum zaman içerisinde erkeğin şöyle bir düşünce geliştirmesine neden olmuştu: "Karım beni yeterince sevmiyor. Yedi yıllık evliliğimizde bir kere bile sevdiğim bir yemeği yapmadı. Evliliklerinin bu alanında kadın direnç gösteriyor ve sorumluluk almak istemiyordu. Kadının almak istemediği bu duygusal sorumluluk ise evliliklerinde sorun oluşturuyordu. Bu evlilikte kadın, eşinin ve evliliğin kendisine biçtiği rolü oynamak istemiyor ve direniyordu.
    Evliliklerde eşlerin çok çeşitli rolleri ve sorumlulukları olmasına karşın, günümüz modern evliliklerinde kadın ve erkek eşit rollere sahip olmasına karşın, değişmeyen tek rol anne-baba rolüdür. Günümüzün çalışan modern kadım eve geldiğinde yorgun olduğunu söyleyip eşinden yemeği hazırlamasını rica edebilir ama anne olduğu zaman "Çok yorgunum, bebeği bu akşam Sen emzir" diyemez. Bunun yanı sıra, günümüz babaları eşlerine yardım amacıyla çocuğun gazım çıkarmak, altım değiştirmek, uyutmak gibi sorumlulukları paylaşmaktadır ve payla malıdır da.
    Annelik rolünde zorlanmak
    Evlilik kadına ve erkeğe çeşitli sorumluluklar yüklerken evlilikteki rolünü benimsemeye çalışırken, günün birinde yaşamına yeni bir sorumluluk daha eklenir: Anne olmak.
    Her kadın günün birinde anne olmak ister. Kadında içgüdü sel olan annelik sanıldığı kadar kolay bir sorumluluk değildir Bebeği sadece karnında taşımak,onu dünyaya getirmek, altını değiştirmek yetmez. Bebeğe zaman ayırmak gerekir, bu da annenin kendi zamanının büyük bir kısmını bebeğe adaması anlamına gelir. Evliliğin başında iki kişilik olan haya artık üç kişiyle paylaşılacak, üç kişiye göre yaşanacaktır. Bu ı yeni bir uyum süreci anlamına gelir.
    Erkek, eşinin sorumluluklarını ne kadar paylaşırsa paylaş yükün çoğu kadındadır. Erkek sabah işe gittikten sonra kaç küçük bebeğiyle baş başa kalır. Artık istediği an dışarı çıkma arkadaşlarla buluşmak, kuaföre gitmek, banyoda keyif yapma telefonda sohbet etmek, yerini tamamen bebeğin ihtiyaçlar karşılamaya bırakmıştır. Saatler koşturmacaya yetmez. Ne zaman sabah olur, ne zaman akşam olur, anne anlayama bile. Günü yakalayamaz, kendi ihtiyaçlarını karşılayamaz, sinirleri bozulur. Zaten doğumdan sonra hemen eski kilosu dönememenin stresi de vardır. Kendine güveni azalır. Küçük bir bebeğin tüm hayatım yönettiği düşüncesi, yaşamının kısıtlandığı hissi, kocasının artık onu fiziksel olarak beğenmediği düşüncesi yeni annenin depresif düşünceleri arasında yer alıp,büyümeye başlar.
    Evliliğin gerekleri bir taraftan beklemezken, bebek de beklemez. Her ne kadar makineler yıkıyor olsa da çamaşırlar,
    İşler kadının gözünde büyüdükçe büyür, kendisini bekleyen ütüler yapılması gereken akşam yemeği, evin derlenip toparlanması derken bir de aynada kendisine baktı mı "Eyvah bana neler oluyor " sorusu bir balyoz gibi başına vurur. Bakımsızdır, eskisi gibi güzel değildir, gözleri bir başka bakıyordur artık. Bu yük ona fazla gelmektedir. Bebek durmadan acıkmakta, altını kirletmekte ve ağlamaktadır. Yeni anne bunlarla başa çıkacak gücü olmadığını düşünür.
    Bu duyguları hemen hemen her kadın yaşar. Bazı kadınlar daha yoğun, bazı kadınlar daha hafif yaşar ama mutlaka yaşanır. Akşam eş eve geldiğinde oldukça olumsuz bir manzarayla karşılaşır. Bitkin, stresli, sinirli, öfkeli ve yorgun bir kadın. Evlendiği kadın gitmiş, yerine sanki başka bir kadın gelmiştir. Sürekli söylenen, sürekli şikâyet eden bu kadını sakinleştirmek ve mutlu etmek artık eskisi gibi kolay değildir.
    Ancak hayatta hiçbir şey aynı kalmadığı gibi, bu zorlu günler de sonsuza dek sürmez. Bebeğin tatlı gülücükleri, çıkardığı sevimli mırıltılar, küçücük elleriyle annesinin eline sıkı sıkı sarılması ve hızla büyüyor olması kadının gerginliğini hafifletmeye başlar. Zaman içinde anne daha pratik olmaya başlar. Ev işleri daha düzene girer, bebek her geçen gün daha sevimli oluyordur, kendisi zayıflamaya başlamıştır, zamanı daha nitelikli kullanmayı öğrendikçe hayat daha kolaylaşır. Zamanla eski sosyal yaşamına dönmeye başlar. Arkadaşlarına zaman ayırabilir. Çalışıyorsa iş hayatına geri dönmesi ona iyi gelir. Artık kendisine daha çok zaman ayırabiliyor, saatlerin peşinden koşmaktan yorulduğu günleri geride bırakıyordun Eşiyle mola verdiği yaşamı yeniden canlanıyor ve bu da onun kendine olan sevenini pekiştiriyordur.
    Eşiyle uyumu sağlıklı olan, evliliğinde mutlu olan kadınlar Siliklerine anne olma rolünü kolay yerleştirebilirler. Ancak çoğu kadın eş ve anne rollerini birbirine karıştırabilir. Evliliği, anne olmayı sağlıklı yerleştiremez. Bazı kadınlar anne olduktan sonra çocuklarını hayatlarının merkezi haline getirerek eşlerini ve evliliklerini ihmal edebilirler. Bazı kadınlar anne rollerini eşlerine de genellerler ve eşlerine eş değil de anne olmaya başlarlar. Bazı kadınlar ise anne olmayı bir türlü benimseyemezler.
    Annelik rolünü hayatınızın merkezi yapmayın
    Bu başlık sakın sizi yanıltmasın. Anne olduktan sonra çöl doğal olarak, yepyeni sorumluluklar sizi bekliyor olacak ve sorumluluklarınızı sevgiyle ve içtenlikle yerine getirmelisiniz, Çocuğunuzun yaşı kaç olursa olsun ona zaman ayırmalı, sağlıklı iletişim kurmalı ve ona sevginizi hissettirmelisiniz. duygusal ihtiyaçlarım karşılamalı, ona destek olmalı, sınırla öğretmeli, okul yaşamında ona yardımcı olmalı, arkadaş ilişkilerini kontrol etmeli, fizik sağlığına özen göstermeli, ona yaşan öğretmelisiniz. Ancak tüm bunları yaparken evliliğinizi, kendinizi ve eşinizi de ihmal etmemelisiniz.
    Anne rolünüz tüm yaşamınızı kapsamamak. Siz sadece anne değil, aynı zamanda arkadaş, evlat, dost, eş ve bireydir Bazı kadınlar anne olduktan sonra tüm yaşamlarını çocukla göre düzenlerler; evet, ilk yıllarda bu, olması gereken bir davranıştır. Ancak çocuğunuz büyüdükçe gerek onun kişilik gelişir açısından, gerekse sizin sosyal ve özel yaşamınız açısından çok da sağlıklı değildir. Çocukları büyüdüğü halde eşiyle sinemaya gitmeyen, baş başa bir hafta sonu geçirmeyen pek çok kadın var. Çocuğun nasıl ilgi ve sevgiye ihtiyacı varsa unutmayın ki, evliliğinizin de bakıma ihtiyacı var. Eşinizin ilgi ve sevgiye ihtiyacı var. Evde sürekli çocuğun peşinde maktan, çocuk büyüdüğü halde ona halen küçük bir bebek amelesi yapmaktan, eşiyle sohbet etmeyen, eşiyle iletişimi olmayan kadınlardan olmayın. İç dünyanızın tüm doyumunu çocuklarla karşılamaya kalkarsanız günün birinde kendinizi yapayalnız bulacağınızdan emin olun. Ergenlik dönemiyle birlikte çocuğunuz yavaş yavaş sizden kopmaya başlayacak, kendi sosyal çevresini kuracak, arkadaşlarına daha çok zaman ayıracaktır. Liseyi bitirip üniversite dönemine başladığında ise siz ona ancak istediği zaman rehberlik eden bir anne konumunda olacaksınız. Daha sonra ise zaten o da kendi yaşamını kuracak. Tabiî ki her zaman size ihtiyacı olacak, sizin desteğinize gereksinim duyacak ve sizi sevecek. Siz nasıl annenizden ayrılıp kendi yuvanızı kurdunuzsa, o da bir gün kendi yuvasını kurmak ve mutlu olmak adına evden ayrılacak.
    Anne olma rolünüzü evliliğinize sağlıklı bir biçimde yerleştirin. Anne olduktan sonra tüm yaşamınıza anne olmayı genellemeyin. Çocuğunuza sadece anne modelini öğretmeyin. Çocuğunuz annesinin aynı zamanda babasının hayat arkadaşı olduğunu da görsün. Annesinin arkadaşlarına karşı iyi bir dost, anne-babasına karşı evlat rollerini de izlesin.
    Çocuklar için sadece anne rolü yeterli değildir. Çocuklar aynı zamanda anne-babalarının iletişimlerinden de çok şey öğrenirler. Birbirleriyle sağlıklı iletişim kuran, birbirine zaman ayı-ran, birbirine sevgiyle yaklaşan anne-babaların çocukları mutlu Çocuklar olurlar. Çocuklar evliliklerden doğrudan etkilenirler. Babasıyla çok da fazla ilgilenmeyen, tüm ilgiyi kendisine gösteren bir annenin çocuğu bu evlilikten ve kendisine olan davranış biçiminden olumsuz etkilenecektir.
    Psikoterapi seanslarında çok sık karşılaştığım durumlardan biri çocuğun babasını kıskanması, babasını saymaması, babasının sözünü dinlememesi, önemsememesidir. Çünkü anne tüm enerjisini çocuğa vermektedir. Baba eşinden biraz ilgi istese çocuk hemen devreye girer ve anneyi sahiplenir. Anne çocuğun yaşamında öyle bir taht kurmuştur ki, babanın arzuları çocuk için hiçbir önem kazanmamaktadır. Çocuk için babasının varlığı çok da önemli değildir. Bu ise son derece sağlıksız bir anne-çocuk ilişkisidir. Çocuğun, annesine olduğu kadar babasına da ihtiyacı vardır. Onun paylaşımlarına, uyarılar sevgi ve ilgisine de gereksinimi vardır. Anne tüm bunları kendisi yapmaya kalktığında, ortaya ruh sağlığı bozuk, davranış bozuklukları oluşmuş çocuklar ve sağlıksız evlilikler çıkar. Terapi seanslarından birinde bir eş şöyle demişti: - Karım sadece çocuğumuzla ilgileniyor. Çocuğun okul dersleri, özel hocaları, çocuğun arkadaşlarının doğum günle çocuğun sevdiği yemekler, çocuğun markalı giysileri, evdeki partileri, çocuğumuzun sevdiği televizyon programlarını izleriz; on beş yaşına geldiği halde o uyuyorsa ses çıkaramaz Sadece annesinin sözüne önem verir. Ben evde sadece para makinesiyim. Küçükken, küçük olduğu için eşimle dışarı çıkamadık, şimdi ergenlikte diye onu bir an bile yalnız bırakmıyoruz Yıllardır eşimle baş başa bir yemeğe gitmedik. Ben karımın hayatında neredeyim, gerçekten çok merak ediyorum.
    Aile bir bütündür. Aile içinde her bir bireyin, diğerine farklıdır. Evliliğinize anne olmayı dengeli yerleştirin. Ne çocuğunuzu, ne eşinizi, ne de kendinizi ihmal etmeyin. Çocuğunuza olan sorumluluklarınızı sevgiyle yerine getirin, aynı zamanda eşinizle evliliğinizi sağlıklı bir biçimde yürütün. Sadece çocuğunuzla değil eşinizle de bütünlesin. İçsel mutluluğunuzu sade bir noktaya kilitlemeyin. Çünkü bu size zaman içinde eşiniz çocuğunuzun ve kendinizin mutsuzluğu olarak geri döner.
    Asla eşinizin annesi olmayın
    Kadınlar anne olduktan sonra, anne rolünü o kadar benimsiyorlar ki, bu rolü yaşamlarına genelliyorlar. Eşlerine de tıpkı çocuklarına davrandıkları gibi davranıyorlar. Bir süre sonra, eşleri de onları hayat arkadaşları ve kadınları olarak değil de anneleri gibi görmeye başlıyor.
    Eşlerini aldatan erkekler üzerinde yapılan bir çalışma bize şunu gösteriyor: Eşlerini aldatan erkekler, eşlerini eş olarak değil de, daha çok anne gibi görüyorlar. Anne gibi sevecen, koruyucu, kollayıcı, şefkatli tanımlamalarını kullanıyorlar. Bu eşlerin bazıları, karılarını aldattıklarını bile, gidip eşlerine söylediklerini ifade ediyorlar. Tıpkı yaramazlık yapan bir çocuğun, yaptığı yaramazlığı gidip annesine söylemesi gibi.
    Bazı kadınlar kişilik yapılarından dolayı anaçtırlar. Çocuklarına, eşlerine ve çevrelerinde sevdikleri herkese kol-kanat gererler, korurlar, her ihtiyaçlarını anında karşılamaya çalışırlar. Bu kadınlar "hayır" demeyi bilmezler. Aşırı fedakârdırlar.
    Bazı kadınlar ise, anne olduktan sonra, eş rollerini de anne rolüne çevirirler. Anne olma rolünü, kontrol etmek, kontrolcü olmak olarak algılayıp, çocuklarını ve eşlerini sürekli kontrol ederler. Ama buradaki kontrol kuşkuculuk ve kıskançlık anlamında değildir. Örneğin eşlerini öğleyin arayıp, yemek yiyip yemediklerini sorarlar, ne yediğini sorarlar, bir annenin çocuğuna yaklaştığı gibi yaklaşırlar eşlerine. Sabah evden çıkarken kıyafetlerini kontrol ederler ve üşüyebileceğim söyleyerek daha kalın giyinmelerini isterler.
    Eşlerine anne olan kadınlar eş rollerinden çıktıkları için, eşleriyle çatışmalara girmezler, kapris yapmazlar, kıskançlık etmezler, eşlerinden talepleri çok az olur. Ancak bunun yanı sıra, evlilikleri ve eşleriyle olan iletişimleri sağlıklı değildir. Eşlerine anne olan kadınlar kendilerince mutludurlar ama ya eşleri
    Pek çok erkek, eşinin anne gibi olmasından şikâyet eder. Bu Şikâyetini eşine de dile getirir. Gerçek bir eş istediklerini, anne itemediklerini söylerler. Sizin de eşiniz böyle uyarılarda bulunuyorsa, lütfen dikkate alın. Eşinizin bir çocuk olmadığının, yetişkin biri olduğunun farkına varın. Kocanızın bir anneye bir eşe ihtiyacı olduğunu unutmayın. Tabiî ki, gerektiğinde şefkatle yaklaşacaksınız, gerektiğinde onu fark etmediği olumsuzluklara karşı uyaracaksınız ama bu bir annenin değil bir eş yaklaşımıyla olmalı.
    Eşinize anne olup olmadığınızı, annelik rolünüzü eş rolünüzle karıştırıp karıştırmadığınızı kendi kendinize analiz etmeye çalışın. Eşinize anne gibi yaklaşıyorsanız bunu hemen değiştirmeye başlayın. Erkekler annelerini çok severler ama bir sevgili olarak sevecek partner de ararlar, öyle değil mi Eşinize başka partnerler aratmayın. Onun sevgilisi olun, annesi değil.
    Evli erkeklere şu sorular sorulduğunda, bakın nasıl yanıt veriyorlar:
    Eşinizin, bir anne gibi üzerinize düşmesini ister misiniz
    Yanıtlar: Hayır.
    Eşinizin sürekli sizi kontrol etmesi hoşunuza gider mi
    Yanıtlar: Hayır.
    Eşinizin zaman zaman size karşı anneniz gibi şefkatli ve koruyucu davranmasını ister misiniz
    Yanıtların yüzde doksanı "hayır", yüzde onu "bazen".
    Eşinizin sizin adınıza, sizden habersiz,, sizin iyiliğiniz için i varlar alması hoşunuza gider mi
    Yanıtlar: Hayır.
    Eşinizin size yemek yeme, giyinme tarzınız ve diğer konulu ısrarcı olmasını ister misiniz
    Yanıtlar: Hayır.
    Eşinizde annenizde olan hangi özelliklerin olmasını istersi
    a) Kişilik yapısı
    b) Koruyuculuğu
    c) Çocuklarına ilgili ve sevgi dolu bir anne olması
    d) Ev işlerinde becerikli olması
    e) Güzel yemekler yapması
    f) Kontrolcü olması
    g) Sorun çözücü olması
    Bu yanıtlardan en çok seçilen, (c) ve (e) seçenekleri oldu. Bu ankete katılan erkeklerin hepsi, eşlerinin çocuklarına iyi bir anne olması ve güzel yemekler yapmaları seçeneğini seçtiler. Erkeklerin annelerinde olan özelliklerden eşlerinde olmasını istedikleri sadece iki özellik çıktı. Erkekler onları koruyup kollayan, onlar adına kararlar alan, kontrolcü, baskıcı, her sorunu çözmeye çalışan, kısacası annelerine bu anlamda benzeyen özelliklere sahip eşler istemiyorlar.
    (Bu anket, yaşlan otuz ile kırk beş arasında değişen, yüz erkeğe yapıldı.)
    O halde evliliğinize anne olma rolünüzü ve sorumluluğunuzu sadece ve sadece çocuğunuzla ilgili alanlarda yerleştireceksiniz. Çocuğunuzun annesi olacaksınız, eşinizin değil.
    Anne olmayı benimseyemedinizse...
    Bazı kadınlar gerek kişilik yapıları, gerekse yaşam tarzları nedeniyle anne olmayı bir türlü benimseyemezler. Pek çok kadın danışanımdan, "Ben anne olmak için yaratılmamışım" cümlelerini çok duyarım. Bu kadınlar anne olmanın getirdiği sorumlulukları taşımakta zorlanırlar. Çocuğun peşinden koşmak, çocuğun yemek ve uyku düzenini sağlamak ve çocuğun düzenine göre yaşamını ayarlamak, çocuğun dersleriyle ilgilenmek, çocuğun duygusal yaşamını paylaşmak, arkadaş ilişkilerini kontrol etmek, arkadaşlarını ve arkadaşlarının ailelerini tanımak, çocuğa sosyal alanlar oluşturmak, çocuğun yeteneklerini keşfedip (spor, güzel sanatlar vb.) Bu yetenekleri doğrultusunda onu desteklemek ve bunun gibi daha pek çok sorumluluk ve uğraşı, bazı kadınlara büyük bir yük gibi gelir.
    Bebeğinin uyku saati geldiği halde sokaklarda vitrin vitrin dolaşan, çocuğun dersi olduğu halde televizyonun sesini hiç kısmadan dizilerini seyreden, gece geç saatlere kadar çocuğu-sokakta oynamasına izin veren, disiplin sağlamaya gerek duymayan, çocuğu kendi haline bırakan anneler de yok değil. Kimi anneler de, kariyerinin peşinde koşmaktan, çocuğuyla terince ilgilenmiyor. Toplantılar, seyahatler derken çocuğunun kişilik yapısını tanımayan anneler de var.
    Tüm bunlar kadının anne olma sorumluluğunu yüklenememesi, gezmek, sosyal yaşam, iş hayatı ve kariyer beklentilerinin,kendi yaşamında daha öncelikli ve birinci sırada yer almasından kaynaklanıyor. "Annelik rolünüzü hayatınızın merkezi yapmayın" diyorum ama bu demek değil ki, sorumluluklarınızı yaşamınızda geri planlara atın.
    Kişilik yapınız anne olma sorumluluğunu taşımakta sizi zorlayabilir. Arkadaşlarla buluşmak, gezmek, iş toplantıları size daha keyif veriyor olabilir. Ama çocuğunuzla geçireceğiniz zamanlar da size keyif verecektir. Bunu bir zorunluluk değil de keyifli bir uğraş olarak görmelisiniz.
    Zaten çocuklar, annelerine olan bağımlılıklarını her yıl biraz daha azaltırlar ve kendi özerkliklerini geliştirmeye çalışırlar Çocuğunuzu bir yük, size bir engel olarak görmekten vazgeçin.Elbette sosyal yaşamınız da olacak, iş hayatınız da devam edecek. Yaşamınızdaki her şeye nasıl zaman ayırıyorsanız, çocuğunuza da ayırmanız gerek.
    Düşünün ki, makyaj yapmak için bile zaman ayırıyor ve güzel olması için özen gösteriyorsunuz. Alelacele yaptığınız makyâjlar güzel olmuyor. Bu kadar basit bir olay bile özen ve zaman gerektirirken, çocuğunuzun gerek fiziksel gerekse psikolojik olarak büyümesi için de zaman ve özen gerekiyor. Çaba gösteriyor ama yapamıyorsanız, bu durumda danışmanlık ve uzman yardımı almalısınız.
    Anne olmak da bir sanat, bu sanatı öğrenmelisiniz. Pek kadın makyaj kurslarına, güzellik kurslarına, spor merkezlerine rahatlıkla gidebiliyor. Daha güzel olmak, daha güzel bir vücuda sahip olmak adına bunun yöntemlerini öğrenmek için pek çok paralar harcanıyor, zaman ayırılıyor. Daha nitelikli bir anne olmak için neden bir danışmandan yardım alınmasın ki Neden anne olmanın, çocuğa nasıl yaklaşılacağının yöntemleri öğrenilmesin ki
    Genellikle bu tür danışmanlıklar anlamsız, zaman ve para kaybı olarak görülür ama çocuk ergenlik dönemine gelip de aile içinde ciddi sorunlar çıkmaya başlayınca soluk psikologlarda alınır. Ve anne-baba çocuklarının bir an önce düzelmesini isterler. Kısacası uzmandan mucizeler beklerler. Tabiî ki sorunlar çıktığında uzman yardımı alınmalı ama temelden sağlam adımlarla gitmek, koruyucu amaçlı danışmanlıklar almak, ileride var olabilecek sorunları aza indirir.
    Anne olma sanatını öğrenmekten çekinmeyin ve gecikmeyin. Evliliğinize anne olma sanatını da yerleştirin.
    Evliliğiniz ve babalığınız
    Erkekler baba olmaya can atarlar. Baba olmak onlar için erkekliğin bir kanıtı ve aynı zamanda soyun devamı anlamına gelir. Her ne kadar 2000´li yılları yaşıyor olsak da ve her ne kadar cinsiyet ayırımı yapmıyoruz desek de, halen pek çok babanın gönlünde erkek çocuk yatar. Çünkü soyu erkek çocuğu devam ettirir düşüncesi beyinlerine yerleşmiştir.
    Bu yıl (2003) bebeğinin cinsiyetini öğrendiğinde hayal kırılığına uğrayan bir baba tanıyorum. Kendisi en iyi okullarda okumuş, yurtdışında görev yapmış, konuşmaları ve düşünceleri oldukça çağdaş bir genç erkek olmasına karşın, çocuğunun kız Bacağını öğrendiğinde, "Neden erkek değil ki Keşke erkek ol-Saydı" demesi beni çok şaşırtmıştı. Çağdaşlaşıyoruz diyoruz ama zihinlerin içi medeniyete ulaşmadıkça, çağdaşlık sadece görüntüde kalıyor. Ne yazık!
    Baba olmanın da anne olmak gibi bir sanat olduğuna inanıyorum. Öğrenilmesi ve sürekli geliştirilmesi gereken bir süreç.Erkekler çocuklarının olacağını öğrendiklerinde çok sevinir ama kadınlar kadar hassas duygular hissedemezler. Bebek doğduğunda ise ortam o kadar karmaşa içindedir ki, kafaları sır, panik olurlar ve ne yapacaklarını bilemezler. Baba olduklarını hissetmeleri zaman alır. Bebek büyüdükçe erkeğin baba olma duygusu da büyümeye ve artmaya başlar.
    Erkekler çocukları doğduktan sonra eşlerinin değiştiğini düşünürler, bu düşüncelerinde de haklıdırlar. Eskiden sadece kendileriyle ilgilenen eşleri gitmiş, kendisini bebeğe adamış biri gelmiştir. Artık eve gelindiğinde, hazırlanmış özenli sofraların yerini, bulaşıkla dolu bir mutfak, geceleri mum ışığında dinlenen romantik müziklerin yerini, durmadan ağlayan bebeğin sesi, tek çizgili ütülenmiş pantolonların yerini, ütüsüz pantolonlar, incecik vücutlu ve güler yüzlü eşin yerini de, stres dolu ve kilolu bir eş almıştır.
    Günler geçtikçe ve bebek büyümeye başladıkça eski düzen yerine gelmeye başlar. Erkeğin de yardımı ve paylaşımıyla günlük yaşam daha düzenli bir hale gelir.
    Bu arada erkek baba olmayı evliliğine yerleştirmekte kadın kadar zorlanmaz. Çünkü erkek için her şey kendiliğinden oluşuyordur. Doğum odasından kucağına verilen bebek, anne bakımı sayesinde günbegün büyüyen çocuk, erkeğin hayatında radikal değişimlere neden olmaz. En radikal değişim, birden bire artan masraflardır.
    Erkekler baba olma duygularını, çocuklarından geri almaya başladıklarında daha net hissederler. Çocuk ona gülümsediğinde, "baba" dediğinde, "baba" diye koştuğunda erkek, baba olmayı deneyimlemeye başlar. Her erkek kendi kişilik yapısı (bkz. "Kişiliğiniz ve babalığınız" ) özeliklerine göre farklı baba modelleri oluştururken,baba olmak erkeği evliliğine ve eşine daha çok bağlayan bir faktör olarak karşımıza çıkar. Ancak erkekler çocuğun büyümesi ve yetiştirilmesi konusundaki sorumluluklarından kaçmayı seçerler. Bu görev sanki kadına verilmiş gibi, erkek sadece çocuğun oluşmasından sorumluymuş gibi bir psikoloji vardır. Ta ki, çocuk büyüyene kadar bu durum böyle devam eder.
    Çocuk büyümeye başladığında, özellikle de ergenlik dönemi başlarında babalar birden bire devreye girerler. Çılgınca yasaklar koymaya başlarlar, sözlerini geçirmeye büyük çabalar gösterirler, cezalar verirler, çocuklarıyla çatışmalara girerler ve genellikle de anneler arada kalırlar. Erkekler eş ve baba rollerini genellikle birbirine karıştırmazlar. Ancak bazı erkekler eşleri anne olduktan sonra, eşlerine sadece anne rolünü yüklerler; bazı erkekler de baba olduktan sonra ciddi değişimler göstererek eşlerine de baba olurlar. Kimi erkekler de baba olmanın gereklerini hiçbir zaman yerine getirmezler, evliliklerine baba olmayı yerleştiremezler. Bu sağlıklı olmayan durumlar evliliğin zedelenmesine neden olur.
    Eşinizi sadece anne olarak görmeyin
    "Sen artık annesin..."
    Bu cümle erkek tarafından ö kadar çok söylenir ki, kadınlar bu cümleyi duymaktan nefret ettiklerini söylerler. Erkek, eşi anne olduktan sonra, ona farklı bir anlam yükler. Kutsallık, meleklik, erişilmezlik vb. gibi kavramlar bebeğin ilk doğduğu günlerde kadına yüklenirken, daha sonraları bu yüklemeler yerini olgun olma beklentilerine bırakır.
    "Sen artık annesin, böyle giyinemezsin."
    "Sen annesin, eskisi gibi gezip tozamazsın."
    "Sen artık anne oldun, kendini genç kız gibi zannedemezsin, daha ağır başlı olmalısın´
    Erkeğin bu uyarıları ve bu tarz düşünme biçimi eşi için geçerlidir ama erkek bu yüklemeleri kendisine yapmaz.
    Çocuk sahibi olduktan sonra eşi tarafından sadece anne olarak görülen kadınların sık sık depresyona girdiklerini, günlük yaşamlarında stres içinde olduklarını, kendilerine olan öz güvenlerinin zedelendiğini ve eşleriyle iletişim kurmakta zorluk ,çektiklerini biliyoruz.
    Siz de eşinize böyle duygusal ve psikolojik bir yüklemede bulunuyorsanız bilin ki, evliliğinizde bir süre sonra tehlike çanları çalmaya başlayacaktır. Unutmayın ki, eşiniz sadece çocuğunuza karşı anne, hayatının tüm alanlarında değil. Eşinize kadın olduğunu, sizin için ne kadar değerli olduğunu, onu çok beğendiğinizi, cazip ve güzel bulduğunuzu, yeteneklerini onayladığınızı söylemeli ve hissettirmelisiniz ki, eşiniz de kendisine güvensin ve evliliğiniz sağlam temeller üzerinde devam etsin. Her fırsatta ona anne olduğunu hatırlatmak çok da doğru bir davranış olmasa gerek.
    Bu davranışınızın altında, sizin baba olmayı evliliğinize nasıl yerleştirdiğiniz yatıyor. Siz baba olarak, eşinizden çok fazla annelik rolü istiyorsunuz. Ona sadece anne olma sorumluluğunu vererek kısıtlıyorsunuz. Onu belli bir alanda tutmak istiyorsunuz ama bu çok sağlıksız. Belki de eşinizi kıskanıyorsunuz, belki de onunla kişilik savaşına giriyorsunuz yani onu kabullenmiyorsunuz.
    Kimi erkekler eşlerine karşı gizli bir kabullenmeme ve kıskançlık duyguları beslerler. Bu duygular uzun zaman açığa çıkmaz çünkü aynı zamanda eşlerini çok severler. Ne zaman ki, eşleri anne olur, işte erkek için aranan fırsat ayağının dibine gelmiştir. O artık bir annedir ve ona göre yaşamalıdır. Yaşamı kısıtlı olmalıdır. Erkek, eşinden beklentilerini ve ona karşı beslediği bilinçaltı duygularını, onun anneliğini bahane ederek açığa çıkarabilir. Açıkça kıskançlık yapmaz ama "Anne oldun, artık böyle giyinme" diyerek, dolaylı yoldan eşini kısıtlamaya başlar. Siz de baba olduktan sonra, evliliğinizde bu ya da buna benzer duygular yaşıyor, buna benzer tepkilerle eşinize yaklaşıyorsanız bilin ki, hata yapıyorsunuz. Bir an önce bu yaklaşımlarınızdan vazgeçmeli ve eşinizi olduğu gibi kabul etmeye çaba göstermelisiniz.
    Asla eşinize baba olmayın
    Eşlerine anne olan kadınlar olduğu gibi, eşlerine baba olan erkekler de var. Bu erkekler baba olduktan sonra, baba olma rollerini eşlerine de genellerler. Eşlerine tıpkı bir babanın, çocuğuna davrandığı gibi davranırlar. Eşlerine sürekli karışırlar, yol gösterirler, eşlerinin devamlı hata yaptıklarını düşündüklerinden onları hep uyarırlar, yanlışlarını yüzüne vurmaktan çekinmezler, eşlerine doğru yolu göstermek için uğraşırlar, eşleri hata yaptığında bağırır, küser ya da duygusal cezalar verirler.
    Eşlerinin herhangi bir konuda tek başına karar almasını istemezler, tepki verirler. Bu erkeklerin eşleri kocalarına sormadan saç şeklini ve rengini değiştiremez, bir arkadaşıyla dışarı çıkamaz, tek başına alışveriş yapamazlar.
    Eşlerine baba olan erkekler, tıpkı bir babanın çocuğuna kaygılanması gibi, eşlerini merak eder, kaygılanırlar. Eşleri bir yere gittiğinde, başına kötü bir şey gelir diye ya çok merak ederler ya da gideceği yere eşlerini kendileri götürürler. Eşleri hastalandığında, kendilerine iyi bakmadığı için kızarlar, sağlığına Dikkat etmediği için öfkelenirler. Kocaları eş gibi değil de, baba gibi olan kadınlar bu durumdan hiç de hoşnut değildirler. Kendilerini küçük bir kız çocuğu gibi hissettiklerini söylerler.
    Bu iletişim biçimi sağlıklı bir iletişim değildir. Zamanla eşler arasında kavga ve tartışmaların çıkmasına, kadının isyan etmesine kadar olumsuz sonuçlara varabilir. Kadınlar bir baba değil de bir koca istediklerini ifade ettiklerinde eşlerinin büyük tepkileriyle karşılanır ve nankörlükle suçlanırlar.
    Siz nasıl bir baba ve eşsiniz bilemiyorum ama baba olma rolünüzü evliliğinize bu şekilde yerleştirdiyseniz acil önlemler almanızda fayda var. Karınızın sizin öğütlerinize değil de sohbetinize ihtiyacı var. Karınızın sizin takibinize değil de ilginize ihtiyacı var. Karınızın sizin eleştirilerinize değil de onayınıza ihtiyacı var. Evlilik paylaşımdır, müşterek yaşamınızın, duygu ve düşüncelerinizin paylaşımıdır. Tabiî ki, birbirinizi eleştirdiğiniz zamanlar, olaylar ve durumlar olacaktır ancak bu sorunlar birlikte, her ikinizin de çözüm önerileriyle olumlu sonuçlara varacaktır. Tek tarafın istekleri doğrultusunda değil.
    Size eşinizle empati kurmanızı, kendinizi onun yerine koymanızı öneririm. Yani rolleri değiştirin. Eşinizle empati kurduğunuzda, eminim ki, onu daha iyi anlayabilecek ve sadece çocuğunuza baba olmayı, eşinize ise eş olmayı seçeceksiniz.
    Baba olma sorumluluğunu gerçekleştirin
    Beş yaşındaki Murat, babasının kendisiyle hiç oyun oynamadığından şikayet ediyordu, babası ise ona fazlasıyla oyuncak aldığını, bu oyuncaklarla yeterince oyun oynayabileceğini anlatıyordu.
    Üç ve yedi yaşında iki çocuk annesi Selma, eşinin çok iyi bir koca ama asla iyi bir baba olmadığını ifade ediyordu.
    On altı yaşındaki Can, anne ve babasının mutlu bir evliliği olduğunu ancak babasının kendisiyle hiçbir şeyi paylaşmadığından yakınıyordu.
    İki aylık bebek annesi Yeşim, bebek doğduğundan beri eşinin eve geç geldiğinden ve bebekle asla ilgilenmediğinden yakınıyordu.
    Bu şikayetler sonsuz sayıda çoğaltabileceğimiz gerçek yasam öyküleri. Bu öykülerin başrol oyuncuları ise, baba olma sorumluluğunu alamayan erkekler. Baba olmayı evliliklerine ve ailelerine yerleştiremeyen erkekler. Bu erkeklerin kişilik yapılarına baktığımızda ortak bir özellik dikkatimizi çekiyor: sorumluluk duygularının yeterince gelişmemiş olması.
    Baba olmayı benimseyemeyen ve evliliklerine yerleştiremeyen erkekler, eşlerinin ve yakınlarının uyarılarına kulak asmazlar ve kendi bildiklerini okurlar. Küçük çocuklarıyla ilgilenmedikleri gibi, genç çocuklarıyla da paylaşımlarda bulunmazlar, sevgi ve ilgilerini tam olarak yansıtamazlar.
    Bu durumda kadın hem anne hem de baba rolüne mecburen bürünür. Her iki sorumluluğun altında zorlanan kadın, sorunlarını eşiyle çözemediği için evlilikte çatışmalar başlar. Kadın kendini sorgularken, erkek ne yazık ki hiçbir şekilde kendisini yargılamaz ve sorgulamaz.
    Çocukların, annelerine olduğu kadar, babalarına da ihtiyaçları var. Annenin sevgisi ve ilgisi çocukta farklı etkiler oluştururken, babanın ilgi ve sevgisi çocuk üzerinde bambaşka etkiler oluşturur. Çocuk anne ve babasından aldığı ilgi ve sevgiyi iç dünyasında biçimlendirerek ruhsal dengelerim oluşturur,kişilik gelişimini olumlu yönde sürdürür, ergenlik gibi fırtınalı dönemleri olabildiğince sakin geçirebilir. Baba olmak sadece çocuğun maddi ihtiyaçlarını karşılamak anlamına gelmez, çocuğun duygusal gereksinimlerine de yanıt vermek gerekir. Çocuğunuzun her türlü bakımını sadece eşinize yüklerseniz, ne kadar iyi bir eş olursanız olun, baba olma sorumluluklarınızı hayata geçiremediğiniz için, bir süre sonra eşinizle de aranızda sorunlar yakmaya başlayacaksınız.
    Eşiniz ve yakın çevrenizdeki kişiler sizi bu anlamda uyarıyorsa, lütfen bu uyarılara kulak verin. Eşinizle bu konuda konuşun. Baba olarak sizden beklentilerini anlatmasını isteyin Yapamadığınız durumlarda sizi uyarmasını ve size destek olmasını önerin. Kendinizi ciddi anlamda baba olma programı alın. Baba olan arkadaşlarınızla sohbet edin, onlara merak ettiğiniz konuları sorun. Sorumluluklarınızdan kaçmak yerine onlara sahip çıkın ve evliliğinize baba olmayı yerleştirin. sandığınız kadar ve gözünüzde büyüttüğünüz ölçüde zor değil hatta çok da hoş ve keyifli. Yaşamınıza dinamizm katacağında emin olabilirsiniz!
    Evlilik ve anne-baba olmak
    Evlilik özen gösterilmesi gereken bir süreç; sevgisiz, bakımsız olduğunda hastalanabilir ve soluk alamaz hale gelebilir. Çocuk da özen gösterilmesi, ilgi gösterilmesi gereken, sevgiyle beslenen, büyüyen bir varlık. O da özensiz ve bakımsız olduğunda sağlıklı olamaz. Hem evlilik sağlıklı olmalı, hem çocuk ya da çocuklar.
    Bu anlamda eşlere çok büyük sorumluluklar ve görevler düşmekte. Evlilik kötüye gidiyorsa çocuklar bundan çok olumsuz yönde etkilenirler, çocuklar mutsuzsa aile bu mutsuzluk olumsuz etkilenir. Birbirlerini hem olumlu hem de olumsuz olarak tetikleyen bu yaşantıları dengelemek eşlerin elindedir.
    Evlilikler genellikle çocuk doğuncaya kadar sorunsuz gittiği görünür. Çocuk dünyaya geldikten sonra eşlerin anlaşmazlıkları artar. Acaba gerçekten böyle midir Gerçekten de eve gelen bu üçüncü, küçücük şahıs iki yetişkini birbirine düşürebilir mi Yanıtları bir sonraki bölümde bulabilirsiniz.

    ÇATIŞMALAR
    Karı-koca olarak mı, yoksa anne-baba olarak mı çatışıyorsunuz Çoğu kavganın derininde "uzlaşmamak" yatar. Kavgalar uzlaşmak için yapılsaydı, her kavganın sonunda taraflar kendi düşüncelerine daha da güçlü sarılmazlardı.
    Kavgaların arkasındaki gerçek
    Her evlilikte tartışma ve kavga olur. Sonra eşler anlaşır, barışır ve mutlu sona ulaşılır. Tartışma ve kavgaların konulan evlilikten evliliğe değişir. Ancak evli çiftler hep şunu söylerler: "Çocuğumuz olmadan önce hiç kavga etmezdik, çocuk olduktan sonra birbirimizi yer olduk´
    Gerçek bu mudur acaba Hiçbir şeyden habersiz, hiçbir suçu olmayan, karnı doymuşsa, altı temizlenmişse, gazı çıkarılmışsa ve sevgi duygusunu hissetmişse yatağında mışıl mışıl uyuyan minicik bir bebek, kocaman iki yetişkini nasıl olur da birbirine düşürür. Elbette gerçek bu değildir. Gerçek; çocuk doğduktan sonra eşlerin o güne kadar birbirlerinin tanımadığı yönlerinin, davranışlarının, o güne değin bilmediği tepkilerinin yeni yeni ortaya çıkmasıdır. Ve eşlerin birbirlerinin bu yeni tanıştıkları yönlerine tepki vermeleridir.
    Uykusuna çok düşkün bir erkek, evliliğinde bu konuda eşiyle çatışma yaşamaz. Ama bebek olduktan sonra durum değişir. Kadın kocasından gece uyanmasını ve kendisine bebeğin bakımı konusunda yardım etmesini istediği an sürtüşmeler başlayabilir.
    Tertipli ve temiz bir kadın, iki kişi olmanın verdiği kolaylık-a ev işlerini kısa zamanda bitirir. Ama bebek olduktan sonra ev işlerine fazla zaman ayıramadığından kocasının aslında ne kadar dağınık bir erkek olduğunu fark edebilir. Kocasının dağınıklığını eleştirip daha tertipli olmasını istediğinde kavga çıkabilir.Ya da tam tersi olabilir, erkek titiz bir yapıya sahipse,bebek olduktan sonra eşinin değiştiğini ve pasaklı olduğunu söyleyerek tartışma konusu yaratabilir.
    Çocuk büyüdükçe eşlerin tartışma konulan da büyür gibi görünür. Çocuk için giysi seçimi bile sorun yaratan bir nede olabilir.
    "Hava soğuk, bu çocuğu üşüteceksin, daha sıkı giydir"
    "Bu sıcak havada çocuğu ne biçim giydirmişsin, pişecek, çıkar üzerindekileri, hafiflet biraz"
    "Sen niye her şeye karışıyorsun, ben biliyorum onu nasıl giydireceğimi."
    Ya yemek zamanı Her evde işkence saati olabilecek potansiyel bir zamandır.
    "Çocuğu çatlatacaksın, yeter, bak, zaten yemek istemiyor" "Bu çocuğu az yediriyorsun, aç kalıyor vallahi." "Yahu bıraksana çocuk kendi yesin, koca çocuk oldu artık"
    "Zorlamasana, yemezse yemesin, bir öğün yemese ölecek"
    Uyku saatleri de, yemek saatlerinden aşağı kalmaz;
    "Bu gece sen uyut, her gece ben uyutuyorum, öf be"
    "Bu çocuk kendi kendine ne zaman uyuyacak Alıştırdın.Çıldıracağım, saatlerdir bekliyorum ve uyumuyor, ne biçim çocuk yetiştiriyorsun sen "
    "Bu çocuk sadece benim çocuğum mu Bu gece de senin sıran.“
    Ya gece uyanmaları! Eşlerin kavga etmesi için en uygun zamandır.
    "Duymuyor musun çocuk ağlıyor, bu gece de kalk sen bak."
    "Çocuk uyandı, sabah erkenden işe gideceğim, git bak çocuğuna.",
    "Ne biçim çocuk bu Bir çocuk her gece yansı uyanır mı yahu Sen yaptın bunu böyle"
    "Sen çocuğunu yanına al, ben içeride uyuyacağım."
    Çocuk yürümeye başladığında, konuşmaya başladığında, koşmaya başladığında ve hemen hemen her yaptığı davranışta, eşler birbirlerini suçlayacak bir şeyler bulurlar.
    "Senin yüzünden geç yürüdü, korkuttun çocuğu." "Sana çektiği için geç konuştu çocuk."
    "Şu çocuğun peşinden koş, her gün düşüp bir yerini yaralıyor, ne kadar ilgisizsin."
    Karşılıklı bu suçlamalar, çocuk annesi ya da babasının tasvip etmediği bir davranışı yaptığında kavgaya kadar gidebilir.
    "Bu çocuğu sen böyle yetiştirdin.." "Kalk söyle şu çocuğuna terbiyeli olsun.." "Bırakmadın ki, şu çocuğu ben eğiteyim."
    Çocuk karnesini aldığında eğer karnede zayıf notlar varsa, eyvah!
    "Sana kaç kere özel öğretmen tutalım dedim, al işte..."
    "Bir gün gezmenden vazgeçip eve erken gelseydin, çocuğunu çalıştırsaydın, bu notlar gelmezdi..."
    "Senin bağarmaların yüzünden, çocuğun notlan düştü."
    "O kadar ilgisizsin ki, benim çabamla bu kadar oluyor işte..."
    Evlerde bunlara benzer manzaralar çok yaşanır. Anne-babalar çocuk yüzünden tartışıyor gibi görünseler de, aslında tartışla nedeni kendileri ve birbirleridir. Anne-baba olarak tartışmak başka, eş olarak tartışmak başkadır. Eşler kendi anlaşmazlıklarını birbirlerinin anne-baba rollerine ve sorumluluklarını yükleyerek, yansıtma yaparlar. Bu durumdan en çok zararı cuklar görür. Onlar anne-babalarının kendileri yüzünden kavga ettiklerini sanarak üzülür, ağlarlar. Görüntü de gerçekten öyledir ama bu sadece bir yansımadır, eşlerin anlaşmazlıklara yansıtma biçimleridir. Eşlerin kendileri de durumun farkında değillerdir.
    Anne-baba olarak tartışmak
    Anne ve baba olmanın dünyanın en zor mesleği olduğun^ her zaman söylüyorum. Anne ve baba olarak sorumluluklarımız kaçınılmaz. Bu sorumluluklarımızı sevgiyle yerine getirdiğimiz sürece hayat hem çocuk hem de bizim için kolay olur.
    Zaman zaman eşimizin davranışları, çocuğa karşı tutumu bize yanlış gelebilir; onunla az ilgilendiğini, ona yeterince zaman ayırmadığını, bunun da çocuk üzerinde olumsuz etki yap tığını düşünebiliriz. Çocuğa yersiz çıkışları, bağırmaları, disiplin şekli, koyduğu sınırlar, hoşgörüsü ya da hoşgörüsüzlüğü bizi rahatsız edebilir.
    Siz çocuğunuz hata yaptığında bunu onunla konuşarak çözümlemek gerektiğine inanırken, eşiniz ceza yöntemini seçebilir. Siz çocuğunuzu kitap okuyarak uyutmak isterken, eşinil kendi kendine uyuması gerektiğine inanabilir. Siz çocuğunuzun ödev yaparken yalnız olmasını, daha sonra ödevlerini kontrol etmeyi doğru bulurken, eşiniz onun yanında oturup ö yaptırıyor olabilir. Siz çocuğunuzun dışarıda arkadaşlarıyla oynaması gerektiğini savunurken, eşiniz onun bir sokak çocuğu olmasını istemediğini, arkadaşlarını eve çağırıp oynaması gerektiğini söyleyebilir. Çocuğunuz büyüdükçe, koymanız gereken kurallar değişecek, anne-baba olma sorumluluğunuzda içerik de biraz değişecektir. Artık çok fazla koruyucu olmanıza gerek kalmayacak, çocuğunuz kendi kararlarını alabilecek, bazen size danışmayacaktır bile. Mesleğini kendisi seçecek, arkadaşlarını kendisi seçecek, sevgilileri olacak, eşini de kendisi seçecektir.
    Çocuğunuzun iyiliği adına, sadece ve sadece çocuğun gelişimi için yapılan tartışmalar, sizin anne-baba olarak çatıştığınız anlamına gelir. Ancak bu çatışmalarda, karşı tarafa yöneltilen üslup son derece önemlidir. "Hayatım, bırak ödevini kendisi yapsın, sonra kontrol edersin" ile "Yahu bırak, çocuk kendisi çalışsın, aptal ettin çocuğu, amma inatçısın" eleştirisi, anne-baba olarak değil, eşlerin kişilik çatışmalarını içerir.
    Anne-baba olarak çatışmak ve ortak bir noktada buluşmak, çocuk için en iyi doğruyu bulmaya çalışmak, aslında olması gerekendir. Anne ve baba, anne-baba sorumluluklarını devreye sokarak, çocuklarının gelişimi için en doğruyu ararken elbette çatışırlar. Düşünce fırtınaları olmalıdır ve bunun sonucunda genellikle olumlu durumlar ortaya çıkar. Sorumluluk sadece anneye ya da sadece babaya kaldığı zaman çatışma çıkmaz ama gelişme de ağır ilerler.
    "Bir elin nesi var, iki elin sesi var" diye bilinen atasözümüz aslında ne kadar da doğrudur. Çocuk hastalandığında, ateşi çıktığında, okulda ya da arkadaşlarıyla ciddi bir sorun yaşadığında, anne-baba olarak kafa kafaya vermek, tartışarak da olsa en doğru çözümü üretmeye çaba göstermek ve olumlu sonuçlar elde etmek, çocuğun gelişimi ve ailenin bütünlüğü için en olması gemken davranış biçimidir. Gönül ister ki, hiç tartışmadan ve çatışmadan doğrulara ulaşılsa ama her zaman böyle olması da Mümkün değil. Üstelik iki düşünen beyinden, çok farklı çözümler çıkar.
    Siz de eşinizle sadece ve sadece çocuğunuzun gelişimi için Düşünce boyutunda tartışıyor, birbirinizi suçlamadan ve kırmadan doğrulara ulaşmaya çalışıyorsanız bilin ki, anne-baba olarak çatışıyorsunuz. Bu çatışmalar tabiî ki olacak ama belirttiği gibi, birbirinizin kalbini kırmadan, kişiliklerinizi örselemede ve en önemlisi de çocuğunuza duyurmadan, onun kendisini suçlu hissetmesine olanak tanımadan. Zaten zaman içinde ikinizin de çocuğunuza yaklaşımınız, onun adına doğrular benzer olmaya başlayacaktır.
    Karı-koca olarak çatışmak
    Anne-baba olarak düşünce ayrılıklarına düşmek ve sonra sağlıklı çözümlere ulaşmak doğal. Karı-koca olarak da far düşüncelere, farklı görüşlere sahip olmak doğal. Hiçbir ir bir diğerinin eşi-benzeri olmaz. Hiçbir insan bir başka inşa aynı düşüncelere ve bir olay karşısında aynı görüşlere sahip olamaz, karı-koca olsalar bile. Önemli olan farklı düşünceleri bir araya getirip, bu farklı düşüncelerden her iki taraf için ve için olumlu sentezler çıkarmaktır.
    Evliliklerde genellikle eşlerin farklı düşüncelere sahip olmaları çatışmalar yaratır. Her iki taraf da kendi düşüncesinin da kararının doğru olduğuna inandığından, diğer eşe baskı par. Kendi düşüncesini ya da kararını karşı tarafa kabul etmek için uğraşan eş, ciddi bir dirençle karşılaşabilir. Bu direncin sonunda da kavga çıkar. Eşler kendi doğrularını savunma| geçerler ve birbirlerinin doğrularını kabul etmezler. Birbirlerini karşılıklı eleştirirler, bu eleştiriler çoğu zaman hakarete dönüşebilir ve birbirlerini yok yere kırarlar. Kimi eşler surat asar, kimisi küser, kimisi de kavgadan sonra hiçbir şey olmamış gibi yata devam eder. Eşler arasındaki bu çatışmalar her iki tarafı olumsuz etkiler. Birbirlerine olan saygı ve sevgi zedelenir, güvenleri kırılır, cinsel yaşamları negatif yönde etkilenir.
    Karı-koca olarak tartışabilirsiniz ancak bu tartışmalar medeni boyutlarda olmalıdır. Hakaretler, küfürler ve şiddet asla olmamalıdır. Birbirinizin zayıf yönlerini yüzünüze vurmanız, geçmişte yapılan hataların ortaya dökülmesi size bir şey kazandırmayacağı gibi, sizden pek çok şey götürür.
    Tartışmalarda her iki tarafın da öfke katsayısı yükselir. Bu durumda eşlerden biri sakinliğini korumaya çalışmalı ve eğer tartışmanın kavgaya dönüşüp büyük boyutlara varacağını hissederse, tartışmayı bitirip bu konuyu başka zamana bırakmalıdır. Diğer bir deyişle taraflardan biri alttan almalıdır. Aksi halde tartışma istenmeyen ve çirkin boyutlara varabilir.
    İnsanın her zaman kontrollü olması mümkün değildir. Bunu göz önünde bulundurarak, eşinizle aranızda bir anlaşma yapabilirsiniz. Hanginiz daha öfkeli ise, diğer tarafın hoşgörülü olmasına değin yapacağınız bu anlaşma ilk zamanlar işe yaramıyor gibi görünse de, kararlı olursanız ve uygulamaktan vazgeçmezseniz göreceksiniz ki, zamanla ilişkinizin bu yönü daha olumluya doğru ilerleyecektir. Sorunları asla biriktirmeyin ve sakinleşince konuşun.
    Tartışmalarınızı asla çocuğunuzun yanında yapmayın. Düşünce ayrılıklarınızı sohbet ederek konuşurken, çocuğunuzun yanınızda olmasında sakınca yok. Ancak kavgalar çocuğunuzun ruh sağlığını olumsuz etkileyeceğinden, bu konuda özenli olmanızda fayda var.
    Çocuklar babalarını annelerine bağırırken, annelerini ağlarken görmekten ya da bir şiddet olayına tanık olmaktan sizin tahmin edemeyeceğiniz kadar çok etkilenirler. Ya içlerine kapanırlar ya da hırçınlaşıp saldırgan davranışlarda bulunurlar. Okul yaşamlarında dikkatlerini toplayamazlar, derslerinde başarılı olmazlar.
    Çocuklarının ders başarısı kötü ve dikkat bozukluğu olduğu terapilere başvuran ailelere baktığımızda, aile içinde huzursuzluk, eşler arasında kavganın oldukça fazla olduğunu gözlemliyoruz. Biliyor musunuz, çocuklarının seans alması iç başvuran pek çok çifti evlilik terapisi bekliyordur. Eşler birbirleriyle sağlıklı iletişim kurmaya başladığında, çocuğun davranışlarında ve derslerinde de düzelmeler başlar.
    Kavgalarınızda çocuğunuzu hakem yapmayın
    Eşler sorunun kendilerinden kaynaklandığını önceleri kabullenmezler. Onlara göre sorun, çocuklarından ya da okulda öğretmenden kaynaklanıyordur. "Gelin sizinle evlilik terapilerine başlayalım" dediğimde bana şaşkınlıkla bakarak, "Ama biz çocuğumuz için geldik, onun düzelmesini istiyoruz" derler. Bilmezler ki, kendi aralarındaki iletişim sağlıklı olunca, kavgalar bitince çocuklarının da davranışları düzelecektir. Çocuk huzursuz ortamlarda rahat edemezler, hele bu ortam aile içi ise çocuklar için durum daha da berbat demektir. İç dünyaları yaralanır, anne-babalarının arasında kalırlar.
    Bazı anne-babalar çocuklarını hakem olarak kullanır "Hangimiz haklıyız sence" diye çocuklarını, asla karar verme istemeyecekleri, çelişkili bir durumda bırakırlar. Çocuk annenin haklı olduğunu söylese babasına haksızlık etmiş olacağı babasının haklı olduğunu söylese annesine haksızlık etmiş olacağını düşündüğünden, iki arada bir derede kalır ve kendisini oldukça kötü hisseder. Çocuk, anne babasının arasındaki kavgaların sürüp gitmesinden kendisini sorumlu tutar. Çocukluk ve ergenlik depresyonlarında, aile içi çatışmalardan, huzursuzluklardan ve arada kalmaktan dolayı, intihar girişimlerinde bulunan ya da intihar eden çocuk ve gençlerin olması gerçekten çok acı.
    Çocuklarınızla ilgili, geri dönüşü olmayan acı dolu olaylar yaşayacağınıza, onun önünde kavga etmekten ve onu hakem olarak kullanmaktan vazgeçebilirsiniz. Çocuğunuzun sizin ilişkinizdeki sorunlardan dolayı hiçbir suçu yoktur ve o asla sizin ilişkinizi düzeltemez.
    Eşinizle sorunlarınızı çözemiyor ve aranızdaki iletişimin kilitlendiğini hissediyorsanız, çocuğunuza değil, bir uzmana ihtiyacınız var demektir. Hayatta her zaman sorunlar var ve var olmaya devam da edecek; önemli olan, bu sorunlara doğru çözümler getirebilmek. Çözümler yanlış yerlerde aranırsa, sorunlar siz hiç fark etmediğiniz halde bir çığ gibi büyür ve altından kalkmakta zorlanırsınız.
    Her sorunun bir çözümü olduğunu, her evde anlaşmazlık ve tartışma olduğunu, bu anlaşmazlıkları çocuğunuzu hakem yaparak değil de, birbirinizle iletişim ama sağlıklı iletişim kurarak ortadan kaldırabileceğinizi unutmayın. Böylelikle çocuğunuza da olumlu anne-baba modelleri oluşturmuş olacaksınız. O da ileride evlendiğinde, eşiyle olan sorunlarını iletişim yoluyla çözmeye çalışacaktır.
    Şunu zihninizden hiç çıkarmayın; çocuğunuz sizin aynanız. Ona baktığınızda her ne görüyorsanız, o sizsiniz aslında.
    ZORLUKLAR
    Başlangıcın sonu ve sonun başlangıcı "boşanmak". Evlilik bir güç savaşı değildir. Evlilik güç savaşına döndürülürse, bu savaştan sadece boşanma avukattan kazançlı çıkar.
    Boşanmış anne olmak
    Dünyada hiçbir kadın boşanmak için evlenmez. Aynı zamanda hiçbir erkek de. Her insan ömür boyu mutlu olmak için evlenir. Evlenirken, sevdiği insanla yaşlanacağının, torun sahibi olacağının hayallerini kurar. Kadınlar erkeklere göre daha duygusal yapıya sahip olduklarından, evliliklerinin temeline aşkı ve romantizmi yerleştirirler. Ancak hayaller her zaman gerçekleşmeyebilir. Bazen eşler bir ömür değil, bir dakika bile birbirlerini görmeye tahammül edemeyebilirler.
    Bu kitapta detaylarına, doğrusuna-yanlışına girmeye gerek görmediğim boşanma olayı aslında her evliliği bekleyen bir risktir. Çünkü her evlilik, ayrılıkla, çatışmalara, kavgalara, ihanete, şiddete vb. pek çok davranış örüntüsüne açıktır. Kimi evliliklerde risk çok çok azdır, kimi evliliklerde ise fazla.
    Boşanmış anne olmak, evliliği süren anne olmaktan daha sordur. Boşanmış anneleri pek çok zorluklar bekler. Çocuğun bakımı, sorumluluğu, ilgi beklemesi, zaman ayrılması, kontrol edilmesi, disiplini gibi gereksinimleri anne tek başına karşılamak zorundadır. Çocuk hafta sonları babasını görüyor olsa bile, vekâleti annesindeyse ve çocuk annesiyle yaşıyorsa (genellikle Çocuklar mahkeme tarafından anneye verilir) çocuğun sorumlu-büyük bir kısmı annenin üzerindedir.
    Boşanmayı her iki taraf istese bile, yine de boşanma olayı eşleri etkiler. Hele, çocukları fazlasıyla etkiler. Çünkü çocuklar anne-babalarıyla birlikte, aile ortamında yaşamak isterler. Boşanmayı ister karşı taraf istesin, ister kadın istesin, her iki durumda da gerek duygusal, gerekse sosyal açıdan, boşandıktan sonraki hayata uyum sağlamak için zaman ve çaba gerekir.
    Duygularınızı kontrol edin.Boşanmak istemediğiniz halde boşanmak durumunda kaldıysanız, duygusal açıdan oldukça zedelenmişsiniz demektir.Yeni yaşamınızda sizi en çok zorlayan faktörlerin başında yalnızlık gelir. Yalnızlığa alışmak kolay değildir. Artık yalnız başınıza alışveriş yapacak, yalnız başınıza çocuğa bakacak, evini tüm idaresini tek başınıza yapacak ve akşamlan yalnız olacaksınız. Yalnızlığın sizi kendine acıma ve çaresizlik duygularına sürüklenmesine izin vermeyin. Çünkü ilk zamanlar kendinizi değersiz, terk edilmiş, olaylarla başa çıkmakta güçsüz hissedebil lirsiniz. Güçsüzlük ise, sizin kendinize acımanıza ve kendiniz çaresiz hissetmenize neden olabilir.
    Yaşamınızda yeni açılan bu sayfada güzellikler göremeyebilirsiniz. Ancak unutmayın ki, eşinden ilk ayrılan, ilk boşanan siz değilsiniz ve son da siz olmayacaksınız. Ve yine unutmayın ki, zamanla her şey yoluna girecektir. Hayatımızda olumlu olumsuz her değişim bizi zorlar. Her yeniliğe ve değişime uyum sağlama süreci vardır. Kendinize zaman tanıyın. Duygularınızı kontrol etmeye özen gösterin. İçinizden ağlamak geliyorsa kendinizi tutmayın ve ağlayabildiğiniz kadar ağlayın. Ağlamanız bittikten sonra kendinize çeki düzen verin ve günlük yaşamınıza devam edin.
    Olumsuz duygu ve düşüncelerinizi, olumlu duygu ve düşüncelere dönüştürmeye çalışın. Örneğin; kendinizi güçsüz beceriksiz hissediyorsanız, bu duygu ve düşüncelerinizi "Güçlü Olacağım ve başarmam gerekenleri başaracağım" düşüncesiyle değiştirin. "Çok yalnızım" diye düşünüp üzülmek yerine, "Arkadaşlarım, annem, babam ve en başta çocuğum var. Asla yalnız değilim" diye düşünüp olumlu gerçekleri görmek için kendinizi motive edin.
    Duygularınızı asla kendi haline bırakmayın. Unutmayın, yeni bir başlangıç yaptınız ve her yeni başlangıçta olduğu gibi bunda da duygularınız sizi her yere götürebilir. Duygularınızla değil de, mantığınızla düşünmeye çalışın.
    Kendinize acımak yerine, kendinizi geliştirin
    Kendine acımanın, insan duyguları içinde en acı vereni olduğunu biliyor muydunuz Kendin için üzülmek, kendini zavallı görmek, bir böcek kadar değeri olmadığını düşünmek, bir insanın kendine yaptığı en büyük haksızlık. Hele ki, bu kişi anne ise, kendisine daha da büyük bir haksızlık etmiş olur. Çünkü anneler çocuklarını yetiştirerek dünyanın en muhteşem ve en zorlu işini yapıyorlardır.
    Ruh sağlığımızın iyi olması için, kendimizi dinamik ve iyi hissetmemiz için, bizi olumsuz etkileyen duygularımızdan kurtulmamız gerekir. Bu olumsuz duygulardan kurtulmanın yolu ise, olumlu uğraşlar edinmektir. Sonuçta olumsuz duygularımız biz hiçbir eylemde bulunmadan, kendiliğinden yok olmazlar. Mutlaka onların yerine, olumlu olanları koymalıyız.
    Bugüne kadar kendinize yeterince acımış olabilirsiniz. Artık bundan kurtulmanın zamanı geldi, çünkü kendinize acımak size hiçbir şey kazandırmaz, aksine kaybettirir. Kendinizi geliştirebilirsiniz. Bu her şekilde olabilir. Yabancı dil bilmiyorsanız ya da öğrenmeyi arzu ettiğiniz bir yabancı dil varsa onun kursuna devam edebilirsiniz, suyla aranız iyiyse dalgıçlık öğrenebilirsiniz, çalmak istediğiniz herhangi bir müzik aleti varsa onu çalmayı denebilirsiniz, çeşitli sporlara başlayabilir ve bu sporu yapabilirsiniz, yıllardır özendiğiniz ama öğrenmek için bir fırsat bulamadığınız her ne varsa hepsini yapabilirsiniz.
    Kendini geliştirmek sadece falanca kursa gitmekle kalmaz.Uzun zamandır aramadığınız arkadaşlarınızı arayabilir,kırdığınız yakınlarınızla yeniden görüşebilir, kulüplere üye olarak insan ilişkileri konusunda yeni adımlar atabilirsiniz,sinemaya, tiyatroya ve sevdiğiniz sanatçıların konserlerine düzenli olarak gidebilirsiniz. Fazla kilolarınız varsa, kendinize bir hedef koyup rejime başlayabilirsiniz. Sağlıklı yaşamayı kendinize amaç edinip, düzenli beslenmeye, uyku düzeninize ve sabah koşularına özen gösterebilirsiniz. Ve her gün kendiniz için farklı bir şeyler yapabilirsiniz. Bu ufacık değişikliklerin size iyi geldiğini göreceksiniz. Hiçbir şey bulamasanız bile, kendinize "Seni seviyorum" diyebilirsiniz. Kendinizi sevmek için o kadar çok nedeniniz var ki!
    Gördüğünüz gibi, hayatta kendinize acımaktan çok da güzel eylemler var. Haydi bakalım, kendiniz için yeni bir şeyi yapmaya...
    Depresyona girdiyseniz hemen yardım alın.
    Hayatta hiçbir zaman ve hiçbir olay için, "benim başıma gelmez" diye düşünmeyin. İnsanız ve hepimizin başına her şey gelebilir. Boşandıktan sonra depresyona giren pek çok insan var.Bu insanlardan biri de siz olabilirsiniz. Depresyon; kişinin içinde bulunduğu yaşam koşullarına uyumunda zorlanması anlamına geliyor. Siz de bu yeni hayatınıza uymada zorlanıyor olabilirsiniz. Önemli olan, depresyonda olduğunuzu kabullenmeniz ve çözüm yoluna gitmeniz.
    Sabahlan yataktan çıkmak içinizden gelmiyorsa,
    Bütün zamanınızı yatakta geçirmek istiyorsanız,
    Uyku bozukluklarınız varsa, ya hiç uyuyamıyor, ya geceleri belirli aralıklarla uyanıyor ya da çok fazla uyuyorsanız,
    Ortada hiçbir şey yokken içinizden ağlamak geliyor ve siz herkesin önünde gözyaşlarınızı tutamıyorsanız,
    Olur olmaz yerlerde, olur olmaz olaylara öfkeleniyorsanız,
    Ağlama krizleri geçiriyorsanız,
    En sevdiğiniz kişileri bile görmek istemiyorsanız, hatta çocuğunuza bakmak bile size zor geliyorsa,
    Yemek yapmak, evi toparlamak, temizlik yapmak size işkence gibi geliyorsa ve yapmak istemiyorsanız,
    İştahınız bozulduysa, kendinizi kısa aralıklarla buzdolabının önünde buluyor, çılgınlar gibi yemek yiyor ya da boğazınızdan bir yudum su bile zor geçiyorsa,
    Hayat anlamsız, çevrenizde ve dünyada yaşanan olaylar saçma ve yaşamak amaçsız geliyorsa,
    Saçınızı taramak bile içinizden gelmiyorsa,
    Gece yatarken giydiklerinizle tüm günü akşama kadar geçiriyorsanız,
    Sizi seven ve düşünen insanların kalbini yok yere kırıyorsanız,
    Duyduğunuz bir müzik sizi etkilemeye yetiyorsa,
    Çevrenizdekiler bakışlarınızın cansız ve donuk olduğunu söylüyorlarsa,
    Zaman zaman aklınızdan ölümü geçiriyorsanız,
    Çok sevdiğiniz televizyon dizileri bile sizi ilgilendirmiyorsa,
    Boğazınızda sürekli bir yumruk varmış hissi duyuyorsanız,
    İki göğsünüzün arası daralıyor gibi oluyorsa,
    Sürekli kötü bir olay olacakmış hissine kapılıyorsanız,
    Yüreğinizi paramparça hissediyorsanız,
    Aldatılmışlık, bir kenara itilmişlik, yalnızlık duygularınız sık sık aklınıza geliyorsa,
    Yıkanmak gibi öz bakım ihtiyaçlarınızı karşılamakta zorlanıyorsanız,
    Arkadaşlarınızın dışarı çıkma tekliflerini reddediyorsanız,
    Kısacası hayattan ve kendinizden uzaklaştıysanız,
    Evet depresyondasınız.
    Depresyonda olmanız için, yukarıdaki tüm belirtilerin hepsinin sizde olması gerekmez. En az üç tane belirtiyi kendinizde görüyorsanız, depresyon başlangıcı ya da depresyondasınız demektir. Depresyonunuza hemen çözüm bulmanız gerekiyor, çünkü depresyonunuz size yapmanız gerekenleri yaptırmaz ve zaman kaybedersiniz. Oysa zamanınız çok değerli.Yapacağınız pek çok olumlu eylem var. Hiç zaman kaybetmeden profesyonel yardım almalısınız. Yakınlarınızın tavsiye ettiği bir psikoloğa ya da psikiyatra giderek, içinde bulunduğunuz durumu anlatmalı ve yardım istemelisiniz. Gittiğiniz uzman sizi yönlendirecektir. Belki sadece psikoterapiyle depresyonunuzu aşabileceksiniz, belki de terapinin yanında bir süre ilaç tedavisi görmeniz gerekebilir. Psikologunuzdan, çocuğunuzla ilgili konularda da yardım almalısınız, böylelikle bu hassas dönemde çocuğunuza nasıl yaklaşacağınızı da öğrenmiş olursunuz.
    Yeni yaşamınıza uyum için danışmanlık alın
    Boşandıktan sonra mutlaka depresyona gireceksiniz diye bir kural yok. Ancak yeni hayatınıza uyum konusunda siz ve çocuğunuz ya da çocuklarınız zorlanabilirsiniz. Çocukların yaşları, kişilik yapıları, sizin ekonomik özgürlüğünüzün olup olmayışı, anne-baba evine dönmeniz ya da tek başınıza yaşayacağınız gibi faktörler sizin yeni yaşamınıza uyumunuzu etkileyeni faktörlerdir. Çocuğun babasıyla görüşme zamanları, çocukta davranış bozuklukları oluşup oluşmadığı ve kendinize, yaşamıniza ait pek çok konuyu sorup, rehberlik alabileceğiniz bir danışmanınızın olması, sizi oldukça rahatlatacaktır. Böylelikle sizi rahatsız eden konulara çözüm getirebileceğiniz gibi, bu kritik günleri bir uzman eşliğinde geçiriyor olmanın güvenliğini ve rahatlığını da yaşayacaksınız.
    Zaman zaman zorlandığınız konularda gidip danışabileceğiniz bir uzmanın olduğunu bilmek bile iç dünyanızı ferahlatacaktır. Hayatı bir çocukla ya da iki çocukla tek başına devam ettirmek sizi bazen strese sokabilir, depresyona girmeseniz bile her şeyin boş olduğunu düşündüğünüz günler olacaktır. Eski eşinizle sürtüşmeleriniz, yeni yaşamınızın zorlukları, can sıkıntılarınız, ekonomik güçlükler, çevrenin baskısı gibi nedenler birikerek psikolojik patlamalar yaşamanıza neden olabilir. Kendinizi patlamaya hazır bir bomba gibi hissettiğinizde, terapistiniz sizin bozulan içsel dengelerinizi yerine getirmek için yardımcı olacaktır. Danışmanlık almaktan çekinmeyin. En azından ilk zamanlar buna ihtiyacınız olacak.
    İçinize kapanmayın, sosyal yaşamınızı canlandırın
    Eşler birbirlerinden boşandıktan sonra, sanki arkadaşlardan da boşanırlar. Evliyken görüşülen, birlikte yiyip içilen, gezilen arkadaşlar, boşandıktan sonra aranmaz olur. Kişi eşinden boşanırken sanki sosyal yaşantısından da boşanır.
    Siz böyle bir hata yapmayın. Arkadaşlarınızla görüşmeye devam edin. Siz sadece eşinizden boşandınız, arkadaşlarınızdan değil. Ortak arkadaşlarınızın olması, onlarla görüşmeyeceğiniz anlamına gelmiyor. Boşandıktan sonra belli bir süre kişi içine kapanır, sanki dünyayla tüm bağlantılarını keser. İç dünyasını yeni yaşantısına uyumlamaya çalışırken, dış dünyadan kopmak yanlış bir davranıştır. Sizin de içinizden, hiç kimseyle görüşmek gelmeyebilir. "Kine eski konular açılacak, sorular soracaklar, anılar canlanacak ve kendimi kötü hissedeceğim, iyisi mi bir süre görüşmeyeyim" diye düşünüyorsanız bu kokuda önlem alabilirsiniz. Arkadaşınızla ya da arkadaşlarınızla Buluştuğunuzda onlara, sizi rahatsız eden konuları konuşmamayı önerirsiniz. Sizi kıracaklarını hiç sanmıyorum.
    Evde tek başına oturan, sosyal olmayan bir anne modeli çocuğunuz için de olumlu bir model oluşturmayacaktır. Kimi zaman arkadaşlarınızı evinize çağırın, kimi zaman da siz gidin. Akşam yemeklerine arkadaşlarınızı davet edin. Arkadaşlarınızla birlikte sinemaya gidin, bu eylemleri yaparken çocuğunuz da size katılsın. Özellikle boşanmanın gerçekleştiği ilk aylarda bol dış aktivitelerde bulunun, arkadaşlarınızla görüşün, evininizin boş kalmamasına özen gösterin. Bu durum çocuğunuz da, boşanma olayının ilk zamanlarını daha kolay aşmasına neden olacaktır.
    Bazı hafta sonlarını çocuğunuz ve arkadaşlarınızla birlikti katılacağınız gezilere ayırın. Yeni insanlar tanıyın, yeni insanlarla tanışmaktan korkmayın. Hayatınıza yenilikler eklemekten çekinmeyin. Hayata karşı korkak bir tavrınız varsa bunu yenmeye çalışın. Siz ve çocuğunuz her türlü zorluğu el ele vererek aşabilirsiniz, bunun için yanınızda eşiniz olmasına gerek yok.
    Psikoterapi seanslarına katılan otuz beş yaşlarında bir baya m anımsıyorum. Eşinden boşanalı iki yıl olmuştu. On yıllık evlilikleri çeşitli nedenlerden dolayı birden bire tuzla buz olmuş ve kadın dokuz yaşındaki kızıyla baş başa kalıvermişti. İlk sene depresyonuyla uğraşmış ve daha sonra da içe dönük hayat tarzı oluşturarak, kendisini ve kızını kendince, hayata karşı korumaya almıştı.

Sayfa 3/5 İlkİlk 1 2 3 4 5 SonSon

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. BİREYSEL GELİŞİM KİTAPLARI
    By forum üyesi in forum Kitap
    Cevaplar: 49
    Son Mesaj: 08.05.12, 18:03
  2. Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 28.04.12, 03:59
  3. 23 Nisan Teması 2, 23 NİSAN ÇOCUK BAYRAMI KUTLU OLSUN Temaları, 23 Nisan Çocuk Bayram
    By HaNıM aGa in forum Flatcast Radyo Temalari HaNıM aGa
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 16.04.12, 01:23
  4. Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 14.04.12, 20:38
  5. Lc Waikiki atkı, bere, çocuk giyim, çocuk modası
    By HaNıM aGa in forum Anne ve Çocuk
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 08.03.12, 00:40

Sabit Etiketler

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.1