7 sonuçtan 1 ile 7 arası

Konu: MEVLANA - Mesnevi´den Hikayeler- V

YILDIZLARIN NURU KESİLESİ KUŞLAR İNANANIN KAFİRDEN FARKI İBADETLERİN TANIKLIĞI ÖLÜYÜ DİRİLTEN YEMEK YIRTIK CÜBBE TAVUS KUŞU GÖZYAŞI BEDAVA GÜNEŞTE YOK OLMAK AHIRDAKİ CEYLAN YEDİ ÖKÜZ ALLAH’A GÖZYAŞI ŞEHVETİN SONU ŞÜPHE

  1. #1
    Kani Bozuk forum üyesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2012
    Yer
    AFYONKARAHİSAR
    Mesajlar
    6.866

    MEVLANA - Mesnevi´den Hikayeler- V

    YILDIZLARIN NURU
    KESİLESİ KUŞLAR
    İNANANIN KAFİRDEN FARKI
    İBADETLERİN TANIKLIĞI
    ÖLÜYÜ DİRİLTEN YEMEK
    YIRTIK CÜBBE
    TAVUS KUŞU
    GÖZYAŞI BEDAVA
    GÜNEŞTE YOK OLMAK
    AHIRDAKİ CEYLAN
    YEDİ ÖKÜZ
    ALLAH’A GÖZYAŞI
    ŞEHVETİN SONU
    ŞÜPHE
    ADEM´İN YARATILIŞI
    EYAZ´IN DEFİNESİ
    ZAHİDİN KARISI
    NASUH TÖVBESİ
    EŞEK TİLKİ VE ASLAN
    BİLGİLER EMEN ZAHİT
    DAVET
    BU NE YAMAN ÇELİŞKİ
    KİBİR
    KONUK EVİ
    ŞEHİT OLMAK
    AY YÜZLÜ
    EMRİN LEZZETİ
    YILDIZLARIN NURU

    Yıldızların nuru olan Şah Hüsameddin, beşinci cildin başlamasını istiyor. Ey Allah ışığı
    cömert Hüsameddin, beşeri bulantılardan durulanların üstatlarına üstatsın sen.
    Halk perde ardında olamasaydı, halkın gözleri açık olsaydı ve havsalalar dar ve zayıf
    bulunmasaydı. Seni övmeye manevi bir tarzda girişir, bu sözlerden başka sözler
    söyleyecek bir dudak çardım.
    Fakat doğan kuşunun lokmasını yont kuşu yutamaz. Çaresi, suyla yağı birbirine
    katmaktan ibaret. Seni bu zindan altminde yaşayanlara övmek lüzumsuzdur. Senin
    vasfını ancak ruhanilerin topluluğunda söyleyebilirim.
    Alem ehline seni anlatmak zararlıdır. Seni aşk sırrı gibi gizlemekteyim. Övmek tarif
    etmek perdeyi yırtmaktır. Halbuki güneşin anlatılmaya da ihtiyacı yok, tarife de.
    Güneşi öven kendini över, iki gözüm de aydındır, çapaklı değil, ağrımıyor demek ister.
    Alemdeki güneşi yermek, iki gözüm de kör, karanlık ve çipil diye kendini yermektir.
    Alemde muradına ermiş güneşe haset eden kişiyi bağışla sen.
    Bir adam güneşi örtebilir, gözlerden gizleyebilir mi Onun tazeliğini pörsütür onu
    soldurabilir mi Yahut haddi sonu olmayan nurunu eksiltebilir mi Yahut da onu
    mertebesinden indirebilir mi
    Ululara haset edene o haset ebedi bir ölümdür.
    Senin kadrin rütbense akılların anlayacağı dereceyi çoktan geçti. Akıl, seni anlatmada
    şaşırdı, aciz kaldı. Gerçi bu akıl, anlatmada aciz oldu ama yine de acizcesine anlatması
    gerek. Çünkü hepsi anlaşılmayan bir şey bilin ki atılıvermez.
    Bulutunun tufanını içemezsen su içmeyi nasıl terk edersin Sırrı atıp ortaya
    koyamazsan kabuklarını anlat, onunla anlayışları tazele! Sözler sana göre
    kabuklardan ibarettir ama başka anlayışlara göre tamamı ile içtir.
    Gök arşa göre aşağıdadır ama bu bir yığın toprağa göre pek yücedir. Seni
    kaybettiklerinden, fırsatı kaçırdıklarından dolayı hasrete düşmeden ben onlara seni
    öveyim de yol bulsunlar.
    Sen Allah nurusun. Canı, Allah’ya kuvvetle çeker durursun. Halksa vehim ve şüphe
    karanlıklarındadır.
    Bu güzelim nurun, şu gözsüzlere sürme çekmesi için şart, o nuru ululamaktır. Delik
    kulaklı istidat sahibi, nuru bulur. Çünkü o fare gibi karanlığa aşık değildir.
    Geceleri dönüp dolaşan çipiller, nasıl olur da iman meşalesini tavaf edebilirler
    Müşkül ve ince nükteler din nuruna ulaşmamış, karanlıkta kalmış kişilere, tabii bağdır.
    Böyle adam kendi hünerini örmek, bezemek için güneşe göz açamaz.
    Hurma gibi göklere dal budak salamaz da köstebek gibi yeri delik deşik eder. İnsan
    için, iç sıkıcı dört şey vardır; bu dört şey aklın çarmıhı kesilmiştir.
    KESİLESİ KUŞLAR
    Ey idraki güneşe benzeyen, sen vaktin Halil’isin. Bu yol kesen dört kuşu öldür! Çünkü
    bunların her biri de karga gibi akıllıların akıl gözlerini oyar, çıkarır.
    Tene ait dört huy, Halil’in kuşlarına benzer. Onları kesmek cana yol açar. Ey Halil
    iyiden kötüden kurtulmak için kes onların başlarını da ayaklar setten kurtulsun. Kül,
    sensin, hepsi de senin cüzilerindir. Çöz ayaklarını, onların ayakları senin ayakların
    demektir. Alem, senin yüzünden ruhların uçtuğu, toplandığı bir yer haline gelir; bir
    atlı, yüzlerce orduya dayanç olur.
    Çünkü bu ten dört huyun durağıdır, o huyların adları dört fitneci kuştur. Halkın ebedi
    olarak diriliğini istersen bu dört şom ve kötü kuşun başlarını kes. Sonra da onları bir
    başka çeşit dirilt de artık onlardan bir zarar gelmesin.
    Dört yol kesen manevi kuş, halkın gönlünü yurt edinmiştir. Bütün gönüllere emir
    olursan, ey kişi, bu zamanda Allah halifesi sensin. Bu dört diri kuşun kes başlarını da
    ebedi olmayan halkı ebedileştir!
    Bu kuşlar, kaz, tavus, kuzgun ve horozdur. Bunların içlerdeki benzerleri de dört
    huydur.
    Kaz hırstır, horoz şehvet. Makam tavusa benzer, kuzgun dileğe.
    Kuzgunun dileği, ebedi olmak, yahut uzun bir ömre kavuşmaktır, bunu umar durur.
    Hırs kazı, kuru yaş ne bulursa yere gömer. Bir an bile kursağı durmaz Allah
    buyruğundan yalnız “Yiyin” hükmünü duymuştur. Yağmacıya benzer, evini kazar,
    çabuk çabuk dağarcığını doldurmaya bakar. İyi kötü ne olursa dağarcığına tıkar. İnci
    tanelerini de oraya tıkıştırır, nohut tanelerini de. Başka bir düşman gelip de çuvalına
    kuru yaş, ne bulursa doldurmasın der. Vakit dardır, fırsat geçmekte. O da bundan
    korkarak durmaksızın eline ne geçerse çabucak koltuklar. Başka bir düşman getirmez
    diye efendisine güveni yoktur.
    Fakat iman sahibi o yaşayışa güvenir, bu yüzden de yavaş yavaş, durup dinlenerek
    yağma eder. Padişahın düşmanı nasıl kahrettiğini bilir. Bu yüzden fırsatı
    kaçırmayacağına da emindir, düşmanın gelmeyeceğine de inanmıştır. Başka kapı
    yoldaşlarının ona çullanmayacağını, onun derip devşirdiğini kapışmayacaklarını bilir,
    emindir.
    Padişahın adaletini bilir, kulların nasıl zaptettiğini , kimsenin kimseye nasıl sitemde
    bulunmadığını görmüştür.
    Hasılı acele etmez, sakindir, nasibini kaçırmayacağına emindir. Bu yüzden sabreder
    gözü toktur, eline geçeni başkalına ihsan eder, yeni yakası temizdir.
    Çünkü yavaşlık Allah ışığıdır. O çabukluksa şeytanın dürtmesinden meydana gelir.
    Zira Şeytan onu yoksulluklarla korkutur, sabır beygirini sinirlenip öldürür.
    Kur’an dan duy, Şeytan, seni şiddetli yoksullukla tehdit eder ürkütür. Bu suretle
    sende ona uyar, aceleyle pis şeyleri yer, pis yerleri elde edersin. Ne adamlığın kalır,
    ne sabrın, ne sevap düşüncen! Hasılı kafir yedi karınla yemek yer, dini ve gönlü arıktır
    ama karnı büyük!
    İNANANIN KAFİRDEN FARKI
    Kafirler, Peygambere konuk oldular. Akşam vakti mescide geldiler. Ey bütün
    dünyadakileri yurdunda konaklayan, ey padişah, biz sana konuk geldik. Azığımız yok
    uzaktan gelmişiz. Hemencecik başımıza rahmet ve nur saç dediler.
    Peygamber, sahabeye, dostlarım, dedi. Bunları paylaşın. Çünkü siz benimle benim
    huyumla dolusunuz. Her askerin bedeni padişahla doludur. Padişahın mevki ve
    rütbesine düşman olanlara bu yüzden kılıç vururlar. Sen padişah kızgınlığı ile kılıç
    sallarsın, yoksa kardeşlere niye kızasın ki
    Bir kardeşe, padişahın kızgınlığının aksiyle suçsuz olarak on batmanlık gürzü
    vuruyorsun. Padişah bir candır ama ordu onunla doludur. Ruh su gibidir, bu bedenler
    ırmağa benzerler. Padişahın can suyu tatlıysa bütün ırmaklar tatlı suyla dolar. Çünkü
    halk, padişahlarının dinindedir, o “abese” suresinin padişahı böyle buyurmuştur.
    Her dost bir konuk seçti, konukların arasında pek iri ve misli görülmemiş biri vardı.
    Öyle iriydi ki kimse onu götürmeye cesaret edemedi. Kadehteki posa ve tortu gibi o
    da mescit de kala kaldı.
    O herkesten arda kalınca Mustafa, alıp götürdü. Sürüde yedi tane süt verir keçi vardı.
    Keçiler yemek zamanı, sağılmak üzere eve gelmişlerdi. O kıtlık babası Oğuz oğlu Uc,
    ekmeği de yedi, yemeği de. O yedi keçinin sütünü de sildi süpürdü. Ev halkı, hep o
    keçilerin sütünü umuyordu. Bu yüzden hepsi de kızdılar.
    O bedavacı herif, midesini davula çevirdi, yalnız başına on sekiz adamın yiyeceğini
    yedi bitirdi. Yatacağı zaman odaya girdi. Halayıkta kızgınlıkla kapıyı kapadı. Dışarıdan
    zincirini sürdü, bağladı. Ona pek kızmış ondan pek dertlenmişti. Kafirin gece yarısı,
    yahut sabah vakti aptesi geldi, karnı guruldamaya başladı. Yatağından kalkıp kapıya
    koştu, elini atınca kapıyı kapalı buldu. O hileci herif kapıyı açmak için türlü türlü
    hilelere başvurduysa da kapıyı açamadı. İyice sıkıştı oda dardı. Şaşırıp kaldı, ne bir
    derman bulabildi ne bir hile. Nihayet bir hileye başvurdu, uyumaya bu buruntuyu
    geçiştirmeye savaştı. Uyudu da. Rüyada kendisini bir viranede gördü.
    Hatırında virane vardı ondan dolayı da virane gördü. Kendisini tenha bir viranede
    görünce aptes bozmaya zaten ihtiyacı vardı, hemen işini beceriverdi. Uyanınca bir de
    baktı ki yataj pislik içinde. Derdinden deliye döndü.
    Bu çeşit rezillik toprakla bile örtülemez diye içinden yüzlerce defa coştu, köpürdü.
    Uykum uyanıklığımdan beter. Burada yiyor orada pisliyorum dedi. Kafir, mezarın
    dibinde nasıl bağırırsa o da öylece keşke geberseydim demeye koyuldu. Bu gece bir
    geçse de kapının açılmasını duysam diye beklemeye başladı. Ok yayadan fırlar gibi
    kimsecikler görmeden kaçmayı kurmaktaydı. Hikaye uzundur kısa kesiyorum. Nihayet
    kapı açıldı, o da dertten gamdan kurtuldu.
    Mustafa sabahleyin gelip kapıyı açtı. Sabah o yolunu sapıtmış kişiye yol gösterdi.
    Mustafa , o belalara uğrayan utanmasın diye gizlendi. Kapıyı açanı görmesinde
    serbestçe dışarı çıksın diyordu. Ya bir şeyin ardında gizlendi, yahut da Allah eteği
    Mustafa’yı ondan gizledi.
    Allah boyası, bazen örter, neliksiz niteliksiz Allah perdesini, bakanın önüne örüverir.
    Bu suretle düşmanını kendi yanındayken bile göstermez. Allah kudreti, bundan da
    artık, bundan da üstün.
    Mustafa onun geceki halini görüyordu. Fakat Allah fermanı, ona hatasını bildirmeden
    bir yol açmasına, o kötülükle bir kuyuya düşmesine mani olmaktaydı.
    Allah hikmeti ve gökten inen emir, onun kendisini o halde görmesini istemekteydi.
    Nice düşmanlıklar vardır ki yapılmaya döner. Bir herzevekil, o pis yatağı, inadına
    Peygamberin yanına getirdi. Ve gör hele, konuğun bu işi işlemiş dedi. Alemlere
    rahmet olan Mustafa, bir güldü. Getir o ibriği dedi, hepsini kendi elimle yıkayayım
    dedi.
    Herkes Allah hakki için yapma, canımız da sana kurban olsun, tenimizde. Sen bırak bu
    pisliği biz yıkayalım. Bu iş, el işidir, gönül işi değil.
    Ey hakkında “Le amruka-ömrün için” diye Allah’nın and içtiği zat, Allah sana ömür
    dedi. Seni halife yaptı, kürsüye oturttu. Biz sana hizmet için yaşıyoruz, sen hizmet
    etmeye kalkışırsan biz ne oluruz Dedi.
    Peygamber dedi ki: “Ben de biliyorum, fakat şimdi bunu ben yıkayacağım. Bunu bizzat
    yıkamamda bir himmet var.”
    Bu söz Peygamber sözü diye hepsi sustular, bu sır nedir, hele bir çıksın diye
    beklemeye koyuldular. Peygamber o pisliği, bilhassa Allah buyruğu ile adamakıllı
    yıkamakta idi, riya ile değil. Çünkü, gönlü bunu sen yıka bunda kat kat hikmetler var
    diyordu.
    O kafirciğin bir armağan heykeli vardı. Onu kaybolmuş görünce kararı kalmadı. Dedi
    ki gece kaldığım odadadır haberim olmadan orada bıraktım. Utanıyordu ama hırsı da
    onu, o yana çekiyordu. Hırs ejderhadır küçücük bir şey değil. Heykelin ardına düşüp
    koşa koşa geldi, onu Mustafa’nın odasında gördü.
    Gördü ama Allah eli bizzat o pisliği yıkamaktaydı, kötü gözler ondan ırak olsun; kafir
    bunu da gördü. Gördü de heykeli hatırından çıktı. Onda bir coşkunluktur baş gösterdi,
    yakasını yırttı.
    İki elini yüzüne, başına vuruyor, kafasını duvara kapıya çarpıyordu. Bir halde ki
    burnundan, başından kanlar revan olmaya başladı. O ulu Peygamber, ona acıdı.
    Naralar atıyordu. Halk başına toplanınca, Ey halk sakının diyordu. Ey akılsız kafa diye
    başına vuruyor, ey nursuz göğüs diye göğsünü dövüyordu.
    Ey yeryüzünün küllü, senden şu aşağılık cüz-ü, utanmaktadır diye secde ediyordu.
    Sen kül olduğun halde O’nun emrine baş eğiyorsun da ben cüzü olduğum halde
    zulmediyor kötülükte bulunuyor, azıyorum.
    Sen kül iken Allah’ya karşı hor hakir oluyor, O’ndan titriyorsun da ben cüzü iken O’na
    aykırı hareket ediyorum diyor:
    Her an yüzünü göğe kaldırıp Ey cihanın kıblesi, yüzüm yok diye feryat ediyordu.
    Halden artık titreyip çarpınınca Mustafa onu kucakladı. Yatıştırdı pek iltifat etti,
    gözlerini açtı, ona kendini tanıttı.
    Bulut ağlamadıkça yeşillik nasıl güler Çocuk ağlamadıkça süt nasıl coşar Bir günlük
    çocuk bile yolu bilir. Ağlayayım da esirgeyen dadı gelip yetişsin der. Sen bilmiyorsun;
    dadılar dadısı da sen ağlamadıkça bedavaca sütü az verir.
    Kulak ver, “Çok ağlayın” dedi. Ağlayın da yaratıcı Allah’nın ihsan sütü aksın. Dünyanın
    direği bulutun ağlamasıdır, güneşin yakması. Sen bu iki ipe iyi sarıl. Güneşin
    hararetiyle bulutun gözyaşı olmasaydı beden ve araz, nasıl olur da semirir, gelişirdi
    Bu hararetle bu ağlayış, temel olmasaydı şu dört mevsim nasıl mamur olurdu
    Güneşin hararetiyle alem bulutunun ağlaması, nasıl cihanın ağzının tadını getiriyor,
    nasıl alemi hoş bir hale sokuyorsa, sen de akıl güneşini yak, gözünü göz yaşları saçan
    bir bulut haline getir. Küçük çocuk gibi sana da ağlayan bir göz gerek. O ekmeği az ye
    ekmek senin şerefini giderdi. Ten, gece gündüz onunla gelişir, yapraklanırsa can dalı,
    yapraklarını döker, göz mevsimine düşer.
    Beden azığı, derhal canın azıksız kalmasıyla neticelenir. Bunu azaltmak omu
    çoğaltmak gerek.
    “Allah’ya borç verin.” Sen de bu ten ağzından borç ver de karşılığında gönlünde
    yeşillikler bitsin. Borç ver de bu ten lokmasını azalt, bu suretle de “Gözlerin
    görmediği” yüz görünsün. Ten kendisini pislikten arıtırsa ululuk misk ve incileriyle
    dolar.
    Böyle adam şu pislikten kurtulur, temizliğe ulaşır, bedeni, “Allah sizi, kirlerden
    temizlemeyi diler” sırrına ulaşır. Fakat Şeytan, “Sakın sakın bundan pişman olur
    hüzne düşersin. Bedeninden bu hevesleri giderir, bunları eritirsen çok pişman olur
    derde düşersin. Şunu ye hararet verir, mizaca devadır; şunu da faydalanmak için iç,
    ilaçtır. Hem de şu niyete düş. Bu beden binektir, neye alıştıysa vermek, daha doğru
    bir iştir. Sakın açlığa alışma; sıhhatin bozulur, beyninde, kalbinde yüzlerce illet
    meydana gelir” der.
    O alçak Şeytan, bu çeşit tehditlerle gelir, halka yüzlerce afsun okur. Kendisini tedavi
    eden Calinos gösterir. Bunu da senin hasta gönlünü aldatmak için yapar. “Bu sana
    dertten, gamdan kurtulmak için bir ilaçtır” der. Adem’e de buğday için böyle demişti
    ya.
    Heybelerle heyhatlarla gelir, dudaklarını, azgın atın, nallanırken kıstırdıkları iki, tahta
    parçası ile kıstırır. Aşağılık taş lal göstermek için at nallanırken dudaklarını
    kıstırdıkları gibi senin dudaklarını da kıstırıp, atın kulağından tutar gibi kulaklarını
    tutup seni hırs ve kazanca öeker.
    Şüphe etme ki ayağına nalı vurur, sende onun derdi ile yoldan kala kalırsın. Onun nalı
    seni iki iş arasında tereddüde düşürmektir. Bunu mu yapayım dersin, onu mu Aklını
    başına alda kendine gel. Peygamber’in seçtiği işi yap, deliyle çocuğun yaptığını
    yapma.
    “Cennet çevrilmiştir.” Neyle çevrilmiştir “İnsanın istemediği, hoşlanmadığı şeylerle.”
    Çünkü, ekin bunlarla çoğalır, gelişir.
    Şeytan’ın hileyle, zeyreklikle yüzlerce afsunu vardır. Ejderha bile olsa adamı sepete
    kor. İnsan akar su olsa bağlar, zamanın en akıllı, en bilgin adamı olsa onu yanıltır,
    güler.
    Aklı bir dostun aklına dost et de “Onların işi danışmakladır” ayetini oku ona göre iş
    yap!
    Bu sözün sonu yoktur. Arap o padişahın lütfuna şaşırıp kaldı. Deli oluyordu aklı
    kaçayazdı. Mustafa’nın akıl eli onu geri çekti. Bu yana gel dedi, bir kişi ağır bir
    uykudan nasıl uyanırsa uyandı. O tarafa geldi. Mustafa bu yana gel, bu işi yapma,
    kendine gel. Bu yanda sana bir çok işler var dedi.
    Yüzüne su serpti, ey Allah şehidi, dedi, dile gel şahadet getir. Ben de şehit olayım da
    dışarı çıkayım. O uçsuz bucaksız çölde bulundukça canımdan beziyorum. Biz takdir
    kadısının şu dehlizinde Bela ve Elest davalarını görmek için duruyoruz.
    Biz bela dedik sınama yönünden işimiz ve sözümüz, bunu görmek, bunu bildirmekten
    ibarettir. Neden kadının dehlizinde durmaktayız Biz şahit olmak için gelmedik mi
    Ey şahit niceye bir kadının dehlizinde hapis olacaksın O şahadeti ver de kurtul. Seni
    buraya şunun için çağırdılar ki inat etmelisin, o şahadette bulunasın. Halbuki sen,
    inadından şu daracık yerde oturmuş, elini bağlamış, dudağını yummuşsun.
    Ey tanık, sen bu şahadette bulunmadıkça şu dehlizden nasıl kurtulabilirsin İş bir
    anda biter, yap, bitir. Kısa işi kendine uzatma. İster yüzyılda ister bir anda olsun; şu
    emaneti ver de kurtul!
    Bu söze son yoktur, Mustafa, ona iman etmesini söyledi, o da kabul etti. O kutlu
    şahadet bağlanmış düğümleri çözdü. İmana geldi. Mustafa ona dedi ki: Bu gece de
    bizim konuğumuz ol. Adam vallahi dedi, ebedi olarak senin konuğunum. Nerede
    olursam olayım, nereye gidersem gideyim sana misafirim. Beni dirilttin, senin azatlın,
    senin kapıcınım. Bu alemde senin sofranın başında, o alem de.
    Bu seçilmiş sofradan başka bir sofra seçen kişinin boğazını, nihayet kemik yırtar
    deler. Kim senin sofrandan başka bir sofraya giderse bil ki Şeytan, onunla bir kâseden
    yemek yer. Kim senin komşuluğundan kaçarsa şüphe yok ki Şeytan, ona komşu olur.
    Kim sensiz uzak bir yola giderse Şeytan onula yoldaş olur, onunla bir sofraya oturur.
    Yüce ve güzel bir ata binse haset eder; Şeytan da ona arkadaş olur.
    Nazlı karısı ondan bir çocuk doğursa Şeytan onun soyundan ona ortak kesilir. Allah
    Kur’anda “Ey Mümin, Şeytana kafirlerin mallarında, evlatlarında ortak ol”
    buyurmuştur. Peygamber bunu Ali’ye değer biçilmez sözleri arasında açıkça
    söylemiştir.
    Konuk dedi ki: “Ey Allah elçisi, bulutsuz bir güneş gibi peygamberliği sen tamamladın,
    apaydın bir hale koydun. Senin bu yaptığını iki yüz ana yapamaz. İsa bile bunu Azer’e
    yapmadı. Senin yüzünden canım hemencecik ecelden kurtuldu. Azer de dirildi ama o
    anda yine öldü.
    Arap o gece Peygambere konuk oldu, bir keçiden sağılan sütün yarısını ancak
    yiyebildi, ağzını silip çekildi. Peygamber süt iç, yufka ekmeği ye diye ısrar ettiyse de
    Vallahi dedi, riyasız doydum. Bu ne tekellüf, ne sıkılma, ne de hile. Dün geceden daha
    ziyade doydum.
    Bütün ev halkı şaştılar. Bu kandil, şu bir kara zeytin yağı ile nasıl doldu diye
    hayretlere düştüler. Bir ebabil kuşunun gıdası, böyle bir fili nasıl doyurdu dediler.
    Kadın, erkek, o fil bedenli, bir sineğin yiyeceğini yiyor diye fısıldaşmaya başladılar.
    Kafirliğin hırs ve vehmi baş aşağı düştü, ejderha bir karıncanın gıdası ile doydu.
    Kafirliğin aç gözlülüğü ondan gitti, iman gıdası onu semirtti geliştirdi. Öküz açlığı
    illetine tutunan adam, Meryem gibi cennet meyvesini gördü. Cennet meyvesi,
    bedenine koştu, ulaştı. Cehennem gibi olan midesi, yatıştı rahatladı.
    Ey imandan yalnız bir lafa kanan, ununla kanaat eden kişi, zaten iman yüce bir
    nimettir, büyük bir gıdadır.
    İBADETLERİN TANIKLIĞI
    Bu namaz, oruç ve savaş da inanışa tanıktır. Bu zekat, hediye, bu hasedi bırakma da
    kendi sırrından haber vermedir.
    İhsanda bulunmak doyurmak, konuk davet etmek, ey ulular, biz sizinleyiz, size doğru
    bir özle inandık demektir. Hediyeler armağanlar, sunulan şeyler, ben seninleyim; seni
    seviyorum diye tanıklıktan ibarettir.
    Kimi bir mal veya afsun için çalışır, uğraşırsa bu ne demektir İçimde bir cevherim var
    demektir; Allah’dan çekinmemden, yahut cömertliğimden bir cevherim var ki bu
    zekatla oruç ikisine de şahittir.
    Oruç der ki: Bu helalden çekindi, bil ki harama ulaşmasına artık imkan yok. Zekat der
    ki: Kendi malını bile veriyor, artık, kendisiyle aynı dinde aynı yolda olandan nasıl
    çalar
    Fakat bu işleri riya ve tezvirle yaparsa o iki tanık, Allah’nın adalet mahkemesine kabul
    edilmez. Avcı tane saçar ama acımasından değil, avlanmak için. Kendi de oruç ayında
    oruç tutar ama kendisini av avlamak için uyur gösterir. Bu eğrilikten yüzlerce kavim,
    kötü sanılmıştır. Bu kötü kişi, cömert kişilerle oruç tutanların adını da kötüye
    çıkarmıştır.
    Fakat Allah’nın lütuf ve ihsanı, o eğri işlerle bulunmakla beraber nihayet onu,
    hepsinden de arıtır. Rahmeti o kötülüğü aşmış, ayın on dördüne bile vermediği ışığı
    vermiştir.
    Allah onun çalışmasını bu kötülükle karışmadan yıkar; rahmeti, onu bu hatadan arıtır.
    Bu suretle de Allah’nın yargılayıcılığı meydana çıkar; bu miğfer, kulun kelliğini örter.
    Yağmur pis şeyleri arıtmak için gökten yağar.
    Su durdu mu pislenir. Pislenince de duygu ondan iğrenir, onu istemez. Allah yine onu
    doğruluk denizine götürür. O suların suyu kereminden onu yıkar, arıtır. Ertesi yıl
    eteğini sürüyerek gelir.
    Hey, neredesin Dense “Hoşlar denizindeyim. Ben burada pislendim, gittim. Temiz
    geldim. Elbiseler giyindim, toprağa ulaştım. Ey kirliler, pisler, bana gelin. Çünkü, ben
    Allah huyu ile huylandım. Bütün kirliliğinizi kabul ederim, melek gibi, şeytana bile
    temizlik bağışlarım. Pislenince yine oraya giderim, temizliklerin aslının aslına varırım.
    Kirli hırkamı orada başımdan çıkarırım, o, yine bana temiz bir elbise verir. Onun işi
    budur, benim işim de bu. Alemlerin Rabbi, alemi bezer süsler” der.
    Bizim bu pisliklerimiz olmasaydı suya bu icazetname nereden verilirdi Su, birisinden
    altın keseleri çalmış, nerede bir müflis diye her tarafa koşan birine benzer. Yahut
    bitmiş otlara dökülür; yahut bir yüzü yunmamışın yüzünü yıkar.
    Yahut da denizlerde elsiz ayaksız gemiyi hamal gibi başında taşır. Onda yüz binlerce
    ilaç gizli. Çünkü her ilaç olduğu gibi ondan yetişir gelişir. Her incinin canı, her tanenin
    gönlü, bir eczane gibi olan suda yürür durur. Yeryüzü yetimlerini o besler, kuruyup
    kalmış kişileri o yürütür. Fakat mayası bitti mi bunalır, yeryüzünde bizim gibi şaşırır
    kalır.
    İçten feryada başlar; Yarabbi, bana ne verdiysen verdim, yoksul kaldım. Sermayemi
    temize pise döktüm sarf ettim. Ey sermaye veren, daha yok mu
    Allah buluta onu iyi bir yere götür der. Güneşe de ey güneş der onu yukarıya çek! Onu
    türlü türlü yollara sürer, nihayet ucu bucağı olmayan denize ulaştırır.
    Bu sudan maksat velilerin canıdır. O can, sizin kirliliklerinizi iyiden iyiye yıkar, arıtır.
    Yeryüzündekilerin hıyanetliklerinden bunaldı mı yine arşa, temizlik bağışlayana gider.
    Yine o taraftan eteğini çeke çeke gelir, o okyanusun temizliklerinden
    yeryüzündekilere ders vermeye koşar.
    Halkla karışmadan yoruldu mu o sefer “ey Bilal, seninle bize bir huzur ver, bir
    istirahat ver.” Ey güzel sesli Bilal ezan okunan yere çık, göç davulunu çal der. Can
    sefere gitti beden kıyamda. Bu yüzden namaz bitince selam verilir işte. Herkesi
    teyemmüm kurtarır, kıble arayanları aramaktan vaz geçirir, kıbleyi gösterir. Bu misal
    getirme söz arasında bir vasıtadır. Herkesin anlaması için vasıta şarttır.
    Bir delile bağlanmadan kurtulmuş olan semenderden başka kim, vasıtasız ateşe
    girebilir Tabiatını ateşle hoş bir hale getirmen için vasıtan hamamdır.
    Halil gibi ateşe giremeyeceğinden hamam sana elçi oldu, su da delil. Doymak
    Allahdandır ama tabiat ehli, ekmeksiz nasıl olur da doyar
    Lütuf Allahdandır ama ten ehli, çayırlık çimenlik perdesi olmaksızın o lütfu bulamaz.
    Fakat perdesiz bir halde ten vasıtası kalmayınca insan, Musa gibi ayın nurunu
    yeninden yakasından görür, bulur.Bu hünerler de, suyun gönlünün Allah lütfu ile
    dopdolu olduğuna tanıktır.
    İş ve söz, için tanıklarıdır. Bu ikisine bak da için nasıl anla. Sırrın, onun içine
    giremiyorsa hastanın sidiğine bak. İşle söz, hastaların sidiğine benzer, beden
    doktoruna bu bir delildir. Halbuki ruh doktoru, canına girer de can yolundan imanına
    kadar varır.
    Onların güzel söze, güzel işe ihtiyaçları yoktur. Sakının onlardan, onlar kalplerin
    casusudurlar. Bu söz ve iş tanıklarını, dere gibi henüz ulaşmamışlarda ara!
    Nurlu adamın nuru, o bir iş yapmadan bir söz söylemeden de içinden o nura tanıklık
    verir. Arifin sırrı, sözüyle ve işiyle meydana çıkmaktan ziyade hiçbir söz söylemeden
    ve hiçbir iş yapmadan halka görünür, meydana çıkar. Nitekim güneş doğup yükselince
    horoz sesine müezzinin haber vermesine ve diğer alametlere hacet yoktur, bir iş ve
    bir söz olmasa da güneşin nuru, güneşe tanıklık verir.
    Fakat haddi aşan yolcunun nuru ile çöller, ovalar dolmuştur. Güzelliğe görülmeye
    ehemmiyet bile vermez, tekellüflere, canla, başla oynamaya, cömertliklerde
    bulunmaya aldırış bile etmez.
    O incinin nuru dışa vurdu mu artık, o, bu zahitliklerden kurtulmuştur. Artık ondan iş
    ve söz tanığı arama, iki cihan da gül gibi onun yüzünden açılmıştır. İster söz olsun,
    ister iş ister başka şey... Bu tanıklık nedir Gizliyi meydana çıkartmak değil mi
    Maksat cevherin sırrını meydana çıkartmaktır. Vasıf bakidir, bu arazsa geçici.
    Altının mihenkte bıraktığı iz kalmaz, fakat şüphe yok ki altın, adı iyi olarak kalır. Bu
    namaz, bu savaş ve bu oruç da kalmaz. Fakat can, iyi adla iyi sanla kalır. Can böyle
    işler, böyle sözler gösterdi de cevherini, buyruk mihengine sürdü; inanışım doğrudur.
    İşte tanığım da buracıkta dedi. Fakat tanıklar şüphelidir.
    Bil ki tanıkları tezkiye lazımdır: Senin davanı kabul etmek, tezkiyeye bağlıdır. Sözü
    doğru söylemek, söze ait tanıktadır, ahdi korumak da işe ait tanıkta. Söz tanığı eğri
    söylerse ret edilir, iş tanığı da eğri yürür, koşarsa yine ret edilir.
    Sözde ve işte bir ayrılık olmamalı ki bu tanıklar kabul edilsin. “Çalışmanız ayrı ayrı;
    aykırılıklar içindesiniz” Gündüz dikiyorsunuz gece söküyorsunuz!
    Peki sözleri birbirine uymayan şahidi kim dinler Meğer ki Allah kendi lütfu ile bir
    hilim göstere. Söz ve iş, içtekini, sırrı meydana vurmaktadır. Her ikisi, gizli sırrı
    meydana çıkarır.
    Tanığın tezkiye edildi mi kabul olunur, yoksa yerinde sayar emekler durur.
    A inatçı, sen inat ettikçe onlar da ederler. “Sen onları bekleyedur onlar da
    bekliyorlar!..
    ÖLÜYÜ DİRİLTEN YEMEK
    Gerçi ruh gıdası canın ve gözün yediği bir gıdadır; fakat oğul, cismin de ondan nasibi
    vardır. Şeytana benzeyen beden, onu yemeseydi Resül benim Şeytanım Müslüman
    olmuştur buyurmazdı.
    Ölüyü dirilten o yemekten Şeytan yiyip içmese nasıl olur da Müslüman olur Şeytan
    dünyaya aşıktır. Kördür, sağırdır. Bir aşkı başka bir aşk giderebilir. Yakıynin gizli
    evinde yer, içerse yavaş yavaş aşk pılı pırtısını oraya çeker götürür.
    Ey karnına haris olan böylece yücel. Bunun yolu, ancak yiyeceğini değiştirmedir. Ey
    kalp hastası, ilaca sarıl. Bütün tedbir, mizacı değiştirmeden ibarettir. Ey yemeğe rehin
    düşüp hapiste kalan, sütten kesilmeye tahammül edersen yakında kurtulursun.
    Açlıkta bir çok yemekler var. Onları ara, onları dile ey onlardan nefret eden. Nurla
    gıdalan, göze benze. Ey insanların hayırlısı meleklere uy. Melek gibi Allah’ı tesbih
    etmeyi kendine gıda yap da melekler gibi ezadan kurtul.
    Cebrail murdar şeylere hiç bakmamakta, onların etrafında dönüp dolaşmamakta.
    Böyle olduğu halde kuvvet bakımından herkes den aşağı mıdır ki
    Allah aleme ne de hoş, ne de güzel bir sofra yaymıştır. Fakat o sofra, aşağılık kişilerin
    gözlerinden pek gizlidir. Alem nimetlerle dolu bir bağ olsa fare ve yılan yine toprak
    yer.
    İster kış olsun ister bahar, onların gıdası topraktır. Fakat sen varlığın beyisin, nasıl
    olur da yılan gibi toprak yersin
    Tahtanın içindeki kurt, kimin böyle güzel helvası var der. Bok böceği, bok içinde yaşar
    ve alemde pislikten başka bir meze bilmez.
    Ey eşi, benzeri olamayan Allah, mademki bu sözü kulağımıza küpe yaptın, ihsanda
    bulun, bu sözleri bol bol saç! Kulağımızı tut, bizi o sarhoşların halis şarabını içtikleri
    meclise çek, oraya götür.
    Madenm ki bize bundan bir koku duyurdun, Ey din Allahsı o tulumun ağzını kapama.
    Ey kendisine sığınılan Allah, ey kendisinden imdat istenen Rab, esirgeme, ihsan et de
    erkek, kadın herkes, senin şarabından içsin!
    Ey duaları duadan önce duyan, muratları istenmeden veren Allah, gönüle her an
    yüzlerce kapı açarsın. Birkaç harftir yazdın. Taşlar bile o harflerin sevgisiyle eridi
    muma döndü.
    Yüzlerce akla, fikre fitne olarak kaş nurunu, göz sadını, kulak cimini yazdın. Akıl o
    harfler yüzünden ince eleyip sık dokumaya koyuldu. Ey yazısı güzel edip, bunları boz!
    Yokluğa, her düşünceye göre an be an güzel bir hayal nakşetme; hayal levhine göz,
    yanak, yüz ve ben gibi görülmemiş harfler yazmaktasın. Halbuki ben, yokluğa aşığım,
    vara bakıp sarhoş olmam. Çünkü yoluk sevgilisi, bence daha vefalıdır.
    Allah akıla o şekilleri okuttu, bu suretle onun tedbirlerden vazgeçip Allahsını
    dilemesini diledi.
    Akıl, her sabah melek gibi o Levhi Mahfuz’dan bir ders alır. Yokluğu parmaksız olarak
    yazılmış yazılara bak; dünyaya dalanlar, o yazıların karartısına şaşırıp kalmışlar.
    Herkes bir hayale kapılmış, bir bucağı eşmede. Biri bir define bulmak için bir bucağı
    kazmada; biri bir hayal peşine düşmüş, azamet sahibi olduğu halde dağlardaki
    madenlere yüz çevirmiş; bir başkası papaz olmak için kiliseye kapanmış, bir başkası
    da hırs içinde ekine tarlaya düşmüş!
    O yol kesen, kurtulduğunu hayal etmiş, bu ise hayalince bir hastaya merhem olmuş.
    Biri peri çağırmaya koyulmuş, gönlünü aklını kaybetmiş, öbürü, yıldız bilgisine kapılıp
    nalını yıldızın üstüne koymuş. Bu gidişler ,çteki renk renk hayaller yüzünden dışarıda
    da birbirine aykırı görünür.
    Bu ona bakıp ne yapıyor, ne iş iliyor diye hayrette. Bu şaraptan her tadan kişi,
    öbürünün yaptığını boş bulmada. O hayaller birbirine aykırı olamasaydı görünen
    gidişler, nasıl olur da birbirine zıt olur, zıt görünürdü Hepside can kıblesini
    kaybetmişlerdir de onun için herkes, bir yana yüz çevirmiştir.
    Nitekim bir bölük halkta kıble nerede diye aralar, bir hayale kapılıp her yana döner
    dururlar. Sabah olup ta Kâbe yüz gösterdi mi kimin yol yitirdiği anlaşılır. Yahut da
    dalgıçlar gibi hani. Hepsi denize dalar, herkes, denizin dibinde eline ne geçerse
    aceleyle devşirir. Değerli bir inci ümidiyle şunu bunu torbalarına doldururlar.
    O koca denizin dibinden çıktılar mı iri değerli inci kimdeyse meydana çıkar. Öbürünün
    küçük inci, daha öbürünün de kırık taş parçaları ve boncuk bulduğu anlaşılır. İşte
    onları uykularından uyaracak olan, kahredici ve kötülükleri açığa vurucu bulunan
    kıyamette buna benzer.
    Her bölük pervaneler gibi alemde bir mumun etrafında dönüp dolaşır. Kendilerini bir
    ateşe vururlar ama hakikatte kendi mumlarının çevresinde dolanmaktadırlar.
    Alevinden ağacın daha ziyade yeşerdiği bahtı yaver Musa’nın ateşini umarlar.
    Her sürü o ateşin ihsanını duymuştur; herkes her kıvılcımı o ateş sanır. Fakat sabah
    çağı, ebedilik nuru doğdu mu her biri, etrafında döndüğü nurun ne biçim bir mum
    olduğunu görür. Kim o zafer mumu ile yakmış ise o mum, ona seksen tane kanat
    bağışlar.
    Nice pervaneler iki gözlerini yummuşlardır da kötü bir muma atılmışlardır, kanatlarını
    yakıp onun altına düşe kalmışlardır.
    Pişmanlıla hararetle çırpınıp dururlar. Gözlerinin bağı olmasına, böylece bir havaya
    körcesine düşmelerine ah çekerler. Mum da ben yandım, seni yanmadan, cefa ve
    elemden nasıl kurtarabilirdim Der.
    Mum da ağlaya ağlaya der ki: Benim bile başım yandı, artık başkasını nasıl
    aydınlatabilirim O “Senin ahvaline baktım da gururlandım, halini geç gördüm” der.
    Mum sönmüş şarap bitmiş, sevgilide bizim eğri görüşümüzden utanmış, dalgalara
    batmış, görülmüştür. Faydaları, ziyanın ve helakin ta kendisi olmuştur. Artık,
    körlükten Allah’a şikayet et dur.
    Halbuki ne güzeldir inanılır Müslüman, iman sahibi ve ibadet edip duran kardeşlerin
    ruhları. Herkes bir yana yüz tutmuştur. O azizlerse hiç yanda olmayana yüz
    çevirmişlerdir. Her güvercin bir yana uçmuştur, bu güvercinse cihetsizlik tarafına.
    Biz ne hava kuşlarıyız, ne ev kuşları. Bizim yemimiz yemsizlik yemidir. Onun için
    rızkımız böyle bol bol gelmededir; çünkü, bizim elbise dikmemiz elbiseyi yırtmaktır!
    YIRTIK CÜBBE
    Sofinin biri bir iç sıkıntısına uğradı, cüppesinin önünü yırttı, ondan sonra ferahladı. O
    yırtık cüppeye fereci (ferahlık) adını koydu. Bu lâkap, o kurtulmuş adamdan sonra
    yayıldı. Yayıldı ama safını şeyh aldı, götürdü, halkla tortudan ibaret olan adı kaldı.
    Böylece her şeyin bir saf ve tortusuz tarafı vardır, adını da tortu gibi aleme
    bırakmıştır. Kim toprak yemeyi adet edinmişse tortuya yapışmıştır. Sofi ise
    hemencecik safın bulunduğu tarafa gider.
    Elbette tortunun safı vardır der ve gönül, bu delaletle saflığa varır, ulaşır. Tortu
    güçlüktür, safı da kolaylığı. Saf, burmaya benzer, tortu da hurma çağlasına. Güçlük
    kolaylıkla beraberdir, kendine gel, ümidini kesme. Bu ölümden sonra hayata yol var.
    Oğul ferahlamak istiyorsan cüppeni yırt ta o saflıktan hemencecik baş çıkarsın. Sofi
    saflığı dileyen kişidir. Sofilik, sof elbiseyle, terzilikle, yavaş yavaş yürümekle olmaz.
    Fakat bu alçak ve aşağılık kişilerce sofuluk, terzilikten ve oğlancılıktan ibarettir.
    Fakat o saflık, o iyi ad, san hayaliyle bu renge bürünmekte iyidir ama, o hayalle asla
    kadar gitmek şartıyla. Kat kat hayale tapanlar gibi değil. Hayal, seni güzellik otağının
    çevresine sokulmaktan men eden gayret çavuşudur.
    O, her arayanın yolunu,yol yok, diye keser. Onun hayali geldi mi, sana, dur, der.
    Ancak kulağı delik ve anlayışlı kişiyi durdurmaz. Çünkü o, Allah yardımı askerine
    sığınmış, o sayede coşup köpürmüştür.
    O, ne hayallerden ürker, sıçrar, ne de padişahlık taslar. Padişahın nişane olarak
    verdiği oku gösterir yoluna gider. Allahm, bu şaşkın gönle bir ok bağışla, bu iki kat
    olmuş yaylara bir ok ver. Uluların içtikleri o gizli kadehten yeryüzüne bir yudumcuk
    saçtın.
    Güzellerin saçlarında, yüzlerinde o bir yudumcuk şarabın nişanesi var. Padişahlar, bu
    yüzden topraktan meydana gelen güzelleri yalar dururlar. Gece gündüz yüzlerce
    gönülle o topraktan meydana gelen güzeli öpüp durman, onda güzelliğin bir zerresi
    bulunduğundandır. Seni, toprakla karışmış bir yudumcuk güzellik şarabı böyle deli
    divane ediyor, artık onun safı neler yapmaz
    Herkes bir kerpiç parçasının önünde yenini, yakasını yırtmakta. Halbuki o kerpiç,
    güzelliğin bir yudumcuğuna, bir zerreciğine sahip. Ayda, güneşte, hamel burcunda bir
    yudumcuk güzellik şarabı var. Arş da kürsüde, zuhal yıldızında bir zerrecik güzellik
    var. Ona bir yudum mu dersin, yoksa şaşılacak bir şey bu kimya mı dersin Ona bir
    sürtünmekle bu kadar güzellikler meydana geliyor.
    Ey akıllı kişi ona sürtünmeyi can ve gönülden dile. Fakat bu kimyaya “Ancak temiz
    olanlar dokunabilirler.” Altında, lâ’lde, incilerde o güzellik şarabından bir yudumcuk
    var; şarapta, mezede, meyvede o şaraptan bir yudumcuk! Tertemiz güzellerin
    yüzlerinde de yine bir yudumcuk. Artık onun süzülmüş ve saf olanı nasıldır Bir
    düşün!
    Bu toprakla karışık bir yudumcuk şarabı yalayıp durmaktasın, onu toprağa
    karışmamış, saf bir halde görürsen ne hale geleceksin Ölüm zamanında o bir
    yudumcuk saf şarap, bu toprak bedenden ölümle ayrılmakta. Geri kalanı hemen
    görmüyorsun. Böyle çirkin bir beden onunla bak ne hale geliyormuş!
    Can bunlardan ten olmadan yüz gösterse o vuslattaki letafeti ben anlatamam ki! Ay,
    şu bulut olmaksızın ışık salsa onu kimsecikler anlatamaz! Ne hoştur o tatlılarla,
    şekerlerle dolu olan mutfak. Şu padişahlar o mutfağı yalayıp dururlar.
    Ne güzeldir o din ovasının harmanı. Her harman oradan başak devşirir. Ne alâdır
    gamsız, kedersiz ömür denizi. Yedi denizde ondan meydana gelmiş bir çiğ tanesidir.
    Elest sakisi, şu aşağılık ve çorak yeryüzünde bir yudumcuk saçmıştır da, toprak, o
    sebeple coşmuştur; biz de o yüzden coştuk. Allahm, pek isteksiz, pek tembel olduk,
    bir yudumcuk daha saç!
    Caizse yokluktan feryat ediyor, yokluğu anlatmaya çalışıyorum. Caiz değilse işte
    sustum. Bu, iki kat hırsı anlatmaydı ya... Halil’den öğren o hırs kazını kesmek gerek.
    Kazada bundan başka sözleri söyleyemem, vakit kalmaz diye ürküyorum.
    TAVUS KUŞU
    Şimdi ad san için cilvelenip duran iki renkli tavusa geldik. Onun gayreti, sonucundan
    ve faydasından habersiz bir halde halkı, hayırla şerle avlamaktır. Tuzak gibi av tutup
    durur. Tuzağın maksada ait ne bilgisi var.
    Tuzağın, av tutmaktan ne zarar vardır, ne faydası; onun bu beyhude tutuşuna şaşıran
    işte ben. Kardeş, iki yüz güzelle bağdaştın, dost oldun, sonra yine onları terk ettin.
    Doğduğun günden beri işin bu. Sevgi tuzağıyla adam avlar durursun. Bu avlanmaktan,
    bu kalabalıktan, bu başlık sevdasından el çek. Hiç bunlarla bir şey ördün, bu yüzden
    bir şey elde ettin mi
    Ömrünün çoğu geçti, gün akşama yaklaştı. Sense hala adam avlamaya koyulmuşsun.
    Onu tut, bunu tuzaktan azat et. Alçaklar gibi bir başkasını avla. Derken bunu da bırak,
    başka birini ara... Bu işte tam hiçbir şeyden haberi olmayan çocukların oynadığı bir
    oyun! Gece gelip çatar, tuzağında bir av bile yok. Tuzak sana, bir baş ağrısından, bir
    bağdan başka bir şey değil. Şu halde sen, kendi kendini avladın demektir. Çünkü,
    hapse düştün, maksada erişemedin, mahrum kaldın.
    Hiç alemde bizim gibi kendi kendini avlayan bir ahmak daha var mı Aşağılık kişilerin
    tuzağına domuz tutulur. Sonsuz zahmet, sonra da onu yemek haram. Avlamaya değen
    şey ancak aşktır. Fakat oda öyle herkesin tuzağına düşer mi ya Meğer ki sen
    gelesinde ona av olasın... Meğer ki sen, tuzağı bırakasın da onun tuzağına gidip
    düşesin.
    Aşk der ki: Ben yavaş yavaş çalışmasaydım; bana avlanmak av tutmadan yeğdir.
    Benim hayranım ol da övün. Güneşi bırak da zerre ol! Kapım da otur. Evsiz barksız kal.
    Mumluk davasına kalkışma, pervane ol.
    Bu suretle dirilik sultanlığını bulur, kullukta gizli olan padişahlığı görürsün. Alemde
    tersine çakılmış nallar görür, esirlere padişah adı verildiğini duyarsın. Boğazına ipler
    takılmış, kendisi dar ağacının tacı olmuştur da kalabalık bir halk güruhu, ona işte
    padişah derler.
    Kafirlerin mezarları gibi dışı süslü. İçinde ulu Allah’nın kahır ve azabı. Onlar kabirleri
    kireçle örmüşler, bezemişler, zan perdesini yüzlerine örtmüşlerdir. Seninde yoksul
    tabiatın hünerlerle kireçlenmiş, bezenmiştir ama mumdan yapılan nahle benzer; ne
    yaprağı vardır ne meyve verir.
    Bir derviş bir dervişe “Allah’yı nasıl gördün, söyle” dedi. Derviş dedi: Neliksiz,
    niteliksiz gördüm. Fakat söze getirebilmek için onu kısa bir örnekle anlatayım.
    Gördüm ki sol yanında bir ateş, sağ yanında da bir kevser ırmağı var. Solunda cihanı
    yakıp yandıran müthiş bir ateş, sağında güzelim bir ırmak.
    Bir kısım halk o ateşe el atmış, bir kısım halkta o kevsere ulaşacağından neşeli ve
    sarhoş. Fakat bu, her kötü kişiyle her bahtı yaver olanı şaşırtacak pek aykırı ve acayip
    bir oyundu. Kim o ateşe, kıvılcıma atılıyorsa öbür yandaki sudan baş çıkarıyordu.
    Kim suya atlıyorsa derhal kendisini ateş içinde buluyordu. Kim sağ yana gidiyor, o
    güzelim suya dalıyorsa sol taraftaki ateş içinden baş göstermekteydi. Sol yandaki
    ateşe dalansa sağ yandan çıkmaktaydı.
    Bunun sırrını pek az kişi anlıyor, hasılı o ateşe pek az kişi atlıyordu. Ancak başına
    devlet saçısı saçılan, suyu bırakıp ateşe kaçıyordu. Halk eldeki hazır zevki mabut
    edinmiştir. Hulâsa halk, bu oyunu kaybetmiş, bu oyunda zarar girmiştir.
    Bölük, bölük saf, saf hırslarına uyanlar, ateşten çekinmede, suya kaçmada. Fakat suya
    dalan, ateşten baş gösterme de. Ey hakikatten haberi olmayan, ibret al, ibret! Ateş, ey
    bön ahmaklar, ben ateş değilim, makbul bir kaynağım. A gözsüzler sizin gözünüzü
    bağlamışlar. Bana gelin, kıvılcımlarımdan kaçmayın.
    Ey Halil burada be kıvılcım vardır, ne duman. Bu görünen şey, ancak Nemrud’un
    büyüsü, hilesi demekteydi. Sen Halil gibi akıllıysan ateş senin soyudur, sen bir
    pervanesin. Pervanenin canı keşke binlerce kanadın olsaydı da, mahrem olmayanların
    kötülüklerine rağmen amasız bir suretle ateşlerde yansaydı.
    Bilgisiz kişi, eşekliğinden bana acır, bense bilgi ve görgü sahibi olduğumdan ona
    acırım diye bağırıp durur. Hele şu suların bile canı olan ateş yok mu Pervanenin işi
    bizim işimizin aksi. O nur görür ateşe atılır, gönül de ateş görür, nura dalar. Ulu
    Allah’nın, Halil evladı kimdir, göresin diye böyle oyunları vardır.
    Ateşe su şeklini vermişler, ateşin içinde de bir kaynaktır coşturmuşlardır. Bir büyücü
    büyüsüyle bir topluluk içinde pirinçle dolu sahanı, akreplerle dolu gösterir. Evi,
    büyüsü ve nefesiyle akreplerle dolmuş gösterir ama onlar, sahici akrep değildir ki.
    Büyücü bunu gibi yüzlerce hüner gösterdikten sonra artık düşün, büyücüyü yaratan,
    neler yapmaz Hasılı Allah büyüsü ile zaman, zaman nice kişiler, karı gibi alta
    yatmışlardır. Büyücüler ona kuldur, köledir. Hepsi de yont kuşu gibi tuzağa
    düşmüşlerdir.
    Kendine gel de dalgalara benzer hilelerin nasıl baş aşağı olduğunu Kuran’ı okuyup
    anla, sihri helali gör. Ben Firavun değilim ki nehre gideyim. Ben, Halil gibi ateşe
    giderim. O ateş değildir, duru bir sudur. Halbuki öbürü hileyle ateş gibi bir su
    görünmededir. İyi şeyleri caiz gören o Peygamber, ne de güzel söyledi: Bir zerre aklın
    oruçtan da yeğdir, namazda da.
    Çünkü, aklın cevherdir, bu ikisiyse araz. Bu ikisi, namaz ve oruç, onun tam olmasıyla
    farz olur. Bu suretle de o aynanın cilalanması, ibadetle gönlün arınması mümkün olur.
    Fakat ayna aslından bozuksa onu cilalamak güçtür, zor cilalanır. Cilalanabilecek
    seçilmiş aynaysa az bir cila ile parlar, azıcık bir cila ona kafidir.
    Akıllardaki bu aykırılık, bil ki mertebe bakımından yerden göğe kadardır. Akıl vardır
    güneş gibi. Akıl vardır, zühre yıldızından da aşağıdır, yıldız akmasından da. Akıl
    vardır, bir sarhoş mumu gibi, akıl vardır, bir ateş kıvılcımı gibi.
    O güneş gibi aklın önünden bulut kalktı mı Allah’nın nurunu gören akıllar
    faydalanırlar. Aklı cüzü aklın adını kötüye çıkarmıştır. Dünya muradı insanı muratsız
    bir hale getirmiştir. O, bir avdan avcının güzelliğini görmüştür. Bu avcılığa düşmüş, bu
    yüzden bir avın derdine uğramıştır.
    O, hizmetle hizmet edilme nazına erişmiştir; bu, kendisine hizmet edilmeyi dilemiş,
    yüce yolundan geri dönmüştür. O Firavunlukta suya tutsak olmuş, İsrailoğlu, tutsaklık
    yüzünden yüzlerce Suhrab kuvvetini elde etmiştir.
    Bu aykırı bir oyundur, yaman bir ferzin-benttir. Hileye az başvur, devlet ve baht işidir
    bu. Hayal ve hileyi az doku. Çünkü, gani Allah hileciye az yol gösterir. Hile edeceksen
    iyi hizmet etme yolunda hizmet et de bir ümmet içinde peygamberlik elde edesin. Hile
    et de kendi hilenden kurtul. Hile et de bedenden ayrıl tek kal. Hile et de en aşağı bir
    kul ol. Aşağılıkla yürü de efendi kesil.
    Ey koca kurt, tilkiliğe kalkışma, hile ve hizmetle efendilik etmeyi umma. Fakat
    pervane gibi ateşe atıl, o ateşi kesene doldurup ağzını büzme, her şey den kurtul.
    Gücü kuvveti bırak, ağlamaya giriş. A yoksul, ağlayışa acınır.
    Susuz ve aciz kişini ağlayışı mânevidir, doğrudur. Soğuk,soğuk ağlayışsa, o azgının
    yalanından ibarettir. Yusuf’un kardeşlerinin ağlamaları hileden ibarettir. çünkü, içleri
    hasetle, illetle doludur.
    GÖZYAŞI BEDAVA
    Arab’ın birinin köpeği ölmek üzereydi. Arap yağmur gibi gözyaşı dökmede, başıma ne
    dertler geldi demedeydi. Bir dilenci geçiyordu. Dedi ki: Niye ağlıyorsun Kimin çin
    feryat ve figan ediyorsun
    Arap bir köpeğim vardı dedi, pek iyi huyluydu. İşte şuracıkta yol üstünde ölüyor.
    Gündüz avcımdı, gece bekçim. Gözü pekti, avı hemen yakalardı. Hırsızı derhal kovardı.
    Adam derdi ne yaralandı mı Diye sordu. Arap, hayır dedi, açlık onu bu hale getirdi.
    Adam, bu derde, bu mihnete sabret dedi, Allah, sabredenlere karşılık ihsanda bulunur.
    Ondan sonra dedi ki: Ey hür kişi, elindeki şu dolu dağarcıkta ne var
    Arap, dün akşamdan artan ekmeğim, azığım. Bedeni kuvvetlendirmek için
    taşımaktayım dedi. Adam dedi ki: Neden o köpeğe ekmek yemek vermedin Arap o
    kadar merhametim yok. Yolda parasız ekmek ele geçmez. Fakat gözyaşı bedava dedi.
    Adam, a havayla dolu kırba, toprak başına! Demek ki sence ekmek, gözyaşından daha
    iyi ha Gözyaşı kandır, dertle su haline gelir. Topraktan meydana gelen ekmek,
    beyhude kan dökmeye değmez dedi.
    Arap, iblis gibi bütün vücudunu hor hakir bir hale getirmişti. Bu bütünün parçası,
    anacak aşağılık ve bayağı bir şeydir. Ben varlığını o ihsan ve cömertlik sahibinden
    başkasına satmayana kul, köle olayım. O ağlarsa gökyüzü de ağlar. O feryat ederse
    gökyüzü de Yarabbi demeye başlar.
    Ben o himmet sahibi bakıra kul, köle olayım ki kimyadan başka bir şeye eğilmez. Dua
    ederken Allah’ya sınık bir halde el kaldır. Allah’nın merhamet ve ihsanı, sınık kişiye
    doğru uçar.
    Bu daracık kuyudan kurtulmak istiyorsan durmadan ateşe yüz çevir kardeş. Allah’nın
    hilesini gör, kendi hileni bırak. Ey hilesine karşı hilebazların bile utanıp şaşırdıkları
    Allahm!
    Tavus kuşu gibi kanadına bakma, ayağını gör ki kötü göz, sana bir pusu kurmasın.
    Dağ bile kötülerin nazarıyla yerinden oynar. Kuran’da “Yüzlikunneke”yi oku da anla.
    Dağ gibi Ahmet bile yolda çamur ve yağmur yokken nazara uğradı da ayağı titremeye
    başladı. Bu duraklama, sürçme, bu ayak titremesi de ne Bu işin boş olmasına imkan
    yok diye hayrette kaldı. Nihayet ayet geldi de, o hal sana kötü gözden erişti diye
    hikmetini bildirdi.
    Allah eğer senden başka biri olsaydı derhal yok olur, o nazara avlanır erir giderdi.
    Fakat benim korumam, eteğini çemreyip geldi de kurtuldun, yalnız bu titreyişin, bu
    sürçmen, bu sırrı sana bildirmek içindi dedi.
    İberet al da o dağ gibi olan Peygambere bak... Ondan sonra a saman çöpünden aşağı
    olan adam, hünerini malını arz etme!
    Ey Allah peygamberi, o mecliste öyle adamlar vardır ki herkesin kuşlarına bile nazar
    değdirir, onları bile öldürürler. Nazarlarından kükreyen aslanın bile kellesi yarılır,
    inlemeye başlar. Güçlü deveye nazarı ile ölüm değdirir, sonra arkasından köleyi, yürü
    bu devenin yağından satın al diye yollar. Köle deveyi sakatlanmış görür. Atla beraber
    koşan o deve sakatlanmış başı kesilmiştir.
    Şüphe yok ki hasetle, kötü gözle feleğin dönüşünü, yürüyüşünü bile başka bir tarzda
    döndürürler. Su gizlidir, fakat dolap meydanda. Fakat su esasen dönüp yürümektedir.
    Kötü gözün ilacı iyi gözdür. İyi göz, kötü gözü ayağının altına alır, yok eder.
    İlerisi gidiş, rahmettir sıfatıdır, iyi göz de rahmettir. Halbuki kötü göz, kahır ve
    lanetten meydana gelmededir. Allah’nın rahmeti gazabından üstündür. Bunun içindir
    ki her peygamber, kendi zıddına üst olmuş onu mat etmiştir.
    Çünkü, peygamber rahmetin neticesidir. Zıddı ise kötü yüzlüdür, kahır neticesidir.
    Kazın hırsı birdir. Şehvet hırsı yılandır, mevki hırsı ejderha. Kaz hırsı, boğaz ve cima
    şehvetinden meydana gelir. Fakat baş olma hırsında bu şehvetlerin tam yirmi tanesi
    toplanmıştır. Mevki sahibi, mevkii yüzünden Allahlıktan dem vurur. Allah ile ortak
    olmayı tamah eder, nasıl af edilebilir
    Adem’in işlediği kusur karın ve cima yüzünden oldu. Fakat iblisin suçu ululuktan ve
    mevki yüzündendi. Hasılı Adem çabucak tövbe etti, halbuki o melun, tövbe etmeye
    tenezzül etmedi. Boğaz ve cima hırsı da kötüdür. Fakat mevki hırsı olmadıkça yine de
    sınıklıdır.
    Bu mevki hırsının kökünü dalını söylemeye kalkışırsam bir başka cilt lazımdır. Arap
    serkeş ata Şeytan dedi, yazıda yayılan ata değil. Şeytanlık lügat ta baş çekmedir. Bu
    sıfat lanete layıktır. Bir sofranın çevresine yüz tane adam oturur, yer. Fakat baş olmak
    isteyen iki adam dünyaya sığamaz.
    O, dünya yüzünden bunun bulunmasını istemez. Hatta padişah padişahlığıma ortak
    olur diye babasını bile öldürür. Duymuşsundur ya saltanat kısırdır derler. Padişahlık
    davasında olan, korkusundan akrabalığı filan hep keser, hepsinden vazgeçer.
    Çünkü, saltanat kısırdır, onun oğlu yoktur. Ateş gibi kimseyle dostluğu olamaz. Kimi
    bulursa yakar, yırtar. Kimseyi bulamazsa kendi kendisini yer. Hiç ol da onun dişinden
    kurtul. O katı yürekliden merhameti az um!
    Hiç oldun mu o katı yürekliden korkma. Her sabah mutlak yokluktan ders al. Ululuk,
    ululuk ısısı Allah’nın elbisesidir. Kim onu giymeye kalkışırsa vebale girer. Taç onundur
    kemer bizim vay haddini aşana! Bu tavusluk kanadı, sana bir sınamadır. Buna kapıldın
    mı Allah’ya ortak olmaya, onun gibi noksan sıfatlardan arı olduğunu davaya
    kalkışırsın.
    Bir tavus kuşu, ovada kanatlarını yolmaktaydı. Hakimin biri gezmeye çıkmıştı. Onu
    görüp dedi ki: Ey tavus böyle güzelim kanatları nasıl yoluyor da kökünden yolup
    atıyorsun Hiç acımıyor musun
    Bu süsü koparıp balçığa atmana gönlün nasıl razı oluyor Hafızlar o tüyleri
    beğendiklerinden alıp mushafların arasına koyuyorlar. Halk havalanmak için
    tüylerinden yelpazeler yapıyorlar. Bu ne nankörlük bu ne cüret! Bilmiyor musun ki
    nakkaşın kim Yahut da biliyor da nazlanıyor; mahsustan o süsleri yoluyorsun.
    Birçok naz vardır ki suç olur; kulu, padişahın gözünden düşürür. Nazlanmak, şekerden
    tatlıdır ama az çiğne, yüzlerce tehlikesi vardır. Niyaz yolu emin bir yoldur. Nazı bırak
    da o yola düş. Nice nazlananlar vardır ki kol kanat çırpar ama nihayet o hal adama
    vebal olur. Nazın güzelliği seni bir an yüceltse bile onun gizli korkusu, seni eritir
    mahveder.
    Bu yalvarışa gelince: Seni zayıflatır. Zayıflatır ama parlak ayın on dördü gibi baş
    köşeye geçirir. Ölüden diriyi çekip çıkarınca ölen, doğru yolu bulur. Diriden ölüye
    çıkarınca da diri nefis, ölüm tarafına yönelir, ölüm tarafına dönüp dolaşır.
    Öl ki hiçbir şeye ihtiyacı olmayan diri Allah, ölüden diri meydana getirsin. Allah, bu ölü
    bedenden meydana bir diri getirsin. Kış olursan baharın gelişini, gece kesilirsen
    gündüzün oluşunu görürsün.
    O kanatları yolma ki bir daha yerine yapışmaz. Ey güzel yüzlü, yasa düşüp yüzünü
    yırtma. Kuşluk güneşine benzeyen o güzelim yüzü yırtmak, yanlış bir iştir. Böyle bir
    yüzü tırnakla yaralamak kafirliktir. Ay bile onun ayrılığı ile ağlamakta. Yoksa yüzünü
    görmüyor musun Bırak bu inatçılığı, bırak bu düşünceyi!
    Bedende Nefsi Mutmainne’nin yüzünü düşünce tırnakları yaralar. Kötü düşünceyi
    zehirli tırnak bil. Bu tırnak, derinleştikçe can yüzünü tırmalar. Müşkül düğümleri
    açmak ister; fakat bu, adeta altın bir kaba aptes bozmaya benzer.
    Ey işin sonuna varan düğümü çözülmüş say. Bu düğüm, boş keseye vurulmuş kuvvetli
    ve çözülmez bir düğümdür. Düğümleri açmakla uğraşa,uğraşa kocaldım, başka birkaç,
    düğümü de çözülmüş sayıver.
    Asıl boğazımızdaki çözülmez düğüm şudur: Sen kendini bil, bakalım, aşağılık bir adam
    mısın, yoksa bahtı yaver bir adam mı Adamsan bu müşkülü çöz. İnsan nefsine
    sahipsen nefsini bu yolda sarf et. Ayan ve arazı bildin tut, ne çıkar Asıl, kendi haddini
    bil ki bundan kaçıp kurtulmaya imkan yok.
    Kendi haddini bilince de artık bu hadden kaç da ey toprak eleyen, hadsiz aleme ulaş.
    Ömrün mahmul ve mevzu derdiyle geçti. Gözün açılmadı, hayatın duyduğun şeylerle
    geçip gitti. Neticesiz ve tesirsiz olan her delil boş çıktı. Sen kendi neticene bak.
    Yapanı ancak yapılan şeylerle görebildin; iktirani kıyasla kanaat ettin. Filozof
    davasında delilleri çoğaltıp durur. Halbuki kalbi temiz Allah kulu, onun aksine delillere
    bakmaz bile. Delil ve hicaptan kaçar, delalet edilenin peşine düşer, başını yakasının
    içine çeker. Filozofa göre duman, ateşe delildir ama bizce dumansız olarak o ateşe
    atılmak daha hoştur.
    Hele yakılıktan, sevgiden meydana gelen şu ateş yok mu O, bize dumandan daha
    yakındır. Hasılı cana ariz olan hayallere kapılıp dumana koşmak ve bu yüzden candan
    olmak, pek kötü bir iştir, pek bahtsızlıktır.
    Kanadını yolma, onun sevgisini gönlünden sök, çıkar. Çünkü, savaşmak için düşmanın
    bulunması şarttır. Düşman olamadıkça savaş imkanı yoktur. Şehvetin olmazsa ondan
    kaçınma emrine uyman mümkün değildir. meylin olmazsa sabrın manası yok. Düşman
    yoksa ordu sahibi olmana ne hacet
    Kendine gel de kendini hadım etme, papaz olma. Çünkü, çekinmek ve temiz durmak,
    şehvetin zıddıdır. Heva ve heves olmadıkça have ve hevesten çekinin denmesi
    mümkün değildir. ölülere gazilik taslanmaz ya.
    “Yoksullara verin onları doyurun “ denmiştir, şu halde kazan. Çünkü elinde eskiden
    kazandığın bir şey olmadıkça harcayamazsın ki. Gerçi o mutlak olarak “Yoksulları
    doyurun” demiştir ama sen “Kazanın da sonra yoksulları doyurun” diye oku.
    Yine böyle o padişah “Sabredin” buyurdu. Bir istek olmalı ki yüz çeviresin. “Yiyin”
    emri şehvet için bir tuzaktır, ondan sonra gelen “İsraf etmeyin” emriyse temizliktir.
    Şehvet olmasa ondan kaçınmaya imkan olabilir mi
    Sabretme ezasına uğramadıkça karşılığında bir hayır ve mükafat elde edemezsin. Ne
    hoştur o şart ve ne sevinçli şeydir o mükafat. O gönüller açan, canlara canlar katan
    mükafat!
    Aşıkların neşesi de odur, gamı da, hizmetlerine karşılık aldıkları ücret de. Aşk,
    sevgiliden başkasını seyre dalarsa bu, aşk değildir, aslı yok bir sevdadır. Aşk, o
    yalımdır ki parladı mı sevgiliden başka ne varsa hepsini yakar.
    La kılıcı, Allah’dan başka ne varsa hepsini keser silip süpürür. Bir bak hele, La’dan
    sonra ne kalır İllahlah kalır, hepsi gider. Neşelen, sevin ey ikiliği yakıp yandıran
    şiddetli aşk! Zaten evvelkilerde oydu, sonrakiler de. İkilik ancak şaşı gözün bir
    görüşüdür, bunu böyle gör. Ne şaşılacak şey! Hiç onun aksinden başka bir güzel olur
    mu Beden, ancak canla hareket edebilir. Canı olmayan bedeni istersen yağla, balla
    beslemeye kalk, yine beyhudedir.
    Bunu, bir günceğiz olsun dirilip bu canlar canının elindeki kadehi alan, o şarabı içen
    bilir. Fakat gözü, o yüzleri göremeyene şu duman, can görünür. Abdülaziz oğlu Ömer’i
    görmediğinden Haccac onca adalet sahibidir.
    O, Musa’nın ejderhasını görmemiştir de büyücülerin iplerinde can var sanır. Arı duru
    suyu içmeyen kuş, kara su içinde kanat çırpıp durur. Zıt olmadıkça zıttı tanınamaz.
    Yara görülünce onulmaya başlanır.
    Hasılı Elest ikliminin kadrini bilesin diye dünya, önce gelmiştir. Fakat buradan
    kurtulup oraya vardın mı ebed şeker hanesinde şükreder durursun. Dersin ki: Sanki
    orada toprak elemişim. Bu tertemiz alemden kaçıp duruyormuşum.
    Keşke bundan önce ölseydim de o balçıkta çektiklerim, daha az olsaydı. İşte onun için
    o her şeyi bilen peygamber, “Kim ölür bedenini terk ederse, öldüğünden,
    göçtüğünden dolayı hasrete düşmez. Ancak taksiratından, fırsatı fevt ettiğinden
    hasrete düşer.
    Ölen keşke maksadıma bundan önce erişseydim diye diler. Kötüyse, önce ölseydi
    kötülüğü daha az olurdu. İyiyse, iyilik yurduna daha önce giderdi. Kötü, haberim
    yokmuş, ben an be an önümdeki perdeleri arttırıp duruyormuşum. Bundan önce
    buraya göçseydim bu perdem, daha az olurdu der” buyurmuştur.
    Hırsa düşüp kanaat yüzünü az yırt. Ululanıp aşağılanma yüzünü az incit. Hasisliğinden
    cömertlik yüzünü, Şeytanlığından secdenin güzelim cemalini az parala. O cenneti
    bezeyen kanatları yolma. O yolları kaplayan kanatları yolma.
    Tavus kuşu, bu öğüdü duyunca ona baktı. Sonra da zari, zari ağlamaya koyuldu. O
    dertlini feryadı figanı orada bulunanları da feryada düşürdü. Neden kanatlarını
    yoluyorsun diye soran cevapsız kalıp pişman bir halde ağlamalı oldu.
    Neden boşboğazlıkta bulundum da sordum O, zaten dertle doluymuş, ben onu
    büsbütün coşturdum diyordu. Gözlerinden akan yaşlar toprağa damlamakta idi.
    Damlayan damlaların her birinde yüzlerce cevap vardı.
    Doğru ve özden ağlayış, canlara dokunur, feleği ve arşı bile ağlatır. Akıl ve gönüller,
    şüphe yok ki arşa mensuptur, hicap içinde olarak arş nurundan doğarlar.
    Harut’la Marut gibi. O iki temiz melek de bu alemde korkunç bir kuyuda mahpusturlar.
    Aşağılık şehvet alemine düştüler de suçları yüzünden bu kuyuda bağlana kaldılar.
    İyilerle kötüler büyüyü ve büyüyü bozan şeyleri bu iki melekten öğrenirler. Fakat
    önce kendine gel, büyüyü öğrenme vazgeç bu sevdadan.
    Biz bu büyüyü seni belaya uğratmak ve sınamak için öğretiriz diye öğüt verirler.
    Sınamada şart ihtiyar sahibi olmaktır. Kudret elde olmadıkça da ihtiyar olamaz.
    İstekler uyumuş köpeklere benzer. Onlardaki hayır ve şer de gizlidir. Kudretleri
    olmadığı için bunlar, yere yatmış odun parçaları gibi yatakalmışlardır.
    Fakat aralarına pis bir şey atıldı mı adeta köpeklere hırs surunu üfürür. O sakaktaki
    bir eşek düşüp öldü mü uyuyan yüzlerce köpek uyanır. Gayp gizliliğinden gitmiş olan
    hırslar, yenlerinden yakalarından baş çıkarır, hücuma koyulurlar.
    Her köpeğin kılları diş kesilir hile için kuyruk sallamaya başlarlar. Köpeğin belden
    aşağısı hile, belden yukarısı öfke olur, odun bulmuş zayıf ateşe döner. Mekansızlık
    elinden yalım,yalım gelip çatar, ateşten çıkan alev ta göğe kadar, ağar.
    Bunun için yüzlerce köpek de insanın bedenin de uyumuştur. Bir av olmadığı için
    onlar, adeta gizlenmişlerdir. Yahut da gözleri bağlı doğan kuşlarına benzerler. Perde
    ardında bir av sevdasıyla yanıp tutuşurlar. Fakat doğanın külahını kaldırdın da avını
    gördün mü derhal dağlara dönüp dolaşmaya başlar. Hastanın isteği yatışmıştır. Hatırı,
    yalnız iyileşmektedir. Ama ekmek, elma ve karpuz görünce onu yemek ister bu istekle
    zarar korkusu, savaşa girişir. Sabrederse bunları görüşü, iyiliğine yarar. Çünkü o
    heyecana düşmek, onun gevşemiş tabiatına iyi gelir. Fakat sabredemezse görmemesi
    daha iyidir. Okun zırhsız adamdan uzak olması yeğ!
    Tavus kuşu ağlaması bitince dedi ki: Yürü, sen renge ve kokuya kapılmışsın.
    Görmüyorsun ki bu kanatlar yüzünden her yandan başıma yüzlerce bela gelip
    çatmada. Nice merhametsiz avcılar, bu kanatlar yüzünden her yanda benim için tuzak
    kuruyorlar. Nice okçu kanatlarım için yayını çekmiş bana ok atmada.
    Gücüm kuvvetim yok, kendimi koruyamıyorum, bu kazadan, bu beladan, bu
    fitnelerden kurtulmama imkan yok. Madem ki iş böyle, dağlarda, ovalarda emin
    olabilmek için çirkin olmam daha iyi.
    Ey yiğit, bu kanatlar, benim ululanma silahım kesildi. Ululanmaysa ululananları
    yüzlerce belaya uğratır.
    Nice hüner ve sanatlar vardır ki ham kişiyi helak eder. Çünkü o, taneye koşar, bu
    yüzden de tuzağı görmez. İhtiyarına sahip olmak, “Sakının” emrine uyan ve kendisine
    sahip olan adam için iyidir. Kendini koruyamıyor kötülüklerden çekinemiyorsan sakın,
    o aleti uzaklaştırır, ihtiyarı bırak.
    Benim de cilvelendiğim şey ve ihtiyarım, o kanattır. Onu yoluyorum, çünkü başıma
    kastetmede. Sabır sahibi, kendi kanadını yok farz eder, bu suretle kanadı da onu kötü
    düşüncelere sevk etmez.
    Şu halde ona de ki: Kanadını yolma, onun bir zararı yoktur. Bu çeşit adama ok gelse
    önüne kalkanını tutar. Fakat bana bu güzel kanat düşmandır. Çünkü sabredemiyor,
    cilveleniyorum. Eğer çekinme ve korunma bana yol gösterseydi ihtiyar yüzünden
    debdebem, devletim artardı. Ben çocuğa yahut sarhoşa benziyorum, sınanmalara
    tahammülüm yok. Benim elime kılıç vermek caiz değildir.
    Eğer aklım olsaydı da beni men etseydi kılıç, elimde bir zafer vasıtası olurdu. Güneş
    gibi nurlar saçan bir akıl lazım ki doğrudan başka bir suretle kılıç vurmasın. Parlak
    aklım ve iyi bir huyum yok, şu halde silahımı neden kuyuya atmayayım
    Bu silah, bana düşman olacak. Onun için kılıçla kalkanı kuyuya atıyorum. Ne kolumda
    kuvvet var, ne dayanacağım bir yer. Kılıcımı atmazsam düşmanım elimden alır onunla
    beni yaralar. Bu kötü huylu nefis, yüzünü örtmemekte. Ben de onun inadına yüzümü
    yırtmaktayım. Bu suretle şu yücelik, şu güzellik azalsın da tamamı ile bitince de ben
    vebale az düşeyim. Yüzümü bu niyetle yırttığımdan suçum yok. Çünkü, bu yüzü
    yaralarla örtmek gerek. Gönlüm, gizlenme huyuna sahip olsaydı yüzüm, günden güne
    parlar, güzelleşirdi.
    Kuvvetim kudretim yok, iyiliğe de meyledemiyorum. Bunu gördüm, düşmanımı da
    gördüm, derhal silahımı kırdım. Bu suretle de onun bana üstün olmamasına,
    hançerimin kendime vebal olmamasına gayret etmiş oldum.
    Damarım oynadıkça kaçıyorum, çünkü adamın kendisinden kaçması kolaydır.
    Başkasından kaçan, ondan kurtulunca karar eder. Halbuki benim düşmanım da benim,
    benden kaçan da ben. Şu halde işim kıyamete kadar boyuna kaçmaktır. Adama kendi
    gölgesi düşman olursa ne Hint’te emin olur, ne Huten’de.
    GÜNEŞTE YOK OLMAK
    Bir adam yokluğa erişir, kendisine yokluğu ziynet edinirse, o adamın, Muhammet gibi
    gölgesi olmaz. “Yokluk benim iftiharımdır” sırrına ziynet yokluktur. Bu çeşit adam,
    mumun alevi gibi gölgesizdir. Mum, baştan aşağı alevden ibarettir. Gölge onun
    çevresine uğrayamaz. Mum kendisinden de kaçtı, gölgeden de. Mumu dökenin
    isteğine uydu,ışığına sığındı.
    Mumu döken muma der ki: Seni yok olmak için döktüm. O da, ben yokluğa kaçtım diye
    cevap verir. Bu var olan ışık, lazım bir ışıktır, geçici ve arızi ışık gibi değil.
    Mum ateşe tamamı ile yok oldu mu artık ondan ne bir eser görürsün ne bir ışık! Suret
    ateşi karanlığı gidermek için mum suretinde durur. Beden mumu şu görünen mumun
    aksinedir; yok oldukça can nuru artar. Bu ebedi ışıktır, mumsa geçici. Can mumunun
    alevi, Allah’ya aittir. Ateşten meydana gelen şu ateş, nur olduğundan geçici gölge,
    ondan uzaklaşmıştır.
    Bulutun gölgesi yere düşer. Fakat gölge, ayla düşüp kalkmaz. A bahtı yaver kişi,
    kendinden geçmek, bulutsuz bir jale gelmektir. Kendinden geçtin mi değirmi aya
    benzersin. Fakat rüzgar, bir bulutu sürüp getirdi mi ayır nuru aydan daha eksik bir
    hale düşer. Bulut ve toz yüzünden ay, bir hayal gibi görünür. İşte beden bulutu da bizi
    hayal düşüncesine sürer.
    Ayın lutfuna bak ki bu da onun lutfudur, çünkü bize, bulutlar düşmanımızdır demiştir.
    Ay, ne buluta aldırış eder, ne toza. O, göğün yücesindedir. Bulut bizim canımıza
    düşmandır. Bulut bizim gözümüzden ayı gizler.
    Bu perde, huriyi Zâl gibi kuvvetlendirir, dolunayı yeni aydan daha noksan bir hale
    getirir. Ay bizi yücelik kucağına oturtmuş, düşmanımızı kendi düşmanı saymıştır.
    Bulutun letafeti ve parlaklığı da yandandır. Fakat buluta ay diyen hayli yol sapıtmıştır.
    Ayın nuru buluta vurdu mu onun kara yüzünü ay gibi parlatır.
    Gerçi ayla aynı renge boyanmıştır. Bu da bir devlettir ama buluttaki o nur, eğretidir.
    Kıyamette güneş de kalmaz, ay da. Göz ışığın aslı ile meşgul olur. Bu suretle temelli
    mülkle eğreti mülk seçilir. Şu fani konak, karar yurdundan ayrılır. Dadı, bir kaç gün
    içindir. Ey ana sen bizi kucağına al.
    Kanadım buluttur. O, perdedir ve önümdekini göstermez. O yalnız Allah lütfiyle letafet
    kazanır. Kanadımı yolayım, onu güzelliğini yolumdan atayım da aynı güzelliğini yine
    aydan seyredeyim. Ben dadı istemem, ana daha hoş. Ben Musa’yım benim dadım
    anamdır.
    Ben, aynı lutfunu vasıtayla elde etmek istemem. Çünkü bu ilgi, nicelerin helakine
    sebep oldu. Yahut da bulut, Allah yolunda yok olur da artık ayın yüzüne perdelik
    etmez. Suretini yokluk şeklinde gösterir. Peygamberlerle velilerin tenleri gibi.
    O çeşit bulut, perdelik etmez. Hatta mana bakımından perdelik etmesi bile faydalıdır.
    Nitekim aydın sabahta katralar yağar, fakat gökte bulut yoktur. O yağmur yağışı
    Peygamberin mucizesi idi. Bulut mahvoldu, gökyüzü rengini aldı. Buluttu ama ondan
    bulut huyu gitmişti. Aşığın bedeni de sabırla böyle olur işte. Bedendir ama bedenliği
    kaybolmuştur, değişmiştir, ondan renk de gitmiştir, koku da.
    Kanat başkasının, baş bana lazım. Baş, duygu, görgü yurdudur ve bedenin direğidir.
    Başkasının avı için can feda etmeyi mutlak küfür, hayırdan ümitsizlik bil. Kendine gel,
    dudu kuşlarının önündeki şekere benzeme. Zehre benze de ziyandan kurtul. Yahut da
    neşelen hitabını duymak için kendini köpeklerin önündeki ölüye benzet. Hızır da bu
    gemiyi, zaptedecek kimseden kurtarmak için deldi.
    “Yokluk benim iftiharımdır” sözü, onun için yüce bir söz oldu, tamahkarlardan gani
    Allah’ya kaçmama yol açtı. Mamurelerde oturanların hırsından kurtulmak için
    defineleri, yıkık yerlere gömerler. Kanadını yolmayı bilmiyorsan yürü, halvete gir de
    bütün kanatlarını şuna buna harcatma. Çünkü sen hem lokmasın, hem lokmayı yiyen.
    Ey can, aklını başına al, hem yiyorsun hem yeniyorsun!
    Bir kuşcağız kurt avlıyordu kedi fırsat bulup onu kapıverdi. Yiyordu, yeniyordu, fakat
    kendisi avlanırken başka bir avcıdan haberi bile yoktu. Hırsız, bir kumaşı çalmaktadır
    ama şahne de, hırsızın düşmanları ile beraber ardındadır. Hırsız aklı, pılı pırtıda, kilitte
    ve kapıdadır. Şahneden ve seher çağından ah edeceğinden gafildir.
    Sevdasına öyle dalmıştır ki kendisini arayandan haberi bile yoktur. Bir ot, arı duru bir
    suyu içti mi derhal bir hayvan gelir, onu otlar yer. O ot, hem yer, hem yenir. Allah’dan
    her varlık böyledir işte.
    Allah “Sizi doyurur, fakat kendi yemek yemez” Allah ne yenir ne yer. O, et ve deri
    değildir. yiyen ve yenilen, pusuya gizlenmiş bulunan bir yiyiciden nasıl emin olabilir
    Yenen şeylerin emin olması, sonunda yas ve matem verir. Yürü, yemeyen içmeyen
    Allah’nın tapısına git. Her hayal, başka bir hayali yemekte, her düşünce, başka bir
    düşünceyi otlamaktadır. Hayalden geçemiyorsun, yahut da uyuyup ondan
    kurtulamıyorsun.
    Düşünce arıdır, uykunsa su. Uyusan bile uyandın mı yine başına üşüşür. Nice hayal
    arılar uçuşup durur, seni bu yana o yana çekiştirir. Bu hayal, yiyenlerin en aşağılığıdır.
    Öbürlerini ise ululuk ıssı Allah bilir. Kendine gel de o kaba ve haşin yiyiciler
    bölüğünden kaç. “Seni biz koruruz” diyen Allah’ya sığın. Yahut da o koruyucuya koşup
    kurtulmak elinden gelmiyorsa o koruma sıfatını kazanan kişiye kaç.
    Elini pirden başkasına verme. Pirin elini tutan Allah’dır. Senin kocalmış aklın,
    çocukluğu huy edinmiştir, nefis civarında bu huyu kazanmıştır. O, perde altındadır.
    Kamil bir aklı, aklına arkadaş et de aklın, o kötü huydan vazgeçsin. Elini onun eline
    verdin mi yiyicilerin elinden kurtulursun.
    Allah, “Allah eli onların elinin üstündedir” dedi ya, işte senin elin de o biat ehlinin eli
    olur. Elini pirin eline verdin, o her şeyi bilen ulu pire uydun mu, kurtuldun demektir.
    Çünkü o, ey mürit, vaktinin peygamberidir... Peygamberin nuru ondan zuhur eder.
    Ona uydun, onun elini tuttun mu Hudeybiye’de bulunup Peygambere biat eden
    sahabeden olursun. Cennetle muştulanan o on kişiden sayılırsın, halis ve potada erise
    bile ayarı düşmez altına dönersin.
    Bu bilelik doğrudur çünkü insan kimi severse ona eşittir. Bu alemde de onunladır, o
    alemde de. Bu, huyları güzel Ahmet’in hadisidir. Dedi ki: “İnsan sevdiği ile
    beraberdir” Kalp dilediğinden ayrılmaz.
    Nerede tuzak ve yem varsa orada az otur. Yürü ey arık kötürüm, kendin gibi arık
    kötürümleri gör! Ey zebunların zebunu, şunu da bil ki, el, elin üstündedir el üstünde el
    vardır. Ne şaşılacak şey, sen hem zebunsun, hem de zebunların elini tutmaya
    çalışıyorsun. Hem avsın hem de avlamayı diliyorsun.
    Onların önüne ardına set olma. Çünkü, sen düşmanı görmezsin ama o düşman
    ortadadır. Avcılık hırsı, insanı kendi avlanacağından gafil kılar. Erlik gösterir ama
    yüreksizdir. İstekte bir kuştan aşağı olma. Serçe kuşu bile önüne ardına bakınır.
    Yemin bulunduğu yere geldi mi önüne ardına kaç kere dolanır. Acaba der, önümde
    ardımda bir avcı var mı Varsa onun korkusu ile şu lokmadan el çekmem gerek.
    Kötülerin hikayelerini gör, hallerine bak. Eşinin dostunun ölümlerinden ibret al.
    Onları silahsız, pusatsız nasıl helak etti Bir bak. O, herhalde senin yanındadır. Allah
    işkence yapar ama gürzle elle değil. Bil ki Allah, elsiz hüküm sürer, ferman yürütür.
    Allah varsa hani, nerede Diyen işkenceye uğradı mı vardır, odur diye ikrar eder. Allah
    varlığı şaşılacak bir şey, akıldan uzak diyen, gözyaşları döker de ey bana benden
    yakın Allah diye yalvarmaya koyulur.
    Tuzaktan kaçmak vaciptir, fakat senin tuzağın kanadına yapışıktır. İşte onun için ben,
    bu menhus tuzağın mıhını çekip çıkarıyorum; murada erişmek için dilimi, damağımı
    acıtmamak istiyorum. Bu sözü, senin aklına uygun söyledim. Anla da arayıp
    taramadan yüz çevirme. Hırs ve hasetten ibaret olan şu bağı çöz. Ebuleheb’in
    karısının boynundaki hurma ipini düşün.
    Bu sözün ne sonu vardır, nede bu söz bitip tükenir. Ey Allah Halil’i, kuzgunu neden
    öldürdün Buyruğa uydun doğru. Fakat bu buyruğun hikmeti neydi Onun sırlarından
    birazcığını göstermek gerek. Kara kuzgunun gaak diye bağırması, dünyada daima
    uzun bir ömür istemesindendir. İblis gibi tek ve pak Allah’dan kıyamete kadar dünya
    hayatını ister. İblis de “Beni kıyamet gününe kadar yaşat “ dedi. Keşke, “Rabbimiz,
    tövbe ettik” deseydi. Tövbesiz ömür, baştanbaşa can çekişmedir.
    Hazır olan kaçılmayan ölüm, Allah’dan gafil olmaktır. Hakla olunca ömür de, ölüm
    de... ikisi de hoştur. Fakat Allah’sız abıhayat bile ateştir. Öyle bir tapıdan daima ömür
    istemesi de lanet tesiriyledir. Allah’dan, ondan başkasını istemek, görünüşte istenen
    şeyin artmasını istemektir, ama hakikatte onun tamamı ile eksilmesini dilemektir.
    Hele ayrılık ve yabancılıkla geçen ömür yok mu Bu adeta aslanın huzurunda tilkilik
    taslamaya benzer. Bana daha fazla ömür ver de daha gerisin geri gideyim; mühletini
    uzat da daha aşağılık bir hale geleyim demektir. Nihayet o, lanete nişane olur. Lanet
    isteyen kişiyse kötü bir kişidir.
    Hoş ömür, yakınlık aleminden can beslemektir. Kuzgunun ömrü ise pislik yemek
    içindir. Bana fazla ömür ver ki pislik yiyeyim, daima ban bunu ver ki benim yaradılışım
    kötüdür demektedir. O ağzı kokan kuzgun, eğer pislik yemeseydi beni kuzgun
    huyundan kurtar diye yalvarırdı.
    Ey toprağı altına çeviren, bir başka toprağı da insanlar babası yapan Allah! Senin işin,
    eşyayı olduğu halden çevirmek, ihsan ve lutüflarda bulunmaktır, benim işimse yanlışa
    düşmek, unutmak ve hata etmektir. Bilginle yanlışımı noksanı mı döndür. Ben baştan
    aşağıya kadar sümükten ibaretim, sen beni sabırdan, hilimden ibaret bir hale getir.
    Ey çorak toprağı ekmek haline getiren, ey ölü ekmeği canlandıran, can eden. Ey
    şaşırmış cana rehberlik eden, ey yolunu sapıtmışı peygamber yapan! Yeryüzünün bir
    cüzünü gök yaparsın. Yeryüzünün neşesini yıldızlarla artırırsın.
    Kim bu alemden bir abıhayat elde ederse ölüm, ona başkalarından daha çabuk gelir
    çatar. Kâinata bakan gönül gözü, görür ki burada daima yeniden yeniye bozulup
    düzelen şeyler var. Şu ten hırkasının iğnesiz, ipliksiz dikilmesinden ve bakırı altın
    yapan iksirden başka bir şey değildir.
    Sen, var olduğun gün, ya ateştin, ya yel, yahut da torak. Eğer o halde ebediyen
    kalman mümkün olsaydı hiç sana bu yücelik nasip olur muydu Allah seni değiştirdi.
    Önceki varlığın kalmadı. Onun yerine sana daha iyi varlık verdi. Böylece yüz binlerce
    varlığa büründün ki daima ikinci varlık, ilkinden iyidir. Bunları değiştiren Allah’dan
    gör de vasıtaları bırak. Çünkü vasıtalara kapıldın da aslından uzaklaştın. Nerede
    vasıta çoğalırsa ulaşma kaybolur gider. Şaşkınlığın, her şeyi sebepten bilmendendir.
    Halbuki hayret, sana o tapıya yol açar. Bu varlıkları yokluklardan buldun. Öyleyse
    neden yokluktan yüz çevirdin O yokluktan ne ziyana uğradın ki varlığa yapıştın a yer
    faresi!
    Madem ki ikinci evvelkinden daha iyidir, yokluğu ara, insanı halden hale değiştirene
    tap. A inatçı, varlığa düştüğün demden beri şimdiye kadar her lahza yüz binlerce haşir
    gördün. Haberin yokken cemad aleminden yetişip gelişen nebat alemine geldin. Nebat
    aleminden de hayat ve iptila alemine düştün.
    Sonra tekrar güzelim akıl ve temyiz alemine gider, bu beş duyguyla altı cihet
    aleminden kurtulursun. Bu ayak izleri, deniz kıyısına kadar gider. Sonra deniz içinde
    ayak izleri yok olur biter. Çünkü kuruluk menzillerinde ihtiyat için köyler vardır,
    yurtlar vardır, konaklar vardır. Deniz konakları da durup dinlenmeyen, sahası ve
    tavanı olmayan dalgalanmalardır. O menzillerin nişanesi adı sanı yoktur.
    Nebat aleminden sırf ruh alemine kadar her iki konak arasında bunlar gibi yüzlerce
    konak vardır. Yokluklarda bu varlığı gördün de nasıl beden varlığına böyle yapıştın
    Kendine gel ey kuzgun, kendine gel de şu canı ver, doğan kuşu ol. Allah’nın halden
    hale döndürmesi karşısında canınla başınla oyna.
    Yeniyi al, eskiyi bırak. Çünkü her yılın, geçen üç yıldan daha artıştır daha üstün.
    Hurma fidanı gibi ihsan sahibi olmazsam var, eskiyi eskiye kat ambarına yığ! O eski,
    kokmuş ve pörsümüş şeyi körlere hediye et. Yeniyi gören seni almaz. O Allah’ya av
    olur, sana tutulmaz. Ey kara ve tuzlu su, nerede kör kuş varsa bölük, bölük senin
    başına toplanır.
    Bu suretle de körlükleri artar. Çünkü kara su, körlüğü arttırır. Dünya ehlinin bu
    sebeple gönül gözleri kördür; onlar, balçıkla bulanmış su içerler. Madem ki gizli bir
    alemde abıhayatın yok, şu halde kara ve tuzlu suyu ver, kötülüğü al bu alemde! Bu
    halle bir de varlık istiyor, onu anıyorsun ha. Halbuki sen, zenci gibi kara yüzlü olmakla
    neşelisin.
    Zenci aslından öyle olduğundan, aslından zenci olduğundan o kara renkten hoşlanır,
    rahattır. Fakat bir gün güzelleşse, güzel yüzlü bir hale gelse de sonra kararsa çaresini
    aramaya koyulur. Uçar kuş, yeryüzünde kalsa derde, eleme düşer, feryat etmeye
    başlar. Fakat ev kuşu, yeryüzünde güzelce yürür, yem toplar, neşeli bir halde dönüp
    dolaşır.
    Çünkü o aslında uçamaz, öbürü uçucudur.
    Peygamber, canım hakkı için dedi, yoksul düşen zengine,hor hakir bir hale gelen
    yüceye, yahut da bilgisizlikle şöhret kazanan Mudar kabilesinin arasına düşmüş saf ve
    temiz alime acıyın.
    Peygamber dedi ki: Taş ve dağ bile olsanız bu üç bölük halka merhamet edin. Çünkü
    o, başlıkta bulunduktan sonra hor oldu. Öbürü, zenginken yoksul düştü, parasız kaldı.
    Üçüncüsü de alemde ahmak adamlar arasında belalara uğrayan alimdir.
    Çünkü yücelikten horluğa düşmek, bedenden bir uzvu kesmektir. Bedenden ayrılan
    uzuv, ölür, yeni kesilmiş uzuv bir müddet oynar, oynar ama bu hareket sürüp gitmez.
    Geçen yıl Elest kadehinden şarap içen, bu yıl baş ağrısına eza ve cefaya uğrar. Köpek
    gibi bayağı olan kişide padişahlık hırsı ne gezer.
    Suçu olan tövbe eder. Yolu kaybeden kişi ah eder.
    AHIRDAKİ CEYLAN
    Avcının biri, bir ceylan tuttu. O merhametsiz herif, ceylanı ahıra kapattı. Ahır,
    öküzlerle, eşeklerle doluydu. O herif de ceylanı, zalimler gibi bu ahıra hapsetti.
    Ceylan, ürkekliğinden her yana kaçmakta idi. Avcı, geceleyin eşeklere saman
    veriyordu.
    Her öküz, her eşek, açlığından samanı şeker gibi yiyor, şekerden de hoş buluyordu.
    Ceylan, gah bir yandan bir yana kaçıyor, gah tozdan, dumandan yüzünü çeviriyordu.
    Kimi, zıttı ile bir araya koyarlarsa onu, ölüm azabına uğratmış olurlar. Süleyman da
    Hüthüt, gitmeye mecbur olduğuna dair kabul edilebilecek bir özür getirmezse, ya onu
    öldürürüm yahut da sayıya gelmez bir azaba uğratırım demişti.
    Ey güvenilir kişi, düşün, o azap hangi azap Kendi cinsinden olmayanlarla bir kafese
    kapatılmak! Ey insan, bu kafeste azap içindesin. Can kuşun, seninle cins olmayanlara
    tutulmuş. Ruh, doğan kuşudur, tabiatlarsa kuzgundur. Doğan kuşu, kuzgunlarla
    baykuşlardan yaralanır.
    İşte can kuşu da, Sebzvar şehrindeki Ebubekir gibi onların arasında zari, zari ağlayıp
    inleyerek kalakalmıştır.
    Muhammet Alp Ulug Harzemşah, tamamı ile mahvolmuş Sebzvar’lılarla savaşa
    girmişti. Askerlerini sıkıştırdı. Ordusu, düşmanları öldürmeye koyuldu. Şehirliler aman
    diye huzuruna gelip secde ettiler. Kulağımıza küpe tak, bizi kul et, tek canımızı
    bağışla. Sana lazım olan her vergiyi her hediyeyi verelim, onu her yıl çoğaltalım. Ey
    aslan huylu canımız senin,bir zamancağız onu bize emanet bırak dediler.
    Padişah bana Ebubekir adlı birisini getirmezseniz canınızı kurtaramazsınız.
    Şehrinizden Ebubekir adlı birini bana armağan olarak sunmazsanız, size kötülük eder,
    sizi ekin gibi keser biçerim. Ne vergi alırım, ne afsun dinlerim dedi. Yoluna altın dolu
    bir çuval getirip, bu şehirden Ebubekir adlı birini isteme.
    Sebzvar’da nasıl olurda Ebubekir bulunur Hiç dere içinde ıslanmamış toprak parçası
    bulunur mu Dediler.
    Padişah altından yüz çevirip “A mecusiler” dedi, Ebubekir adlı birisini armağan olarak
    getirmedikçe fayda yok. ben çocuk değilim ki altına, gümüşe hayran olayım.”
    Ey zebun kişi sende secde etmedikçe kıçınla mescidi silip süpürsen kurtulamazsın.
    Şehirliler, sağdan, soldan haberciler uçurdular. Bu yıkık yerde bir Ebubekir var mı
    nerede Diye aramaya koyuldular.
    Üç gün üç gece koşup tozduktan sonra bir arık Ebubekir bulabildiler. Yolcuymuş,
    hastalıktan yıkık bir yerin bir bucağında kuruyup kalmış. Bir yıkık bucakta uyuyormuş.
    Onu görünce, çabuk dediler, kalk seni padişah istiyor. Senin yüzünden şehrimiz
    ölümden kurtulacak.
    Adam dedi ki: Ayağım olsaydı, yürümeye kudret bulsaydım gideceğim yere giderdim.
    Bu düşman yurdun da kalır mıydım hiç Sevgililerin şehrine koşar giderdim. Ölü
    taşıyan bir salacayı getirip Ebubekir’i üstüne yatırdılar. Hamallara verip görsün diye
    Harzemşah’ın huzuruna götürdüler. Bu cihan, Sebzvar’dır. Allah eri, burada zayi olur
    gider. Harzemşah ulu Allahdır. Bu rezil kavimden gönül istemektedir.
    Peygamber, “Allah, suretlerinize bakmaz, kalbe bakar. Kalp işlerinizi düzene koyun”
    demiştir. Allah, ben sana, bir gönül sahibinden bakarım. Secdene, altın vermene
    bakmam bile demektedir. Sen, gönlünü gönül sandın da gönül sahiplerini aramayı
    bıraktın. Gönül öyle bir varlıktır ki bu yedi gök gibi yedi yüz tanesini oraya koysan
    kaybolur gider. Bu çeşit gönül kırıklarına gönül deme. Sebzvar’da Ebubekir arama.
    Gönül sahibi, altı yüzlü aynadır. Allah, altı cihette de o aynadan nazar eder durur. Altı
    cihette bulunan, bu cihetlerden kurtulamayan kişiye Allah, o gönül sahibi vasıta
    olamadıkça nazar etmez.
    Birisini ret ederse onun için eder. Kabul ederse yine şefaatçi odur. O olmadıkça Allah
    kimseye rızk vermezi. İşte ben, vuslata ulaşan kişinin ahvalinden bir miktarcığını
    söyledim. Allah, ihsanını onun eline kor da acınanlara onun elinden ihsanda bulunur.
    Onun avucu ile bütünlük denizi birleşmiştir. O, neliksiz ve niteliksizdir ve tam kemal
    sahibidir.
    Söze sığmayan bu birleşmeyi söylemenin imkanı yoktur vesselam. Ey zengin, yüzlerce
    çuval altın getirsen Allah der ki: A iki büklüm adam gönül getir. Gönül senden razı ise
    ben de razıyım. Gönül senden yüz çevirmişse ben de yüz çeviririm. Sana bakmam, o
    gönle bakarım. Ey canı kapımda olan, bana armağan olarak gönül getir. Gönül sahibi,
    seninle nasılsa ben de öyleyim. Cennetler anaların ayakları altındadır. Halkın anası da
    odur, babası da odur, aslı da o. Ne mutlu gönlü deriden bedenden ayırt edebilen
    kişiye.
    Sen dersin ki işte, sana gönül getirdim ya. Fakat o der ki: Kutu (şehir), bu gönüllerle
    dopdolu. Sen, bana alemin kutbu olan gönlü getir. İnsanın canının canının canının
    canı, o gönüldür. İşte onun için o gönüller sultanı, nur ve ihsanlarla dolu olan gönlü
    beklemektedir.
    Sen günlerce Sebzvar şehrinde gezip dolaşsan o çeşit bir gönül bulamazsın. Nihayet
    solmuş, pörsümüş bir gönül bulur, onu salacaya kor, o tarafa götürürsün.
    Ey padişahlar padişahı, sana gönül getirdim. Bu Sebzvar’da bundan daha iyi gönül
    yoktur dersin. O da der ki: A küstah, burası mezarlık mı ki buraya ölü gönül
    getiriyorsun Yürü, padişah huylu gönlü getir ki varlık Sebzvar’ı onun yüzünden aman
    bulur. Sanki o gönül, bu cihandan gizlenmiştir. Çünkü karanlık, ışıkla bir yerde
    bulunmaz. Birbirlerine zıttır bunlar. Tabiat Sebzvar’ının, o gönülle düşmanlığı, Elest
    gününden miras kalmıştır.
    Çünkü o, doğan kuşudur, dünya şehriyse kuzgun. Kendi cinsinden olmayanı görmek
    insanı yaralar. İnsan, kendi cinsinden olmayana yumuşaklık gösterirse
    münafıklığından gösterir, onunla uyuşursa bir şey elde etmek için uyuşur. Çünkü bu
    leş arayan aşağılık kuzgunun kat,kat yüz binlerce hilesi vardır.
    Münafıklığı kabul ederlerse kurtulur; münafıklığı, kendisine fayda verecek bir
    doğruluk olur. Çünkü gönül sahibi, debdebesiyle beraber bizim pazarımızda ayıplıdır.
    Cansız değilsen gönül sahibini ara. Padişaha zıt değilsen gönülle aynı cinsten olmaya
    bak. Halbuki riyası, sana hoş gelen, tabiatına uygun olan kişi, dostundur. Dostundur
    ama Allah’nın dostu değil ki!
    Kim senin huyuna suyuna giderse sence ya velidir, ya peygamber. Yürü, hava ve
    hevesi bırak da bir koku al, o güzelim amber kokusunu duy. Hava ve hevesine uyarsan
    dimağın bozulur. Misk ve amber sence hiçbir şeye yaramaz bir hale gelir. Bu sözün
    sonu gelmez, halbuki ceylanımız, ahırda bir yerden bir yere kaçıp durmada.
    O göbeği miskli ceylan, günlerce eşek ahırında işkence çekmekteydi. Karaya vurmuş
    balık gibi can çekişmede, çırpınıp durmadaydı. Pislikle misk, adeta bir hokkaya
    girmişti.
    Bir eşek diyordu ki: Ha, bu hayvanlar babası, padişahlarla beylerin huyundan susun.
    Başka bir eşek, onun gidip gelmesine bakıp alay ederek bir inci bulmuş, nasıl olur da
    ucuza satar Diyordu.
    Bir başka eşek, söyleyin diyordu, bu naziklikle padişahın tahtına çıkıp yaslansın. Bir
    başka eşek de çok yemiş, imtilaya uğramış, yemeden kalmıştı. Ceylanı çağırdı. Ceylan
    başını kaldırıp, Hayır iştahım yok, kuvvetsizim dedi. Eşek dedi ki: Biliyorum ki
    nazlanıyorsun. Yahut da utanıyorsun da onun için çekinmektesin.
    Ceylan kendi kendisine o yemek senin yemeğin. Senin bedeninin cüzileri, ondan
    dirilmekte, tazeleşmekte. Ben çayırlığın arkadaşıyım. Duru sularla, bağlar, bahçelerle
    avunur, eğlenirdim. Kaza ve kader, bizi azaba düşürse o huy, o güzel tabiat nasıl olur
    da değişiverir
    Yoksul olduysam bile nasıl olurda yoksulca hareket ederim Elbisem eskidiyse ben
    yeniyim. Ben, sümbülü, laleyi, reyhanı bile binlerce nazla ve istemeyerek yerdim dedi.
    Eşek, evet dedi, söylen, mırıldan. Gariplikle çok saçma şeyler söylenebilir.
    Ceylan dedi ki: Göbeğim, sözlerime tanıklık etmede. Öd ağacı ile ambere bile
    ehemmiyet vermemede. Fakat koku almayan, bunları nereden duyacak Pisliğe tapan
    eşeğe o koku haramdır. Eşek, yolda eşek pisliğini koklar. Bu çeşit mahluklara miski
    nasıl sunabilirim O şefaatçi peygamber, bu yüzden “İslam dünyada gariptir” remzini
    söylemiştir.
    Çünkü zati, meleklerle hem dem olmakla beraber akrabaları bile ondan kaçarlar. Halk
    onun suretine bakar, onu kendilerine cins sanır ama ondaki kokuyu duymaz. Öküz
    suretindeki aslan gibi. Onu uzaktan görürsün ama içini deşmeye kalkışma. Deşersen
    ten öküzünü terk et. Çünkü o aslan huylu, öküzü paralar.
    Öküz tabiatı, seni başından eder, hayvanlık huyu, seni hayvanlıktan ayırır. Öküz bile
    olsan onun yanında aslan kesilirsin. Fakat sen öküzlükten hoşlanıyorsan aslanlığı
    arama.
    YEDİ ÖKÜZ
    Mısır azizi gayb gözüne kapı açıldığında rüyada, yedi semiz ve besili öküzü yedi tane
    arık öküzün yediğini gördü. O arık öküzler hakikatte aslanlardı. Böyle olmasa o
    öküzleri yiyemezlerdi.
    Şu halde iş eri de surette insan görünür ama hakikatte onda insanı yiyen bir aslan
    gizlidir. Adamı güzelce yer, onu tek mücerret bir hale getirir. Derdi varsa tortusunu
    süzer, saf bir hale sokar. O bir dert yüzünden bütün tortulardan kurtulur, ayağını süha
    yıldızının başına kor.
    Niceye yolsuzluklarla dopdolu olan kuzgun gibi söylenip duracaksın Ey Halil horozu
    neden kestin diyeceksin
    Halil der ki: Buyruğa uydum. İyi ama o buyruktaki hikmet neydi Söyle de Allah’yı her
    bir kılımla tespih edeyim.
    Horoz şehvete mensuptur, şehvetine pek tapar. O zehirli ve kötü şaraptan sarhoştur.
    Şehvet soy üretmek için olmasaydı Adem utancından kendisini hadım ederdi. Melun
    İblis, Allah’ya avlanabilmek için bana kuvvetli bir tuzak lazım dedi. Allah, ona altın,
    gümüş ve at gösterdi, halkı bunlarla aldatabilirsin dedi.
    İblis, zahiren bunu beğendi. Beğendi ama suratını ekşitti, sıkılmış turunç gibi
    dudaklarını sarkıttı. Allah, o geberesiceye güzel madenlerden altın ve mücevheratı
    armağan etti. A melun dedi, şu tuzağı da al. Şeytan dedi ki: Ey güzel yardımcı daha
    artır.
    Yağlı, ballı şeylerle ağır ve değerli şaraplar ve bir çok ipek elbiseler verdi. Şeytan dedi
    ki: Yarabbi, imdat et, bundan fazla isterim. Ver de onları iplerimle adamakıllı
    bağlıyayım.
    Bu suretle erkek ve yürekli sarhoşların, erkekçesine o bağları koparsınlar. Bu hava ve
    heves tuzaklarıyla ipler, senin erini adam olmayanlardan ayırt etsin.
    Ey ululuk tahtının sultanı, başka bir tuzak istiyorum, öyle bir tuzak ki insanı baş aşağı
    atacak kadar şiddetli ve aldatıcı olsun. Allah, şarap ve çalgıyı getirip önüne koydu.
    Şeytan bunları görünce hafifçe güldü neşelendi.
    Ezeli azgınlığa haber gönderip fitne denizinin dibinden toz kopar dedi. Musa’da senin
    kullarından bir kul değil miydi Deniz dibinde tozdan perdeler salmadı mı Su her
    taraftan çekildi ve deniz dibinden bir toz koptu. Allah erkeklerin aklını, sabrını alan
    kadın güzelliğini ona gösterince. Parmacıklarını şıkırdatarak oynamaya başladı. Ver,
    ver şimdicik muradıma kavuştum dedi.
    Aklı fikri kararsız hale getiren o mahmur gözleri görünce, şu gönlü çöre otu gibi yakıp
    kavuran dilberlerin yüzlerini seyredince neşelendi. Şeytan, incecik perdeden Allah
    tecelli etmiş gibi o işveyi görünce derhal yerinden sıçrayıp oynamaya koyuldu.
    Adem güzellik timsaliydi, melek ona secde etmişti. Fakat Adem, bu güzellikten
    düşünce, dedi ki: Eyvah, varlıktan sonra yokluğa düştüm. Allah dedi ki: Cürmün şu:
    Fazla yaşadın.
    Cebrail, onu perçeminden tutup güzeller bölüğünden ve şu cennetten çık dedi.
    Adem yücelikten sonra bu aşağılık nedir dedi. Cebrail dedi ki: O lütuftu bu da kahır.
    Adem, ey Cebrail dedi, canla, gönülle secde etmiştin. Şimdi nasıl beni cennetlerden
    sürüyorsun Güz mevsiminde ağaçların yaprakları nasıl dökülürse benden de bir
    sınama yüzünden şu güzelim elbiseler uçmakta.
    Parıltısı aya benzeyen yüz, ihtiyarlıkta kertenkele sırtına döner. Parıl,parıl parlayan o
    saç, o baş, ihtiyarlık çağında berbat bir hale gelir, tepedeki saçlar dökülür, insan kele
    benzer. O naz ve edalarla salınan ve mızrak gibi dümdüz olan boy, kocalıkta bükülür,
    yay gibi iki kat olur.
    Lale rengindeki yüz safrana benzer. Aslan gibi kuvvetliyken gücü, kuvveti kesilir, gibi
    takatsiz bir hale gelir.
    Güreşte hileyle bir pehlivanı koltuğuna alıp yere yıkarken şimdi yol yürümek üzere
    onu koltuklarlar, onun koltuğuna girerler. Bu ancak gam alametidir, pörsüme
    nişanesidir. Bunların her biri, ölüm elçisidir.
    Fakat bir adamın hekimi Allah nuru olursa ona kocalıktan, hararetten bir noksan
    gelmez. Onun gevşekliği, sarhoşun gevşekliği gibidir. O gevşeklikte bile güçlü
    kuvvetlidir, Rüstem bile ona haset eder. Ölürse kemikleri zevke gark olur, zerre,zerre
    bütün varlığı, şevk ışığına dalar. Fakat nuru olmayan kişi, meyvesiz bağdır. Güz onu
    alt üst eder.
    Gülü kalmaz, kara,kara dikenleri kalır. Saman yığını gibi sararır, mahsulsüz bir hale
    gelir. Allahm o bağ ne kusurda bulundu ki o güzelim elbiselerden ayrıldı Kendisini
    gördü. Kendisini görmek, öldürücü bir zehirdir ey sınanan kişi kendine gel! Aşkından
    alemin ağlayıp inlediği güzeli, ne suçu var ki herkes kendinden uzaklaştırır.
    Suçu şu: Süsü, püsü iğretidir. Öyle olduğu halde bu elbiseler benimdir diye davaya
    kalkışır. Onu alalım da yakinen bilsin, harman bizimdir, güzellerse tanesini toplarlar.
    Bilsin ki o süs, püs iğretidir. O varlık güneşinin bir ışığıdır. O güzellik, kudret, fazilet
    ve hüner, güzellik güneşindendir, bu tarafa gelmiş vurmuştur.
    O güneşin ışığı, yıldızlar gibi yine şu vurduğu duvarlardan çekilir gider. Güneşin ışığı
    gitti mi her duvar, kapkara, karanlık bir halde kala kalır. Güzellerin yüzünde insanı
    hayran eden nur, üç renkli camdan vuran güneşin ışığıdır. Renk,renk camlar o nuru
    bize çeşit renkli göstermededir. Renk,renk camlar kalmadı mı, o vakitler seni renksiz
    nur hayran eder. Nuru, camsız görmeyi adet edin de cam kırılınca kör kalmayasın.
    Öğrenilmiş, bellenmiş bilgiye kani olmuş, gözünü başkasının nuru ile aydınlatmışsın.
    O da, o ışığı iğreti aldığını bilesin diye senden mumunu kapıverir. Fakat sen şükreder,
    çalışıp çabalarsan gam yeme. Sana bunun gibi yüzlercesini verir. Şükretmiyorsan
    artık kan ağla. Çünkü o güzellik kafirden ayrılmıştır.
    Küfre ümmet olanların işleri borçtur. İmana ümmet olanların kalpleri temizdir, özleri
    halistir. Şükür etmeyenden güzellikte kaybolur, hüner ve sanat da. Artık bir daha
    ondan bir eser bile göremez. Akrabalık akraba olmayış, şükür ve sevgi, öyle bir gider
    ki bir daha aklına bile gelmez.
    Ey kafirler, “Yaptıkları işledikleri boştur” ayeti, her murada erişmiş kişinin elinden o
    muradın, o maksadın çıkıp gitmesidir. Yalnız şükür ehliyle vefa sahiplerinin elde
    ettikleri kaybolmaz. Çünkü devlet, onların arkalarındadır.
    Elden giden devlet, nereden kuvvet verecek İnsana kuvvet ve kudret, gelecek
    devletten gelir. “Borç verin” emrine uy da bu devletten borç ver. Bu suretle önünde
    yüzlerce devlet görürsün. Bu içilen şeyden, biraz iç de önünde kevser havuzunu
    bulasın.
    Vefa toprağına bir yudumcuk döken kişiden devlet avı, nasıl olur da kaçabilir Allah,
    onları gönüllerini hoş eder. “Özleri doğrulmuştur halistir” Allah, onlara ihsan ettikleri
    şeyleri, o şeyler mahvolup bittikten sonra yine ihsan eder.
    Ey ecel, ey köyü yağmalayan , bu şükreden kullardan ne aldıysan geri ver der. Ecel
    verir, verir ama onu kabul etmezler. Çünkü can nimetleriyle nimetlenmişlerdir. Biz
    sofiyiz, hırkalarımızı attık. Mademki oynayıp yutulduk, artık geri almayız.
    Biz, verdiğimiz şeylere karşılık ihsanlar elde ettik; bizden ihtiyaç, hırs ve garez gitti.
    Tuzlu ve helak edici sudan çıktık, arı duru suya, kevser kaynağına atıldık. Ey alem
    başkalarına ettiğin şeyler, vefasızlıktır, hiledir, aşırı nazdır. Biz, verdiğimiz şeylere
    karşılık ihsanlar elde ettik bütün onları, senin başına döktük. Çünkü biz savaşa girmiş,
    savaşa girmiş savaşta şehit olmuş erleriz derler.
    Sen de bu suretle bil ki pak Allah’nın yürekli ve yiğit öyle kulları vardır ki, dünya
    yalanının bıyığını koparırlar, otağlarını yardım burcunun ta üstüne kurarlar. Bu
    şehitler yine yeni baştan gazi olurlar. Bu tutsaklar yine yardım elde ederler. Sonra
    yine yeni baştan yokluktan baş gösterirler de anadan doğma kör değilsen gör derler.
    Sen de bu suretle bil ki yoklukta güneşler vardır. Burada güneş sayılan, orada süha
    yıldızıdır. Kardeş yoklukta varlık nasıl olur Zıt, zıddın içine nasıl girer sığışır “Ölüden
    diri çıkarır” hükmünü bil. Yokluk ibadet edenlerin ümididir. Ambarı boş olan ekinci,
    yokluk ümidi ile neşelenmez mi O yokluktan tohum bitecek, mahsul verecek diye
    sevinmez mi Bu işi anladıysan düşün bak. Sen de an be an yokluktan anlayış, zevk,
    huzur ve ihsan bulmayı beklemektesin.
    Bu sırrı açığa vurmaya izin yok. Yoksa (değersiz bir şehir olan) Ebhaz’ı bir Bağdat
    haline getirirdim. Şu halde yokluk Allah sanatının hazinesidir. Ondan anbean ihsanlar
    gelip durmaktadır.
    Allah eşsiz, örneksiz şeyler yaratıp durmaktadır. Eşsiz örneksiz şeyler yaratan da o
    zattır ki bir aslı, bir dayanağı olmadığı halde fer-i yaratır, izhar eder.
    Allah yoku var ve debdebeli gösterdi, varı da yokluk şeklinde izhar etti. Denizi örttü
    de köpüğü meydana çıkardı, rüzgarı örttü de sana tozu gösterdi. Toprak, bir minare
    gibi havada döne,döne yücelir. Toprak, kendiliğinden nasıl olur da yücelere çıkar A
    illetli, toprağı yücelerde görüyorsun, fakat rüzgarı görmüyorsun, onu delil ile
    anlıyorsun.
    Köpüğü her tarafa gider görmektesin. Fakat denizsiz köpük var olamaz ki. Köpüğü
    duygunla görür, denizi de delil ile anlarsın. Düşünce gizlidir de dedikodu meydanda.
    Bizse yok demeyi var olduğunu ispat sanmışız. Yoku gören bir gözümüz varmış
    meğer. Uykulu göz, hayalden ve yoktan başka ne görebilir ki
    Hasılı, azgınlıkla başımız dönmüş, şaşırıp kalmışız. Hakikat gizli olduğundan hayal
    meydana çıkmış. Bu yoku nasıl da gözümüzün önüne dikti O hakikat, gözden nasıl
    oldu da gizlendi Aferin ey büyüler yapan üstat! Senden çekinenlere tortulu suyu saf
    gösterdin!
    Büyücüler pazardakilerin gözleri önünde ay ışığını ölçüp biçerler de para alırlar, kar
    ederler. Bu ölçüp biçmeyle para kazanırlar. Halbuki alıcının elinden para da çıkar,
    kumaşı da kaybeder. Bu alemde büyücüdür. Biz, onda ticaret ediyoruz, ondan ölçülüp
    biçilen ay ışığını alıyoruz. O, büyücü gibi acele,acele beş yüz arşın ay ışığı ölçer.
    Fakat ey tutsak, ömrünün parasını aldın mıydı paradan da olursun, eline kumaş da
    geçmez, kesen de bomboş kalır. Sana “kul eüzü” yü okumak, ey tek Allah, lütfet, beni
    bu üfürüklerden koru, feryat bu düğümlerden! O büyücü karılar düğümlere üfürürler.
    Onların şerrinden sana sığınırım ey imdada yetişen Allah, medet demek gerekir.
    Fakat azizim, bunu işinin, gücünün diliyle de okumalısın. Söz dili gevşektir. Zamanede
    sana üç yoldaş vardır. Biri vefakardır ikisi gaddar. Biri dostlarındır, öbürü malın
    mülkün. Üçüncüsüyse iyi işlerdir ve bu vefalıdır.
    Mal seninle beraber gelmez, evden dışarı bile çıkmaz. Dost gelir, gelir ama mezar
    başına kadar. Ölüm günüde dost, sana hal diliyle der ki: Sana buraya kadar yoldaşım,
    bundan öteye gidemem. Mezarının başında bir zamancağız dururum. Fakat yaptığın
    işler vefakardır; onlara sarıl ki onlar; mezarın içine kadar seninle gelirler.
    Peygamber dedi ki: Bu yol için amelden daha vefalı bir arkadaş, bir yoldaş yoktur.
    Amelin, iyiyse sana ebediyen dost olur. Kötüyse mezarında yılan kesilir. Babam,
    doğruluk yolundaki bu amel, bu kazanç, nasıl olur da üstatsız elde edilebilir Alemde
    en aşağılık sanat bile hiç üstatsız elde edilebilir mi
    Her sanatın önü bilgidir, ondan sonra amel gelir. Bu suretle de amel, bir müddet
    mühletten, yahut ecelden sonra gayda verir. Ey akıl sahibi, sanata çalış, fakat o
    sanatı, ehil olan kerem sahibi ve temiz bir kişiden öğren. Kardeş, inciyi sedefin içinde
    ara, sanatı da sanat ehlinden iste.
    Öğütçüleri gördünüz mü insaf edin de onlardan öğrenmeye çalışın, çekinmeyin. Bir
    adam tabak olsa da tabaklık sanatını yaparken kirli bir hırka giyse bu hırka, onun
    zenginliğini ululuğunu azaltmaz ki. Demirci, demir döverken yırtık pırtık bir elbiseye
    bürünse halk yanında itibarı eksilmez ki.
    Şu halde kibir elbisesini bedeninden çıkar. Bir şey belleyip öğrenme hususunda
    aşağılık bir elbiseye bürün. bilgi sahibi olmanın yolu sözledir. Sanat bellemenin yolu
    işle. Yokluk istiyorsan o, konuşup görüşmeyle kaimdir. Bu hususta ne dilin işe yarar
    ne elin. Can yokluk bilgisini bir candan beller. Bu bilgi ne defterden bellenir, ne
    dilden!
    O rumuz, yolcunun gönlünde varsa, ben de remizler bilirim derse yolcu, henüz
    remizleri bilmiyor demektir. Yolcunun gönlü açılır,nurlanırsa o vakit Allah, “senin
    göğsünü açmadık mı Seni ferahlandırmadık mı ” buyurur.
    Senin içini açtık göğsünü ferahlattık. Sense hala onu dışarıdan istemektesin. Süt
    sağılan yer, sensin de sen, başkalarının süt sağmasını bekliyorsun. Sende kıyısı
    bucağı olmayan bir süt kaynağı var. Sen neden tulumda süt arasın A su çeken,
    denize bir deliğin, bir yolun var senin. utan kuyudan su çekmeye!
    “Elem neşrah” ayetinde bildirildiği gibi senin göğsün şerh edilmedi mi ki Öyleyse
    neden sıkılır, neden yine şerh istersin ki
    İçinde gönlünün ferahlanmasına, şerh edilmesine bak ki “Onlar, kendilerinde olan
    Allah delillerini görmezler” ayetindeki kınamaya uğramayasın.
    Başının üstünde bir sepet dolusu ekmek var da sen hala şuraya buraya koşup
    duruyor, ekmek istiyorsun. Şaşkın mısın ne Kendi başına dolan. Neden her kapıyı
    dövüp durursun Yürü, gönül kapısını döv!
    Dizine kadar dereye girmişsimde kendinden gafilsin, şundan bundan su isteyip
    durursun. Önünde de sana yardım edecek su var, ardında da. Fakat kaynaklara
    ulaşman için önünde de set var, ardında da.
    Ata binmişsin, at oyluğunun altında, fakat süvari at arıyor. Bu nedir dense at, fakat
    nerede Diyor. Hey gidi hey! Bu altındaki at nedir dedin mi evet diyor, at ama o atı
    kim gördü acaba Suyun sarhoşu su da gözünün önünde. Kendisi su içinde, fakat akar
    sudan haberi bile yok. İnci gibi hani. İnci de deniz içinde deniz nerede Der. Sedef
    gibi olan hayal onun duvarı. Nerede demesi kendisine hicap olmakta, güneşin ziyasını
    kaplayan bir bulut kesilmede. Kendi kötü gözü, gözüne perde olmada. Ben seddimi
    kaldırdım demesi, kendisine set kesilmede. Aklı kulağına bağ olmada. Ey Allah
    şaşkını, aklını Allah’ya ver.
    Aklını bir çok yerlere dağıttın. Halbuki o saçma sapan uğraşman, o beyhude
    mırıldanman, bir tereye bile değmez. Aklının suyunu her diken, çekip durdukça akıl
    suyun, meyvelere nasıl ulaşabilir Kendine gel de o kötü dalı kes, buda. Bu güzel dala
    su ver de tazelendir.
    Şimdi ikisi de yeşil ama sonuna bak. Bu sonunda bir şeye yaramaz, öbürüyse meyve
    verir. Bağın suyu buna helaldir, ona haram. Aralarındaki farkı sonunda görürsün
    vesselam.
    Adalet nedir ağaçlara su vermek. Zulüm nedir dikeni sulamak. Adalet bir nimeti
    yerine koymaktır, her su çeken tohumu sulamak değil.
    Zulüm nedir bir şeyi yerinde kullanmamak, yeri olmayan yere koymak. Bu da ancak
    belaya kaynak olur. Allah nimetini cana, akla ver, iç ağrısına uğramış, düğümlerle,
    sıkıntılarla dopdolu olmuş tabiata değil.
    Dünya gamının savaşını bedenine yükle. O can çekişmeyi gönlüne, canına az tattır.
    Yük dengini İsa’nın başına koymuş da; tekme atan, yuvarlanıp kalgıyan eşeği çayıra
    salıveriyor. Sürmeyi kulağa çekmezler. Gönül işini bedenden istemek şart değildir.
    Gönülsen yürü, nazlan, horluk çekme. Bedensen şeker yeme, zehir tat!
    Zehir bedene faydalıdır, şeker zararlı. Bedenin yardım görmemesi daha iyidir.
    Cehennem odunu bedendir, onu azalt, bir odun daha biterse hemen kes! Yoksa iki
    alemde de Ebuleheb’in karısı gibi odun hamalı olursun, odun hamalı.
    Sidre dalını odundan farket, ikisi de yeşil görünür yiğidim ama bir değildir. O dalın aslı
    yedinci kat göktü. Bu dalın aslı ise ateştir, dumandır.
    Duyguya göre ikisi de birbirine benzer. Çünkü göz ve duygunun mezhebi, yanlış
    görmedir. Bu, can gözüne görünür, gönle varmak için yorul çabala. Ayağın yoksa
    yuvarlan da nihayet her azı, her çoğu gör.
    Zeliha, her taraftan kapıları kapadı ama Yusuf’ta hiçbir hareket görünmedi. Kilit ve
    kapı tekrar açıldı, yol göründü. Çünkü Yusuf, Allahsına dayanmıştı, her yana dönüp
    dolaşmaktaydı.
    Alemde bir yarık görünmemede ama Yusuf gibi hayran bir halde her yana koşup
    gelmek gerek. Ki kilit açılsın, kapı görünsün, mekansızlık size yer olsun. Ey sınanan
    kişi, aleme geldin ama geldiğin yolu hiç görmüyor musun Sen bir yerden, bir yurttan
    geldin. Geldiğin yolu bilmiyor musun, hayır, değil mi
    Mademki bilmiyorsun, yol yok deme. Bu yolsuz yoldan bize gitmek görünür. Rüyada
    neşeli bir halde sağa, sola gitmektesin. O meydanın yolu nerede biliyor musun Sen
    gözünü kapa, kendini teslim et de kendini o eski şehirde göresin.
    Fakat gözünü nasıl kapatabilirsin ki yüzlerce mahmur göz, senin gözünü kapatmadan
    seni senden almada. Sen bir müşterinin aşkı ile gözünü dört açmışsın, ulu olma, baş
    olma ümidine kapılmışsın. Uyusan bile rüyada o müşteriyi görmedesin. Kötü baykuş,
    rüyada yıkık yerden başka bir şey görebilir mi
    Kıvrıla büküle her an müşteriyi aramadasın. Fakat neyin var ki satacaksın Hiçbir
    şeyin yok, hiçbir şeyin. Gönlünde bir ekmek, bir kuşluk kahvaltısı olsaydı alıcılara
    aldırmazdın bile.
    Birisi ben peygamberim bütün peygamberlerden üstünüm diyordu. Boynunu bağlayıp
    padişaha götürdüler, dediler ki: Bu, ben Allah elçisiyim demekte. Halk, bu ne hiledir,
    bu ne saçma ve kötü şey diye karınca ve çekirge gibi başına üşüşmüş. Eğer bu, yokluk
    aleminden elçi olarak gelmişse diyorlar, biz hep peygamberiz hep yüceyiz. Biz de
    oradan garip olarak geldik, neden bu peygamberlik, sana mahsus olsun
    Siz de uyuyan bir çocuk gibi yoldan, duraktan habersiz bir halde gelmediniz mi
    Duraklarda uykuda ve sarhoş olarak geçtiniz. Yoldan, yukarıdan, aşağıdan bir
    haberiniz bile yoktu. Bizse hoş bir halde beş duygu ve altı cihet aleminin ötesinden ta
    beş duygu ve altı cihet alemine kadar uyanık olarak yürüdük.
    Kılavuzlarımız haberdardı yol biliyorlardı. Onun için durakların aslını temelini gördük.
    Peygamberlik davasına kalkışsan hakkında padişaha, ona işkence ettir de bir daha bu
    çeşit söz söylemesin dediler. Padişah, onu pek bitkin pek zayıf gördü. Bir sille vurulsa
    ölüverecekti. Artık onu dövmenin ona işkence etmenin imkanı mı vardı Bedeni adeta
    cama dönmüştü. Padişah, ona güzellikle neden bu serkeşlik davasına giriştin Diye
    sorayım, burada sertlik iş görmez tatlı dil, yılanı bile ininden çıkarır dedi.
    Halkı onun başından dağıttı. Padişah iyi bir adamdı zikri, virdi de iyilikti. Onu bir yere
    oturttu, yerini yurdunu sordu. Neyle geçinirsin nereye sığınırsın dedi.
    Adam dedi ki: Darüsselam’danım, oradan yola çıktım, bu melamet yurduna düştüm.
    Ne bir evim var, ne benimle düşüp kalkan. Hiç ayın yerde evi olur mu Padişah latife
    ederek dedi ki: Ne yedin kuşluk övünü olarak neyin var İştahın var mı Sabahleyin
    ne yedin ki böyle sarhoş bir hale gelmiş, atıp tutuyor, esip savuruyorsun
    Adam, kuru, yaş, ekmeğin olsaydı peygamberlik davasına kalkışır mıydım hiç Bu
    kalabalığa peygamberlik etmek, dağda kalp aramaya benzer. Hiç kimse dağdan,
    taştan akıl ve gönül aramaz, anlayış ve müşkül şeyleri belleyiş ferasetini istemez. Sen
    ne dersen dağ da sana hemen onu söyler, alaycılar gibi seninle alay eder.
    Bu kavim nerede, bu kavime haber vermek nerede Cansız bir şeyden kim can ister
    Sen, bir kadından, yahut paradan haber, verirsen hepsi malını, senin önüne kor. Filan
    yerde seni bir güzel oğlan çağırıyor, sana aşık olmuş dersen bunu anlar. Fakat
    Allah’dan bal gibi haber verir, ey ahdına bütün kul, Allah’ya gel dersen, bu ölü
    alemden vazgeç de azık ve kar alemine git. Madem ki baki olmak imkanı var, fani
    olma diye öğütte bulunursan, senin kanına kastederler. Fakat bu, din ve hüner
    taassubundan değildir.
    Hatta mala mülke sarılmaları yüzünden bu sözleri duymak, onlara acı gelir. Eşeğin
    yarasına bir bez bağlasan da o bez, yaraya yapışsa, sonra onu çekip çıkarmak istesen
    eşek derhal, acıdan çifte atmaya kalkışır. Ne mutlu o adama ki böyle bir işe girişmedi.
    Hele eşeğin elli tane yarası olsa, her yarasının başında, yaraya yapışmış bir bez
    bulunsa artık var sen kıyas et!
    Mal mülk bez gibidir, bu hırs ise yara. Kimin hırsı fazla ise yarası fazladır. Baykuşun
    malı mülkü ancak yıkık yerdir. O, Tabes ve Bağdat şehirlerinin vasıflarını dinlemez
    bile.




    MEVLANA - Mesnevi´den Hikayeler- V hikayeler mesnevi´den mevlâna


  2. #2
    Kani Bozuk forum üyesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2012
    Yer
    AFYONKARAHİSAR
    Mesajlar
    6.866
    Padişah kuşu yoldan geldi mi bu baykuşlara, padişahtan yüzlerce haber getirir.
    Saltanat merkezini oradaki bağları bahçeleri, dereleri anlatır. Anlatır ama ona
    yüzlerce düşmen vah vah eder.
    Doğan kuşu eski masallar anlatmada, saçma sapan söylenip durmada. Halbuki asıl
    eskimiş ebedi olarak çürümüş olanlar, onlardır. Yoksa o nefes eskiyi yenileştirir. Eski
    ölülere can verir, akıl tacını giydirir, iman nuru bağışlar. Ruh bağışlayan güzelden
    nurunu esirgeme. O seni kır atın üstüne bindirir.
    Taçlar veren o başı yüce erden başını çekme. O, gönlünün ayağındaki yüzlerce
    düğümü çözer. Fakat kime söyleyeyim Bütün köy içinde nerede bir diri Abıhayatın
    bulunduğu tarafa koşan kim Sen bir horluk görür görmez aşktan kaçmadasın. Bir
    addan başka aşktan ne biliyorsun ki
    Aşkın yüzlerce nazı, edası, ululuğu var. Aşk, yüzlerce nazla elde edilebilir. Aşk vefakar
    olduğu için vefakar olanı satın alır. Vefasız adama bakmaz bile. İnsan bir ağaca
    benzer, ahdi de ağacın köküne. Kökün iyileşmesine”, sağlamlaşmasına çalışmak
    gerek.
    Bozuk düzen ahit, çürümüş köktür. Kökü çürümüş ağaç meyve vermez. Ağacın dalları,
    yaprakları yeşil bile olsa kök çürümüş, kurumuşsa faydası yok.
    Fakat kökü sağlam da yeşil yaprakları yoksa nihayet günün birinde yüzlerce yaprak el
    sallar. İlminle gururlanma da ahdini bütünlemeye bak. Çünkü bilgi kabuğa benzer,
    ahitse onun içindir.
    Vefakarların faydalandığını gördün mü sen, Şeytan gibi haset edersin. Mizaç ve tabiatı
    bozuk ve hasta olan kişi, kimsenin iyi olmamasını ister. Şeytan gibi hasetçi değilsen
    dava kapısını bırak da vefa tapısına gel. Madem ki vefan yok, bari söylenme. Çünkü
    sözün çoğu, bizlik benlik davasıdır.
    Bu söz, gönlü geliştiren bir sözdür. Susmakla insan yüzlerce gelişmeye nail olur.
    İçteki şey, dile geldi mi iç, harç olur gider. Çok harç etme de o güzelim iç kalsın. Az
    söyleyen adam da derin bir düşünce vardır. Söyleme kabuğu arttı mı iç yok olur.
    Kabuk kalın olursa iç küçülür, zayıflar. İç kemale geldi, güzelleşti, büyüyüp oldu mu
    kabuk incelir. Hamlıktan kurtulup yetişen olan cevize, bademe ve fıstığa, şu üç
    meyveye bir bak. Kim isyan ederse Şeytan olur, iyilerin devletine haset eder. Allah
    ahdine vefa edersen Allah da kereminden senin ahdini korur. Sense Allah’ya vefa
    etmekten gözünü yummuşsun. “Beni anın da sizi anayım” ayetini duymadın mı ki
    “Ahdıma vefa edin” ahdına kulak ver de sevgiliden “Ahdınıza vefa edeyim” vaidi
    gelsin. Ey hüzün sahibi, bizim ahdımız ve borç vermemiz nedir yere kuru tohum
    ekmek gibi. Ondan ne yere bir parlaklık gelir, ne yer sahibi zenginleşir.
    Bu ancak bunun aslını yokluk aleminden veren sensin, bundan bana lazım diye bir
    işarette bulunmaktan ibarettir. Yedim tohumunu da nişane olarak getirdim. Bu
    nimetten yine bize ihsan et demektir.
    Şu halde ey bahtlı kişi, kuru duayı bırak. Ağaç isteyen tohum eker. Tohumun yoksa
    Allah, yine o dua yüzünden sana bir fidan bağışlar ki görenler, ne hoş çalışmış da ne
    güzel fidana sahip olmuş derler. Meryem gibi hani. Derdi vardı da tohumu yoktu. Bu
    dert yüzünden sanat sahibi Allah, o kuru hurma ağacını yeşertti.
    Çünkü o ulu, o temiz kadın vefakardı. Allah bu yüzden o istemeden onun yüzlerce
    muradını vefa etti. Vefakar olan topluluk, bu vefayı bütün aleme yaymışlardır.
    Denizler de onların buyruklarına uymuştur, dağlar da. Dört unsur bile onlara kul, köle
    kesilmiştir.
    Bu, inkar edenler, apaçık görsünler de inansınlar diye onlara bir Allah ikramıdır.
    Onlar, öyle gizli ikram ve ihsanlara nail olmuşlardır ki, ne akla, hayale gelir, ne de
    söze sığar. Zaten iş, ebedi olan, kesilmeyen, tükenmesine imkan bulunmayan ikram
    ve ihsandır.
    Ey gıda, temkin ve sebat ihsan eden Allah, halkı bu sebatsızlıktan kurtar. Sabit olmak
    lazım olan iş de bu iki büklüm olmuş nefse yardım et, onu doğrult. Sen onlara sabır
    ver, sen onların terazilerinin iyilik kefelerini ağırlaştır, sen onları suret düzenlerinin
    hilesinden kurtar.
    Ey kerem sahibi, sen onları hasetten geri çek de haset yüzünden taşlanmış Şeytan
    olmasınlar. Halk geçici mal ve beden uğruna hasetten yanıp duruyor. Padişahlara
    baksana. Haset yüzünden ordu çekip akrabalarını öldürüyorlar. Pislikle dolu düzenbaz
    aşılar, birbirlerinin kanına, canına kastediyorlar.
    Vise’nin, Ramin’in, Husrev’in, Şirin’in hikayelerini oku, o ahmakların haset yüzünden
    neler yaptıklarını gör. Aşık da yok oldu, maşuk da. Zaten onlar da bir şey değillerdi,
    aşk ve hevesleri de. O temiz Allah’dır ki yoku yoka aşık eder, yoklukları birbirine
    vurur, işler çıkarır. Gönlü perişan aşığın gönlünde hasetler baş gösterir. Var olan,
    yoku bu çeşit güçlüklere sokar, böyle mecbur eder.
    Herkesten ziyade merhametli, esirgeyici olan şu kadınlar yok mu Öyle olduğu halde
    iki ortak hasetten birbirini yer. Taş yürekli erkekleri düşün, artık haset yüzünden
    onlar da ne hale düşerler, bir kıyas et. Şeriat, latif afsun okumasaydı herkes,
    düşmanının bedenini yırtar, paramparça ederdi. Şeriat şerri def etmek için bir rey
    kullanır, Şeytanı delil şişesi içine hapseder. Boşboğaz Şeytanı, tanıkla, yeminle, aht’e
    yemininden dönmesinden ilzam ederde Şeytan bu suretle şişeye girer.
    Şeriat iki zıttı hoşnut eden bir teraziye benzer. Alayla doğruyu bir araya getirir. Şeriat,
    bil ki kileye teraziye benzer. Onun sebebi ile iki düşman da savaştan kinden kurtulur.
    Terazi olmasa o düşman, ziyan ettiğini, hileye uğradığını vehim etmeden nasıl
    kurtulurdu Şu halde şu vefasız pis dünyada ne varsa hep hasettir, hep düşmandır,
    hep cefadır. Dünya böyle olunca artık devlet ve ikbale erişme hususunda cinler ve
    insanlar, nasıl hasede düşerler, düşün!
    Zaten o şeytanlar, eski hasetçilerdir. Bir an bile yol kesmeden vazgeçmezler. İsyan
    tohumunu eken Ademoğulluları da haset yüzünden şeytan olmuşlardır. Kuran’ı oku da
    bak. İnsan şeytanları da, Allah’nın çarpmasıyla Şeytan cinsinden olmuşlardır. Şeytan
    birisini kandırma da aciz oldu mu bu çeşit insanlardan yardım ister. Siz dostsunuz,
    bize dostlukta bulunan, bizdensiniz, bizim tarafımızı tutun derler.
    Alemde birisinin yolunu kestiler, birini azdırıp yoldan çıkardılar mı iki cinsten olan
    şeytanlar da sevinirler. Birisi imanla can verdi, dinde mertebesi yüceldi mi iki bölük de
    feryada, ağlayıp bağırmaya koyulur.
    Bir edep sahibi birisine akıl verdi, onu doğru yola getirdi mi iki bölük de dişlerini
    çiğnemeye hayıflanmaya başlarlar.
    Padişah söyle bakalım bari, vahiy nedir, yahut da peygamber olan, ne elde eder Diye
    sordu. Adam dedi ki: Ne vardır ki peygamber, onu elde etmesin, yahut ne devlet
    kalmıştır ki peygamber ona ulaşmış bulunmasın Tutalım ki bu peygambere gelen
    vahiy, Allah sırlarının hazinesi değil, bal arısının gönlüne gelen vahiyden de aşağı
    değil ya.
    “Allah bal arısına vahiy etti” ayetine gelince onun vahiy evi tatlılarla doldu. O yüce ve
    ulu Allah’nın vahiy nuru ile alemi mum ve balla doldurdu. Bense insanım, hakkımda
    “Biz onu ululadık” dendi. İnsan yücelere gitmede. Artık insana olan vahiy nasıl olur da
    arıya gelen vahiyden aşağı olur
    Sen “Biz sana kevseri – çokluğu, tükenmez soy sopu verdik” ayetini okumadın mı
    Okuduysan neden böyle kupkuru ve susuz kaldın öyleyse Yoksa Firavun musun ki
    kevser, sana Nil gibi kan oluyor, pisleniyor a illetli adam.
    Tövbe et. Düşmanlardan vazgeç. Onun testisinde kevser suyu yoktur. Kimi, kevserden
    benzi kızarmış görürsen onun la düş kalk, onun huyuyla huylan. Çünkü o, Muhammed
    huyuyla huylanmıştır. Böyle yap da “Allah için sever” lerden sayıl. Çünkü Ahmet’in
    ağacında biten elma ondadır.
    Kimi, kevser içmemiş dudağı kuru görürsen onu ölüm ve sıtma gibi düşman say.
    Baban anan bile olsa o, hakikatte senin kanını içen bir düşmandır. Bunu, Allah
    Halil’den öğren. O, önce babasından bizar oldu. Böyle ol da Allah tapısında “Allah için
    sevmez düşmanlık eder” ler arasına katıl, aşk gayreti de seni kınamasın.
    Sen, “La ilahe illahlah – Allah’dan başka yoktur tapacak” sözünü okumadıkça bu yolun
    izini bulamazsın.
    Bu aşık sevgilisinin huzurunda yaptığı işleri bir bir sayıyor, diyordu ki: Senin için
    şunları yaptım, bunları ettim. Şu savaş meydanında oklara nişan oldum. Mal gitti
    kuvvet gitti, namus gitti. Aşkından nice muratsızlıklara uğradım. Hiçbir sabah, beni
    uyur, yahut güler bir halde görmedi. Hiçbir akşam, beni düzgün bir halde bulmadı. Acı
    ve tortulu neler içmişse etraflıca ve bir bir saymaktaydı.
    Sevgilisine minnet olsun diye değil de aşkına yüzlerce tanık olmak üzere bunları sayıp
    döküyordu. Aklı olanlara bir işaret yeter. Aşıkların sevgiliye karşı duydukları susuzluk,
    ne vakti gider, biter ki, usanmadan sözünü tekrarlar durur. Hiç balık bir işaretle duru
    suya kanar mı Bir söz bile söylemedim diye şikayet ederek o eski derde ait yüzlerce
    söz söylüyordu.
    Onda bir ateş vardı fakat neydi, bilmiyordu. Yalnız mum gibi, onun hararetiyle ağlayıp
    duruyordu.
    Sevgili dedi ki: Doğru bütün bunları yaptın ama kulağını iyi aç ve dinle, aşkın ve
    sevginin aslının aslı olan bir şey var ki onu yapmadın. Bu yaptıklarının hepsi feridir.
    Aşık söyle dedi, o asıl nedir Sevgili dedi ki: Ölmek ve yok olmaktır.
    Hepsini yaptın fakat ölmedin hala dirisin. Canınla oynayan aşıksan hemen öl. Aşık o
    anda uzanıp can verdi. Gül gibi başı ile oynadı, gülerek sevinçli bir halde ölüp gitti. O
    gülüş onda ebedi olarak kaldı, arif kişinin zahmete uğrayan canı, aklı gibi.
    Ayın nuru her iyiye kötüye vursa bile hiç kirlenir mi O yine tamamı ile tertemiz aya
    dönüp gelir, akıl ve can nurunun Allah’a dönüp ulaşması gibi. Işığı yoldaki pisliklere
    vursa bile ayın nuru daima temizdir.
    O yoldaki pisliklerden, o bulaşıklardan nur, pislenmez. Güneşin nuru “Geri dön”
    emrini duymuş, acele aslına dönmüştür. Ne külhanlarda pislenmiştir, ne gül
    bahçelerinin kokusunu almıştır. Göz nuru ve nur görmüş zat, aslına dönmüştür;
    sevdası ovalarda, çöllerde kalmıştır.
    ALLAH’A GÖZYAŞI
    Birisi, müftüden gizlice sordu: Bir adam namazda feryat ederek ağlarsa, acaba namazı
    bozulur mu, bozulmaz mı, namaz da ağlamak caiz midir
    Müftü dedi ki: Gözyaşı denilen o yaş niçin aktı O, ne gördü, neden ağladı Önce buna
    dikkat etmek gerek. Acaba gizlice ne gördü de o gözyaşı çeşmesi aktı Eğer yalvarıp
    yakaran kişi, o alemi gördüyse ağlayışı ile namazı daha makbul bir hale gelir. Yok, o
    ağlayış, o yaş, beden zahmetindense ip de kırıldı iğne de.
    Bir mürit pirinin huzuruna vardı. Pir, hay hayla ağlıyordu. Mürit şeyhi ağlıyor görünce
    o da ağlamaya koyuldu, gözünden yaşlar akmaya başladı.
    Kulağı duyan bir dost bir dosta latife etti mi bir kere güler, sağır iki kere. Birinci
    gülüşü halkı güler görerek taklitle gülmektir. Onlar gibi o da güler, güler ama öbür
    gülenlerin halinden haberi yoktur. Neden güldünüz diye sorar, anlayınca ikinci defa
    gülmeye başlar. Mukallit de kendisindeki neşeyle aynen sağıra benzer.
    Şeyhin ışığı vurur, meşrebi akseder, müritlere bir neşe feyzidir gelir. Fakat bu feyiz
    müritlerden değildir, şeyhtendir. Bu hal, suda duran sepete, cama vuran ışığa benzer.
    Bu hali, kendilerinden bilirlerse noksanlıktır.
    Irmaktan çıkarıldı mı o inatçı, ondaki suyun, dereden olduğunu anlar bilir. Cam da, ay
    batınca o ışığın, aydın aydan olduğunu anlar.
    “Kalk” emri, gözünü açtı mı seher gibi ikinci defa güler. Bu sefer o taklit alemindeki
    gülüşüne güleceği gelir, tatlı tatlı güler.
    Der ki: Bunca uzun ve uzak yollardan geldim. Hakikat, hep bu hakikatmış, sırlar; hep
    bu sırlar. Ben o vadide kendimden uzak olarak neşeleniyor, körlüğümden,
    hamlığımdan, ne hayaller kuruyordum, halbuki ne umuyordum ne çıktı Ters
    anlayışım, meğer bana ters ve yanlış suretler gösteriyormuş.
    Yolda emekleyen çocukta erlerin düşüncesi nerede Nerede onun hayali Nerede
    dosdoğru hakikat Çocukların düşünceleri ya dadıdır, ya süt. Ya kuru üzümdür,
    cevizdir yahut da bağırıp ağlama. O mukallit de illetli bir çocuğa benzer. İnce
    bahislere girişir, deliller getirir ama aldırma. Delil bulmada ki, müşkül işleri
    halletmedeki o derinleşme, onu basiretten alır. Sırrının sürmesi olan hakikati
    bırakmıştır da müşkül şeyleri söylemeye girişmiştir.
    Ey mukallit, Buhara’dan dön de horluğa doğru yürü, ancak bu suretle aslan bir er
    olabilirsin. Nihayette kendi içinde başka bir Buhara görürsün ki saflar yaran erler bile
    onun meclisinde kendilerinden geçmiş, bir şey anlamaz bir hale girmişlerdir.
    Çavuş, gerçi yeryüzünde pek çevik pek çabuk gider. Gider ama denize varınca damarı
    kopar. O, ancak karada “Onları yüklendik” sırrına mazhardır. Asıl adam, yükleri
    denizde yüklenendir. Koş ey vehme, surete kapılmış adam, padişahında bir çok ihsan
    ve lütufları vardır.
    O saf ve bön mürit de, o azize uydu da taklitle ağlamaya koyuldu. O mukallit de sağır
    adam gibi ağlayanı gördü, sebebinden haberi olmaksızın ağlamaya başladı. Bir hayli
    ağlayıp, tapı kılarak dışarı çıkınca başka bir hararetli ve has mürit, ardına düşüp ona
    yetişti.
    Dedi ki: Ey bulut gibi habersiz ağlayan, bakışı ile adamı adam eden şeyhin ağlamasına
    uyup hiçbir şeyden haberi olmaksızın ağlamaya koyulan! Ey vefalı mürit, Allah hakkı
    için, Allah hakkı için kendine gel. Gerçi taklitten de faydalanırsın ama, o padişahı
    ağlıyor gördüm de ben de onun gibi ağladım demek şartı ile. Çünkü bu söz
    münkirliktir. Bilgisizlik taklit ve zan ile dolu olan ağlayış, o inanılan kişinin ağlayışına
    benzemez. Sen bu ağlayışı o ağlayışa kıyas etme. Bu ağlayıştan o ağlayışa uzun bir
    yol var.
    O ağlayış, tam otuz yıl savaştan sonra elde edilir. Akıl, o makama yaramaz. Akılla o
    makam arasında yüz konak var. Akıl, o durağı bilemez bilir sanma. Onun ağlayışı, ne
    gamdandır, ne ferahtan. Güzelliğin ta kendisi olan ağlayışı ruh bilir. Onun ağlayışı da
    o yandandır, gülüşü de. Aklın vehmettiği şeylerden dışarıdır o. Onun gözyaşı, gözüne
    benzer. Görmeyen göz nasıl olur da gören göze benzer. Onun gördüğünü ellemeye
    imkan yoktur, ne akıl kıyası ile bilinir, ne duygu yolu ile!
    Gece, ta uzaktan nuru gördü mü kaçar. Şu halde gece karanlığı, nurun halini nasıl
    bilir Sinek, rüzgardan kaçar. Artık nasıl olur da rüzgarların zevkini tadabilir Önü
    olmayan geldi mi sonradan olan, abes olur. Şu halde önü olmayan, sonradan olanı
    nereden bilecek
    Önü olmayan sonradan olan şeye aksetti mi onu hayran eder. Onu yok etti mi de
    kendi rengine boyar. Dilersen yüzlerce benzerini bulabilirsin. Fakat benim için lüzum
    yok o yoksul: Bu “Elif lâm mim ve Hâ mim” bu harfler tıpkı Musa’nın asasına benzer.
    Harfler de görünüşte bu harflere benzerler. Fakat bunların vasıflarından değillerdir.
    Sınama sözünden eline bir sopa alan kişinin sopası, bir iş başarma da hiç Musa’nın
    sopasına döner mi Bu nefes, İsa’nın nefesidir, öyle her yelden, her üfürükten
    meydana gelme nefes değil ki ferahtan, yahut gamdan meydana gelsin.
    Babacığım, bu “Elif lâm mim ve Hâ mim” insanların sahibi Allah’dan gelmiştir. Her elif
    lâm buna nereden benzeyecek Canın varsa bunlara o gözle bakma. Gerçi harflerden
    meydana gelmiştir, hatta halkın harflerden meydana gelen sözlerine de benzer.
    Muhammet de etten deriden meydana gelmiştir, bu hususta her beden, onun
    cinsindendir. Eti vardır, derisi vardır, kemiği vardır. Fakat hiç bu bedenlere benzer mi
    O terkip de öyle mucizeler meydana geldi ki bütün terkipler mat oldular.
    Kuran’daki “Hâ mim” terkibi de böyledir. Pek yücedir o,öbür terkiplerse pek aşağıda.
    Çünkü bu terkipten hayat meydana gelir, aciz halinde sür üfürülmüş gibi her şey
    dirilir.
    “Hâ mim” Allah lütfu ile Musa’nın asası gibi ejderha olur, denizler yarar. Görünüşü
    başka sözlerin, terkiplerin görünüşüne benzer ama değirmi ekmek, ay değirmisinden
    çok uzaktır. Onun ağlayışı da kendinden değildir, gülüşü de, sözü de. Bütün bunlar,
    ancak Allah’nın huyudur. Fakat ahmaklar, görünüşe sarıldıklarından o ince şeyler,
    onlardan adam akıllı gizli kalmıştır.
    Hasılı maksada erişememişler, perde altında kalmışlar, itirazları yüzünden de o ince
    şey fevt olup gitmiştir.
    ŞEHVETİN SONU
    Bir halayık şehvetin çokluğundan, hırsının fazlalığından bir eşeği kendisine
    alıştırmıştı. O eşek, kendisine yakınlaşmayı adet edinmiş, insana yakın olmayı
    öğrenmişti. O hilebaz halayığın bir kabağı vardı. Eşek kendisine ölçülü yaklaşsın diye
    kabağı, eşeğin aletine takardı. Yakınlaşma zamanında aletin yarısı girsin diye bu işi
    yapmaktaydı. Çünkü, eşeğin aleti tamamı ile girse rahmi de parçalanırdı, damarları
    da.
    Eşek boyuna zayıflayıp durmaktaydı. Eşeğin sahibi olan kadın da neden bu eşek böyle
    zayıflıyor, neden böyle kıl gibi inceliyor deyip dururdu. Fakat işin ne olduğunu
    anlamakta acizdi. Nalbantlara illeti nedir, neden zayıflamakta diye gösterdiyse de,
    onda hiçbir illet görünmedi, kimse bunun iç yüzünü haber veremedi. Kadın bu işin
    aslını adamakıllı araştırmaya başladı. Her an eşeğin haline dikkat etmekte, neden
    böyle zayıfladığını bulmaya çalışmaktaydı.
    İnsanın adamakıllı çalışmaya kul olması gerekir. Çünkü her şeyi iyice arayan nihayet
    bulur. Eşeğin haline dikkat edip dururken bir de ne görsün O halayık eşeğin altına
    yatmıyor mu Bunu kapının yarığından gördü bu hale pek şaştı. Eşek erkekler
    kadınlara nasıl yakınlaşırsa aynen onun gibi halayığa yakınlaşmış, işini
    becermekteydi.
    Kadın hasede düştü. Dedi ki, bu eşek, benim eşeğim, nasıl olur bu iş Bu işin bana
    olması lazım ben işe daha ehlim. Eşek işi öğrenmiş, alışmış. Adeta sofra yayılmış,
    mum da yanmış. Görmezlikten gelip ahırın kapısını vurdu. A kız ne vakte dek ahırı
    süpürüp duracaksın dedi. Bu sözü işi gizlemek için söylüyor, ben geldim kapıyı aç
    diyordu.
    Sustu halayığa hiçbir şey söylemedi. Bu işe tamah ettiği için işi gizledi. Halayık bütün
    fesat aletlerini gizleyip kapıyı açtı. Yüzünü ekşitip gözlerini yaşartarak dudaklarını
    oynatmaya başladı, güya oruçluyum demek istiyordu. Eline sapı yıpranmış bir süpürge
    aldı, develerin yatması için ahırı süpürüyor göründü. Elinde süpürge kapıyı açınca
    kadın, dudak altından seni usta seni, dedi.
    Yüzünü ekşittin, eline süpürgeyi aldın, iyi. Fakat yemeden içmeden kesilmiş eşeğin
    hali ne İşi yarıda kalmış, öfkeli, aleti oynayıp durmada. Gözleri kapıda seni
    beklemede. Bunu dudağı altından söyledi, halayıktan gizledi. Onu suçsuz gibi ululadı,
    Dedi ki: Tez çarşafını başına al. Filan eve git benden selam söyle. Şunu söyle, böyle
    yap, şöyle et. Neyse ben kadınların masallarını kısa kesiyorum. Maksat neyse sen
    onun özünü al. O işi görmezlikten gelen kadın onu yola vurunca, zaten şehvetten
    sarhoş olmuştu, hemen kapıyı kapadı, oh dedi.
    Yalnız kaldım, bağıra, bağıra şükredeyim. Artık erkeklerin gah tam, gah yarım
    yamalak yakınlaşmalarından kurtuldum. Kadının keçileri, sanki bini bulmuştu, öyle
    neşelendi. Eşeğin şehvet ateşiyle kararsız bir hale düştü. Hatta ne keçisi O
    yakınlaşma kadını keçi haline getirdi. Ahmağı keçi haline getirmeye, hor hakir bir hale
    sokmaya şaşılmaz ki!
    Şehvet isteği, gönlü sağır ve kör yaptı mı eşeği bile Yusuf gibi nurdan meydana gelmiş
    bir ateş parçası gösterir. Nice ateşten sarhoş olmuşlar vardır ki ateş ararlar,
    kendilerini de mutlak nur sanırlar.
    Yalnız Allah kulu böyle değildir. yahut da Allah birisini çeker çevirir de yola getirir,
    yaprağı döndürür bu da başka! Böyle olan o ateş hayali bilir, o hayalin yolda eğreti
    olduğunu anlar. Hırs çirkinleri güzel gösterir. Yol afetleri içinde şehvetten beteri
    yoktur. Şehvet yüz binlerce iyi adı kötüye çıkarmıştır. Yüz binlerce akıllı, fikirli adamı
    şaşkın bir hale getirmiştir. Bir eşeği bile Mısır Yusuf’u gibi güzel gösterdikten sonra o
    çıfıt bir Yusuf’u nasıl gösterir Pisliği afsunu ile sana bal göstermede, iş inada bindi mi
    balı nasıl gösterir Bir düşün artık. Şehvet yemeden olur, az ye. Yahut bir kadın
    nikahla da kötülükten kaç. Yedin içtin mi şehvet, seni harama çeker. Ele gireni elbet
    harcamak gerekir.
    Şu halde nikah Lâhavle okumaya benzer. Oku, yani bir kadın nikahla da şehvet, seni
    belaya düşürmesin. Madem ki, yemeye içmeye hırsın var, çabuk bir kadın al evlen.
    Yoksa bil ki kedi gelir yağlı kuyruğu kapar. Sıçrayan eşeğin sırtına taş yükü vur, o
    kaçmadan, sıçramadan önce sırtına yükü yükle.
    Ateşin ne yaptığını bilemezsin, savul oradan. Bu çeşit bilginle ateşin çevresinde dönüp
    dolaşma. Ateşe çömleği koyup çorba pişirmeyi bilmiyorsan bil ki ne çömlek kalır, ne
    çorba. Su hazır olmalı, ahçılığı da bilmelisin ki o tenceredeki çorba, dökülmeden,
    bozulmadan pişsin. Demircilik sanatını bilmiyorsan demirci ocağından geçerken
    sakalını bıyığını yakarsın.
    Kadın kapıyı kapadı, sevine, sevine eşeği kendisine çekti, cezasını da tattı ya! Eşeği
    çeke, çeke ahırın ortasına getirdi. O erkek eşeğin altına yattı. O kahpe de muradına
    ermek üzere halayığın yattığını gördüğü sekiye yatmıştı. Eşek ayağını kaldırıp aletini
    daldırdı. Eşeğin aletinden kadının içine bir ateştir düştü. Alışmış eşek kadına abandı,
    aletini ta hayalarına kadar sokar sokmaz kadın da geberdi.
    Eşeğin aletinin hızından ciğeri parçalandı, damarları koptu birbirinden ayrıldı. Soluk
    bile alamadan derhal can verdi. Seki bir yana düştü o bir yana. Ahırın içi kanla doldu,
    kadın baş aşağı yıkıldı, öldü. Kötü bir ölüm, kadının canını aldı.
    Kötü ölüm, yüzlerce rezillikle gelip çattı babacığım. Sen hiç eşeğin aletinden şehit
    olmuş insan gördün mü
    Kuran’dan rezillikle azap edilmeyi duyda böyle kepazelikle can verme. Bil ki bu
    hayvan nefis bir erkek eşektir. Onun altına düşmekse ondan daha kötü ve ayıp bir
    şeydir. Nefis yolunda benlikle ölürsen bil ki hakikatte sen de o kadın gibisin. Allah,
    nefsimize eşek sureti vermiştir. Çünkü suretler, huylara uygundur. Kıyamette sırların
    açığa çıkması budur. Allah hakkı için eşeğe benzeyen nefisten kaç. Allah, kafirleri
    ateşle korkutmuştur. Onlar da ateşe utançtan hayırlıdır demişlerdir. Allah hayır
    demiştir, o ateş, utançların aslıdır. Bu kadını öldüren şu ateş gibi. Hırsından doyacak
    kadar yemek yemedi, daha fazla yemek istedi. Kötü ölüm lokması boğazına durdu.
    A haris adam doyacak kadar ye, hatta yemeğin helva ve palüze bile olsa. Allah,
    teraziye dil verdi. Aklını başına devşir de Kuran’dan Rahman suresini oku. Kendine gel
    de hırsından teraziyi bırakma. Hırs ve tamah seni azdıran bir düşmandır.
    Hırs, hepsini ister fakat bütün lezzetlerden mahrum olur. A turp oğlu turp hırsa
    tapma. O halayıkcağız hem gidiyor, hem de ah diyordu; a kadın sen ustayı yola saldın.
    Ustasız iş yapmak istedin. Bilgisizlikle canınla oynamaya kalkıştın. Benden bir bilgidir
    çaldın, çaldın ama tuzağın ahvalini sormaya arlandın. Kuş, hem harmanından tane
    toplamalıydı, hem de boynuna ip dolamamalıydı.
    Taneyi az ye bu kadar pis boğaz olma. “Yiyin” emrini okudunsa “İsraf etmeyin”
    emrini de oku. Bu suretle tane yemekle beraber tuzağa da düşme. Bilgi ve kanaat
    ancak bunu icap ettirir. Akıllı kişi dünyanın gamını yemez, nimetini yer. Bilgisizlerse
    nedamet içinde mahrum kalırlar. Boğazlarına tuzağın ipi dolaştı mı tane yemek,
    hepsine haram olur. Kuş, tuzaktaki taneyi nasıl yer Yemeye kalkışırsa tuzaktaki tane
    zehre döner.
    Tuzaktaki taneyi gafil kuş yer, halkın bu dünya tuzağındaki nimetleri yemesi gibi.
    Akıllı ve işten haberi olan kuşlar, kendilerini taneden adamakıllı çekerler. Çünkü,
    tuzağın içindeki taneler zehirlidir. Kördür o kuş ki tuzaktan tane diler. Tuzak sahibi,
    aptalların başını keser. Güzel ve narin olanlarıysa meclislere çeker götürür.
    Çünkü aptalların ancak etleri işe yarar. Güzel ve zariflerinse güzel sesleri işe yarar.
    Hasılı halayıkcağız kapının yarığından, hanımının eşeğin altında can verdiğini
    görünce, dedi ki: A ahmak kadın, bu iş nedir sana ustan bir şey gösterdi ise, yalnız
    görünüşe kapıldın. Halbuki iç yüzü senden gizliydi. Usta olmadan dükkan açtın.
    Bal gibi, pâlüze gibi olan o aleti gördün, âlâ. Fakat a haris neden kabağı görmedin
    Yoksa eşeğin aşkına o kadar mı dalmıştın ki gözüne kabak görünmedi Ustadan
    sanatın dış yüzünü gördün sevine, sevine ustalığa kalkıştın. Nice riyacı ve işten haberi
    olmayan ahmak kişiler vardır ki erlerin yolundan göre,göre ancak sof kumaş
    görmüştür.
    Nice boş boğazlar vardır ki azıcık bir hüner elde etmişler, padişahlardan laftan başka
    bir şey öğrenmemişlerdir. Her biri Musa’yım diye eline bir sopa almış, her bir, İsa’yım
    diye ahmaklara üfürmeye kalkmıştır.
    Bir gün doğruların doğruluğu, senden mehenk taşını isteyecektir. Eyvah o günden!
    Artık geri kalanını ustaya sor. Bu harislerin hepsi de kördür dilsizdir. Hepsini aradın,
    elde etmek istedin, fakat herkesten geri kaldın. Bu ahmak sürü, kurtlara av olmuştur.
    Bir suret gördün, onun sözünü söylemeye başlayıverdin ha; dudu kuşları gibi kendi
    sözünden haberin bile yok.
    Dudu kuşu, önünde bir ayna, ayna içinde de kendi aksini görür. Aynanın ardında usta
    gizlenmiştir; güzel dille edeplice söz söyler. Duducuk, bu söz söyleyeni ayna içinde
    gördüğü dudu sanır. Bu suretle o koca kurdun hilesinden haberi olmaz, güya kendi
    cinsinden olan bu dududan söz söylemeyi öğrenir.
    Usta, ona ayna ardından söz söylemeyi öğretir. Böyle olmasa kendi cinsinden olmayan
    birisinden söz söylemeyi öğrenemez. O hünerli kuş, söz öğrenir ama sırrından da
    haberi yoktur manasından da. Söz söylemeyi bir insandan beller. Fakat bir duducuk,
    bundan başka insandan ne bilebilir, ne elde edebilir ki
    Velinin beden aynasında da kötülüklerle dolu olan mürit, tıpkı bunun gibi kendisini
    görür. Fakat söz ve iş zamanında aynanın ardındaki Akl-ı Kül-ü nereden görecek O
    sanır ki insan söylüyor. Halbuki bu, başka bir sırdır, onun bundan haberi bile yoktur.
    Söz söylemeyi belletir, belletir ama önü sonu olmayan sır belletir. Halbuki o, bu sırra
    eş değildir, bir dududur, bunu bilemez.
    Halkta kuşların ötüşünü taklit ederler. Bu, ağzın ve boğazın yapabileceği bir şeydir.
    Fakat kuşların seslerini taklit edenin o seslerdeki manadan haberi bile yoktur. Kuş
    dilini aancak bakışı hoş Süleyman bilir.
    Nice kişilerde dervişlerin sözlerini öğrenir, mimber ve meclisleri o sözlerle parlatır.
    Fakat onların ya bu sözlerden başka bir kısmetleri yoktur, yahut da sonunda Allah
    rahmeti onlara yol gösterir.
    ŞÜPHE
    Birisi çiledeyken rüyasında, bir yolda gebe bir köpek gördü. Ansızın köpeğin
    karnındaki enciklerin havladığını duydu. Encikler ortada yoktu. Köpek yavruları ana
    karnında nasıl havlar diye bir hayli şaştı.
    Hiç köpek enciği anasının karnında nasıl havlar Alemde bunu kim görmüştür
    Uykudan uyanıp kendine gelince şaşkınlığı an be an artıyordu. Çilede kimse yoktu ki
    düğümü çözsün Bu işi anacak yüce ve ulu Allah tapısından halledebilirdi.
    Dedi ki: Yarabbi, bu müşkül iş, bu dedikodu nedir çilemde şaşırdım seni zikretmeden
    kaldım. Kanadımı aç da uçayım, zikir bahçesine ve elmalılara gideyim. Hafiften derhal
    ses geldi: Bu, bil ki bilgisizlerin lafına benzer. Örtüden, perdeden dışarı çıkmamış,
    gözü bağlı. Fakat yine de beyhude yere söylenip durur.
    Ana karnında köpek enciğinin havlaması beyhudedir. Ne ava yarar, ne gece
    bekçiliğine. Kurt görmemiş ki onu kovsun. Hırsız gelmemiş ki onu kovalasın.
    Harislikten ve baş olma sevdasından bakışı görgüsüzdü, fakat laf söylemede atılgan.
    Müşteri bulma havasına kapılmış, hararetli bir halde, fakat gözü kapalı olarak işe
    girişmiş.
    Ayı görmeden nişaneleri söylemede, köylüyü bu suretle aykırı bir anlayışa sürmede.
    Müşteri bulmak için, mevki kazanmak için ayı görmediği halde ondan yüzlerce nişane
    vermede. Kâr veren müşteri, tektir. Fakat onlar, bu müşteri hakkında şüphe ve zan
    içindedirler. Hiçbir ululuğu, hiçbir değeri olmayan müşteriye hava satar bu adamlar.
    Bizim müşterimiz Allahdır, “Allah satın alır.” Artık sende her müşterinin derdine
    düşme, kurtul bu işten. Seni arayan müşteriyi ara, senin başlangıcını ve sonunu bilen
    müşteriyi bul. Kendine gel. Her müşteriye el atma. İki sevgiliyi sevmek kötüdür. O,
    satın alsa bile ondan kar elde edemezsin. Onda akla fikre değer verme kabiliyeti
    yoktur.
    O, yarım nal parasına bile sahip değilken sen tutuyor, ona yakut lâl gösteriyorsun.
    Şeytan, nasıl kendisini taşlanmış bir hale getirmişse hırs da tıpkı onun gibi seni kör
    etmiş, her şeyden mahrum bırakmıştır. O, azapçı şeytan, Fil ashabı ile Lüt kavmini
    nasıl taşlatmışsa onları da tıpkı öyle taşlatmış, helak etmiştir.
    Müşteriyi, sabredenler bulurlar. Çünkü onlar, her müşteriye koşmazlar. Kim o
    müşteriden yüz çevirirse o adamdan baht da yüz çevirir, ikbal de, ebedilik de.
    Darvan’lılar nasıl haset yüzünden ebedi olarak hasrette kaldılarsa, haris olanlar da
    ebediyen hasrette kalmışlardır.
    Temiz bir Allah adamı vardı. Aklı, her şeye erer, işin sonunu görürdü. Yemen ülkesine
    yakın Darvan şehrindendi, sadaka vermekle, güzel huylu olmakla şöhret kazanmıştı.
    Civarı yoksullarla Kâbe kesilmişti. Bir şey umanlar hep onun etrafına gelirlerdi.
    Riyasız olarak mahsulünün onda birini verir, buğday samandan ayrıldı mı tekrar,
    öğütülüp un haline geldi mi, ekmek pişirildi mi yine onda birini verirdi.
    Her elde ettiğinin onda birini verir, ektiğinin öşrünü dört kere yoksullara dağıtırdı. O,
    yiğit her zaman bütün oğullarına vasiyetlerde bulunur; Allah hakkı için, Allah hakkı
    için benden sonra hırsınıza uyup yoksulların hakkını vermezlikte bulunmayın. Bu onda
    birleri verin de Allah koruması ile mahsulünüz elinizde kalsın.
    Tahmine şüpheye hacet yok, mahsulleri gayp âleminden veren de Allahdır, meyveleri
    veren de. Gelir zamanında harcarsan bu harcama kar kazancıdır, kar edersin.
    Köylünün çoğu tarlasından elde ettiği tohumu yine eker. Yediğinden fazlasını yine
    tohumluk yapar. Çünkü tekrar mahsul elde edeceğinden şüphe etmez.
    Tohumu, o yerden elde ettiği için yine o yere saçmaktan çekinmez. Kunduracı da
    ekmeğinden arttırdığı parayla gön ve sahtiyan satın alır. Elime ne geçiyorsa
    bunlardan geçiyor. Kapalı rızkım bunlarla açılıyor der. Eline geçen para o yüzden
    geçtiğinden parasını ona sarf eder. Fakat bu yer ve deri ancak perdedir. Asıl rızkı, her
    an Allahdan bil.
    Elde ettiğin karı, elde ettiğin yere ekersen birine karşılık yüz bin elde edersin. Tutalım
    şimdi sebep sandığın yere tohumu ektin. İki üç yıl o tohum bitmez, mahsul vermezse
    ne yaparsın Allah’a yalvarmadan el açıp dua etmeden başka elinden ne gelir
    Allah huzurunda elini başına vurursun. Bu el ve baş, bu çırpınış, rızkı onun verdiğine
    tanıktır. Bu suretle anlar bilirsin ki rızkın aslının aslı, odur. Rızk arayan da onu arar.
    Rızkı ondan ara, Zetyd’den, Amr’dan değil. Sarhoşluğu ondan iste esrardan, şaraptan
    değil.
    Zenginliği defineden, hazineden, mal mülkten değil, ondan dile. Yardımı amcadan,
    dayıdan değil ondan iste. Çünkü sonunda bütün bunları bırakıp gideceksin. Kendine
    gel de o zaman kimi çağırıyor, kimden imdat istiyordun, bir düşün! Şimdi de onu
    çağır, ondan başkalarını bırak. Bırak da cihan mülküne varis ol.
    Bir zaman gelecek ki “adam, kardeşinden kaçacak”, oğul babasından ürkecek. O anda
    her dost, düşman kesilecek. Çünkü onlar, senin putundu, yoluna mani oluyordu.
    Yüzünü nakkaştan çevirmiştin ve nakşa tutmuştun. Çünkü gönlün, o suretle
    hoşlanıyor, o nakışla avunuyordu. Şimdi de dostların seninle zıt olurlar, senden yüz
    çevirip sana düşmanlığa kalkışırlarsa, hemencecik de ki: İşte, günün aydın oldu. Yarın
    olacak şey bu günden oluverdi. Buradakiler hep bana zıt oldular. Kıyamette böyle
    olacaktı ya, bu hal, bana daha önce gelip çattı.
    Günümü onlarla geçirmeden, ömrümü onlarla bitirmeden ne olduklarını anladım. Eğer
    bu hal olmasaydı ayıplı bir kumaş satın almış olacaktın. Şükürler olsun ki o kumaşın
    ayıplı olduğunu daha önceden öğrendin. Elimdeki sermaye, elimden çıkmadan işi
    anladım, yoksa yine sonunda o kumaşın ayıbı meydana çıkacaktı.
    Mal da gidecekti ömür de. Bir yırtık kumaş için malımı da verecektin canımı da. Malımı
    mülkümü verip kalp para alacaktım, sonra da sevine, sevine evimin yolunu
    tutacaktım. Şükürler olsun ki altının kalp olduğunu, ömrümü o yüzden harcamadan
    meydana çıktı. Yoksa kalp, ta sona kadar boynumda kalacaktı. Boş yere de ömrümü
    zayi edecektim. Mademki paranın kalp olduğu şimdiden anlaşıldı, ben de ondan
    ayağımı hemen çekeyim.
    Dostun, sana düşmanlık eder, hasedini, kinini dışarıya vursa, senden yüz çevirdiği için
    feryat etme. Kendini ahmak ve bilgisiz bir hale düşürme.
    Allah’a şükret yoksullara ekmek ver ki onun çuvalında eskimedin, yıpranmadın. Ebedi
    ve doğru bir dost aramak üzere çuvalından tez çıktın. Ne nazlı, ne vefalı sevgidir o ki
    ölümünden sonra bile dostluğu bir katken üç kat olur, bağlılığındaki kuvvet üç kat
    artar.
    O dost, ya padişahtır, yüce bir sultandır, yahut da padişahın makbulü olan yanında
    şefaati kabul edilen bir kuldur. Düzenbaz, hileci, riyakar dosttan kurtuldun, ölmeden
    önce onun düzenini riyasını gördün.
    Eğer alemde halkın sana şu cefasını bilsen bu, sence gizli bir altın hazinesi sayılır.
    Halkı, sana karşı kötü huylu eder de sonunda çaresiz kalırsın, hepsinden yüz
    çevirirsin. Şunu iyice bil ki nihayet hepsi de düşman olacak, baş kesici hasım
    kesilecektir.
    Sen de mezarda tek Allah’dan “Yarabbi, beni tek bırakma” diye feryat edeceksin. Ey
    cefası vefalıların ahdinden güzel olan dost, vefalıların bal gibi vefaları da sendendir.
    Ey ambar sahibi, sözü aklından duy da buğdayını Allah yerine saç! Saç da hırsızdan da
    emin olsun, buğday bitinden de. Şeytanı, Şeytanın oğlu ile beraber çabuk öldür.
    Çünkü o, seni yoksullukla korkutup durmadadır. Ey erkek çakır kuşu, ceylan avlar gibi
    avla onu. Padişahın, muradına erişmiş yüce doğanı, ceylana avlanırsa ayıptır. Adam
    bu çeşit bir hayli öğüt tohumları ekti ama oğullarının yeri çoraktı bir fayda vermedi.
    Öğütçü, yüzlerce çalışıp çabalasa öğüdü duymak ve kabullenmek için dinleyende
    kabul edici kulak gerek. Sen yüzlerce lütuflarda bulunarak ona öğüt verirsin ama bu
    öğütün, onun kulağına bile girmez.
    Duymayan inatçı bir adam, yüzlerce söyleyeni aciz bırakır. Peygamberlerden daha
    öğütçü, daha güzel sözlü kim vardır Nefesleri taşa bile tesir eder. Fakat dağ taş bile
    onların sözlerini duydu, sözleri dağa, taşa bile tesir etti de bahtı kötü kişinin bahtı
    açılmadı gitti.
    Bizlik benlik kaydına düşen gönüller, onların sözlerine karşı taştan da katı bir hal
    alırlar. Bir gönlün ıslah olmasına çare, insanı halden hale döndüren Allahnın ihsan ve
    lütfudur. Onun vergisine de kabiliyet şart değildir. belki kabiliyete sahip oluşa şart,
    onun lütuf ve ihsanda bulunmasıdır. Allah vergisi içtir, kabiliyet, deri.
    Şunu görsene: Musa’nın sopası ejderha olmada, avucu güneş gibi parlamada.
    Peygamberlerin aklımıza fikrimize sığmayan yüz binlerce mucizeleri, sebeplerden
    olmamıştır, Allah yaratması ile olmuştur. Yoklara kabiliyet nereden geliyor Kabiliyet,
    Allah işinde şart olsaydı hiçbir yok varlık alemine gelmezdi.
    Arayanlar için bu gök perdenin altında bir adettir koydu, sebepler ve yollar yarattı.
    Olan şeylerin pek çoğu o adete göre olagelir. Fakat bazı da olur ki kudret, o adeti
    yırtar, kaldırır. Hoşluk tatlılıkla adet, yol yordam koydu ama sonra da o adeti, o yolu
    yordamı yırttı, adına mucize dendi.
    Sebepsiz olarak bize yücelik gelmez. Gelmez ama kudret, sebebi kaldırmada aciz
    değil. Ey sebebe kapılan, sebepten dışarı uçma. Fakat sebebi yaratanı da abes
    sanmaya kalkışma. Sebebi yaratan Allah, ne dilerse yapar. Mutlak olan kudret,
    sebepleri de yırtar, ortadan kaldırır. Fakat arayan muradına erişsin diye çok defa,
    yaptığı işleri sebeple yapar, sebeple yaratır.
    Sebep olmasa mürit nasıl yol arasın Şu halde yolda sebeplerin görünmesi lazımdır.
    Bu sebepler, görüşlere perdedir. Çünkü her göz, onun sanatını görmeye layık değildir.
    Sebebi yırtacak bir göz gerek ki perdeleri kökünden çekip çıkarsın. Bu suretle de
    mekansızlık yurdunda sebepleri yaratanı görsün, çalışmayı, kazancı dükkânı saçma ve
    beyhude saysın. Her hayır ve şer, sebebini yaratandan gelir. Babacığım sebep ve
    vasıtalar.
    Bir zamancağız gaflet devri yürüyüp gitsin diye ana yolun üstünde toplanmış bir
    hayalden başka bir şey değildir.
    ADEM´İN YARATILIŞI
    Sanat sahibi Allah, hayra, şerre uğramak, sınamak üzere Adem’i yaratmak istediği
    zaman, özü doğru Cebrail’e “Yürü, yeryüzünden bir avuç toprak ödünç al” buyurdu.
    Cebrail hizmete bel bağlayıp alemlerin rabbinin emrini yerine getirmek üzere
    yeryüzüne geldi. O, buyruk kulu, yere el attı. Toprak, kendini çekti, çekindi.
    Dile gelip yalvarmaya, tek yaratıcı hürmetine beni bırak, yürü git, canımı bağışla. O
    yürük atının yularını çek benden. Benden yaratılacak insan, tekliflere uğrayacak,
    tehlikelere düşecek. Allah hakkı için beni bırak, alma. Allah seni seçti, Levih’teki
    bilgiyi sana gösterdi. O lütuf hakkı için vazgeç benden.
    Allah ihsanı ile meleklere hoca oldun. Daima Allah ile konuşmadasın.
    Peygamberlerinde elçisi olacaksın. Sen vahiy canının hayatısın bedeni değil. İsrafil
    bedenlere can verir, sen cana can verirsin. O yüzden İsrafil’den üstünsün. O, sür-ü
    üfürür, bedenlere can gelir. Senin nefesin mücerret gönüllere can bağışlar.
    Bedendeki canın canı, gönlün diriliğidir. Şu halde senin ihsanın, İsrafil’in ihsanından
    üstündür. Sonra Mikâil bedenlere rızk verir. Senin çalışmansa aydın gönlü rızk verir. O
    kile vergisiyle eteğini doldurmuştur. Senin rızkınsa kileye sığmaz.
    Kahır ve şiddet sahibi Azrail’den de üstünsün. Rahmetin, gazaptan fazla ve üstün
    olduğu gibi. Arşı bu dördü taşırlar. Sen bunların padişahısın. Hakikatte uyanıklık
    bakımından dördünün en yücesi en üstünüsün. Mahşer günü görürsün ki arşı sekiz
    melek taşır. O zaman sekizinin en üstünü yine sen olacaksın demeye başlar.
    Bu çeşit sayıp dökmeye, ağlayıp yalvarmaya koyuldu. Çünkü o, bundaki maksadın ne
    olduğunu anlamış, bundan bir koku almıştı. Cebrail utanç madeniydi. O antlar, yolunu
    bağladı. Yer, pek çok yalvardığı, antlar, yeminler verdiği için geri döndü, dedi ki: Ey
    kulların rabbi! Ben senin işinde serseri değildim. Fakat aramızda geçen şeyleri,
    söylenen sözleri sen daha iyi bilirsin. Adlarından bir adı andı ki ey her şeyi gören
    Allah, o adın korkusundan yedi gökte dönmesini terk eder durur.
    Utandım adından sıkıldım. Yoksa bir avuç toprak getirmek kolay bir şey. Sen
    meleklere öyle bir kuvvet vermişsin ki bu gökleri bile yırtarlar.
    Allah, Mikael’e “Sen yeryüzüne inde ondan aslan gibi bir avuç toprak kapıver” dedi.
    Mikael yeryüzüne gelip ondan bir avuç toprak kapacağı zaman, yeryüzü titredi,
    ağlamaya, yalvarmaya, gözyaşları dökmeye başladı. Gönlü yanarak yalvardı, kanlı
    gözyaşı dökerek ant verdi, dedi ki:
    Lütuf sahibi eşsiz Allah hakkı için ki seni, arşı taşıyan ulu melekler arasına kattı.
    Aleme rızk veren kilelerin memurusun, lütuf ve ihsan susuzlarına avuç,avuç su
    verirsin. Çünkü Mikail sözü kileden üremedir. Mikail rızk veren kilecidir. Bana aman
    ver, azat et beni. Bak kanlı gözyaşlarına bulandım da seninle öyle konuşuyorum.
    Melek, Allah merhametinin madenidir. Dedi ki: Şimdi ben şu yaranın üstüne nasıl tuz
    ekeyim Nitekim Şeytan da kahır madenidir. Adem oğullarından bu yüzden feryat
    eder.
    Yiğidim, merhamet, gazaptan fazladır, gazaba üstündür. Allah sıfatlarından lütuf,
    kahrın üstündedir. Kullarda onun huyundadır, tulumlar onun suyu ile doludur. O Allah
    Resulü, o sülük kılavuzu “İnsanlar padişahların dinindedir” demiştir.
    Mikail, din rabbinin tapısına, eli yeni boş olarak gitti. Dedi ki: Ey sırları bilen tek
    padişah, toprak ağlayıp inledi, yolumu bağladı benim. Senin yanında gözyaşının bir
    değeri vardır. İşitmezlikten gelemedim. Ahın feryadın sence yüce bir değeri var. O
    hukuku terk etmek elimden gelmedi. Sence yaşlı gözün pek değeri var. Artık ben,
    nasıl inat edebilirdim
    Kul, günde beş kere namaza gel, feryat et diye davet edilir. Müezzinin “Haydi felaha”
    demesi yok mu O felah, bu ağlayış bu sızlanıştır.
    Sen kimi dertle hasta etmek istersen onun gönlüne ağlayış yolunu kapatırsın. Bu
    suretle de defeden olmaz, bela gelip çatar. Çünkü sızlanma şefaatçisi bulunmaz.
    Birisini beladan kurtarmak istersen gönlüne sızlanmayı getirirsin. Kuran’da şiddetli
    azaba uğrayan ümmetler hakkında dedin ki: O anda ağlayıp sızlanmadılar ki bela
    onlardan dönüp savuşsun. Gönülleri katı olduğundan suçları kendilerine ibadet
    görünüyordu. İnatçı kendisini suçlu bilmedikçe nasıl olur da gözleri yaşarır ağlar
    Yunus peygamberin kavmine bela gelip çattı. Gökten ateş dolu bir bulut ayrıldı.
    Yıldırımlar saçıyor, taşları yakıyordu. Gök gürlemekte, benizleri sararmaktaydı.
    Onların hepsi damlardaydı. Vakit geceydi. Gök yüzünden gelen bu bela, gece vakti
    gelip çatmıştı. Hepsi damlardan aşağı indi. Başlarını açıp ovanın yolunu tuttular.
    Analar evlatlarını kendilerinden ayırdılar. Hepsi feryat figana, çığrışıp ağlaşmaya
    koyuldu.
    O kavim, akşam namazından seher vaktine kadar başlarına toprak serptiler. Hepsi
    avaz,avaz ağlaşıp yalvardılar. O inatçı kavme Allah acıdı. Ümitsizlikten, sabırsız ah ve
    feryattan sonra yavaş,yavaş bulut dağılmaya başladı.
    Yunus peygamberin hikayesi uzun ve etraflıdır. Halbuki toprağı anlatma ve feyiz
    verme zamanı. Hasılı ağlayıp sızlanmanın Allah yanında değeri vardır. Ağlayıp
    sızlanmada ki değer nerede var
    Ey ümit hemen kalk belini sıkıca bağla. Kalk ey ağlayan daima gül. Çünkü ulu Allah
    üstünlük bakımından gözyaşını, şehitlerin kanları ile bir tutmaktadır.
    Allahmız bunun üzerine İsrafil’e, yürü dedi, avucunu toprakla doldur gel. İsrafil
    yeryüzüne geldi ama toprak, ağlayıp inlemeye başladı.
    Dedi ki: Ey sür meleği, ey hayat denizi! Ölüler senin nefeslerinle dirilir. Sür-e öyle bir
    kuvvetli üflersin ki halk, çürümüşken dirilir, mahşere gelir, o ovayı doldurur. Sür-ü
    üfler, haydin ey Kerbela şehitleri, kalkın! Ey ölüm kılıcı ile helak olanlar, dallar,
    yapraklar gibi topraktan baş kaldırın dersin. Senin merhametin ve o tesirli nefesin
    yüzünden şu alem,, dirilerle dolar. Sen rahmet meleğisin, merhamet edersin. Sen arşı
    taşımaktasın, ihsan ve lütufların kıblesisin. Arş, ihsan ve adalet madenidir. Onun
    altıdan yargılamalarla dolu dört tane ırmak akmaktadır. Süt, ebedi olan bal, şarap ve
    akar su ırmakları. Bunlar arştan cennetlere giderler. Alemde o ırmaklardan çok az bir
    şey görünür.
    Gerçi o dört ırmağın burada görünen cüzleri bulanıktır ya. Neden Acı yokluk
    zehrinden. O dört ırmaktan şu kara toprağa bir yudumcuk serptiler de bir fitnedir
    kopardılar. Bu suretle aşağılık kişiler, onların aslını arasınlar, bunu dilediler. Fakat
    adam olmayanlar bunlara kani olup gittiler.
    Allah çocukları beslemek, yetiştirmek için sütü verdi, her kadının göğsünü bu süt
    ırmağına kaynak yaptı. Şarap ırmağını, gamı defetmek, düşünceyi gidermek ve insana
    kuvvet ve cesaret vermek için üzümden akıttı. Bal ırmağına da arının için kaynak etti,
    o ırmağı bedendeki hastalıkları gidermek için akıttı. Suyu da temizlenmek ve içip
    kanmak için herkese ihsan etti. Bu suretle de bunları görüp asıllarını izlemeni diledi.
    Fakat ey herzevekil, sen bunlara kani oluverdin.
    Şimdi toprağın başından geçenleri dinle. Bak, o kudret sahibi İsrafil’e ne efsunlar
    okuyor. İsrafil’e karşı suratını ekşitti, yüzlerce şekilde yalvarıp yakardı. Ululuk ıssı
    pak Allah hakkı için dedi, bana bu kahrı helal görme. Ben bu işten bir koku alıyorum,
    kafama bir kötü şüphedir girdi.
    Sen rahmet meleğisin, merhamet edersin. Çünkü hüma kuşu, hiçbir kuşu incitmez. Ey
    dertlilere şifa ve rahmet olan melek, sen de o iki kişinin yaptıklarını yap.
    İsrafil, çabucak padişahın tapısına döndü, özür getirdi olanları anlattı. Dedi ki:
    Yarabbi, görünüşte toprağı al diye emrettin ama içine onun aksini ilham ettin.
    Kulağıma, toprağı al dedin, aklıma da bunun aksini emrettin. Rahmet gazaptan
    fazladır, üstündür, üstün geldi ey işleri eşsiz, örneksiz olan ve iyi işler işleyen Allah.
    Allah, Azrail’e “Çabuk git, o hayallere kapılmış toprağın halini gör. O arık zalimi bul,
    hemen bir avuç torak al, gel” dedi. Kaza ve kader çavuşu Azrail, buyruğu yerine
    getirmek üzere toprak yuvarlağına geldi. Toprak adeti veçhile yine feryada, ant
    vermeye başladı. Bir çok yeminler verdi.
    “Ey has kul, ey arşı taşıyan, ey arşta da, ferşte de emrine itaat edilen! Tek ve
    merhametli Allah’nın rahmeti hakkı için git. Sana lütuflarda bulunan Allah hakkı için
    git. Kendisinden başka tapılan bulunmayan, huzurunda kimsenin ağlayıp sızlanması
    ret edilmeyen padişah hakkı için” dedi.
    Fakat Azrail dedi ki: Bu afsunla gizli, aşikar buyruk sahibi olandan yüz çevirmem ben.
    Toprak, O, ilim sahibi olmayı da emretti. İkisi de emir. Bilgi yolu ile lütfet de halim ol,
    o emri tut dedi ama, Azrail, O, ya tevildir, ya kıyas. Apaçık emirde öyle tevile, kıyasa
    az uy. Kendi düşünceni tevil etsen daha iyi. Başka hiçbir emre benzemeyen bu açık
    emri tevil etmekten daha yeğ. Yalvarmana içim yanıp durmada. Acı gözyaşlarından
    gönlüm kanla doldu. Merhametsiz değilim, hatta o üç temiz melekten daha
    merhametliyim ben, senin derdinle dertleniyorum. Ben bir yetime tokat atsam, halim
    bir adam da ona tatlı bir şey verse, bu tokat onun tatlısından daha hoştur. Eyvah eğer
    o tatlıya kanarsa.
    Feryadından ciğerim yanıyor. Fakat Allah, bana başka bir çeşit lütuf öğretmede. Gizli
    lütuf, kahırlar içindedir; değer biçilmez akıkin pislik içinde oluşu gibi. Allah’nın kahrı,
    benim hilmimden yüz kat iyidir. Allah’dan canını esirgemek can çekişmektir. Onun en
    kötü kahrı, iki alemin de hilminden iyidir. Ne güzeldir alemlerin rabbi ve ne iyidir onun
    yardımı.
    Onun kahrında lütuflar gizlidir; onun uğrunda can vermek, adamın canına canlar
    katar. Kendine gel de kötü zannı ve azgınlığı bırak. Madem ki Allah gel diyor, başını
    ayak yap da koş. Onun gel demesi, insana yücelikler verir; sarhoşluklar, eşler,
    yaygılar bağışlar. Ben o yüce emri hiç, ama hiçbir suretle tevil edemem.
    Dertli toprak bütün bunları duydu. Fakat o kötü zan, kulağına küpe olmuştu, ondan
    vazgeçmedi. Aşağılı toprak tekrar başka bir çeşit yalvarmaya, sarhoş gibi secde
    etmeye başladı.
    Azrail dedi ki: Yeter, artık bundan fazlası yok. Hem benden sana ziyan da gelmez.
    Ben, istersen sana başımı, canımı rehin vereyim. Yalvarmayı düşünme, artık o
    merhamet ve adalet sahibi padişahtan başkasına yalvarma da. Ben emir kuluyum,
    emri terk edemem. Onun emri, denizden toz koparır. O kulağı, gözü, başı, yaratan
    Allah’nın emrinden başka kendiliğimden ne bir hayır dilerim, ne bir şer.
    Kulağım onun sözünden başka söze sağır. O, bana tatlı canımdan da değerli. Can,
    ondan geldi, o candan değil. O, bedavaca yüz binlerce can verir. Can nedir ki kerem
    sahibinden esirgeyeyim Pire de nedir ki onun yüzünden yorganı yakayım Ben, onun
    hayrından başka bir hayır bilmem. Ondan başkasına sağırım, dilsiz, körüm. Ağlayıp
    inleyenlere karşı kulağım sağır. Onu elinde bir mızrak gibiyim ben.
    Ahmakçasına mızraktan merhamet umma, mızrağı elinde tutan padişahtan um.
    Mızrağa, kılıca nasıl yalvarabilirsin Onlar, o yüce kişinin elinde tutsaktır. O,
    sanatkarlıkta Azer’dir, bense putum. Benden ne alet yaparsa o aletim ben. Beni kadeh
    yaparsa kadeh olurum, hançer yaparsa hançer. Çeşme yaparsa su veririm, ateş
    yaparsa ziya. Yağmur yaparsa yağar, harmana feyiz ve bereket veririm, ok yaparsa
    bedene saplanırım. Yılan yaparsa zehirlerim, yardım ederse hizmette bulunurum. Ben
    iki parmağın arasındaki kalem gibiyim. İbadet safında müterreddit değilim.
    Azrail toprağı söze tuttu; o sırada o köhne topraktan bir avuç kaptı. Yeryüzünden
    sihirbazca bir avuç toprak aldı, halbuki toprak, sözle meşguldü, ondan haberi bile
    olmadı. O bir avuç toprağı yeryüzünün rızası olmadan aldı, kaçmak isteyen, ayakları
    gerisin geriye giden çocuğu nasıl zorla mektebe götürürlerse öylece Allah tapısına
    götürdü.
    Allah dedi ki: Apaydın bilgim hakkı için seni bu halkın celladı yapacağım. Azrail dedi
    ki: Yarabbi, halk bana düşman olur. Halkın ölüm çağında boğazını sıktım mı herkes
    bana düşman kesilir. Yüce Allahm, reva görür müsün halk benden nefret etsin, bana
    düşman olsun
    Allah dedi ki: Ben, sıtma ve humma, kulunç, yaralanma, gibi öyle sebepler yaratırım
    ki, onlar gözlerini senden çevirirler, o hastalılara, o sebeplere üç kat sarılırlar, yalnız
    onları görürler.
    Azrail, “Yarabbi, Yüce Allahm, öyle kullarında vardır ki onlar, sebepleri yırtarlar.
    Gözleri sebeplerden geçer, senin ihsanınla perdeleri aşar. Hal göz doktorundan birlik
    sürmesini çekerler de illetten de kurtulurlar sebepten de. Ne hummaya bakarlar, ne
    kulunca, ne basura, be sebeplere hiç önem vermezler. Çünkü bu illetlerin her birinin
    devası vardır. Deva kabul etmeyen illet kaza ve kaderdir.
    Bil ki her hastalığın mutlaka bir devası vardır. Soğuk illetinin devası nasıl kürk
    giymekse. Fakat Allah, bir adamı dondurmayı murat ederse soğuk, yüz tane kürk
    giyse yüzünden de tesir eder. Bedeni öyle bir titremeye başlar ki, ne elbiseyle ısınır ne
    evle.
    Kava ve kader geldi mi doktor aptallaşır. O ilaç da fayda verme hususunda yolunu
    şaşırır. Ahmakları avlayan bu sebepler, nasıl olur da can gözü açık olanın anlayışına
    perde olur Göz sağlam oldu mu aslı görür. Fakat insan şaşı olursa aslı değil de fer-i
    görür” dedi.
    Allah dedi ki: Aslı bilen kişi, nasıl olur da arada seni görür Kendini halktan gizledin
    ama sırları apaydın görenlerce sen de bir perdesin. Onlara ecel, şeker gibi tatlı
    gelirken artık gözleri dünya devlet ve ikbaline sarhoş olur mu
    Onlarca bedene ait olan ölüm, acı değildir. Çünkü onlar, kuyudan, zindandan çayırlığa,
    çimenliğe gidiyorlar. Bu ıstıraplarla dolu alemden kurtuluyorlar. İnsan bir hiçin
    kayboluşuna ağlar mı Padişaha mensup birisi zindanın burcunu yıksa zindandakinin
    gönlü, ona incinir mi Yazık, şu mermer taşı kırdı da canımızı, ruhumuzu hapisten
    kurtardı.
    O güzelim mermer, o yüce taş, zindanın burcuna ne yakışıyordu, ne de güzel
    uymuştu. Nasıl oldu da kırdı, beni de hapisten kurtardı Bu suca karşılık elini kırmalı
    onun der mi Hapisten çıkarılıp dar ağacına götürülen kişiden başka hiçbir mahpus
    böyle saçma bir söz söylemez. Birisine, yılan zehrinden kurtarıp şeker verseler bu hal,
    o adama hiç acı gelir mi Can beden kavgasından kurtulur. Beden ayağı olmaksızın
    gönül kanadıyla uçmaya başlar.
    Hani zindanın kuyusuna hapsedilen adamın uyuyup rüyasında gül bahçesini görmesi
    gibi. Bu adam der ki: Allahm, beni bedene döndürme de şu gül bahçesinde bir salınıp
    gezineyim. Allah da duan kabul edildi, dönme der. Doğrusunu Allah daha iyi bilir ya.
    Bu çeşit rüya bir bak ne hoştur. Adam, ölümünü görmeden cennete gitmede.
    Artık hiç o adam, uyanmaya hasret çeker, kuyunun dibinde zincirlere, bukağılara
    vurulmuş olarak yaşamayı arzu eder mi İnanmışsan artık savaş safına gel ki senin
    meclisin gökyüzündedir. Yüzlerce ulaşma ümidiyle kalk, ey kul, mihrap önündeki
    mum gibi dinlen. Başı kesilmiş mum gibi bütün gece arayıp isteme yüzünden ağla,
    gözyaşları dök, yan dur. Yemekten, içmekten ağzını yum, gök sofrasına koş. Her an
    ümidini gök yüzüne bağla. Gökyüzü havası ile söğüt gibi titre.
    Sana anbean gökten su ve ateş gelip durmada. Rızkını arttırmadadır. Seni de oraya
    götürürse şaşma. Aczine bakma isteğine bak. Çünkü bu istek, sende Allahnın bir
    emanetidir. Her isteyen kişinin istenmesi yerindedir. Çalış da bu istek artsın. Bu
    suretle de gönlün şu ten kuyusundan çıksın. Halk, filan yoksul öldü desinler, sen de a
    gafiller diriyim ben. Bedenim yapayalnız yatmış, uyumuş ama sekiz cennet de
    gönlümde açılmış de.
    Can. gül ve neşrin içinde uyuduktan sonra beden, şu pislikte kalmış Ne gam! Uyumuş
    canın bedenden ne haberi var O, ister gül bahçesinde uyusun, ister külhanda. Can, şu
    su rengindeki alemde “Keşke kavmim, Rabbim beni ne yüzden yargıladı, bilseydi”
    diye nara atmada.
    Can, şu bedensiz yaşamayı istemezse peki, gökyüzü kimin sayvanı olacak Canın,
    bedensiz yaşamayı dilemezse “Rızkınız gökyüzündedir” nimeti, kimin kısmeti olacak
    Bu kaba rızk kırıntılarından kurtulursan yüce ve latif rızklara nail olursun. O manevi
    rızktan binlerce okka yemek yesen yine pak ve tüy gibi hafif olarak gidersin. O yemek,
    sen de ne yel yapar, ne kulunç, ne de mide ağrısı verir. Az yersen karga gibi aç
    kalırsın, çok yersen geğirmeye başlar, imtila olursun.
    Az yersen huyun kötüleşir, kabalaşır, nobranlaşırsın. Çok yersen bedenin imtilaya
    müstahak olur. Fakat Allah taamından, o lezzetli rızktan denizler kadar ye, yine de
    gemi gibi yürü yüz. Oruca sarıl, sabret, orucu terk etme, her an Allah rızkını bekle.
    Çünkü o işi gücü güzel Allah, bekleyenlere hediyeler verir. Tok adam ekmek
    beklemez. Ekmeği yiyeceği ister er gelsin ister geç. Aç adam daima nerede der durur.
    Açlıkla bekler, araştırır. Beklemezsen o yetmiş kat devlet ve ikbal nevalesi sana
    gelmez. Babacığım yüceler yemeğini ercesine bekle,bekle. Her aç nihayet bir yiyecek
    bulur. Devlet güneşi elbette ona vurur.
    Himmet sahibi misafir, az yemek yerse sofra sahibi, ona daha güzel yemek getirir.
    Yalnız yoksul ve nekes olan sofra sahibi başka, ona söz yok. Kerem sahibi rızk
    vericiye kötü zanda bulunma.
    Ey dayanılan, güvenilen er, bir dağ gibi başını kaldır da güneşin ilk ışığı sana vursun.
    Baksana o oturaklı yüce dağın tepesi de seher güneşini bekleyip durmada.
    Biri ne hoştu dünya, ortada eteğimizi çeken ölüm olmasaydı demedeydi. Bir başka biri
    de dedi ki: Ölüm olmasaydı ıstıraplarla dolu olan bu dünya hiçbir şeye yaramazdı.
    Ovaya yığılmış, dövülmeden öylece bırakılmış bir harmana benzerdi. Halbuki sen asıl
    ölümü dirilik sandın, tohumu çorak yere ektin. Yalancı akıl, her şeyi aksi görür, diriliği
    de ölüm sanır a ahmak!
    Ey Allah, sen bize her şeyi, o hile yurdunda nasılsa öylece göster. Hiçbir ölü, öldüğüne
    hayıflanmaz, azığın azlığına hayıflanır. Yoksa ölün, bir kuyudan ovaya, devlete,
    yaşayışa ve genişliğe çıkar. Bu yas konağından, şu daracık deve yatağından geniş bir
    ovaya geçer. Orası doğruluk makamıdır, yalan sayvanı değil. Orada hususi bir şarap
    vardır, adam onunla sarhoş olur ayranla değil.
    Orası öyle bir doğruluk makamıdır ki orada onunla oturan Allahdır. Ateşe tapanların
    mabedi olan şu balçıktan kurtulmuştur. Aydın bir suretle yaşamadıysan, bir iki
    nefeslik ömrün kaldı bari ercesine öl!
    Hadiste gelmiştir ki kıyamet günü, her bedene “kalk” diye emir gelir. Sür-ün
    üfürülmesi, pak Allah’nın ey zerreler yerden baş kaldırın diye emretmesidir. Herkesin
    canı, sabahleyin kalkınca nasıl aklımız başımıza gelirse tıpkı öyle, kendi bedenine
    girer. Can, kıyamet günü, kendi bedenini tanır, define gibi kendine mahsus olan o
    yıkık yere girer. Her can. kendi bedenini tanır, o bedene girer. Kuyumcunu canı, nasıl
    olurda terzinin bedenine girer Bilgi sahibinin canı, bilgi sahibinin bedenine girer,
    zulmedenin canı, zulmedenin bedenine.
    Sabah çağı kuzu anasını, koyun kuzusunu nasıl tanırsa Allah bilgisi de bedenleri
    tanıma hususunda ruhlara böyle bir bilgi vermiştir.
    Ayak bile karanlıkta ayakkabısını tanırken a güzelim can kendi bedenini nasıl
    tanımaz Ey Allah’a sığınan, sabah küçük mahşerdir. Büyük mahşeride var ondan
    kıyas et. Can, nasıl toprağa uçarsa amel defteri de sağa, sola öyle uçar.
    İyiliğe kötülüğe dair dün ne yaptıysa onların yazılı olduğu nekeslik ve cömertlik
    defterini, insanın avucuna koyarlar. Seher çağı uykudan uyandı mı o hayır ve şer, ona
    gelip çatar. Riyazatı huy edinmişse uyandığı zaman yanına o gelir. Dün, hamlık etmiş,
    kötülükte, azgınlıkta bulunmuşsa sol yanından verilen defteri, yas mektubuna döner.
    Dün, temiz, kötülükten çekingen ve dindar olarak yaşamışsa uyanınca değerli inciyi
    elde eder. Bizim uykumuz ve uyanmamız, ölümle mahşere iki tanıktır. Küçük haşir
    büyük haşri gösterir; küçük ölüm, büyük ölümü aydınlatır.
    Fakat bu defter, hayalidir, gizlidir. Büyük haşirde o defter meydana çıkar. Bu hayal,
    burada gizlidir, eseri görünür. Fakat bu hayal, orada suretlere bürünür. Mühendise
    bak yere tohum eker gibi gönlüne bir ev yapma hayali kor. O hayal, dışarıda zahir
    olur, adeta yerden tohum biter gibi.
    Gönülde yurt tutan her hayal, mahşer gününde bir surete bürünecektir. Mühendisin
    gönlünde kurduğu hayali, tohum bitirme kabiliyetindeki bir yere ekilmiş, orada bitmiş
    mahsul tut. Bu iki mahşeri hulâsa etmeden maksadım bir kısastır, inananların bundan
    hisse almasıdır. Kıyamet gününün güneşi doğdu mu çirkin, güzel herkes yerden
    derhal kalkar. Herkes kaza ve kader divanına koşar, geçer para da potaya girer, kalp
    para da.
    Geçer para neşelenerek, nazlana,nazlana kalp para, yanıp eriyerek. Anbean sınamalar
    gelmede, bedende gönül sırları görünmede. Kandil nasıl suyla yağla görünür,
    aydınlanıp meydana çıkarsa, yahut toprak, nasıl mahsul verir, sırlarını meydana korsa
    öyle. Baharın eli, soğanı, safranı, haşhaşı çıkarır, kışın sırrını nasıl meydana korsa
    öyle.
    Biri “Biz Allahdan çekinenleriz” diye yemyeşil, öbürü menekşe gibi başı aşağıda.
    Tehlikeye uğrama korkusu, gönle yerleşmiş, bu yüzden kaynaklat kaynama da, on
    tane dere olmada. Gözler, defterler sol yandan gelmesin diye açılmış, bekleyip
    durmada.
    Amel defterinin sağdan verilmesi kolay iş değil. Bunun için gözler sağı solu
    gözlemede. Derken bir kulun eline kapkara, suçlarla kötülüklerle dolu bir defter
    verilir. İçinde ne bir hayır var, ne bir iyi işte bulunma. Ancak doğru özlülerin gönlünü
    incitme var. Baştan ayağa kadar kötülükle, suçla, yol ehline çaldığı ıslıklarla, onlarla
    ettiği alaylarla dopdolu. Hileleri, hırsızlıkları, Firavunlar gibi ben, biz demeleri, defteri
    kaplamış. O kötü amelli kul, defterini okudu mu analar ki zindandan başka göçecek
    yer yok. Suç meydanda özür yolu bağlı. Artık hırsızlar gibi darağacına yürümeye
    başlar. O binlerce delili, o binlerce kötü sözü, pis bir çivi gibi ağzını kapatmış.
    Üstünde, evinde, çaldığı şeyler çıkmış, okuduğu masal dinlenmez olmuş. Cehennem
    zindanına doğru yürümeye koyulur. Çünkü ateşten kaçmasına imkan yok. Melekler de
    memurlar gibi önüne ardına düşerler. Evvelce gizliydiler şimdi asesler gibi meydana
    çıkarlar. Onu, yürü ey köpek, samanlığına gir diye sürerler, ellerindeki mızraklarla
    dürterler. O, her yol başında ayağını sürür, belki o kuyudan kurtulurum ümidine
    düşer. Bekleyerek durur, susar, bir ümide kapılıp yüzünü geriye çevirir. Güz
    yağmurları gibi gözyaşı döker, ümidi kurumuştur, ondan başka elinden ne gelir
    Her an yüzünü geriye çevirir, Allah’nın mukaddes tapısına yönelir. Derken Allah’dan
    “Ey nur ülkesinin melekleri, ona ey iyi huylardan çırılçıplak tembel” deyin.
    Ey şer madeni, ne bekliyorsun A şaşkın neden yüzünü geriye çeviriyorsun İşte
    defterin, eline gelen defter a Allah inciten a Şeytana tapan! Yaptığın şeylerin yazılı
    olduğu defteri gördün ya. Ne bakıyorsun artık, yaptığının cezasını gör. Beyhude yere
    emekleyip duruyorsun Böyle bir kuyuda aydınlık ümidi nerede
    Ne görünüşte bir ibadetin var, ne içinde gizli bir iyilik niyeti. Ne geceleri münacatta
    bulundun, namaz kıldın; ne gündüzleri haramdan çekindin oruç tuttun! Ne kimseyi
    incitmemek için dilini tuttun, ne ibretle önüne ardına baktın. Önünde ölüm anlayışı ile
    can çekişmeden, ardında dostlarının ölümünden başka ne var ki
    Ne zulmünle yana yakıla coşarak bir tövbe ettin, ne ağlayıp sızlandın ey buğday
    gösterip arpa satan adi adam!terazin eğriydi azgındı. Artık mükafat terazisinin doğru
    olmasını neye beklersin Hıyanette eksik tartmada adeta sol ayak kesilmiştin, nasıl
    olur da terazin sağ yanından gelir A boyu bükülmüş, mükafat ve mücazat, gölge
    gibidir, elbet gölgen de önüne iki büküm düşecek. Allahdan bu çeşit sert hitaplar gelir.
    Öyle ki bu sözleri dağ duysa kamburlaşır.
    Kul der ki: Yarabbi, buyurduklarının yüz misli kötüyüm, yüz misli kötüyüm, yüz misli
    kötü. Sen kötülüklerimi hilminle örttün, yoksa yaptığım fenalıları bilirsin. Fakat kendi
    savaşımı, hayır ve şerden öte olan işlerimi, küfrümü, yolumu yordamı mı, aczimle
    sana yalvarışımı, benim, benim gibi yüzlerce kulun hayalini bir yana bırakalım.
    Ancak senin lütfuna ümit bağladım. Benim doğru oluşum, yahut inatçılığım şöyle
    dursun. Ey garezsiz kerem sahibi, karşılıksız olan lütfuna, ihsanına ümit bağlamışım.
    Onun için kendi işime bakmıyorum, geri dönüp senin kayıtsız şartsız keremine
    bakıyorum. O ümitle yüzümü geri çevirdim. Ben yokken varlığımı sen verdin.
    Bedavaca bana varlık elbisesi bağışladın. Ben daima buna güveniyordum.
    Kul kendi suçunu ihsanını sayınca Allah ihsanı ile Allah bağışlaması gelip yetişir. Der
    ki: Ey melekler, onu tekrar bana getirin, çünkü gönül gözü rica ve niyazda. Ben de
    aldırmayayım da onu azat edeyim, o hatalara bir kalem çekivereyim. Bir şeye
    aldırmamak, birinin iyiliğinden, kötülüğünden kendisine ziyan gelmeyen kişiye
    mübahtır.
    Keremimizden hoş bir ateş yakalım da az çok, hiçbir suçu kusuru kalmasın. Öyle bir
    ateş yakalım ki yalımındaki değersiz kıvılcım bile suçu da yaksın, cebri de, ihtiyarı da.
    İnsan ağırlıklarının bulunduğu yere bir yalım salalım da dikeni ruhani bir gül bahçesi
    haline getirelim.
    Biz dokuzuncu kat gökten “Sizin işinizi düzeltir” kimyasını gönderdik. Artık o ebedi ve
    daimi nur karşısında insanlar babasının debdebesi ve ihtiyarı nedir ki Onun söyleyen
    dili, bir et parçası, gören gözü bir et lokması. Duyan kulağı, iki parça kemikten,
    anlayan kalbi iki katra kanan ibaret.
    Sen pisliklerle dopdolu bir kurtcağızsın. Fakat cihana bir gürültü saldın. Meniden
    yaratıldın, benliği bırak. Ey Eyaz, çarığı hatırla.
    EYAZ´IN DEFİNESİ
    Eyaz, pek akıllı, fikirli olduğundan postu ile çarığını bir odaya asmıştı. Her gün o boş
    odaya gider, kendi kendisine ululanma derdi, işte çağırın şu. Padişaha onun bir odası
    var dediler, oraya biriktirdiği altınları, gümüşleri altın küplerini koymuş. Kimseyi
    oraya sokmuyor. Daima kapısını kapalı tutuyor.
    Padişah dedi ki: Tuhaf şey. O kölenin bizden gizlediği nedir ki acaba Bir beye, oraya
    git, gece yarısı kapıyı aç. Odaya gir. Ne bulursan yağma et, sırrını da kapı yoldaşlarına
    aç. Bizden bu kadar ikramlar gördüğü, sayısız lütuflarımıza nail olduğu halde
    hasisliğinden altın gümüş biriktiriyor ha!
    Vefa gösterme de seviyorum demede, coşup köpürmede. Hey gidi buğday gösterip
    arpa satan hey! Sevgide dirilik bulana kulluktan başka her şey haramdır, dedi.
    Gece yarısı o bey, otuz tane güvenilir adamla Eyaz’ın odasını açmaya gitti. Bunca yiğit
    meşaleler yakmışlar, sevinerek odaya gidiyorlar. Padişahın emri bu. Odayı açacak,
    altın torbalarını alacağız diyorlardı. Onların birisi hey gidi hey diyordu, altın da nedir
    akik, lâl ve inciden haber ver.
    Çünkü padişah mahzeninin en has kulu o. Hatta bu güz o padişaha can mesabesinde.
    Böyle bir sevgiye karşı yakutun, lâl-in akikin sözü mü olur
    Padişahın ondan şüphesi yoktu. Sınama için bir latifeye girişmişti. Onu her türlü
    gıllugıştan temiz biliyordu. Fakat yine de vehmimden gönlü titriyordu. Allah esirgesin
    diyordu, ya böyle bir şey çıkarda bundan incinirse. Utanmasını hiç istemem. Bunu
    yapmamıştır ya, yapsa bile pekala yapmış. O benim sevgilim, ne dilerse yapsın!
    Sevgilimin yaptığını ben yaptım demektir. Ben perdeyim ama hakikatte o benden
    ibarettir, ben de oyum.
    Sonra ondan diyordu, bu çeşit huylar ne kadar uzak. Bu saçma bir söz beyhude bir
    hayal. Eyaz’ın böyle bir şey yapmasına imkan yok. Çünkü o bir deniz ki dibini
    görmenin imkanı bulunmaz. Yedi deniz de o denizin bir katrası. Bütün varlık onun
    dalgasından bir damla. Bütün temizlikleri o denizden elde ederler. Katraları
    teker,teker birer sırça yapan sanatkar. O padişahlar padişahı, hatta padişahlar
    meydana getiren o. Yalnız kötü göz deymesin diye adı Eyaz olmuş.
    Kötü öz şöyle dursun, iyi gözler bile onu nazarlar. Çünkü güzelliğinin haddi yok,
    elbette kıskanacaklar. Gökler kadar geniş bir ağız isterim ki o meleklerin bile
    kıskandıkları güzeli öveyim. Hatta bu çeşit bir ağza sahip olsam, yahut bunun yüz
    misli geniş bir ağız elde etsem yine de feryat-ü figan o ağza sığamaz.
    Fakat ey dayandığım dost, bu kadar da söylemesem gönül sırçası, zayıflığından
    çatlayacak. Gönül sırçasını pek nazik gördüm de biraz teskin edebilmek için nice
    cüppeler yırttım.
    Güzelim; ben her ay başı mutlaka üç gün deli olurum. Kendine gel bu gün o üç günün
    ilki. Bu gün zafer günü firüze günü değil. Padişahın derdine düşen her gönle anbean
    ay başı var. Deli oldum da Mahmut’un hikayesiyle Eyaz’ın vasıflarını söyleyemedim
    kaldı gitti işte.
    Çünkü film rüyaya Hindistan’ı gördü. Köy harap oldu, haraçtan ümidini kes. Aklım
    fikrim zayi olduktan sonra nasıl nazım düzebilir, kafiyeye riayet edebilirim Dertlerle
    deliliğim bir değil ki. Bende delilik içinde delilik var, delilik içinde delilik. Yoklukta
    varlığı göreli bedenim gizli işaretlerden eridi bitti.
    Ey Eyaz aşkınla kıla döndüm, hikayeyi söylemeden kaldım, artık sen benim hikayemi
    söyle. Ben aşkla senin hikayeni çok söyledim. Artık ben hikayeye döndüm, sen benim
    hikayemi oku. Ey uyduğum zat, zaten okursun, ben okuyamam. Ben Tur dağına
    benzerim, sen Musa’sın bu da ses. Biçare dağ söz nedir, ne bilsin Dağ, bomboştur,
    sözü Musa bilir. Dağ bilse,bilse kadrince bilir. Beden ruh letafetinden çok az bir şeye
    maliktir.
    Ten hesaplarsan usturlaba benzer, güneşe benzeyen ruhun bir delilidir. Gözü iyi
    görmeyen müneccimin usturlaba müracaatı zaruridir. Güneşi usturlapla hesaplaması
    lazımdır ki güneşin nerede bulunduğundan bir koku alsın. Doğruyu usturlapla arayan
    can, gökyüzünü ve güneşi ne kadar bilebilir Sen göz usturlabı ile bakıp gördükçe
    alemi pek dar görürüsün. Sen alemi gözünün alabildiği kadar görebilirsin. Halbuki
    alem nerede, sen neredesin Niye bıyığını buruyorsun ya Ariflerin bir sürmesi vardır,
    onu ara da dereye benzeyen şu gözün deniz kesilsin.
    Zerrece aklım fikrim varsa bu ne sevdadır, bu ne dağınık söz Aklım, fikrim başımda
    yoksa benim bunda ne günahım var Benim günahım yok ama aklımı alan sevgilinin
    de günahı yok. Bütün akılların aklı onun huzurunda ölüp gitmede.
    Ey akıllara fitne salan, onları hayran eden, akılların senden başka sığınacağı yer yok.
    Beni çıldırttığın demden beri aklı hiç arzulamadım. Beni süsleyip bezediğin zamandan
    beri güzelliğe hiç haset etmedim. Senin sevdana düşüp çıldırmam hoş ve iyi değil mi
    Allah sana hayırlar versin, evet iyi de!
    O ister Arapça söylesin ister Farsça. Nerede bir kulak nerede bir akıl ki o sözleri
    anlasın. Onun şarabı, her aklın harcı değil. Onun küpesi her kulağın oyuncağı değil.
    Bir kere daha delicesine geldim işte. Yürü, yürü ey can, çabuk bir zincir getir. Fakat
    sevgilimin zülfünden başka iki yüz tane zincir olsa kırarım ha.
    Yine Eyaz’ın aşk hikayesine dön. Çünkü o hikaye sırlarla dopdolu bir hazinedir. Her
    gün o güzelim odaya çarığını postunu görmeye giderdi. Çünkü varlık, insanı
    adamakıllı sarhoş eder, aklını başından alır, utancını gönlünden. Önce gelenlerden
    nice yüz binlerce taifeyi varlık sarhoşluğu, bu geçitte yere yıktı.
    İblis de neden Adem benden üstün olsun ki deyip Azazil kesildi. Ben hem hocayım
    hem hoca oğlu. Yüz binlerce hünere kabiliyetim var, her şeyi yapabilirim. Hüner ve
    marifette kimseden aşağı değilim ki hizmet etmek üzere düşmanın önünde ayak üstü
    durayım.
    Ben ateşten doğdum, o balçıktan. Ateşe karşı balçığın ne değeri vardır ki Ben alemin
    en ulusu, zamanın övünülecek kişisiyken o vakit o neredeydi Dedi.
    Şeytanın can ateşi alevlenmede. O bir ateştir ki aslı gibi. “Çocuk babasının sırrıdır”
    denmiştir. Hayır yanlış söyledim. O ateş Allah kahrıdır. Bu hususta bir sebep
    göstermeye ne hacet Sebepsiz ve sebeplerle hiçbir münasebeti olmayan bir iş,
    ezelden beri daima olagelmektedir. Onun sebepsiz ve illetsiz pak sanatına, ne
    sonradan yaratılan bir şeyin sebebi sığar, ne de sonradan yaratılan bir şey.
    Baba sırrı da ne oluyor Babamız onun yaratışı. Yaradılış içtir, babaysa deriye benzer
    bir suret. Bil ki ey aşk fındığı, dostun aşktır. Canını iç haline getirmek ister de derini
    yırtar, döker.
    Sevgilisi deri olan kişinin derisini Allah, her an değiştirir durur. Manen için, ateşe
    hakimdir. Fakat kabukların, ateşe ancak odun olabilir. Ateşin kudreti, içinde su olan
    tahta testinin dışındadır. İnsanın sırrı ateşten üstündür. Hiç cehennemin maliki ateşe
    helak olur mu
    Şu halde sen, bedenini çoğaltma, mananın fazla olmasına bak ki Malik ateşten üstün
    olasın. Halbuki sen deri üstüne deriye bürünüyor, derilere bürünmüş bir kurda
    dönüyorsun. Ateşin yiyeceği ancak deridir. Allah kahrı kibrin derisini yırtar, yüzer. Bu
    kibirlenme, derinin bir neticesidir. Kibrin mevkii, malı, o sevgiliden, deriden meydana
    gelir.
    Bu kibirlenme nedir içten haberdar olmamak. Donan suyun güneşten gafil oluşu gibi.
    Fakat su güneşten haberdar oldu mu buzu kalmaz, yumuşar, ısınır akıverir.
    İçi görmek, bütün bedeni hor etmek, aşık olmaktır. Çünkü bu taktirde bütün beden
    tamahtan ibaret olur. “Tamah eden alçalır” denmiştir. Fakat içi görmeyen, deriyle
    kanaat eder. “Kanaat eden yüceldi” bağı, ona zindan olur. Burada yücelik kafirliktir
    alçalmak din. Taş taşlıktan fani olmadıkça yüzüğe takılır mı Hem hala taşsın, hem de
    ben diyor, varlık güdüyorsun. Halbuki senin yoksullanmanın, yok olmanın tam
    zamanı.
    Kafir, daima mal ve mevki arar. Çünkü külhan, fışkı ile tavlanır. Bu iki dadı, mal ve
    mevki, deriyi şişirir, yağla etle, kibirle, benlikle doldurur. Kafirler gözlerini işin içine
    atmadılar da o yüzden deriyi iç sandılar.
    Bu yola kılavuz İblistir. Çünkü mevki tuzağına ilk avlanan odur. Mal yılana benzer
    mevki ise ejderhadır. Allah erlerinin gölgesi bu ikisine de zümrüttür. Yılanın o
    zümrütten gözü kamaşır, kör olur; yolcu da kurtulur.
    O ulu, yani İblis, önce bu yola diken döşemiştir. Onun için her incinen, lanet şeytana
    der. Yani bu dert, bana onun hilesinden geldi. Hilede ilk önce ayak olan odur demek
    ister. Ondan sonra nice zamanlar geçmiş, niceleri gelip gitmiş, fakat herkes, onun
    yoluna ayak basmıştır.
    Yiğidim kim bir kötü adet koysa, ondan sonra halk körlüğünden o adete uysa. Bütün o
    adeti işleyenlerin günahı, o adeti ilk koyana da yazılır. Çünkü o, baştır öbürleri
    kuyruk. Fakat Adem, ben topraktan yaratıldım diye o çarıkla postu önüne koymuştur.
    Eyaz gibi o da çarığını göz önünde tuttu, sonunda akibeti Mahmut oldu. Mutlak varlık
    yoklukları meydana getirip durur. Yokluktan başka var yaratan iş yurdu var mı
    Adam, yazılmış kağıda yazı yazar mı, yahut fidan dikilmiş fidanlığa tekrar fidan diker
    mi Yazmak için yazılmamış bir kağıt arar. Tohum ekmek için ekilmemiş bir yeri
    aktarır.
    Sen de kardeş tohum ekilmemiş bir yol ol, yazılmamış beyaz bir kağıt kesil de, “Nun
    vel kalem” yazısı ile şeref kazan, sana da o kerem sahibi tohum eksin. Bu palüzeden
    tatmamış ol. Gördüğün mutfağı görmezlikten gel. Çünkü bu palüze insana sarhoşluk
    verir de postla çarık hatırından çıkar. Can verme ve ölüm zamanı gelince sonra ah
    eder, o zaman hırkanı çarığını anarsın.
    Fakat çirkinlik dalgasına dalmadıkça, sana bir sığınacak bulunmadıkça, o doğru düzen
    gemiyi aklına bile getirmez, çarık ve pöstekine göz bile atmazsın. Fakat yokluk
    denizine daldın da aciz oldun mu sevgi davasına düşer, “Rabbimiz kendimize
    zulmettik” demeye kalkışırsın.
    Şeytan der ki: Hele şu hama bakın. Şu vakitsiz öten horozun kesin başını.
    Bu huy Eyaz’ın zekasından uzaktır. Yalvarıp yakarmadan namaz kılmaz o. O, önceden
    de gökteki horozdur. Onun nazarları tam zamanındadır.
    Ey horozlar, ötmeyi para için değil, Allah için ötenden öğrenin. Yalancı sabah gelir,
    onu aldatamaz. Yalancı sabahı, ona iyilik ve kötülük alemidir. Dünya ehlinin aklı,
    noksan olduğundan yalancı sabahı, sahici sabah sanırlar. Yalancı sabah, nice kervanın
    yolunu vurmuştur. Kervancılar, o yalancı aydınlığı sabah sanıp yola çıkmışlardır.
    Yalancı sabah, halka kılavuz olmasın. Çünkü nice kervanları yele vermiştir.
    Ey yalancı sabaha kapılan, sahici sabahı da yalancı görme. Nifaktan, kötülükten
    kurtulduysan neden kardeşin hakkında kötü zanna düşüyor, münafıklık diyorsun
    Kötü zanda bulunanın işi, daima çirkindir. Dostun hakkında da kemdi kitabını okur o.
    Eğrilikte kalan aşağılık kişiler, peygamberlere de büyücü ve eğri adam dediler.
    O kötü düşünceli aşağılık beyler de Eyaz’ın odası hakkında böyle kötü düşünceye
    saptılar. Orada definesi, hazinesi var dediler. Başkalarını kendi aynanda görme.
    Padişah onun temizliğini biliyordu. O araştırmayı onlar için yaptırıyordu.
    O beye, odayı gece yarısı aç da haberi olmasın. Bu suretle düşünceleri meydana
    çıksın. Ondan sonra ona yapılacak şeyi biz biliriz. O altınları mücevherleri de size
    bağışladım. Yalnız neler çıktığını bana haber verin, o kadar dedi. Dedi ama eşi
    olmayan Eyaz için de içi titremekteydi. Bunları ben mi söylüyorum Bu sözleri duysa
    ne hale gelir Diyordu. Sonra da diyordu ki: Dini hakkı için onun temkini bundan da
    artıktır. Benim sitemime kızmaz, benim sözümden alınmaz, maksadımı sırrımı anlar.
    Bir belaya uğrayan, o dertten perişan olmaz, bir çok tevillerde bulunur. Eyaz’da
    sabırlıdır, tevillerde bulunur. O işin sonuna bakar. Yusuf gibi, bu zindandakilerin
    rüyalarını tabir eder, tabiri onca aşikardır. Rüyasını yoramayan başkasının rüyasını
    nasıl yorabilir Ben onu sınasam, sınama yüzünden ona yüzlerce kılıç vursam yine o
    merhametli sevgilinin sevgisi eksilmez. Bilir ki o kılıcı kendime vuruyorum.
    Ayrılık derdinden Mecnun, ansızın hastalandı. İştiyak aleviyle kanı kaynadı, nihayet
    boğaz illetine tutuldu. Tedavi için hekim geldi. Gördü ki damarını yarmak ve kan
    almaktan başka çare yok. Kanı defetmek için hacamat lazım dedi. Çağırdılar hünerli
    bir hacamatçı geldi. Kolunu bağladı, şiş olan yeri deşeceği sırada o huyu, aşktan
    ibaret olan aşık, bir nara attı.
    Dedi ki: Paranı al git, hacamat etme. Ölürsem öleyim, bu köhnemiş beden bırak ölsün!
    Hacamatçı dedi ki: Bundan ne korkuyorsun sen kükremiş aslandan bile korkmazsın.
    Geceleyin aslan, kurt, ayı, yaban sığırı gibi hayvanlarla bütün yırtıcı hayvanat, saf,saf
    çevrene toplanırlar. Onlar sende aşk ve vecitten başka hiçbir şey görmezler. Senden
    insan kokusu almazlar.
    Kurt, ayı ve aslan bile aşk nedir, biliyor. Artık aşktan kör olan kişi köpekten de
    aşağıdır. Köpekte aşk damarı olmasaydı Ashabı kehf’in köpeği, kalp erbabını arar
    mıydı hiç Şöhret olmamıştır ama alemde onun cinsinden çok köpekler vardır. Sense
    kendi cinsinden olandan bile bir koku almadın. Artık kurtla koyundan aşk kokusunu
    nereden alacaksın
    Aşk olmasaydı, varlık nereden olurdu Ekmek nasıl olur da gelir senin vücuduna
    katılırdı Ekmek varlığa katıldı neden Aşktan, istekten. Yoksa ekmeğin can olmasına
    yol var mı Aşk ölü olan ekmeği can haline getirmede, fani olan canı ebedileştirmede.
    Mecnun dedi ki: Ben yaradan korkmuyorum. Sabrım, taştan yapılma dağlardan da
    fazladır. Yarasız durmaya hayatta tahammülüm yok. Yaralara aşığım, onlara
    koşa,koşa giderim. Fakat vücudum Leyla ile doludur. Bu sedef o incinin sıfatları ile
    dolmuştur.
    Ey hacamatçı, korkarım beni hacamat ederken Leyla’yı yaralarsın. Gönlü aydın olan
    akıllı kişi, bilir ki benimle Leyla arasında bir fark yok.
    Bir sevgili aşkını sınamak istedi de bir seher çağı dedi ki: Ey falan oğlu falan, ey
    dertlere uğramış aşık, beni mi daha çok seversin kendini mi Doğru söyle.
    Aşık dedi ki: Ben, sende öyle bir fani olmuşum ki tependen tırnağa kadar seninle
    doluyum. Varlığımdan bir addan başka bir şey kalmadı. Ey güzelim, vücudumda
    senden başka bir varlık yok. Bu sebeple sirke bal denizinde nasıl yok olursa ben de
    sende öyle yok oldum. Hani taş halis lal haline gelir, güneşin sıfatları ile dolar ya,
    artık onda taşlık kalmaz. Onun önü de güneşin sıfatıyla dolar, ardı da. Ondan sonra
    kendini severse o güneşi sevmektir civanım. O, canla başla güneşi sever yine şüphe
    yok ki kendisini sevmiş olur. Halis lal, ister kendisini sevsin, ister güneşi.
    Bu iki sevgide zaten fark yoktur. Her iki tarafta da doğu ışığından başka bir şey yoktur
    ki. Fakat taş lal olmadıkça kendisine düşmandır. Çünkü orada bir varlık değil, iki varlık
    vardır. Çünkü taş karanlıktır, gündüz bile kördür. Karanlıksa hakikatte nurun zıddıdır.
    O, kendisini sever, kafirdir. Çünkü, büyük güneşi men eder durur. Şu halde taşın
    “ben” demesi yaraşır bir şey değil. O, daima karanlıktadır, yokluktadır.
    Firavun ben Allah’ım dedi alçaldı. Mansur Ben Hakkım dedi kurtuldu. O “Benim”
    deyişin ardından hemen Allah laneti ulaştı. Fakat ey seven kişi, bu “Benim” deyişin
    ardından hemen Allah rahmeti ulaştı. Çünkü, o kara taştı, bu akik. O, nura düşmandı
    bu aşık.
    Bu “Benim” demek, a boşboğaz, hakikatte odur demektir. Fakat iki nurun birleşmesi
    gibi de değil,, bir şeyin bir şeye sızması gibi de değil.
    Çalış da taşlığın azalsın, lal ol da taşın nurlansın. Savaşta, zahmet çekmede sabırlı ol
    da anbean yoklukta varlık bul. Sende her zaman taşlık sıfatı azalsın, lal sıfatı
    kuvvetlensin. Bedenden varlık sıfatı gitsin, başındaki sarhoşluk çoğalsın. Kulak gibi
    tamamı ile kulak ol da sana lal küpe takılsın.
    Kuyu kazan adam gibi sen de adamsan şu bedenin kuyusunu kaz da suya ulaş. Fakat
    duru suyun rabbinden bir cezbe gelirse kuyu kazmadan da su, yerden fışkırır. Yalnız
    sen buna kulak asma da kazmaya savaş. Yavaş,yavaş kuyunun toprağını deş
    derinleştir. Kim zahmet çekerse defineyi elde eder. Kim çalışır çabalarsa devlete
    ulaşır.
    Peygamber, Rukü ve secde varlık halkasını Allah kapısına vurmaktır dedi. Kim o
    kapının halkasını döverse elbette ona devlet baş gösterir.
    O emin adamlar, hazine, altın ve altın dolu küpler bulmak üzere oda kapısına geldiler.
    Yüzlerce hünerle ve istekle çırpınarak kilidi açtılar. Çünkü kilit pek sağlamdı,
    adamakıllı kilitlenmişti. Aynı zamanda başka kilitlere de benzemiyordu.
    Eyaz bu odayı hasisliğinden, yahut malını, ham altınını gizlemek için değil, bu sırrı
    halktan gizlemek için kilitlemişti. Bazıları kötü hayallere kapılır, bir kısım halkta bana
    riyakar der demişti. Himmetli adamların öyle can sırları vardır ki lal madeni gibi onları
    aşağılık adamlardan gizlerler. Fakat ahmaklarca altın, candan yeğdir. Padişahların
    yanındaysa can altını saçılır.
    Onlarda altın hırsı ile hararetlenmişler, koşuyorlardı. Akılları böyle hızlı gitmeyin,
    daha yavaş olun diyordu ama dinleyen kim Hırs beyhude yere seraba doğru koşar.
    Akılsa iyi bak der o su değil. Hırs üstün gelmişti, altın da can gibi sevgiliydi. Artık o
    anda aklın sesi duyulmaz olmuştu. Hırsları şamataları bir iken yüz olmuştu. Aklın
    tedbir ve irşadı artık gizlenmişti. Nihayet aldanma kuyusuna düşecekler, o vakit
    hikmetin kınamasını duyacaklardı.
    Tuzağın ipine dolaşıp gururu kırılınca nefsi levvamenin kınanmasını işiteceklerdi. Bu
    çeşit adam, başını bela duvarına çarpmadıkça kulağı sağırdır, gönlün öğüdünü
    duymaz. Helva ve şeker hırsı çocukların iki kulağını sağır eder, öğütleri duymaz. Fakat
    çıban çıkarmaya başladı mı kulakları açılır, öğütleri dinler.
    O birkaç kişi yüzlerce hırsla, yüzlerce hevesle odanın kapısını açtılar. Kokmuş ayrana
    üşüşen, ayranın içine düşen sinekler gibi birbirlerini çiğneyerek odaya girdiler.
    Sinekler de ayrana debdebeyle ve koşa,koşa atılırlar ama içine düştüler mi içmelerine
    imkan bulunmaz, iki kanatları da ıslanır kala kalırlar.
    Onlar da içeri girip sağa, sola bakındılar. Fakat odada bir yırtık çarıkla bir eski kürkten
    başka bir şey yoktu. Tekrar burası boş olamaz. Bu çarık, işi gizlemek için konmuş.
    Keskin kazmalar getirelim de yeri kazalım dediler. Her tarafı kazdılar eştiler. Delikler
    açtılar, derin,derin çukurlar kazdılar. Çukurları kazarlarken o çukurlar, onlara, a
    kazıcılar, bizde bir şey yok diyordu.
    Nihayet bir şey bulamayınca bu zandan utandılar, çukurları doldurmaya koyuldular.
    Her biri sayısız Lahavle okumaktaydı. Tamah kuşları gıdasız kalmıştı. Duvarın, kapının
    yarıkları, delikleri, onların o beyhude sapıklığına şahitti. Sanki duvar değildi, inkar
    edememeleri için Eyaz’ın huzurunda onlar aleyhinde birer tanıktı.
    Suçsuz birisine bir töhmet atıldı mı duvar ve ören tanıklık verir. Hasıla üstleri, başları
    tozla toprakla dolu, yüzleri sapsarı utanmış bir halde Padişahın huzuruna vardılar.
    Padişah mahsustan fikrini gizleyerek onlara “Hayrola koltuklarınızda ne altın var, ne
    torba. Paralarla ağır kumaşları gizlediyseniz yüzünüzdeki neşe nerede Dedi.
    Kök, gizlice ürer, kök verir ama “Eseri, yüzlerinde görünür” yaprağı yemyeşildir.
    Yücelmiş dal, o kökün zehirden, şekerden ne yediyse, yediklerini bağıra,bağıra ilan
    eder. Kökte bir maya bir sermaye yoksa daldaki bu yeşil yapraklar nedir toprak,
    kökün ağzını mühürlese bile el ve ayak dalları tanıklık verir.
    O emin adamlar, hep birden gölge gibi padişahın huzurunda secde edip özür
    getirdiler. O kızgınlığın, o benlik davasının mazur görülmesini niyaz etmek için huzura
    kılıç ve kefenle gittiler. Utançlarından her biri parmaklarını ısırıyorlardı. Her biri cihan
    padişahı diyordu.
    Kanımızı dökersen sana helaldir. Canımızı bağışlarsan bu da bir nimettir, bir lütuf ve
    ihsandır. Biz, bize layık olanı işledik. Artık ey ulu padişah, sen ne buyruk yürütürsen
    yürüt.
    Ey gönülleri aydınlatan Padişah, suçumuzu bağışlamazsan haklısın, bağışlarsan lütuf
    etmiş olursun. Geceleyin gece gibi hareket etmiş, gündüzün gündüz gibi hareket
    etmiş olursun. Bağışlarsan ümitsizliğimiz gider, bağışlamazsan bizim gibi yüzlercesi
    sana feda olsun.
    Padişah dedi ki: Bu yanıp yakılmayı, bu yalvarıp yakarmayı ben istemem. Bu Eyaz’ın
    hakkı. Bu kötülük bana değil onadır. Bu yara, o izi güzel kölenin damarlarına
    vurulmuştur. Can bakımından biriz ama görünüşte bu kârdan, bu zarardan uzağım
    ben.
    Kulun bir töhmet altına alınması, padişaha ayıp değildir. bu, padişahın ancak bilimini
    keremini gösterir. Padişah töhmet altına alınanı ihsanları ile Karun gibi zengin ederse
    suçsuza bakınca neler yapmaz
    Padişahı gafil sanma. O, herkesin yaptığını bilir. Yalnız bildiğini dışarıya vurmasına
    hilmi rıza vermez. Onun bilgisine karşı “Burada kim şefaatçi olabilir ” Onun hilminden
    başka pervasızca kim şefaat edebilir Zaten o suç, önce onun hilmi yüzünden
    meydana gelir. Yoksa onun korkusu, kimde suç işlemeye mecal bırakır ki
    Adam öldürenin kan diyeti Padişahın hilmine havale edilmiştir. Nefsimiz sarhoştu
    kendinde değildi. O hilimden haberi yoktu. Şeytan, sarhoşluğundan istifade etti de
    külahını kaptı.
    Halimliğinin sakisi şarap dökmeseydi Şeytan, nereden Adem’le kavgaya girerdi
    Meleklere bilgi belletildiği zaman Adem onların hocasıydı; paralarının ayarına bakan
    oydu. Fakat cennette hilim şarabını içtiği için Şeytanın bir oyunu ile yüzü sarardı.
    O bela, Allah belletmesinin incileriydi. Onu çabuk çevik bilgi sahibi yapmıştı. Yine
    Allahnın kuvvetli hilim afyonu, hırsız Şeytanı, onun eşyasına doğru sürmüş, getirmişti.
    Akıl, sakim sensin, elimden tut diye onun hilmine gelir sığınır.
    Ey Eyaz suçlulara hükmet. Ey tertemiz olan ve kötülüklerden yüzlerce defa sakınıp
    çekinen Eyaz! Seni iki yüz kere kaynatıp sınasam sende yine bir hile bulamam. Sayısız
    halk sınanmadan utanır. Halbuki sınamalarda sen herkesi utandırıyorsun. Bu,yalnız
    bilgi değil, adeta dağ, yüzlerce dağ.
    Padişah bu sözleri söyleyince Eyaz dedi ki: Padişahım, bu lütuf ve ihsan, senin lütuf
    ve ihsanındır. Bunu böyle bilirim ben, ancak o çarıkla posttan ibaretim. Onun için
    Peygamber bunu anlattı, dedi ki: Kim kendisini bilirse Allahsını bilir.
    Çarığın menidir, kanın post. Hocam bundan ötesi hep onun ihsanı. Başka yok, bu, bu
    kadardır deme. Daha arayıp isteyesin diye ihsan etmiştir. Bağcı, bostanının
    fidanlarını, mahsulünü bilesin diye sana birkaç elma verir. Buğdaycı, alıcıya bir avuç
    buğday verir ama ambarındaki anlasın diye.
    Bilgisini, bilgisinin çokluğunu anlasın diye hoca, sana birkaç mesele anlatır. Yok, ilmi
    işte bu kadar dersen sakaldan çerçöp silker gibi seni atar, kendisinden uzaklaştırır.
    Ey Eyaz, şimdi gel de ceza ver. Alemde görülmemiş bir adaletin temelini koy.
    Suçluların ölümüne müstahaktır. Fakat affını hilmini gözetiyorlar, tamahları buna.
    Bakalım, merhametin mi üstün olacak, öfken mi Kevser suyu mu üste çıkacak alev
    mi
    Halkı avlamak için Elest ahdinden beri hilim dalı da hışım dalı da... İkisi de var. Bunun
    için o apaçık Elestü sözünde nefiyle ispat birbirine eşit. Çünkü bu söz, ispatı bildiren
    bir sorgudur, fakat onda “Leyse-değildir” sözü gömülüdür. Bırak da bu ham anlayış
    kalsın. Hasların kasesini halkın önüne koyma.
    Allah’ın kahrı vebaya, lütfu da sabah yeline benzer. Birisi demiri çeker, öbürü saman
    çöpünü. Allah, doğruları doğru yola kadar çeker. Batıl olanlarda batılları çekerler.
    Mide helvayı severse helvayı çeker, safraya mensupsa sirkeyi ister. Sıcak döşeme,
    üstüne oturanın soğukluğunu alır, soğuk döşeme hararetini alır.
    Dost görürsen sevgin kaynar, düşman görürsen kızar, öfkelenirsin. Ey Eyaz, bu işi
    çabuk bitir. Çünkü bu, bir çeşit öç almadır ki beklenmekte.
    Eyaz, padişahım dedi, bütün ferman senin. Güneş varken yıldız görünmez. Zühre,
    Utarit, yahut da şahap ne oluyor ki güneş varken görünebilsin. Hırkamla postumdan
    geçebilseydim hiç böyle kınama tohumu eker miydim Odanın kapısındaki kilidi
    açmak da neydi Hayale kapılan yüzlerce hasetçi bundan ne umuyordu Suyun içine
    el atmışlar, her biri dere de kuru toprak arıyordu. Hiç derede kuru toprak bulunur mu
    Hiç balık suya asi olabilir mi
    Bu yoksulun cefacı olduğunu sanıyorlardı. Halbuki, öyle vefalıyım ki vefa bile benim
    vefamı görür de utanır. Mahrem olmayanlardan çekinmeseydim vefaya ait birkaç söz
    söylerdim. Alem şüpheci ve tutulacak bir yer arayıcı. Onun için bizde deriden hariç söz
    söyleyelim. Kendini kırarsan iç olur, içe ait latif hikayeler duyarsın.
    Cevizin kabuğunda ses vardır ama içinde, yağında ses ne gezer. Onun da sesi vardır,
    vardır ama kulak duyamaz. Onun sesi, güzelim kulaktan gizlidir. Yoksa için sesi pek
    güzeldir. Onu duyan, kabuğun şakırtısını dinler mi hiç
    Sen sükut ederek içi elde edesin diye o şakırtıya tahammül ediyorsun. Bir müddet
    dudaksız, kulaksız ol da sonra dudak gibi tatlı şeylere eş ol. Niceye bir nazım ve nesir
    söyleyecek, sırları açığa vuracaksın Hocam, bir günceğiz de şunu sına, dilsiz ol
    bakalım.
    Ne kadar zamandır kabız veren acı ve sert yemekler pişirdin, bir kere de tatlı
    yemekler pişirmeyi dene. Birisi, kıyamette kendine gelir. İsyan defteri, eline simsiyah
    olarak verilir. Yas mektupları gibi üstü simsiyah, içi kenarları suçlarla dolu.
    Baştanbaşa kötülüklerle suçlarla dolu. Kafirle dolu olan savaş yeri gibi.
    Elbette pis ve veballe dolu olan öyle bir defter, sağlam gelmez sol yandan gelir. Peki,
    o halde burada da defterine bak, sol eline mi yaraşır sağ eline mi Dükkanda bir tek
    sol ayak mesti, bir tek de sol ayak ayakkabısı bulunsa sınamadan onların sol olduğunu
    anlarsın. Sen de mademki sağ değilsin, bil ki solsun. Aslanla maymunun sesi anlaşılır.
    Fakat gülü güzelleştiren, ona güzel kokular veren Allahnın ihsanı, lütfu, her solu sağ
    yapar. Her solağa o, sağlık verir. Denize duru suyu o ihsan eder. Onun tapısında
    soldan sağ ol da onun lütuf ve ihsanlarını gör.
    Reva görür müsün şu bayağı defter, soldan sağa geçsin Sen söyle. Zulüm ve cefalarla
    dolu olan böyle bir defter, nasıl olur da sağ ele layık olur
    Ey Eyaz, bir çarık parçasına şu sevgi nedir neden bir put gibi ona aşıksın Mecnun
    gibi kendi Leyla’dan yüzünü çevirmişsin de bir çarığı kendine din, iman edinmişsin. İki
    eski çarığa niceye kadar bir taze sözler söyleyecek, cansız bir şeye ezeli sırrı
    açacaksın
    Ey Eyaz, Araplar gibi sevginden çöllerde kalan çadır yerlerine, oralardaki döküntülere
    uzun, uzun hitap ediyorsun. Çarığın göçüp giden hangi sevgiliden kalma Pöstekin,
    sanki Yusuf’un gömleği. Hıristiyan gibi hani, gider de keşişe bire yıllık sucunu, yaptığı
    zinaları, kalbinden geçirdiği kötülükleri sayıp döker.
    Keşiş, suçunu bağışladı mı, onun affını Allah affı bilir. Halbuki o papaz, ne suç bilir, ne
    adalet. Ama aşk ve inanış pek kudretli bir sihirbazdır. Dostluk ve vehim, yüzlerce
    Yusuf yaratır. Büyü zaten Harun’la Marut’tan kalmadır.
    İnsan, sevgilinin hatırası ile bir suret yaratır. O suretin çekişi, seni dedikoduya sevk
    eder. Suretin önüne varır, yüz binlerce sır dökersin, dostun dosta sır söylemesi gibi.
    Halbuki ortada ne bir suret vardır, ne bir heykel. Öyle olduğu halde ondan yüzlerce
    Elest duyulur, bundan yüzlerce Bela.
    Nitekim gönlü yaralı bir ana da yeni ölmüş yavrusunun mezarına, candan yürekler
    sırlar söyler. O cansız toprak, ona diri görünür. O toprağı diri ve canlı sanır, o toprak
    yığınının gözü, kulağı vardır zannına kapılır. Onca toprağın her zerresi duyar, o coştu
    mu, feryadını işitir, anlar. O toprağı, adeta duyurur sanır. Şu büyücü aşka bak hele.
    Ana, çocuğunun mezarının toprağına anbean gözyaşları ile kapanır, yüzünü gözünü
    sürer.
    Oğlu diriyken bile o canının canına, o can yavrusuna asla böyle yüzünü gözünü
    sürmemiştir. Fakat bu ölümden birkaç gün geçti mi sevgisinin ateşi yatışır. Ölüye
    karşı aşk ebedi olmaz ki. Sen, cana canlar katan diriyi sev.
    Bu acı geçti mi o mezarın karşısında durmaktan yorgunluk gelir, uykusu gelir. Cansız
    bir şeyden ancak cansız bir şey doğar. Çünkü aşk, afsununu çalmış, gitmiştir. Ateş
    sönüverdi mi kül kalmıştır. Gencin aynada gördüğünü ihtiyar, tamamı ile kerpiçte
    görür.
    Pir, senin aşkındır, sakalı da ak olan değil. Pir, yüz binlerce ümitsizin elinden tutandır.
    Aşk ayrılık aleminden suretler düzer. Fakat insan hakiki sevgili ile buluştu mu
    tasavvur bile edilmeyen tasvire bile sığmayan hakikat meydana çıkar da, der ki: Aklın
    ve akıllının da aslının aslı benim, sarhoşun da. Suretlerdeki o güzellik, bizim
    aksimizdir.
    Şimdi perdeleri kaldırarak, güzelliğimizi vasıtasız gösterdik. Çünkü benim aksimle çok
    uğraştın, nihayet zatının tecrit kuvvetini buldun. Bu taraftan benim cezbem gelince
    Hıristiyan, arada papazı görmez. Halbuki o, papaz perdesinin ardındaki Allah
    lütfundan bağışlanmasını, o lütuftan cürüm ve hatanın yarlıganmasını diler.
    Bir taştan bir kaynak çıkıp aksa taş, artık o akar suyun içinde gizli kalır. Ondan sonra
    artık kimse ona taş demez. Çünkü o taştan o inci çıkıp akmaktadır. Bu suretleri
    kaseler bil. Bu kaselere, Hak ne dökerse o dolar.
    Eyaz, çarığın sırrı nedir söyle. Bir çarığa bu kadar niyazın nedir söyle de Sunkur’la
    arkadaşın Bekbaruk duysun, pösteki ile çarığın sırrının sırrını anlasın.
    Eyaz kulluk senden nurlandı. Nurun, aşağılık alemden kurtuldu gökyüzüne yüceldi.
    Senin yüzünden kulluk, hür kişilerin hasret çektikleri bir şey oldu. Sen, kulluğa hayat
    vereli hürler bile kulluğa özenir oldular. İnanmış adam ona derler ki her hususta kafir
    bile onun imanına haset etsin, özensin.
    Bu söz, hadde hesaba sığmaz... Ey Eyaz, sen şimdi ahvalini söyle. Senin ahvalin, bir
    yenilik madeninden meydana gelmede. Sen bu hallere nasıl razı olabilirsin ki Hadi, o
    güzel hallerini anlat da şu beş duyguyla altı cihet ahvalinin başına toprak saç. İç
    ahvali söze gelmiyorsa sana ait tek ve çift perdesi altında dış halini söyleyeyim.
    Bil ki sevgilinin lütfu ile ölümün acılıkları bile cana şeker kamışından daha hoş
    gelmede. O tatlı nebattan denize bir toz uçsa denizin tuzluluğu kalmaz, baştanbaşa
    tatlılaşır.
    Ey emniyetli dost, bunun gibi yüz binlerce haller gelir, sonra yine geldiği gibi gayb
    alemine gider.
    Her günün hali, düne benzer. Ahval ırmak gibi akar durur, onu bağlayacak hiç bir şey
    yoktur. Her günün neşesi, bir başka çeşittir. Her günün düşüncesinde bir başka eser
    vardır.
    Ey doğru özlü, daima yalvarıp yakarmada olan Eyaz, doğruluğun denizden de artıktır,
    dağdan da. Ne istek zamanı bir hataya düşüyorsun, dağ gibi aklın saman gibi uçuyor.
    Ne öfke ve kin zamanı sabrın gevşeyip karar ve sebatını terk ediyor.
    Erlik budur işte. Yoksa adam, sakalla, aletle adam olmaz. Öyle olsaydı eşeğin aleti
    erlerin padişahı olurdu. Allah Kuran’da kimlere er dedi Nerede bu beden oraya
    varacak Babacığım hayvan ruhunun ne değeri var Kasapların pazarından geç de
    gör. Yüz binlerce baş, gövde üstüne konmuştur. Değerlerini yağdan kuyruktan kıyas
    et.
    Orospu olur ki aletin dönüp dolaşması yüzünden aklı fareye döner, şehveti aslana.
    ZAHİDİN KARISI
    Bir zahidin kıskanç bir karısı, bir de huri gibi güzel bir halayığı vardı. Kadın,
    kıskançlığından kocasını gözetir, halayıkla hiç yalnız bırakmazdı. Kadın, bir zaman
    onların ikisini de gözetti, yalnız kalmalarına fırsat vermedi.
    Nihayet Allahnın kaza ve kaderi gelip çattı. Koruyucu akıl, şaşırdı gitti. Allah hükmü,
    Allah takdiri gelince akıl kim oluyor ki Ay bile tutulur. Kadın, hamama gitmişti.
    Birden aklına geldi hamam tasını evde unutmuştu. Kuş gibi hemencecik koş. Evden o
    gümüş hamam tasını getir dedi.
    Halayık bu sözü duyunca efendisiyle buluşabileceğini düşünüp adeta canlandı. Efendi
    şimdi evde yalnızdır deyip sevine, sevine hemen eve koştu. Halayık altı yıldır
    efendisini yalnız bulmayı gözlüyordu, bu sevdadaydı. Adeta uçarak eve geldi. Efendiyi
    evde yalnız buldu.
    Şehvet, iki aşığı da öyle bürümüştü, ikisinin de gözleri öyle karamıştı ki ihtiyatı
    akıllarına bile getirmediler. Evin kapısını kapamadılar.
    İkisi de neşeyle kucaklaştılar, birleştiler. Adeta o anda iki can bir oldu. Bu sırada
    hamamda kadının aklına geldi nasıl oldu da dedi, ben bu kızı eve yolladım Adeta
    kendi elimle ateşi pamuğun içine attım. Koçu koyuna saldım.
    Başındaki kili hemen yıkadı, cansız bir halde halayığın ardına düştü. Hem koşuyor,
    hem çarşafını giyiyordu. O halayık can sevgisiyle koşmuştu, bu korkusundan
    koşuyordu. Aşk nerede, korku nerede Aralarında ne fark var
    Arif, her an padişahın tahtına kadar ulaşır. Zahitse yürür,yürür bir ayda tam bir
    günlük yol alır. Zahidin de şerefli bir günü yok değildir, vardır. Vardır ama onun günü,
    nereden elli bin yıllık olacak.
    İş erinin ömründe her gün, bu cihan yıllarınca elli bin yıldır. Akıllar, bu sırra
    eremezler, kapı dışında kalırlar. Bu sır, vehmin ödünü patlatırsa bırak patlatsın. Aşk
    karşısında kıl kadar bile korku yoktur. Aşk mezhebinde herkes kurbandır. Aşk, Allah
    sıfatıdır. Fakat korku, şehvete kapılmış kulun sıfatıdır.
    Kuran’da “Onlar Allah’ı severler” sözünü okudun ya, bu söz “Allah da onları sever”
    sözüne eştir. Şu halde muhabbeti de Allah sıfatı bil, aşkı da. Azizim korku Allah sıfatı
    olamaz. Allah sıfatı nerede, bir avuç toprağın sıfatı nerede Sonradan yaratılanın sıfatı
    nerede, o pak ve önü sonu olmayan Allahnın sıfatı nerede
    Aşkın sıfatını söylemeye koyulursam yüz kıyamet kopar da yine noksan kalır. Çünkü
    kıyametin kopacağı bir zaman, bu dünyanın bir sonu vardır. Fakat Allah sıfatına son
    nerede Aşkın beş yüz kanadı vardır. Her kanadı, arştan yer altına kadar bütün kainatı
    kaplar.
    Korkak zahit, ayağı ile yürümeye çabalar. Aşılarsa şimşekten de hızlı uçarlar, yelden
    de! O korkaklar, aşkın tozuna nereden ulaşacaklar Aşk derdi, gökyüzünü döşeme
    edinir. Zahit bu makama ulaşamaz. Meğer ki Allah ışığının inayeti gelip erişe de bu
    alemden ve bu yürüyüşten kurtula.
    Kendi kuşundan, düşünden, dedikodusundan halas olsa da yüce doğan kuşu, padişaha
    yol bula. Bu dedikodu, cebir ve ihtiyarıdır. Sevgilinin cezbesi, bu ikisinin ardından
    gelir. Hasılı o kadın eve varıp kapıyı açtı. Kapının sesi kulaklarına gelince, halayıkcağız
    perişan bir halde sıçradı, adam da namaza durdu.
    Kadın halayıkcağızı perişan, şaşkın ve somurtkan, kocasını da namaz da görünce bu
    halden şüphelendi. Derhal kocasının eteğini kaldırdı. Bir de ne görsün Aleti ve
    hayaları, meni içinde. Aletinden arta kalan meni damlamada, baldırı dizi pislik içinde.
    Başına vurdu da dedi ki: A adi herif, namaz kılan adamın hayaları böyle mi olur Şu
    alet, bu çeşit pislik içinde bulunan but ve kasık, Allah’ı anmaya layık mıdır
    Sen de insaf et, zulümle, kötülükle, küfür ve kinle dolu olan amel defteri sağ yandan
    verilmeye değer mi Kafire de bu gökyüzünü, şu halkı ve alemi kim yarattı Diye
    sorsan., der ki: Allah yarattı. Yaratmak, Allah’a layıktır. Fakat onun küfrü, bir hayli
    kötülüğü ve sitemi, bu çeşit ikrarla bir araya gelir mi
    O kötü ve çirkin hareketler, o noksan işler, bu çeşit bir ikrarla bir araya sığar mı İşi,
    ikrarını yalanlar. Bu suretle de o, korku azabına layık olur. Mahşer günü, her gizli şey,
    meydana çıkar. Her suç, kendiliğinden insanı rezil eder. Elle ayak, dile gelir. Allah
    huzurunda onun kötülüğüne şahadet eder. El ben şöyle çaldım der, dudak ben şöyle
    sordum der. Ayak, ben şehvete koştum, ferç ben zina ettim diye tanıklık eder.
    Göz der ki: Ben harama baktım. Kulak der ki: Ben kötü söz işittim. Derken sözleri
    baştan aşağıya yalan olur, azası yalanını meydana çıkarır. Nitekim doğru düzen
    namazın da yalanı, hayaların tanıklığı ile meydana çıktı.
    Şu halde öyle hareket etki o hareketin, dilsiz, dudaksız, tanıklığın, şahadet ederim
    demenin ta kendisi olsun. Bütün beden, her uzuv, faydada şahadet ederim desin ey
    oğul. kulun, efendisinin izini izlemesi, ben buyruğa tabiim, şu da benim efendimdir
    demesidir. Ömür defterini kararttınsa önce yaptıklarına tövbe et.
    Ömrün geçtiyse kökü bu demdir, tez ömür ağacını tövbe suyuyla sula. Ömrünün
    köküne abıhayat dök de ömür ağacın yeşersin. Bütün geçmiştekiler, bu tövbeyle
    iyileşir. Geçen yıldaki zehir, bu yüzden şeker kesilir.
    Allah, kötülüklerini iyiliğe çevirir. Geçmişteki bütün suçların ibadet olur. Hocam Nasuh
    tövbesine sarıl, canla başla buna çalış. Bu Nasuh tövbesini sana anlatayım, dinle.
    İnanmışsın ama yeniden inan.
    NASUH TÖVBESİ
    Bundan önce Nasuh adlı bir adam vardı. Tellaklık eder, bu suretle kadınları avlardı.
    Yüzü, kadın yüzüne benzerdi. Tüyü tüsü yoktu. Erkekliğini daima gizlerdi. Kadınların
    hamamında tellaklık ederdi. Kötülükte, hilede pek çevikti.
    Yıllarca tellaklık etti, kimse onun halinden, sırrından bir koku bile almadı. Çünkü sesi
    de kadın sesine benziyordu, yüzü de kadın yüzüne. Fakat şehvette pek yüceydi, pek
    uyanıktı. Çarşaf giyer, başını örter, peçe takardı. Fakat şehvetli ve azgın bir gençti. Bu
    suretle padişahların kızlarını bile güzelce keseler, ovar, yıkardı. Tövbe etmekte, ayak
    diremeye çalışmaktaydı. Fakat kafir nefis, tövbesini bozdurup dururdu.
    0 kötü işli herif bir arifin yanına gidip “Beni duada an “ diye yalvardı. O hür er onun
    sırrını anladı ama Allah hilmi gibi o da açığa vurmadı. Dudağı kilitliydi ama gönlünde
    sırlar vardı. Dudağını yummuştu ama gönlü sırlarla doluydu. Allah şarabını içen
    arifler, sırları bilirler ama örterler.
    İşin sırlarını kime öğretirlerse ağzını mühürlerler, dikerlerdi. Arif, tuhaf tuhaf güldü
    de dedi ki: A içi kötü adam, bildiğin, gönlünde tuttuğun şeyden Allah seni kurtarsın.
    O dua, yedi göğü de geçti, kabul edildi. O yoksulun işi, nihayet iyileşti, düzene girdi.
    Çünkü şeyhin o duası, her duaya benzemez. Şeyh, Allahda yok olmuştur, onun sözü
    Hak sözüdür. Allah, kendisinden bir şey isterse kendi isteğini nasıl ret eder. Ululuk
    ıssı Allah, onu bu lanetleme işten, bu vebalden kurtarmak için bir sebep halk etti.
    Nasuh hamamda tası doldururken padişahın kızının bir incisi kayboldu ve bütün
    kadınlar, o inciyi araştırmaya koyuldular. Önce herkesin eşyasını araştırmak üzere
    hamamın kapısını iyice kapattılar. Herkesin eşyası arandı, inci bulunmadığı gibi inciyi
    çalan da rezil olmadı. Bunun üzerine bu üstün körü işi bırakıp herkesin ağzını,
    kulağını vücudundaki bütün delilleri adamakıllı aramaya koyuldular.
    O sedefi güzel inciyi altta, üstte her yanda araştırmaya başladılar. Hepiniz soyunun,
    ihtiyar genç herkes anadan doğma soyunsun diye bağırıldı. Sultanın hizmetçileri, o
    değerli inciyi bulmak için bir bir herkesi aramaya başladılar. Nasuh korkusundan
    tehna bir yere çekildi. Yüzü,korkusundan sapsarı olmuştu, dudakları gövermişti.
    Ölümünü gözünün önünde görüyor, gazel yaprağı gibi tirtir titriyordu.
    Dedi ki: Yarabbi, nice defalar tövbeler ettim; ahdlar ettim, sonra onları bozdum. Ben,
    bana layık olanları yaptım. Sonunda da işte bu kara sel, gelip çattı. Arama nöbeti bana
    gelirse eyvah bana! Kim bilir neler çekecek, ne güçlüklere düşeceğim
    Ciğerime yüzlerce kor düştü. Münacatımdaki ciğer kokusuna bak. Böyle bir keder,
    böyle bir gam, kafirde bile olmasın. Rahmet eteğine sarıldım medet,medet! Keşke
    anam beni doğurmasaydı, yahut da beni bir aslan paralasaydı. Allahm sana düşeni
    yap. Beni, her delikten bir yılan sokmada. Ne de taş gibi bir canım, ne de demir gibi
    bir yüreğim varmış. Yoksa bu dertle çoktan erir, kan kesilirdim.
    Vaktim daraldı, bir an içinde feryadıma yetiş, padişahlık et. Beni bu sefer de korur
    suçumu örtersen ne olur Her türlü yapılmayacak işlerden tövbe ettim. Bu sefer de
    tövbemi kabul et de tövbende durmak için yüzlerce kemer bağlanayım. Bu sefer de
    kusur da bulunursam artık duamı ve sözümü dinleme.
    Hem böyle söylenip titremede, hem katra katra gözyaşları dökmede, hem de
    cellatların, hain kişilerin ellerine düştüm diye feryat etmekteydi. Hiçbir Frenk bu hale
    düşmesin. Hiçbir mülhit bu feryada uğramasın diyor. Kendine ağlayıp duruyor. Azrail’i
    gözünün önünde görüyordu. Yarabbi, yarabbi diye o kadar söylendi ki kapı ve duvar
    da onunla beraber yarabbi demeye başladı.
    O yarabbi derken birden, inciyi arayanların sesi duyuldu. Herkesi aradık, ey Nasuh,
    sen gel. Bu sesi duyar duymaz, Nasuh kendisinden geçti, adeta bedeninden ruhu uçtu.
    Harap duvar gibi çöküverdi. Aklı fikri gitti, cansız bir hal aldı. Bedeninden amansız bir
    halde aklı gidince sırrı, derhal Allah’a ulaştı. Bomboş bir hale geldi, varlığı kalmadı.
    Allah, bir doğan kuşuna benzeyen canını huzuruna çağırdı. Muratsız gemisi kırılınca
    rahmet denizinin kıyısına düştü. Akılsız fikirsiz bir hale gelince canı, Hakk’a ulaştı.
    İşte o zaman rahmet denizi coştu.
    Canı, beden ayıbından kurtulunca sevine, sevine aslına gitti. Can, doğan kuşuna
    benzer, ten ona tuzaktır. O, beden tuzağına ayağı bağlı, kanadı kırık bir halde düşüp
    kalmıştır.
    Fakat aklı, fikri gidince ayağı açıldı. Artık o doğan kuşu, Keykubad’a uçar gider.
    Rahmet denizleri, coşunca taşlar bile abıhayatı içer. Zayıf zerre değerlenir, büyür.
    Topraktan meydana gelen şu döşeme, atlas haline gelir, değerli bir kumaş olur.
    Yüz yıllık ölü mezarından çıkar. Melun Şeytan güzelleşir, huriler bile ona haset
    ederler. Bütün bu yeryüzü yeşerir, kuru sopa meyve verir, tazeleşir. Kurt kuzuyla eş
    olur. Ümitsizlerin damarları hoş bir hale gelir, izleri kutlu olur.
    Canı helak eden o korkudan sonra “Kaybolan inci, işte şuracıkta” diye müjdeler geldi.
    Ansızın ses geldi: Korku gitti, o değeri bulunmaz eşsiz inci bulundu. İnci bulundu, biz
    de neşelere daldık. Müjde verin, inci bulundu.


  3. #3
    Kani Bozuk forum üyesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2012
    Yer
    AFYONKARAHİSAR
    Mesajlar
    6.866
    Hamam, halkın bağrışmasıyla, hüzün gitti feryadı ile, el çırpmasıyla doldu. Kendinden
    geçen Nasuh, tekrar kendine geldi. Gözü, yüzlerce aydın gün gördü. Herkes ondan
    helallık istemekte, herkes elini öpüp durmaktaydı.
    Senden şüphe ettik, hakkını helal et. Dedikoduda bulunduk, adeta etini yedik
    diyorlardı. Çünkü o, yakınlıkta herkesten ön olduğu için herkes daha ziyade ondan
    şüphe etmişti.
    Nasuh, has tellaktı, mahremdi. Hatta sultanla ruhları birdi bedenleri ayrı. Sultana
    ondan yakın bir kadın yok. İnciyi aşırdıysa o aşırmıştır.
    Önce onu aramalı demişlerdi ama yine de hürmet ettiklerinden sona bırakmışlar;
    aldıysa biraz mühlet vermiş olalım da bir yere atsın bari, fikrine düşmüşlerdi. Onun
    için ondan helallık diliyorlardı, mazeret getirip duruyorlardı.
    Nasuh, “Bu bana Allahnın lütfu, ihsanı. Yoksa dediğinizden beterim ben. Benden
    helallık dilemeye hacet yok. Çünkü ben, zamane halkının en suçlusuyum. Bana
    söylediğiniz kötülükler, bendeki kötülüğün yüzde biridir. Bunda şüphe eden olabilir,
    fakat bence apaçık bu. Kim benden birazcık kötülük biliyorsa muhakkak o bildiği şey,
    binlerce kötü suçumdan, binlerce pis işimden biridir. Suçlarımı ve kötü hareketlerimi
    bir ben bilirim, bir de onları örten Allahm. Önce İblis bana hocalık etti ama sonradan o
    bile gözümde bir yelden ibaret oldu. Yaptıklarımın hepsini Allah gördü de göstermedi,
    bu suretle de kötülükle yüzümü sarartmadı. Sonra da yine Allah rahmeti, kürkümü
    dikti, canıma can gibi tatlı tövbeyi nasip etti.
    Ne yaptıysam yapmadım saydı, bulunmadığım ibadetleri yapmışım farz etti. Beni selvi
    ve süsen gibi azat etti, bahtım, devletim gibi gönlüm de açıldı.
    Adımı temizler defterine yazdı. Cehennemliktim, bana cenneti bağışladı. Ah ettim,
    ahım bir ipe döndü, düştüğüm kuyuya sarktı. O ipe sarıldım, dışarı çıktım.
    Neşelendim, ferahladım, semirdim benzim kırmızılaştı. Kuyunun dibinde zebun bir
    haldeydim, şimdi bütün aleme sığmıyorum. Şükürler olsu sana Yarabbi. Beni ansızın
    gamdan kurtardın. Tenimin her kılında bir dil olsa da hepsiyle sana şükretmeye
    kalkışsam şükründen acizim.
    Şu bahçede, şu ırmaklarım kıyısında halka “Keşke kavmim bilseydi, Allah beni ne
    yüzden yarlıgadı” diye nara atmaktayım dedi. Ondan sonra birisi gelip Nasuh’a iltifat
    ederek dedi ki: Padişahımızın kızı seni çağırıyor. Ey temiz kişi, padişahın kızı seni
    istemede, gel de başını yıka. Gönlü, senden başka bir tellak istemiyor. Onu ovmak
    kille yıkamak senin işin.
    Nasuh yürü yürü dedi, elim işten kurtuldu benim. Senin Nasuh’un hastalandı şimdi.
    Yürü, koş acele bir başkasını bul. Allah hakkı için benim elim, işe varmıyor artık.
    Kendi kendisine de suç, hadden aştı. Gönlümden o korku, o elem nasıl gider Ben bir
    kere öldüm de tekrar dünyaya geldim. Ben, ölüm ve yokluk acısını tattım.
    Allah’a sağlam tövbe ettim. Canım, bedenimden ayrılmadıkça bu tövbeyi bozmam. O
    mihneti gördükten sonra ancak eşek olanın ayağı, tehlikenin bulunduğu tarafa gider
    diyordu .
    EŞEK TİLKİ VE ASLAN
    Bir çiftçinin bir eşeği vardı. Beli yaralı, karnı bomboş, tamamı ile arık bir halde idi.
    Gündüzün, ta gecelere kadar otsuz kayalıklarda gıdasız, koruyucusuz aç biilaç dolaşır
    dururdu. Oralarda içecek sudan başka bir şey yoktu. Eşek gece gündüz yas matem
    içindeydi. Oralarda bir kamışlık, bir orman vardı. Orada işi gücü avlanmak olan bir
    aslan vardı.
    Aslan bir erkek fille savaşmış, yorulup hastalanmış, avdan kalmıştı. O zayıflıkla bir
    müddet avlanamadı. Öbür canavarlarda kuşluk yemeği yiyemez oldular. Çünkü
    aslandan artan artıkları onlar yerlerdi. Aslan hastalanınca onlarda dara düştüler.
    Aslan, bir tilkiye var git, benim için bir eşek avla. Çayırlıkta bir eşek bulursan ona
    maval oku, kandırıp buraya getir. Eşeğin etini yer, kuvvetlenirsem ondan sonra başka
    bir av tutabilirim. Birazcığını ben yiyeyim, geri kalanını siz yersiniz. Ben de bu suretle
    sizin gıdalanmanıza sebep olayım. Benim için ya bir eşek ara, ya bir öküz. Ne bulursan
    ona o bildiğin afsunlardan oku. Onu afsunlarla güzel sözlerle aldat, buraya çek, getir
    diye emir verdi.
    Kutup aslandır,işi de avlanmaktır. Bu halkın arta kalanları, onun artıklarını yerler.
    Kudretin yettikçe kutbun rızasına çalış da o kuvvetlensin, vahşi hayvanları avlasın.
    Onun halk gibi kuvvetsiz kalması caiz mi Bütün boğazlara giren rızk aklın elinden
    verilir. Çünkü halkın bulabildiği şey, ancak onun artığıdır. Senden av isterse bunu
    gözet. O, akıl gibidir. Halksa bedendeki uzunlara benzer. Bedenin tedbiri, akla
    bağlıdır. Kutbun zayıflaması, ten cihetinden olur, ruh cihetinden değil. Gemi zayıflar,
    Nuh zayıflamaz. Kutup, o kimsedir ki kendi etrafında döner dolaşır. Göklerse onun
    etrafında döner.
    Gemisini tamir hususunda ona yardım et. Ona has bir kul, tam bir köle olduysan buna
    çalış. Ona yardım edersen yardım sana yarar, ona değil. Allah “Allah’a yardım
    ederseniz yardıma nail olursunuz” buyurdu.
    Tilki gibi av avla da ona feda et. Bu suretle o verdiğin avın binlerce mislini karşılık
    olarak al. Müridin avlanması tilkicesine olur. İnatçı sırtlan ölü hayvan avlar. Onun
    önüne ölüyü getirirsen o ölü dirilir. Bostana dökülen gübre, mahsulü geliştirir.
    Tilki aslana emriniz baş üstüne. Hileler düzeyim, aklını başından alayım, istediğin gibi
    hizmette bulunayım. Hile ve afsun benim işimdir. İşim gücüm, masal söylemeden,
    halkı yoldan çıkarmadan ibarettir dedi.
    Dağ başından dereye doğru koşmaya başladı. Derken o yoksul ve zayıf eşeği buldu.
    Candan bir selam verip yanına gitti, o saf yoksulun yanına vardı.
    Dedi ki: bu kuru ovada ne alemdesin Bu çorak kayalıklarda ne yapıyorsun Eşek dedi
    ki: İster gamda olayım, ister cennette. Kısmetimi Allah veriyor ona şükretmedeyim.
    Dosta hayır zamanında da şükrederim, şer zamanında da. Çünkü kaza ve kaderde
    beterin beteri var. Mademki rızkı taksim eden o, şikayet küfürdür. Sabrı gerektir.
    Sabır genişliğe ulaşmanın anahtarıdır.
    Allahdan başka herkes düşmandır, dost odur. Şu halde dosttan düşmana şikayet
    etmek iyi bir şey mi Bana ayran verirse bal istemem. Çünkü her nimetin bir gamı
    vardır.
    Bir saka vardı. Onun da bir eşeği vardı. Mihnetten çember gibi iki büklüm olmuştu.
    Sırtında ağır yükten açılmış yüzlerce yara vardı. Ölüm gününe adete aşıktı. Ölümünü
    arayıp duruyordu. Arpa nerede Kuru otu bile bulamıyor, onunla bile karnını
    doyuramıyordu. Bir yandan sırtında yara vardı, bir yandan da sahibi demir bit şişle
    onu nodullayıp duruyordu.
    İmrahor, onu görüp acıdı. Eşeğin sahibi ile dostluğu vardı. Ona selam verdi, bu eşek
    neden böyle dal gibi iki kat olmuş diye sordu.
    Adam, benim yoksulluğumdan, benim taksiratımdan. Bu ağzı dili bağlı mahluk saman
    bulamıyor dedi.
    İmparator dedi ki: Sen, birkaç onu bana ver de padişahın ahırında kuvvetlensin.
    Adam, eşeği o merhametli kişiye verdi. O da onu padişahın ahırına bağladı. Eşek, her
    yanda tavlı, semiz, güzel Arap atlarını gördü. Ayak bastıkları yerler süpürülmüş,
    sulanmıştı. Saman da tam vaktinde geliyordu, arpa da tam vaktinde.
    Atların tımarını da görünce başını göğe kaldırdı dedi ki: Ey ulu Allah, tutalım eşeğim,
    senin mahlukun değil miyim Neden böyle perişanım, neden sırtım yaralı, neden
    zayıfım Geceleri arkamın acısından, karnımın acılığından her an ölümümü istiyorum.
    Bu atların halleri böyle mükemmel. Peki neden azap ve bela yalnız bana mahsus
    Derken ansızın savaş koptu Arap atlarına eğerleri vurup savaşa sürdüler. Onlar,
    düşmandan oklar yediler. Her yanlarına temrenler sapladı. Savaştan geri dönüp hepsi
    de perişan bir halde ahıra düştüler. Ayakları sağlam iplerle mükemmel bağlandı.
    Nalbantlar sıra sıra dizildi. Hançerlerle bedenlerini yarıyor, yaralardan temrenleri
    çıkarıyorlardı.
    Eşek bunları görünce dedi ki: Yarabbi ben yoksullukla süregeldim şu afiyete razıyım.
    O gıdadan da bizarım, o çirkin yaradan da. Afiyet dileyen dünyayı terk eder.
    Tilki dedi ki: Allah emrine uyup helal rızk aramak farzdır. Bu alem sebepler alemidir.
    Sebepsiz hiçbir şey elde edilmez, şu halde mutlaka dilemek lazımdır. Allah “Allah’ın
    ihsanını dileyin” diye emretti. Kaplan gibi kaçmak caiz değildir. peygamber rızk için
    “Kapısı bağlıdır kapısında da kilit var” buyurmuştur. O kilidin anahtarı bizim
    hareketimiz, gelip gitmemiz ve kazancımızdır. Bu kapının anahtarsız açılmasına yol
    yok. İstemeden ekmek vermek Allahnın adeti değil.
    Eşek o senin dediğin Allah’a dayanmanın zayıflığından. Yoksa can veren ekmek de
    verir. Padişahlık ve zafer isteyen kişiye ekmek lokması az gelmez oğlum. Tuzak kurup
    av avlayanlarla yırtıcı canavarların hepsi rızk yemede. Bunlar ne kazanç peşinde
    dolaşırlar, ne de rızk kazanmaya çalışırlar. Rızk verici Allah, herkese kısmetini
    vermededir. Herkesin kısmetini, önüne koymadadır.
    Kim sabrederse rızkı gelir yetişir. Çalışıp çabalama zahmetine düşmen senin
    sabırsızlığındandır. Dedi.
    Tilki dedi ki: Allah’a dayanma, nadir bulunur. Bu dayanmada mahir olanlar, pek az
    kimselerdir. Nadir şeyin etrafında dönüp dolaşmak, bilgisizlikten ileri gelir. Herkes
    nereden padişahlığa yol bulacak Peygamber kanaate hazine demiştir. Gizli hazineyi
    herkes elde edebilir mi haddini bil de yukarılarda uçma. Uçma da kötülük çukuruna
    düşme!
    Eşek bunu ters söylüyorsun dedi, bil ki kötülük, insana tamahtan gelir. Kanaatten hiç
    kimse ölmedi, hırsla da hiç kimse padişah olmadı. Allah, ekmeği domuzlarla
    köpeklerden bile esirgemiyor. Şu bulut ve yağmur, insanların kazancı değil ya. Sen
    nasıl rızka düşkün bir aşıksan rızk da rızk yiyene öyle düşkün bir aşıktır.
    Bir zahit, Mustafa’dan “Herkesin rızkı Allahdan gelir. Dilesen de dilemesen de rızkın,
    senin aşkınla koşa koşa gelir, sana ulaşır” sözünü duymuş. Denemek için sahralara
    düştü, bir dağın dibine vardı, yatıp uyudu. Bakalım diyordu rızkım gelecek mi Şunu
    bir göreyim de bu husustaki inancım kuvvetlensin.
    Bir kervan yolunu kaybetti. Süre süre o adamın bulunduğu yere kadar geldi. Kervan
    halkı onu uyumuş görünce, birisi bu adam neden böyle çölde yoldan ve şehirden uzak
    bir yerde çıplak bir halde yatıyor Hiçbir kurttan, hiçbir düşmandan korkmuyor. Ölü
    mü acaba, yoksa diri mi Dedi.
    Kervan halkı gelip onu yakaladılar. O ulu er hiçbir şey söylemedi. Ne vücudunu
    oynattı, ne başını. Ne de gözünü açtı. Bunun üzerine bu zavallı zayıf, açlıktan ölüm
    haline gelmiş dediler. Ekmek ve bir kap içinde yemek getirdiler. Boğazına dökmek
    istediler.
    Zahit rızkın insana çaresiz yetişip geleceği hakkındaki sözü iyice anlamak için inadına
    dişlerini sıktı. Kervan halkı acıdılar. Bu zavallı, tamamı ile bitmiş, açlıktan ölüm haline
    gelmiş dediler. Koşup bıçak getirdiler, ağzına dayayıp dişlerini zorla açtılar. Ağzına
    çorba döktüler ekmek parçaları tıktılar.
    Adam dedi ki: Gönül susuyorsun ama sırrı biliyorsun da kendini naza çekiyorsun.
    Gönlü cevap verdi. Biliyorum ki canıma da rızk veren Allahdır, tenime de. Bunu da
    mahsustan yapıyorum. Bundan fazla sınama, deneme olur mu Rızk sabredenlere ne
    güzel yetişiyor bak.
    Tilki dedi ki: Bu hikayeleri bırak da az bile olsa elini kazanca at. Allah sana el
    vermiştir, bir iş yap. Kazan da bir dosta da yardımda bulun. Herkes bir kazanca
    yürümüş, başka dostlarına da, yardım ediyor.
    Bütün kazancı bir kişi elde edemez. Bir kişi hem dülger, hem saka, hem terazi olamaz
    ya. Alemin kararı böyledir. Herkes yoksulluğundan bir işe sarılmıştır. Ortada bedava
    yemek şart değildir. sünnet olan yol, iş işlemek ve bir şey kazanmaktır.
    Eşek dedi ki: Ben Allah’a dayanmadan daha iyi bir kâr bilmiyorum. İki alemde de en
    iyi kazanç budur. Ona şükretme kazancının eşini göremiyorum. Allah’a şükür rızkı
    artırır. Aralarında bahis uzadı. Nihayet sualden de kaldılar, cevaptan da.
    Tilki, bundan sonra ona “Nefislerinizi, ellerinizle tehlikeye atmayın” emrini söyledi.
    Kuru ve kayalık bir sahrada sabretmek ahmaklıktır. Allahnın alemi geniş. Buradan
    çayırlığa göç. Oradan ırmak kenarında yeşil otlat otla. Cennet gibi yemyeşil bir
    çayırlık. Orada yeşillikler bitmiş, ta bele kadar büyümüş. Ne mutlu o hayvana ki oraya
    varır. Deve bile o yeşillikte kaybolur.
    Orada her yanda bir kaynak akmada. Orada hayvanlar amana kavuşmuş, hepsi
    rahattaydı. eşek eşekliğinden “A melun sen oradasın da neden böyle zayıfsın Nerede
    neşen, semizliğin, nerede nurun, ferin Neden bu sıkıntılara düşmüş bedenin böyle
    zayıf Bu aç gözlülük, bu görmezlik, senin yoksuzluğundandır, beylerbeyi olduğundan
    değil. Madem kaynaktan geldin neden kurusun Madem misk ceylanısın nerede sende
    misk kokusu Söylediğin anlattığın şeylerden neden sende bir nişane yok ey yüce
    kişi Diyemedi.
    Birisi deveye “Ey izi kutlu, nereden geliyorsun Dedi. Deve dedi ki: Senin civarında
    bulunan sıcacık hamamdan. Adam evet dedi, zaten dizinden belli.
    İnatçı Firavun, Musa’nın ejderhasını görünce mühlet istedi, yumuşaklık gösterdi.
    Akıllılar dediler ki: Bu daha fazla sertleşmeliydi hani ya Allah idi. Mucize ister ejderha
    olsun, ister yılan. Onun Allahlık kibri, Allahlık hışmı ne oldu Oturunca “Ben yüce
    Allah’ım “diyordu. Bir kurtcağız için bu yaltaklanma neden
    Senin nefsin mezeyle, hurma şarabı ile sarhoşsa bil ki gayb salkımını görmemiştir.
    Çünkü o nuru görenlerde alâmetler vardır. Onlar bu gurur yüzünden uzaklaşırlar. Acı
    suyun etrafında dönüp dolaşan kuş tatlı suyu görmemiştir. Onun imanı da taklitten
    ibarettir. Canı, iman yüzünü görmemiştir. Mukallide yoldan da büyük bir tehlike
    vardır, yol kesen taşlanmış bir Şeytandan da.
    Fakat hak nurunu görünce emin olur. Ondaki şüphe ıstırapları yatışır. Denizin köpüğü,
    aslı olan toprağa gelmedikçe çalkalanıp durur. O köpük toprağa aittir, deniz de
    gariptir. Gariplikte de ıstırap çekmesinden başka bir çaresi yoktur.
    Bir adamın gözü açıldı da o nakşı okudu mu artık şeytan bir daha ona el atamaz. Eşek
    tilkiye sırlar söyledi ama serserice söyledi mukallitçe söyledi. Suyu övdü, fakat
    iştiyakı yoktu. Yüzünü elbisesini yırttı, fakat aşık değildi.
    Münafıkın özrü kabul edilmez. Çünkü o özür, dudağındadır, kalbinde değil. Elma
    kokusuna sahiptir ama elmaya değil. O koku onda ancak zarar vermek için vardır.
    Bütün kadınlar, savaşta saf yarmazlar, feryat ve figan ederler. Onu saf içinde aslan
    gibi görürsün, eline kılıcını almıştır ama eli titrer durur. Vay aklı dişi, kötü ve çirkin
    nefsi erkek ve atılmaya hazır olana. Nihayet onun aklı alt olur. Ziyandan başka bir
    yere göçemez. Ne mutlu aklı erkek olana, çirkin nefsi dişi ve aciz bulunana!
    Cüz-i aklı, erkek ve üst olursa dişi nefsini aklı alt eder. Görünüşte dişinin saldırması
    da kuvvetlidir ama onun ziyanı, o eşek gibi eşekliğindendir. Kadında hayvan sıfatı
    üstündür. Çünkü kadının renge kokuya meyli vardır.
    O eşekte çayırlığın rengini kokusunu duyunca elindeki bütün deliller kaçıp gitti.
    Yağmura muhtaç bir susuz haline geldi, bulut yoktu. Öküz açlığına uğradı, sabrı
    yoktu. Babam, sabır demir kalkandır. Allah, kalkana “Zafer geldi çattı” yazısını
    yazmıştır.
    Mukallit söz arasında yüzlerce delil getirir. Fakat onları kıyas bakımından söyler, açık
    bir tarzda değil. Misklere bulanmıştır ama misk değildir. kendisinde misk kokusu
    vardır ama pis bir şeydir ancak.
    Ey mürit, pislik misk haline gelinceye kadar yıllarca o bahçede otlamak gerek. Evet,
    arpa yememeli eşekler gibi. Ceylancasına Huten ülkesinde erguvan otlamak gerek.
    Karanfillerden, yaseminden, gülden başka bir şey otlama. O ceylanlarla Huten
    sahrasına yürü. Mideni o reyhanlara, güllere alıştır da peygamberlerin hikmet ve
    gıdasını bul. Mideni şu ottan arpadan vazgeçir; reyhan ve gül yemeye başla.
    Ten midesi insanı samanlığa çeker. Gönül midesi reyhanlığa. Ot ve arpa yiyen kurban
    olur. Allah nuru ile gıdalanan Kur’an olur. Senin yarın pisliktir,yarın misk. Kendine gel
    de pisliği değil, Çin miskini arttır.
    O mukallitte yüzlerce delil, yüzlerce söz vardır. Ama dile getirince görürsün ki onlarda
    can yok. Söyleyende can ve fer olmazsa sözünde yaprak ve meyve nereden olacak
    Öyle söz, tesir eder mi hiç
    Küstahçasına insanları yola sokar ama kendisi saman çöpünden fazla titrer. Sözü pek
    parlaktır, fakat sözünde de bir titreyiş gizlidir.
    Nura ulaşmış şeyh, insana yol bildirir, sözünü nurla yoldaş eder. Çalış çabala da
    sarhoş ol, nura ulaş, sözünden Allah nuru aksın. Pekmez içinde ne kaynatılırsa
    pekmez lezzetini alır. Havuç, elma, ayva ve ceviz, pekmez de kaynatılsa hepsinden de
    pekmez lezzeti alırsın. Bilgi de nura karışırsa inatçı ve kötü kişiler bile bilginden nur
    bulurlar. Ne söylersen o da nur olur. Çünkü gökten sudan başka bir şey yağmaz. Gök
    ol, bulut ol, yağmur yağdır. Oluk da yağmur yağdırır ama faydası yok.
    Oluktaki su iğretidir, halbuki bulutta ve deniz de yaratılıştan vardır. Düşünce oluğa
    benzer. Vahiy ve keşif, bulut ve denizdir. Yağmur suyu, bahçeyi yüz türlü renklerle
    bezer. Halbuki oluk, komşuları birbirine düşürür, kavga çıkarır.
    Eşek, tilkiyle iki üç kere bahiste bulundu. Fakat mukallitti, tilkinin hilesine kapıldı.
    Görgü ve anlayışı olmadığından tilkinin hilesi onu kandırdı. Yemek hırsı onu öyle bir
    alçalttı ki beş yüz delili olmakla beraber tilkiye zebun oldu.
    Bir oğlancı evine bir oğlan götürdü. Onu baş aşağı edip düzmeye koyuldu. Bu sırada o
    melun çocuğun belinde bir hançer gördü. Dedi ki: Belindeki ne Oğlan, kötü düşünceli
    biri hakkımda kötü düşünceye kapılırsa bununla karnını deşeceğim diye cevap verdi.
    Oğlancı, Allah’a hamdolsun dedi, iiyi ki ben sana bir hile yapıp kötü bir düşünceye
    kapılmadım.
    Sen de adamlık olmadıktan sonra hançerlerin ne faydası var Yürek olmadıktan sonra
    bunda ne fayda var ki Tutalım ki Ali’den Zülfikar’ı miras aldın, Allah aslanındaki kol,
    sende de varsa göster. Mesih’ten bir nefes bellediğini farz edelim, İsa’nın dudağı, dişi
    nerede ki a çirkin adam
    Kazanmak bir şeyler elde etmek için diyelim ki bir gemi yaptın, Nuh gibi bir gemi
    kaptanı hani. Tutalım ki İbrahim gibi put kırıyorsun, beden putunu onun gibi ateş
    içine atış nerede Delilin varsa meydana çıkar da tahta kılıcı bile o delillerle Zülfikar
    haline getir.
    Bir delil seni amelden alıyorsa o Allahnın gazabıdır. Yolda korkanları kuvvetli bir hale
    getirdin ama sen hepsinden fazla korkmada, hepsinden ziyade tirtir titremedesin.
    Herkese Allah’a dayanma dersi veriyorsun ama hırsından havadaki sivrisineğin
    damarını sormadasın.
    A oğlan, askerin önünde gidiyorsun ama bıyığının yalancılığına aletin tanıklık
    vermede. Gönül, namertlikle dolu olduktan sonra sakalınla, bıyığına, ancak gülünür.
    Yağmur gibi gözyaşları dökerek tövbe et de bıyık ve sakalını, alay mevzuu olmadan
    kurtar.
    Erlik ilacını kullan da hamel burcundaki kızgın güneşe dön. Mideyi bırak, gönül
    tarafına salın. Salın da Allahdan sana perdesiz bir selam gelsin. Kendine çeki düzen
    verecek bir iki adım at da aşk, kulağını tutup seni çeksin.
    Tilki hilede ayak diredi. Eşeğin sakalını tutup çekti. Nerede o tekkenin ilahicisi ki
    hararetle defe vurup “Eşek gitti eşek gitti” desin. Bir tavşan bile aslanı kuyuya
    sürüklerse bir tilki, eşeği çayırlığa nasıl sürüklemez Kulağını tıka da o ihsan ve lütuf
    sahibi velinin afsunundan başka bir afsun okuma. Onun afsunu helvadan da tatlıdır.
    Hatta öyle bir erdir ki ayağının bastığı toprak, yüzlerce helvaya değer. Şarapla dolu
    koca küpler, onun dudaklarındaki şaraptan mayalanmıştır. Ondan uzakta kalan can,
    lal dudaklardaki şarabı görmediği için şaraba aşıktır. Kör kuş, tatlı suyu görmemiş,
    kara ve acı suyun etrafında dönüp dolaşmasın.
    Can Musası, gönlü Sina haline getirir, kör dudu kuşlarının gözlerini açar. Can şirininin
    Hüsrev’i nöbet tutmuştur. Şehirde şeker ucuzlamıştır. Gayb Yusufları ordularını
    çekmede, şeker denklerini getirmede. Mısır’dan gelen develerin yüzü bizim tarafa
    yönelmiş, ey dudu kuşları, şenlik seslerini duyun. Şehrimiz yarın şekerle dolacak.
    Şeker zaten ucuz ama daha da ucuzlayacak.
    Ey tatlı sevenler, şekerlere bulanın, sofrası olanların körlüklerine rağmen dudu gibi
    şekerlere bakın. Şeker kamışını dövün iş ancak bundan ibaret. Canlar feda edin, işte
    sevgili. Şimdi şehrimizde bir tek ekşi suratlı bile kalmadı. Çünkü Şirin Hüsrev’leri
    tahta çıkardı.
    Ya hey! Şarap üstüne şarap, meze üstüne meze. Artık minareye çık da sala ver. Taş ve
    mermer, lal ve altın haline geliyor. Güneş gökyüzünde elceğizlerini çırpmada. Zerreler
    aşılar gibi birbirleriyle oynaşmada.
    Kaynaklar yeşilliklerden, çayırlık, çimenliklerden mahmurlaştı. Gül, dallar üstüne
    çicekler açıyor. Devlet gözü tam bir büyü yapmada; ruh Mansur oldu Enel Hak diye
    bağırmada.
    Tilki bir eşeği baştan çıkarırsa bırak çıkarsın. Sen eşek olma da gam yeme.
    Birisi kaçıp bir eve sığındı. Korkudan benzi uçmuş, sapsarı kesilmiş dudakları
    gövermişti. Ev sahibi peki dedi, A amcasını canı, eşekleri titremede. Ne oldu neden
    kaçtın Neden böyle benzin attı Adam dedi ki: Zalim padişahı eğlendirmek için bugün
    sokakta ne kadar eşek varsa yakalıyorlar. Ev sahibi, peki dedi. A amcasının canı,
    eşekleri yakalıyorlar. Sen eşek değilsin ya, bundan ne tasan var senin
    Adam dedi ki: Bu işe öyle bir girişmişler, öyle kızışmışlar ki beni bile eşek diye
    yakalarlarsa şaşılmaz. Eşek yakalamaya el atmışlar hiçbir şey fark etmiyor artık. Bir
    şeyi fark etmeyen kişiler başımıza geçerlerse eşeğin sahibini de eşek diye götürürler
    mi, götürürler.
    Fakat bizim şehrimizin padişahı abes iş yapmaz. Onun temyiz hassası vardır. O her
    şeyi duyar, her şeyi görür. Adam ol da eşek tutanlardan korkma. Ey zamanenin İsa’sı,
    eşek değilsen ürkme.
    Dördüncü kat gök, senin nurunla dolu. Haşa senin durağın ahır değil. Sen, bir iş için
    ahırdasın ama gökyüzünden de yücesin sen, yıldızlardan da. İmrahor başkadır eşek
    başka. Her ahıra giden eşek değildir. Neden böyle eşeğin kuyruğuna yapıştık, ardına
    düştük Gül bahçesinden güllerden bahset. Narı, turuncu elma dalını söyle. Şarabı ve
    sayısız güzelleri anlat. Yahut dalgası inci olan, inci söyleyen, gören denizi, yahut gül
    devşiren, yumurtaları altından, gümüşten olan kuşları söyle.
    Yahut ceylanları besleyen, hem sırt üstü, hem yüzükoyun uçan doğan kuşlarından
    bahset. Alemde gizli merdiven vardır, basamak basamak ta göğe kadar. Her bulutun
    başka bir merdiveni vardır, her gidişin başka bir göğü. Her biri öbürünün halinden
    bihaberdir. Geniş bir ülkedir, ne başı var, ne sonu.
    Bu, o neden böyle hoş diye şaşmaktadır; o, bu neden böyle şaşıyor diye hayrette.
    Yeryüzü sahası geniştir. Orada her ağaç, yerden baş vermiş, boy atmıştır. Ağaçlardaki
    yapraklarla dallar, ne de güzel ülke ne de geniş saha diye şükrederler.
    Bülbüller, yediğin şeyden bize de ver diye kıvrım kıvrım çiçeklerin çevrelerinde
    uçuşur, ötüşürler. Bu sözün sonu yoktur. Sen yine o tilkinin aslanın, o illetin ve açlığın
    hikayesine dön!
    Tilki eşeği alıp çayırlığa götürdü. Aslan, ona saldırıp paramparça edecekti. Eşek
    aslandan uzaktı. Eşeği görünce hırsından yaklaşmasına sabredemedi. Birden korkunç
    bir surette kükredi. Fakat kımıldayacak kuvveti yoktu zaten.
    Eşek, uzaktan bunu görünce dönüp nalları kaldırdı, ta dağın eteğine kadar kaçtı. Tilki
    dedi ki: A padişahım kavga zamanında neden sabretmedin O sapık, sana yaklaşsaydı
    hafif bir saldırışta ona üstün gelirdin. Acele, Şeytanın hilesidir; sabır ve tedbir
    Allahnın lütfu. O uzaktaydı hamleni görüp kaçtı. Zayıflığını anladı, yüzünün suyunu
    döktü. Aslan kuvvetim yerinde sandın dedi, bu derece halsiz olduğumu
    zannetmiyordum. Fakat açlık ve ihtiyacım hadden aştı. Açlıktan sabrım da kayboldu
    aklım da. Elinden gelirse bir kere daha onu baştan çıkar, buraya getir. Düzenlerle onu
    buraya getirmeye çalış. Sana pek minnettar olurum.
    Tilki evet dedi, Allah yardım eder de körlükle gözünü bağlar, çektiği korkuyu unutursa
    ne ala. Bu da, onun eşekliğinden uzak değildir. fakat onu yine kandırırda buraya
    getirirsem yine acele edip emeğimi yele verme.
    Aslan dedi ki: Evet sınadım anladım ki pek halsizim bedenimde fer kalmamış. Eşek
    tamamı ile bana yaklaşmadıkça yerimden bile kımıldamam. Kendimi öyle uyur
    gösteririm.
    Tilki yola düştü. “Aman padişahım sen bir himmet et de aklını bir gaflet bürüsün. Eşek
    her kötü kişiye kanmamak için Allah’a tövbeler etmiştir. Onun tövbelerini hilelerimle
    bozayım. Biz aklın ve aydın ahdın düşmanıyız. Eşek başı çocuklarımızın topudur, eşek
    fikri elimizin oyuncağı" diyordu.
    Zühal yıldızının devrinden meydana gelen aklın, aklı külle karşı ne değeri vardır O
    akıl, Utarit’le Zuhal’den feyiz alır, bilgi sahibi olur. Bizse sıfatı lütuf ve ihsan olan Allah
    kereminden feyiz alır, bilgi sahibi oluruz.
    Turamızın kıvrımı, “Allah insana bilgi öğretti” ayetidir. Maksatlarımız, Allah indindeki
    bilgidir. O aydın güneş bizi terbiye etmiştir. O yüzden “Rabbim yücelerin yücesidir”
    der dururuz.
    Tilki, eşek hilemizi sınadıysa da bununla beraber bu hileye yüzlerce sınamayı unutur
    gider. Belki o gevşek huylu tövbesini bozar da bunun seyyiesine uğrar demekteydi.
    Ahdı, tövbeyi bozmak, sonunda insanı lanete uğratır. Cumartesi günlerinde iş
    işlemeye mecbur olan Yahudiler, tövbelerini bozdular da çarpılıp helak oldular. Allah o
    kavmi maymun şekline soktu. Çünkü inada girişip Allah ahdini bozdular.
    Bu ümmette beden çırpınması yoktur. Fakat ey akıllı fikirli adam, gönül çarpılması
    vardır. Bir adamın gönlü maymun gönlüne döndü mü bedeni de maymunun gönlünden
    aşağı olur. O eşeğin gönlü de hakikatten haberdar olsaydı, bir hünere nail olmuş
    bulunsaydı sureti yüzünden hor olur muydu hiç
    Ashabı kehf’in köpeğinin huyu iyiydi, fakat sureti, köpek suretindeydi. Fakat bu
    suretti, ona bir noksan verdi mi Yahudiler, halk zahiri azabı görsün diye zahiren
    çarpıldılar. Fakat iç aleminden bunlardan başka yüz binlercesi, tövbesini bozma
    yüzünden domuz ve eşek oldu.
    Tilki çabucak eşeğin yanına geldi. Eşek, senin gibi dosttan çekinmek gerek.
    A adam olmayan dedi, ben sana ne yaptım da beni ejderhanın yanına götürdün Bana
    kinlenmene sebep neydi Yaradılışındaki kötülükten başka ne sebep vardı buna a
    inatçı Ona hiçbir eziyet vermediği, dokunmadığı halde gencin ayağını sokan akrep
    gibi hani. Yahut ta bizden kendisine bir kötülük gelmediği halde can düşmanımız olan
    Şeytan gibi. Şeytan tabiatı bakımından insana düşmandır. İnsanın helak oluşuna
    sevinir. Her an adamın peşine düşer, bir türlü bırakmaz. Huyunu, çirkin tabiatını
    bırakır mı hiç
    Çünkü onun içindeki kötülük, sebep yokken onu zulme, düşmanlığa çeker. Her an,
    seni bir kuyuya atmak için bir otağa çağırır. Baş aşağı havuza yuvarlamak için filan
    yerde bir havuz var, dereler akıyor der durur. Vahye nail olan, gözü açık bulunan
    Adem’i bile o melun, kötülüğe, şerre düşürdü.
    Adem’in geçmişte bir suçu yoktu, ona bir zarar vermemişti, bir haksızlıkta
    bulunmamıştı.
    Tilki dedi ki: O bir büyü, bir tılsımdı, senin gözüne aslan göründü. Yoksa ben beden
    bakımından senden zayıfım, öyle olduğu halde gece gündüz orada otlamaktayım. O
    çeşit bir tılsım yapmasalar da her obur, doğru oraya koşardı.
    Fillerle, ejderhalarla dolu aç bir dünya durup dururken hiç tılsım olmadıkça yazı, öyle
    yemyeşil durur mu Ben, öyle korkunç bir şey görürsen sakın korkma diyecektim
    ama, gönlüm haline yandı, o derde daldım da aklımdan çıktı. Seni köpek gibi açıkmış,
    perişan bir halde görünce koşa koşa gelsin diye seğirttim. Yoksa sana tılsım
    anlatacak, sana bir hayal görünür ama aslı yoktur diyecektim.
    Eşek dedi ki: Hadi ey düşman, çekil önümden, çekil de çirkin suratını görmeyeyim.
    Seni kötü talihli bir hale getiren Allah, çirkin suratını da kerih ve pek berbat bir hale
    soktu. Bana hangi suratla geliyorsun Gergedanın yüzü bile bu kadar kalın derili
    değildir. Seni çayıra götüreyim diye apaçık canıma kastettin.
    Azrail’i gözlerimle gördüm. Sonra da yine bana düzen kurmaya, beni kandırmaya
    savaşıyorsun ha! Ben ister eşek olayım, ister eşeklerin kusuru. Nihayet benim de
    canım var. Bunu nasıl feda edebilirim O gördüğüm amansız korkuyu çocuk görseydi
    derhal kocalırdı. O korkudan, o heybetten kendimi cansız, gönülsüz bir halde dağdan
    baş aşağı attım. O perdesiz azabı görür görmez ayağım, kakıldı kaldı. Allah’a
    ahdettim. Yarabbi dedim, ayağımdaki şu bağı çöz.
    Bundan böyle kimsenin vesvesesine kanmayayım ey lütuflar sahibi Allah, ey
    yardımcım, ahtım olsun, nezrim olsun. Allah, o anda ayağımın bağını çözdü. O dua ve
    sızlanma, o niyaz yüzünden ayağım çözüldü. Yoksa o erkek aslan bana yetişseydi
    halim ne olurdu Aslanın pençesi altında eşek ne hale gelir Yine o aç aslan hileyle
    seni bana yolladı değil mi a kötü arkadaş
    Herkesin, kendisine muhtaç olduğu ihtiyacı bulunmayan pak Allahnın zatına and olsun
    ki kötü yılan bile kötü arkadaştan yeğdir. Çünkü kötü yılan, insanın yalnız canını alır.
    Kötü arkadaşsa insanı cehenneme sürer, orasını adama durak eder. İnsanın, düşüp
    kalktığı adamla konuşa görüşe huyu ile huylanır. Gönül arkadaşının huyunu kapar. O
    sana gölge saldı mı mayasız olduğu için senin mayanı çalar.
    Aklın sarhoş bir ejderha bile olsa kötü arkadaş, bil ki zümrüttür. Aklının gözünü
    çıkarır, kör eder. Onun kınaması, seni taunun eline teslim eder.
    Tilki dedi ki: Bizim safımızda tortu yoktur. Fakat vehme gelen hayallerde,
    küçümsenecek şeyler değildir. ey saf ve bön adam, bütün bunlar senin vehmindir.
    Yoksa sana karşı hiçbir gıllügışim yok. Kötü hayaline kapılıp bana bakma. Dostlara
    karşı neden kötü zanda bulunuyorsun
    Saf kardeşler hakkında iki zanda bulun. Zahiren onlardan cefa bile görsen haklarında
    kötü düşünceye kapılma. Bu kötü hayal, bu kötü zan, meydana çıktı mı yüz binlerce
    dostu birbirinden ayırır. Seni esirgeyen biri, sana cevreder, seni sınarsa hakkında
    kötü zanna düşmemek gerektir. Akıl karı budur.
    Hele ben hiç kötü değilim. Adim kötüye çıkmış ama aldırma. O gördüğüm aslan değildi
    tılsımdı. O uğradığın şey kötü bile olduysa yine dostlar, o hatayı af ederler. Vehim ve
    tamahla korku alemi, yolcuya pek büyük bir settir. Bu nakışlar bu hayal suretleri, dağ
    giiiiibi Halil’e bile zarar verdi. Cömert İbrahim bile vehim alemine düşünce “Bu benim
    rabbimdir” dedi. Tevil incisini delen o zat, yıldızı görünce böyle dedi işte.
    Gözleri bağlayan vehim ve hayal alemi, öyle bir dağı bile yerinden oynattı. O bile “Bu
    benim rabbimdir” dedi. Artık, eşeği ne hale kor, bir düşün! Dağ gibi akıllar bile vehim
    deniziyle hayal girdabına gark olur. Bu kötülük tufanı, dağları bile aşarken Nuh
    gemisine binenlerden başka kim aman bulur
    Yakin yolunun bekçisi olan bu hayal yüzünden din ehli, tam yetmiş iki fırka oldu.
    Yalnız yakin eri, vehim ve hayalden kurtulur. Kaşını kılını yeni ay sanmaz. Fakat bir
    kimseye Ömer’in nuru dayanç olmadıkça onun eğri kaşı yolunu vurur. Yüz binlerce
    koskocaman gemi, vehim denizinde paramparça olmuştur. Bunların en aşağısı akıllı
    ve filozof Firavun’dur. Onun aya da vehim burcundan tutulup gitti. Hiç kimse orospu
    kadın kimdir bilmez. Bilen, o kadını iyice tanıyan da hakkında şüpheye düşmez.
    Vehmin seni şaşkın bir hale getirdiyse neden öbür vehmin etrafında dönüp dolaşırsın
    Ben kendi benliğimden aciz kaldım. Sen neden benlikle dolu bir halde önümde
    duruyorsun Canla başla benlikten, varlıktan kurtulmayı istiyorum ki onun güzelim
    savlicanına top olayım. Kim benliğinden kurtulursa bütün benlikler onun olur.
    Kendisine dost olmadığı için herkese dost kesilir. Nakışsız bir ayna haline gelir, değer
    kazanır. Çünkü bütün nakışları aksettirir.
    Eşek bir hayli çalıştı tilkiden korundu. Fakat köpek gibi acıkmıştı, açlık kendisine eş
    olmuştu. Hırsı üstün geldi, sabrı zayıfladı. Ekmek sevdası nice boğazları yırtmıştır.
    Kendisine hakikatler keşfedilen peygamber, onun için “Az kaldı ki yoksulluk, küfür
    olayazdı.” Dedi. O, eşek açlığa tutsak olmuştu. Hileyse bile dedi tut ki öldüm. Bari bu
    açlık azabından kurtulurum ya. Yaşayış buysa ölüm bence daha iyi.
    Önce tövbe etmiş and içmişti ama nihayet eşekliğinden tövbesini de bozdu, andını da.
    Hırs, insanı kör ahmak eder, bilgisiz bir hale sokar, ölümü kolaylaştırır. Halbuki ölüm
    eşeklere kolay değildir. çünkü ebedi canları yoktur ki. Ebedi canı olmadığı için de
    kötülükte bulunan birisidir. Ecele cüreti ahmaklıktandır.
    Çalış da ebedi cana ulaş, ölüm gününde de elinde bir azık bulunsun. Kötü kişinin rızk
    veren Allah’a güveni yoktur. Gayptan ona rızkının cömertçe saçıldığına inanmaz.
    Gerçi zaman zaman ona bir açlık verdi, verdi ama Allah ihsanı, şimdiye kadar onu
    rızksız bırakmadı. Eğer açlık olmasaydı imtilaya tutulurdun, ondan sonra da sende
    daha yüzlerce illet baş gösterirdi. Açlık illeti, hem latif oluş, hem hafif bir hale geliş,
    hem de Allah’a yalvarıp ibadette bulunuş bakımından o illetlerden elbette daha iyidir.
    Açlık zahmeti, illetlerden daha iyidir; hele açlıkta yüzlerce fayda ve hüner de varken.
    Kendine gel açlık ilaçların padişahıdır. Açlığı canla başla kabul et, onu böyle hor
    görme. Bütün hastalıklar, açlıkla iyileşir. Bütün ilaçlar aç olmadıkça sana tesir etmez.
    Birisi küflü ekmek yiyordu. Bir adam neden bu kadar haris ve aç gözlü oldun Diye
    sordu.
    Dedi ki: Sabrın sonucunda açlık, iki misli arttı mı arpa ekmeği bile bana helva gelir.
    Sabrettim, sabırlı oldum mu daima helva yemiş olurum. Zaten açlık herkese zebun
    olmaz ki. Bu açlık, hadden aşırı bir otlaktır. Açlığı, onunla güçlü kuvvetli aslan
    kesilsinler diye ancak Allah haslarına vermişlerdir. Açlığı, öyle her adi yoksula neden
    verecekler Ot az değil ya önüne koyuverirler. Ye derler, sen ancak buna layıksın.
    Suda yüzen kuş değilsin sen, ekmek yiyen bir kuşsun.
    Bir şeyh, müridiyle dara düşmüştü. Şehirde ekmek vardı, bulundukları yerde kıttı.
    Müridin gönlünde açlık ve kıtlık korkusu, gafletinden her an artmaktaydı. Şeyh
    biliyordu müridin içinden geçeni anlamıştı. Ona dedi ki: Ne vakte dek bu elem bu
    ıstırap içinde kalacaksın Ekmek derdinden yanıp yakılıyorsun. Adeta Allah’a
    dayanma gözünü kapamışsın. Sen o yüce nazeninlerden değilsin ki sana ceviz ve kuru
    üzüm vermesinler.
    Açlık Allah hastalarının gıdasıdır. Senin gibi ahmak yoksul, nereden ona zebun
    olacak Aldırış etme sen onlardan değilsin ki bu mutfakta ekmeksiz bekleyesin. Şu
    aşağılık ve karnına düşkün kişilere daima kase üstüne kase sunarlar, ekmek üstüne
    ekmek. Bu çeşit adam öldü mü ekmek, önünden giderek ey yoksullukla, ümitsizlikle
    kendini öldüren der.
    İşte sen öldün, ekmek kaldı. Hadi kalk da al ekmeğini bakalım ey kendini elemlerle
    öldüren. Kendine gel de elin ayağın titremesin. Rızkın, senin ona aşık olmandan
    ziyade sana aşıktır. Aşıktır, senin sabırsızlığını bilir de emekliye emekliye sana gelir a
    herzevekil. Sabrın olsaydı rızkın gelir aşıklar gibi kendini sana teslim ederdi. Açlık
    korkusundan bir titreyiş nedir Allah’a dayanmayla tok yaşanabilir pekala.
    Dünyada yemyeşil bir ada vardır, orada yalnız başına obur bir öküz yaşar. Akşama
    kadar bütün yazıyı yalar, otlar, doyar, semirip şişer. Gece oldu mu yarın ne yiyeceğim
    diye düşünceye dalar, bu düşünce onu dertlendirir, ince bir kıla döner.
    Sabah olunca yazı yine yeşermiştir. Yeşillik, çayır, çimen, ta bele kadar büyümüştür.
    Öküz, öküz açlığına tutulmuştur, akşama kadar bütün yazıyı baştanbaşa otlar, bitirir.
    Yine büyür, semirir, şişer. Bedeni yağlanır, güçlü kuvvetli bir hale gelir. Derken akşam
    oldu mu açlık korkusuna düşer, bu korkuyla titremeye başlar, yine korkusundan
    zayıflar. Yarın yayım zamanı ne yiyeceğim, ne edeceğim Diye düşünür durur.
    Yıllardır, o öküz bu haldedir işte. Bunca yıldır bu yeşilliği otlar, bu çimenlikte
    yayılırım, hiçbir gün rızkım azalmadı. Bu korku nedir, bu gönlümü yakıp yandıran gam
    nedir diye düşünmez bile. Akşam oldu, gece bastı mı o semiz öküz, eyvahlar olsun,
    rızkım bitti diye yine zayıflar.
    İşte nefis, o öküzdür, yazı da dünya. Nefis ekmek korkusuyla daima zayıflar durur.
    Gelecek zamanlarda ne yiyeceğim, yarının rızkını nasıl ve nerede elde edeceğim
    kaydına düşer. Yıllardır yedin, yiyeceğin eksilmedi. Artık biraz da gelecek düşüncesini
    bırak da geçmişe bak. Yediğin rızkları hatırına getir, geleceğe bakma da az sızlan.
    Tilkicik eşeği ta aslanın yanına kadar götürdü. Aslan, eşeği paramparça etti. O
    canavarlar padişahı, bu savaşta yoruldu, susadı. Su içmek üzere kaynağa gitti.
    Tilkiceğiz eşeğin ciğeriyle yüreğini fırsat bulup yedi. Aslan, su içip dönünce aradı,
    eşeğin ne ciğeri vardı, ne yüreği.
    Tilkiye ciğeri nerede, yüreği ne oldu Dedi. Canavar, hayvanın bu iki uzvunu pek
    sever.
    Tilki dedi ki: Onda yahut ciğer olsaydı hiçbir kere buraya gelir miydi O kıyamet
    görmüş, o dağdan düşmeyi seyretmiş, o korkuyu tatmış, güç ile kaçmıştı. Ciğeri yahut
    yüreği olsaydı tekrar senin yanına gelir miydi Bir gönülde gönül nuru olmadı mı o
    gönül, gönül değildir. bir beden de ruh yoksa o beden, topraktan ibarettir.
    Bir kandilde can nuru yoksa sidikten, pislikten ibarettir. O sırçaya kandil deme artık.
    O sırça, o kap, halkın yapısıdır ama kandilin nuru, ululuk ıssı Allahnın ihsanıdır. Hasılı
    sayı ve çokluk kaplardadır, alevlerdeyse ancak birlik vardır. Bir yere altı tane kandil
    koysalar nurlarında sayı ve çokluk olmaz.
    O çıfıt, kapları gördü de müşrik oldu. Öbürü de nuru gördü de imana geldi, anlayış
    sahibi oldu. ruh, kaplara baktı mı, Şis’le Nuh’u iki görür. Derenin, suyu varsa deredir.
    Adam canı olan adamdır.
    Bunlar insan değillerdir, suretten ibarettirler. Bunlar ekmek ölüsüdürler, şehvet
    öldürmüştür bunları.
    BİLGİLER EMEN ZAHİT
    Gazne’de bilgiler emen bir zahit vardı. Adı Muhammet’di, Künyesi Serrezi. Her gece
    üzüm çotuğunun ucunu yer, onunla iftar ederdi. Yedi yıl bu haldeydi. Varlık
    padişahından birçok şaşılacak şeyler gördü. Fakat maksadı padişahın cemalini
    görmekti.
    O kendine doymuş er, bir dağ başına çıktı. Dedi ki: Ya bana kendini göster, yahut
    kendimi bu dağdan atacağım.
    Allah dedi ki: O ihsanın zamanı gelmedi. Kendini atarsan da ölmezsin, ben seni
    öldürmem. Şeyh, iştiyakından kendisini o yüce dağdan derin bir suya attı. O canına
    doymuş er ölmedi. Ölümden kurtulduğuna feryat etmeye başladı. Çünkü bu yaşayış
    ona ölüm gibi görünmedeydi. İş, onca tersineydi. O, gayb aleminden ölüm istiyor,
    hayatım ölümümdedir deyip duruyordu. Ölümü, hayat gibi kabul etmede, helakine
    gönül vermedeydi.
    Ali gibi kılıçla hançer, ona reyhan kesilmiş, nerkisle nesrin, canına düşman olmuştu.
    Açlıktan da ileri, gizlilikten de ileri duyulmamış bir ses geldi: Yürü ovayı bırak şehre
    git! Dedi ki: Ey kıldan kıla bütün gizliliklerimi bilen Allah, şehirde ne yapayım Söyle.
    Allah dedi ki: Nefsini alçaltman için Abbas-ı Debs gibi rüsvay ol, dilen. Bir müddet
    zenginlerden para topla, yoksullara dağıt. Bir müddet hizmetin budur. Şeyh, baş
    üstüne ey canımın sığındığı Allah dedi.
    Mahlukatın Allahsı ile o zahit arasında bir çok sual, cevap birçok macera oldu. Öyle ki
    yerle gök bunlarla nurlandı. Bütün bu sözler, dillere destan oldu. Fakat ben, bu sözü
    kısa kesiyorum, her aşağılık kişi, sırları duymasın diye.
    Şeyh Allah buyruğunu kabul edip Gaznenin şehrini yüzünün nuru ile aydınlattı. Bir
    bölük halk, ferahtan ona karşı vardılar. Fakat o acele bilinmez bir yoldan şehre girdi.
    Şehrin ileri gelenleri uluları hep birden kalkıp onun için köşkler hazırladılar.
    Şeyh ben dedi, kendimi göstermeye gelmedim, ancak horluğa ve dilenciliğe geldim.
    Dedikoduda bulunmaya niyetim bile yok. Elimde zembil kapı kapı gezeceğim. Buyruk
    kuluyum buyruk da Allahdan. Ben dilencilik edeceğim, dilencilik edeceğim, dilencilik.
    Dilenirken de duyulamamış sözler söyleyecek değilim. Dilencilerin aşağılık yolundan
    başka bir yol yordam tutmayacağım. Bu suretle tamamı ile alçaklığa dalayım da ileri
    gelenlerden de, halktan da kötü sözler duyayım.
    Allah buyruğu candır, ben ona tabiim. O, tamah hakkında “Tamah eden alçalır”
    buyurdu. Mademki din sultanı benden tamahkarlık istiyor, bundan böyle kanaatin
    başına toprak! O, alçalmamı istiyor, ben nasıl yüceliğe savaşırım O, dilenci olmamı
    diliyor, ben nasıl beylik edeyim Bundan böyle benden yalnız dilencilik ve alçaklık
    iste. Dağarcığımda yirmi tane Abbas var benim.
    Şeyh, eline zembili almış sokak,sokak kapı, kapı dolaşıyor. Ağam Allah için bir şey ver,
    Hak bu hususta sana tevfik verdi mi ki Diyordu. Sırları arştan yüceydi, kürsüden de.
    Öyle olduğu halde işi gücü “Allah için, Allah için” demekti.
    Peygamberlerin hepsi, bu çeşit hareket ederler. Halk müflistir, öyle olduğu halde
    onlar, halktan bir şey isterler.
    “Allah’a ödünç verin, Allah’a ödünç verin” derler. İşi tersine yürütürler de “Allah’a
    yardım ederseniz Allah da size yardım eder” derler.
    Bu şeyh de kapı kapı dolaşıp yalvarmadaydı. Halbuki şeyh için gökyüzünde yüzlerce
    kapı açıktı. O dilenciliği boğazı için değil Allah için yapıyordu. Bu işe iyice sarılmıştı.
    Hatta boğazı için bile dilense ne çıkar O boğaz Allah nuru ile dopdoluydu.
    Onun ekmek, bal ve süt yemesi, yüz yoksulun çilesinden, üç günde bir iftar ederek
    oruç tutmasından daha hayırlıdır. O, nur yer, ekmek yiyor deme. Görünüşte otlar,
    fakat hakikatte lale eker.
    Kandilin yağını yiyen alev gibi o da etrafındakileri aydınlatır, onların nurunu arttırır.
    Allah ekmek yiyene “İsraf etmeyin” dedi, nur yiyene “Artık kafi” demedi. O boğaz,
    iptila boğazıdır, buysa israftan da emin, ileri gidişten de.
    Şeyhin bu hale düşmesi hırsından tamahından değildi, buyruğa uymasındandı. Öyle
    can hırsa tamaha uymaz ki. Kimya, bakıra gel kendini tamamı ile bana ver derse bu
    sözü tamahından söylemez. Allah yedinci göğe kadar toprak hazinelerini Şeyhe
    göstermişti.
    Şeyh dedi ki: Ey beni yaratan! Ben aşığım. Senden başka bir şey dilersem kötü kişi
    olayım. Sekiz cennet gözüme görünür, yahut sana cehennem korkusundan hizmet
    edersem, ancak kendi selametini arayan bir inanmış kul olurum. Çünkü cennet de
    bedene aittir, cehennem de. Bir aşık, Allah aşkı ile gıdalanırsa yüzlerce beden, onca
    bir gazel yaprağına değmez.
    O ulu Şeyhin bedeni de başka bir şey oldu, artık ona pek beden deme. Hem Allah aşığı
    olmak, hem de ücret istemek olur mu Emniyet sahibi Cebrail, hiç hırsızlık eder mi
    O yaslı Leyla’nın aşkına bile bu alem saltanatı bir zerre göründü. Önce toprakla altın
    birdi. Altın da nedir Canını bile tehlikeden esirgemiyordu.
    Aslan kurt ve başka yırtıcı canavarlar bile bunu duydular, anladılar da onunla akraba
    gibi çevresine toplandılar. Çünkü o, hayvan huyundan arındı, temizlendi. Aşkla doldu.
    Yağı, eti de zehirli bir hal aldı. Aklın şekerler dökmesi, canavarlara zehir olur. Çünkü
    iyinin iyiliği kötünün zıddıdır.
    Aşığın etini canavarlar yiyemez. Aşk iyilerce de bilinir, tanınır, kötülerce de. Faraza
    aşığı kurt kuş yese bile eti zehir olur, yiyeni öldürür. Aşktan başka ne varsa her şeyi
    aşk yer, yutar, iki alem de aşk kuşunun gagası önünde bir taneden ibarettir. Bir tane,
    hiç kuşu yiyebilir mi Samanlık hiç atı otlatabilir mi
    Kulluk ta bulunan da belki sen de aşık olursun. Kulluk bir kazançtır ki, amelle elde
    edilir. Kul, kulluktan azat olmayı diler. Aşıksa ebediyen azat olmak istemez. Kul daima
    elbise vergi diler. Aşığın elbisesiyse daima sevgilinin cemalidir. Aşk, söze sığmaz. Aşk,
    bir denizdir ki dibi görünmez.
    Denizin katralarını saymaya imkan yoktur. Yedi deniz de aşk denizinin önünde
    küçücük bir göl kalır. A canım bu sözün sonu gelmez. Yine zamane Şeyhinin
    hikayesine dön.
    Böyle bir Şeyh, sokak sokak dolaşan bir dilenci oldu. Aşk, pervasızca geldi, ne yapsın
    sakının aşktan. Aşk, denizi bir çömlek gibi kaynatır. Aşk, dağı kum gibi ezer, eritir.
    Aşk, gökyüzünü çatlatır, yüzlerce yarık açar. Aşk, sebepsiz yeryüzünü titretir.
    Pak aşk, Muhammed’le eşti. Allah aşk yüzünden ona “Sen olmasaydın” dedi. Hasılı o,
    aşktan tekti. Onun için Allah, onu peygamberler içinden seçti. Sen, pak aşka mensup
    olmasaydın, sende aşk olmasaydı dedi, hiç gökleri var eder miydim Ben aşkın
    yüceliğini anlayasın diye kadri yüce göğü yücelttim. Gökten daha başka faydalar da
    gelir. O yumurta gibidir. Bu, civciv gibi ona tabidir.
    Aşıkların horluğundan bir koku alasın diye toprağı tamamı ile hor ettim, ayaklar altına
    serdim. Aşkla bir yoksul nasıl değişir, anlaman için toprağa yeşillik ve tazelik verdim.
    Şu terinden kımıldamayan dağlar da sana aşıkların sebatını söyler.
    Gerçi oğul, o manadır, bunlar suret. Fakat anlayışa yaklaştırmak için lazım bu. Kederi,
    dikene benzetirler. Dikenin kendisi değildir, bu benzetiş, ancak uyandırmak, anlatmak
    içindir. Katı gönle taş derler. Gönlün taşla münasebeti yoktur, fakat bir örnektir
    verirler işte. Düşüncede onun tıpkısı olmaz. Fakat öyle değildir deme de ayıbı
    benzetişe, anlatışa ver.
    Şeyh bir günde yoksul gibi dört kere bir beyin köşküne gitti. Zembili elinde, Allah için
    canı yaratan, sizden bir lokma ekmek istiyor sözleri dilindeydi. Oğul, bunlar, aklı küllü
    bile şaşırtan, sersem eden tersine çakılmış nallardır. Bey, onu görünce kötü kişi
    dedi, sana bir şey söyleyeceğim ama bana nekes deme. Bu ne küstahlık, bu ne
    utanmaz yüz, bu ne çeşit iş Bir günde tam dört kere geliyorsun A şeyh, burada
    seninle mukayyet olacak kim var ki Ben senin gibi küstah bir dilenci görmedim.
    Dilencilerin namusunu berbat ettin. Bu yaptığın, ne çirkin Abbaslık Abbası Debs,
    senin hizmetkarın olamaz. Bu şom nefis, mülhitte olmasın.
    Şeyh dedi ki: Beyim, sus, ben emir kuluyum. İçimdeki ateşi bilmiyorsun, bu kadar
    coşma. Ekmek için kendimde bir hırs görseydim ekmek isteyen karnımı deşerdim.
    Yedi yıl bu bedenim, aşk ateşiyle yandı kavruldu. Çöllerde asma yaprağı yedim,
    onunla geçindim. Hatta taze, yahut kuru yaprak yemeden bu bedenimin rengi
    yemyeşil oldu. İnsanlar atasının suretinde, perdesinde bulundukça aşılara öyle pek
    serserice bakma.
    Akıllı fikirli kişiler, kılı kırk yardılar. Heyet (kozmografya) bilgisini elde ettiler.
    Neyrencat, sihir ve felsefeyi, hakkı ile beslemeyi dilerse de, mümkün olduğu kadar
    çalıştılar, elde ettiler, bütün akranlarını geçtiler.
    Aşk kıskançlığından kendisini gizledi. Böyle bir güneş, onlardan gizli kaldı. Gündüzün
    yıldızları gören keskin gözden güneş yüzünü gizledi. Bundan geç de öğüdümü dinle.
    Aşıları aşk gözü ile gör.
    Vakit dar, can da kuşkuda. Artık, sana özür getirmesine imkan yok. Sen anla da o
    sözü bekleme. Aşıların gönüllerini az incit. Sen bu neşeyi anlayamamışsın. Bari ahır ol
    ihtiyatı bırakma.
    Mutlaka yapılması lazım şey var, yapılsa da olur, yapılmasa da olur iş var, bir de
    yapılmasına imkan olmayan var. Sen bu ikisinin ortasını tut, ihtiyatta caiz olanı gözet
    ey bu kavme sonradan gelip katılan kişi!
    Şeyh bu sözleri söyleyip hay hayla ağlamaya koyuldu, gözyaşları yeryüzünü ıslatmaya
    başladı. Şeyhin doğruluğu, beyin içine aksetti. Aşk, her bir görülmemiş çömlek
    kaynatır durur. Aşkın doğruluğu cansız bir şeye bile tesir eder. Bilen bir kişinin
    gönlüne dokunsa şaşılır mı Musa’nın doğruluğu, sopaya ve dağa tesir etti, hatta
    azametli denize bile dokundu. Ahmed’in doğruluğu ayın yüzüne tesir etti. Hatta parlak
    güneşin bile yolunu vurdu.
    İkisi yüz yüze verip feryada başladılar. Emir de ağlamaya koyuldu, fakir de. Uzun bir
    müddet ağlaştılar. Sonra bey dedi ki: Ulu kişi kalk!
    Hazineden ne dilersen al. Bunun gibi yüzlerce ihsana müstehaksın ya, fakat gönlünün
    dilediğini devşir. O senindir. Neye meylin varsa al. Zaten sana iki alem bile dar
    gelmede. Şeyh dedi ki: Bana böyle izin vermediler. Elinle dilediğin şeyi al demediler.
    Ben bu küstahlığa kendi dileğimle kalkışmadım ki bir kavme sonradan gelip katılanlar
    gibi bu eve girip dilediğimi alayım.
    Bu sözleri bahane edip kalktı. O ihsan, doğru bir ihsan değildi, onun için kabul etmedi.
    Beyin özü doğruydu, gıllügişi yoktu. Fakat her doğru, Şeyhin gözüne görünmez, o her
    doğruyu kabul etmezdi ki. Allah bana git dilencilik ederek ekmek iste buyurdu dedi.
    O iş eri, tam iki yıl bu işi yaptı. Ondan sonra Allahdan emir geldi. Bundan sonra ver,
    fakat kimseden isteme. Biz sana bu kudreti gayptan ihsan ettik. Kim senden birden
    bine kadar ne isterse istesin elini hasırın altına sok, çıkar. Bu zahmetsiz hazineden
    ver. Avucunda toprak altın kesilecektir hemen ver.
    Ne dilersen ver hiç düşünme. Allah bil ki sana çoklardan çok ihsanda bulundu.
    İhsanımızda ne tükenme vardır, ne azalma. Bu vergiden ne pişman oluruz, ne hasret
    duyarız. Ey dayanılmaz zat, elini hasırın altına daldır da ihsanımız, kötü gözlerden
    gizli kalsın.
    Hasırın altından avucunu doldur, beli kırılmış dilenciye sun. Bundan böyle ardı arası
    kesilmeyecek, sonu gelmeyecek olan ihsanımızdan ver. Değerli inci isteyenlere hemen
    bahşet. Yürü, “Allah eli, onların elleri üstündedir” sırrı sana verildi. Allah eli gibi
    sebepsiz, vesilesiz rızk saç. Borçluları borcundan kurtar. Alem döşemesini yağmur
    gibi yeşert.
    Bu yıl da işi buydu ancak. Din rabbinin kesesinden boyuna altın verirdi. Kara topar,
    elinde altın kesilirdi. Hatemi Tay, onun safında adeta bir yoksuldu.
    Yoksul, ihtiyacını söylemese de o bilir, ne kadar ihtiyacı varsa verirdi. O beli bükülmüş
    yoksulun gönlünde ne varsa ne fazla, ne noksan, o kadar verirdi ona. Ona ne bildin ki
    bu kadar istiyor, bunu nereden anladın Derlerdi.
    Derdi ki: Gönül evi bomboş, cennet gibi nasıl ki orada da (cennette) fakr ve ihtiyaç
    yoktur adeta. Orada yalnız Allah sevgisi var. Onun vuslatı hayalinden başka hiç
    kimsecikler yok. Ben evi, iyi kötü her şeyden sildim, süpürdüm. Evin tek Allahnın
    sevgisiyle dolu.
    Orada Allahdan başka ne görürsem benim malım değildir, benden bir şey isteyen
    yoksulun malıdır. Suda bir hurma fidanı, yahut hurmanın kırılıp eğilmiş, yeni aya
    dönmüş dalı görününce o akis, dışarıdaki fidanın, dışarıdaki dalın aksidir. Suda bir
    suret görürsen o, dışarıda bulunan şeyin aksidir yiğidim.
    Fakat suyun pislikten arınması için beden ırmağını temizlemek arıtmak şarttır. Bu
    suretle onda bir bulanıklık ve çer çöp kalmamalı ki yüzün, içine aksetsin görünsün. A
    adamcağız, bedeninde toprakla karışmış sudan başka ne var Söyle. A gönül düşmanı,
    suyu topraktan arıt. Halbuki sen, her an yemekle, içmekle o dereye daha fazla toprak
    dökmede, o suyu daha fazla bulandırmadasın.
    O suyun içinde hiçbir şeycikler bulunmadığından yüzler, ona akseder orada görünür.
    Halbuki senin için temizlenmemiş. Evin, şeytanla, adam olmayanlarla, canavarlarla
    dolu. A eşek, inadından eşeklikte kala kaldın. Nereden Mesih’e ait ruhlardan bir koku
    alacaksın
    Orada bir hayal baş gösterse hangi pusudan çıktığını nereden bileceksin İçteki
    hayallerin süpürülmesi için beden, riyazatla hayale döner.
    DAVET
    Birisi, gündüzün, gönlü aşk ve yanışla dolu olarak kandille gezerdi. Bir herzevekil ona
    dedi ki: A adam kendine gel de öyle bir dükkanı arayıp durma. Aydın günde kandille
    ne gezip duruyorsun, bu ne saçma şey
    Adam dedi ki: Her yanda adam arıyorum. O nefesle diri olan kimdir Bir adam, şu
    Pazar, adamla dolu o hür kişi dedi.
    Adam arayan dedi ki: Bu iki yol ağzı ana caddede öfke ve hırs zamanında dayanan bir
    adam arıyorum. Öfke ve şehvet vaktinde kendini tutabilen adam nerede Bucak,
    bucak sokak, sokak böyle bir adam arıyorum işte. Nerede alemde bu iki halde
    dayanabilen bir adam ki bugün ona canımı feda edeyim.
    Bunu duyan, nadir bulunur bir şey arıyorsun, fakat kaza ve kaderden gafilsin dedi iyi
    bak. Sen, fer-e bakıyorsun; asıldan haberin bile yok. Biz fer-iz asıl olan kader
    hükümleridir. Kaza ve kader, dönüp duran gökyüzünün bile yolunu kaybeder.
    Yüzlerce Utarit’i kaza ve kader aptallaştırır. Çare alemini daraltır, demirle mermeri
    bile eritir, su haline getirir.
    Ey bu yolu adım adım adımlamaya karar veren kişi, sen hamın hamısın, hamın
    hamısın, hamın hamı. Değirmen taşının dönüşünü gördün, bari gel de dereyi de gör.
    Toprağı tozu havalanmış görmedesin. Fakat toprağın arasında yeli de gör. Düşünce
    kaplarını kaynar görmedesin, aklını başına devşir de ateşe de bak.
    Allah Eyyüb’e ihsanlarını söylerken ben, senin her kılına bir sabır verdim dedi.
    Kendine gel de sabrına bu kadar bakma. Sabrı gördün sabır vereni de gör. Dolabın
    dönüşünü ne vakte dek göreceksin Başını çevir de hızlı ve coşkun coşkun akan suyu
    da gör. Görüyorum deyip duruyorsun ama onu görmenin ayan beyan nişaneleri vardır.
    Şöyle denizin köpüğünü görüverdin mi hayran olman lazım ki denizi de göresin.
    Köpüğü gören, sırlar söyler. Fakat denizi gören şaşırır kalır. Köpüğü gören niyetlerde
    bulunur; denizi gören, gönlünü deniz haline getirir. Köpükleri gören onları sayar
    döker. Denizi görenin irade ve ihtiyarı kalmaz. Köpüğü gören dönüp dolaşmaya düşer.
    Denizi gören de hiçbir gıllügüş kalmaz.
    Bir adam, Mecusi’nin birine, yahu gel de Müslüman ol Müslümanlar arasına karış dedi.
    Mecusi dedi ki: Allah dilerse imana gelirim. İhsanını çoğaltırsa yakin elde ederim dedi.
    Müslüman dedi ki: Allah senin imana gelmeni ister, canını cehennemden kurtarmak
    diler. Ama kötü nefsin, o çirkin Şeytanın seni küfür tarafın, kilisenin bulunduğu yere
    çekmektedir.
    Mecusi, ey insaf sahibi dedi, mademki onlar üstün, ben de güçlü kuvvetli olana dost
    olurum. Üstün olana dost olabilir, beni daha fazla ve kuvvetle çekenin bulunduğu yere
    gidebilirim. Allah, benden adamakıllı öz doğruluğu istiyormuş. Dileği yerine
    gelmedikten sonra ne fayda Nefis ve Şeytan, kendi dileğini yürüttükten sonra Allah
    inayeti kahroldu, paramparça oldu demektir.
    Sen bir köşk, bir saray yaparsın. Onu yüzlerce nakışlarla, resimlerle bezersin. Sen
    onun bir hayır yurdu, bir mescit olmasını istersin ama başka biri çıkar gelir, orayı
    kilise, manastır yapar. Yahur sen bir kumaş dokur, ondan giyinmek içi kendine bir
    kaftan yapmak istersin. Sen kaftan istersin ama düşman, inadı yüzünden senin
    rahmine o kumaştan şalvar yapar. Canım efendim, onun isteğine uymaktan başka ne
    çaresi var kumaşın Kumaş sahibi zebun oldu, kumaşın ne kabahati var Üstün
    olmayana ait olmayan kimdir ki
    Birisi, ev sahibinin isteği olmadan sürüp gelir, onun yurduna diken ekerse, ev sahibi,
    elbette horluğa düşmek zorunda kalır. Ona böyle bir horluk, çaresiz gelip çatar.
    Bende taze ve yeni isem de ne çare Hor hakir oldum işte. Sevgili böyle istiyor, ben de
    hor oluyorum. Nefsin istediği olduktan sonra artık, bir işi Allah dilerse olur demek, bir
    alaydan ibarettir. Ben, Mecusilerin kusuru, yahut kafirsem de Allah hakkında yine
    böyle bir zanda bulunmam. Bir kimse onun dileği olmadan ülkesinde gezsin dolaşsın,
    buyruk yürütsün... buna imkan yoktur.
    Birisi, onun ülkesini ele geçirsin de soluğu yaratan Allah, bir nefes bile almasın, bir
    şey bile söylemesin, böyle şey olmaz. Eğer Allah , bir adamdan Şeytanı sürüp koymak
    dilerde buna rağmen Şeytan, her an o adamın derdini arttırırsa, bu Şeytana kul olmak
    gerek. Çünkü her mecliste üstün çıkan o. Ben, aman Şeytan benden kapmasın der
    durursam peki, böyle bir anda o ihsanlar sahibi Allah neden elimden tutmaz. Onun
    dilediği oluyorsa artık benim işim kimden düzelir ki
    Haşa; Allah neyi dilerse o olur. O, mekan aleminde de hakimdir, mekansızlık aleminde
    de. Hiçbir kimse, onun ülkesinde onun emri olmadıkça bir kılı bile kımıldatamaz. Mülk
    onundur, ferman onun. Onun kapısında en aşağılık köpek, Şeytandır.
    Türkmen’in kapısında bir köpeği olsa, o köpek, onun kapısına yüzünü başını koyup
    yatsa, evin çocukları, kuyruğunu bile çekseler aldırmaz, onların ellerinde oyuncak
    olur.
    Fakat yoldan bir yabancı geçse erkek aslan gibi ona saldırır. Çünkü “Kafirlere
    şiddetlidir” dosta gül gibidir, düşmana diken gibi. Türkmen ona tutmaç suyu bile
    verse o, buna razı olur, bekçiliğini yapar. Peki köpek Şeytanı da Allah yaratmıştır.
    Onda yüzlerce düşünce, yüzlerce hile halk etmiştir.
    İyinin kötünün yüz suyunu gidersin diye yüz sularını ona gıda etmiştir. Halkın yüz
    suyu, ona verilen tutmaç suyudur. Şeytan bunu yer, bununla doyar. Böyle olduğu
    halde nasıl olur da canı, kudret otağının önünde kurban olmaz
    İyilerden de, kötülerden de sürü sürü nice kişiler var ki ayaklarını yere döşemiş,
    köpek gibi o kapıya yönelmiştir. Hepsi de Allahlık mağarasının eşiğinde köpek gibi
    yatmışlar, zerre zerre buyruk beklemede, kulak kabartmadalar. Ey köpek Şeytan, halk
    bu yola ayak bastı mı onları sına. Saldır onlara, onları buraya koma. Bu suretle bak
    bakalım, doğrulukta hangisi er, hangisi dişi.
    “Allah’a sığınırım” neden denir Köpek kızıp saldırmaya başlayınca değil mi Ey Hıta
    Türkü “Allah’a sığınırım” demek, köpeğe bağır yolu aç da, otağının kapısına geleyim,
    senin cömertliğinden bir hacet dileyeyim demektir.
    Türk, köpeğin saldırışından aciz olunca bu “Allah’a sığınırım” demek, bu feryat
    etmek, yerinde bir iş değildir. Türk de “Allah’a sığınırım” bu köpekten. Bu köpeğin
    yüzünden yurdumdan aciz kaldım. Sen, bu kapıya gelmeme yardım etmiyorsun bende
    bu kapıdan çıkamıyorum derse, artık Türkün de başına toprak konuğunda. Bir köpek
    ikisinin de boynunu bağlıyor demek.
    Haşa... Allah hakkı için Türk, bir nara attı mı köpek kim oluyor Erkek aslan bile kan
    kusar. Ey kendine Allah aslanı diyen yıllar oldu köpeklikte kaldın. Bu köpek senin için
    nasıl av avlayabilir ki sen apaçık köpeğe av olmuşsun.
    Müslüman dedi ki: Ey Cebri, sözümü dinle. Kendi düşünceni bildirdin, söyleyeceklerini
    söyledin. Şimdi cevap veriyorum bana kulak ver. A santranç oynayan kendi oyununu
    gördün. Şimdi de uzun uzadiye hasmının oyununu gör. Kendi özür defterini okudun.
    Sünni’nin defterini de oku, ne diye öyle kala kaldın
    Kaza ve kader konusunda cebrice ince sözler söyledin. Şimdi macerayı dinle de onun
    sırrını benden duy. Şüphe yok ki bizim bir ihtiyarımız vardır. Duyguyu inkar
    edemezsin, bu meydandadır. Kimse, taşa gel buraya demez. Kimse bir toprak
    parçasından vefa ummaz. Kimse adama hadi uç demediği gibi köre de gel, beni gör
    diye bir teklifte bulunmaz.
    Allah “Köre teklif yok” dedi. Hiç güçlükleri açan Allah kimseyi güce sokar mı Kimse
    taşa geç geldin, yahut sopaya neden bana vurdun demez.
    Mecbur olandan böyle şeyler aranmayacağı gibi özürlüye de kimse bu çeşit sözler
    söylemez, vurup dövmez. Ey yeni yakası temiz kişi, emir, nehiy, öfke, lütuf ve
    azarlama, ancak ihtiyacı olanadır. Zulümde de ihtiyarımız vardır, sitemde de. Ben, bu
    Şeytanla nefisten bunu kastettim.
    İhtiyar senin içindedir. O, bir Yusuf görmedikçe elini uzatamaz. İhtiyar ve dilek
    nefistedir. Dilediği şeyin yüzünü görür de ondan sonra kol kanat açar.
    Köpek uyumuş ama ihtiyarı kayboldu sanma. İşkembeyi gördü mü kuyruğunu
    sallamaya başlar. At da arpa gördü mü kişnemeye koyulur; kedi de etin oynadığını
    görünce miyavlamaya başlar. İhtiyarın harekete gelmesine sebep görüştür, ateşten
    kıvılcım çıkaranın körük olduğu gibi. Şu halde, ihtiyarın, İblis gibi seni oynatır. Sana
    vasıtalık eder, Vis’in selamını haberini getirir. Dilediği bir şeyi adama gösterdi mi,
    uyumuş olan ihtiyar, derhal gözünü açar. Melekler de Şeytanın inadına gönlüne
    feryatlar salar.
    Bu suretle hayra olan ihtiyarını harekete getirmek ister. Çünkü bu göstermeden önce
    şu iki huy da uykudadır. Şu halde ihtiyar damarlarını harekete geçirmek için melek de
    sana yapılacak şeyleri gösterir, Şeytan da. Sendeki hayır ve şer ihtiyarı, ilham ve
    vesveselerle birken on olur, on kişinin ihtiyarına sahip olursun.
    A tatlı adam, namazın dışındaki işlerin helal olması için namazdan çıkarken meleklere
    selam vermek gerekir. Bu selam, sizin güzel ilhamınız ve duanız yüzünden ihtiyarımla
    şu namazı kıldım demektir. Suçtan sonra da tutar İblise lanet edersin. Çünkü bu
    eğriliğe onun yüzünden düştün. Şeytanla melek, gayp perdesinin ardından gizlice bu
    kötülükle iyiliği sana gösterir.
    Fakat gözünün önünden gayp perdesi kalktı mı seni hayra, şerre sevk edenlerin
    yüzlerini görürsün. Onların sözlerinden, gizlice söz söyleyenlerin bunlar olduğunu
    tanırsın.
    Şeytan, ey tabiat ve ten tutsağı der, ben bunu sana gösterdim, fakat zorlamadım ki.
    Melek de, ben sana, bu neşe yüzünden gamın artar demedim mi Falan günde ben
    sana şöyle demedim mi Cinler yolu o tarafa giden yoldur. Biz senin canına dostuz,
    ruhuna ruhlar katarız. Senin babana ihlasla secde etmişiz. Şimdi de sana hizmet
    etmekte, hizmet edilme yoluna seni çağırmadayız.
    Bu Şeytanlar babana da düşmandı. “Secde edin” emrine uymadılar. Fakat sen ona
    uydun da bizi dinlemedin. Hizmet haklarımızı tanımadın bile. Şimdi biz de
    meydandayız, onlar da. Sözümüzden, sesimizden tanı, gör der.
    Gece yarısı dosttan bir sır duydun, onun söz söyleyişini işittin mi, sabahleyin söz
    söyleyenin o dost olduğunu anlarsın. Geceleyin kişi, sana haber getirirse sabahleyin
    ikisini de seslerinden tanırsın. Geceleyin aslan ve köpek seslerini duysan karanlıkta
    yüzlerini görmezsin ama, gündüz olunca yine bağırdıkları zaman aklınla o sesleri ayırt
    eder, hangi hayvanlara ait olduğunu anlarsın.
    Hasılı Şeytanla ruh, sana kötülüğü ve iyiliği gösterirler. Her ikisi de ihtiyarın olduğuna
    delildir. Bizde bir gizli ihtiyar vardır. İki şey gördün mü artar harekete gelir. Hocalar,
    çocukları döverler, hiç kara taş terbiye kabul eder mi Hiç taşa yarın gel, gelmezsen
    seni kötü bir surette cezalandırırım der mi Hiç akıllı adam, bir toprak parçasını
    döver, bir taşı azarlar mı
    Akıl bakımından cebir, kadere inanmamaktan da daha rezilce bir iştir. Çünkü Cebri
    olan kendi duygusunu inkar ediyor demektir. Kaderi inkar eden hiç olmazsa duyguyu
    inkar etmiyor. Oğul, Allah işi, duyguya sığmaz ya. Fakat ulu Allahnın işini inkar
    edense adeta delilin delalet ettiği şeyi inkar ediyor demektir.
    Kaderi inkar eden, duman vardır da ateş yoktur, kandilin ışığı, hiçbir ışık olmaksızın
    aydındır demektir. Cebri ise ateşi görür de inadına ateş yok der. Ateş, eteğini
    tutuşturur, yakar, yine ateş yoktur der. Karanlık, eteğini dolaştırır, yere kapaklanır,
    yine karanlık yok eder.
    Hasılı bu Cebir davası, Sofistliktir. Onun içinde Allah’ı inkar edişten de beterdir.
    Allah’ı inkar eden, alem vardır, Allah yoktur. Yarabbi diyene icabette bulunmaz,
    yoktur ki der. Sofist tereddütler ıstıraplar içindedir. Bütün alem ihtiyarı inkar eder,
    emrin, nehyin, şunu getir, bunu getirme demenin hak olduğunu söyler de; o, daima
    emir ve nehiy yoktur. Yapılan işler, dileğimizle değildir deyip durur.
    Arkadaş, duyguyu hayvan bile ikrar eder. Fakat bu husustaki delil, pek incedir. Zira
    biz, ihtiyarımızı duyarız. Bize bir işi teklif etmek, yerindedir.
    Vicdani anlayış duygu yerine kaimdir. Her ikisi de bir arktan akar. Onun için bu
    anlayışa yap, yapma diye emir etmek, nehiyde bulunmak, onunla maceralara
    girişmek, söyleşmek yerindedir. Yarın bunu, yahut onu yapayım demek ihtiyara
    delildir güzelim. Yaptığın kötülük yüzünden pişman olman da ihtiyarına delalet eder,
    demek ki kendi ihtiyarınla pişman oldun, doğru yolu buldun.
    Bütün Kuran emirdir nehiydir, korkutmadır. Mermer taşa kim emir verir, bunu kim
    görmüştür Akıllı bilgili adam, toprak parçasına, taşa hükmeder mi Akıl, tahta
    parçasına taşa hükmeder mi Akıl sahibi resme, be hey eli bağlı, ayağı kırık yiğit,
    mızrağı al da savaşa gel diye el atar, buyruk yürütmeye kalkar mı
    Peki... Yıldızları ve gökyüzünü yaratan Allah, cahilcesine nasıl emir ve nehiyde
    bulunur Kulda ihtiyar yoktur diye Allahdan güya aciz ihtimalini gidermeye kalkıştın
    ama onu cahil, ahmak ve aptal yaptın. Kader yoktur, kul, kendi ihtiyarıyla iş yapar
    demekte hiç olmazsa aciz yoktur, hatta olsa bile cahillik, acizlikten beterdir.
    Türk kereminden konuğa der ki, kapıma köpeksiz gel de köpeğim, senden ağzını
    dudağını bağlasın. Sense bu sözün tam aksini tutar otağın tam aksine gidersin.
    Elbette köpek seni yaralar. Kullar nasıl gitmişlerse öyle git ki köpeği, sana karşı kin ve
    merhametli olsun.
    Sen tutar, kendinle beraber bir köpek, yahut tilki görürsen elbette her çadırın altından
    bir köpek çıkar, başına üşüşürler. Allahdan başkasında ihtiyar yoksa suçluya niye
    kızıyorsun Neden düşmana karşı diş biler durursun Nasıl onun suçunu kusurunu
    görürsün Evin damından bir odun kırılıp düşse seni adamakıllı yaralasa, hiç o tahta
    parçasına kızar mısın Neden bana vurdu da elimi kırdı O benim can düşmanım der
    misin Neden küçük çocukları döversin de büyüklere dokunmazsın Malını çalan
    hırsızı gösterir, tut şunu, elini ayağını kır, onu esir et dersin.
    Karına göz koyana yüz binlerce defa coşar köpürürsün. Fakat sel gelse de eşyanı
    götürse akıl, hiç sele kızar, kinlenir mi Yahut yel esse de sarığını kapıp uçursa
    gönlünde yele karşı bir hiddet peydahlanır mı Öfke, cebrice, özürlere girişmeyesin
    diye sana ihtiyarın olduğunu anlatıp durmadadır. Deveci bir deveyi dövse o deve,
    dövene kasteder. Devecinin değneğine kızmaz. Görüyorsun ya, deve bile ihtiyardan
    bir kokuya sahiptir.
    Yine böyle bir köpeğe taş atsan iki büklüm olur da yine sarar. Hatta seni bırakıp o taşı
    yakalarsa, ısırırsa o da yine sana olan kızgınlığındandır. Çünkü sen ondan uzaktasın
    sana el atamıyor, onu ısırıyor. Hayvani olan akıl bile ihtiyarı biliyor. Artık sen ey insani
    akıl, utan da ihtiyar yoktur deme.
    İhtiyar, apaydın meydandadır ama o obur, sahur yemeği tamahı ile gözünü nurdan
    kapar. Çünkü onun bütün meyli ekmek yemeğedir, bunun için yüzünü karanlığa tutar
    da daha gündüz olmadı der. Hırs gündüzü bile gizledikten sonra artık delile sırtını
    çevirirse şaşılmaz.
    Bir hırsız, şahneye dedi ki: Efendim, yaptığım iş, Allah taktiri. Şahne dedi ki: A iki
    gözümün nuru, benim yaptığım da Allahnın hikmeti, Allahnın taktiri!
    Birisi bir dükkandan bir turp çalsa da a akıllı kişi, bu Allah taktiri dese; başına iki üç
    yumruk vurur da bu da Allah taktiri dersin, koy turpu yerine. A herzevekil, bir nebat
    hususunda bakkal bile bu kadri kabul etmiyor da, sen buna nasıl güveniyor,
    ejderhanın çevresinde dönüp dolaşıyorsun
    Böyle bir özürle ey akılsız adam, kanını da tamamı ile sebil ettin, malını da, karını da
    öyle mi Şu halde birisi de senin bıyığını tutup yolsa da özür getirse, kendisini mecbur
    gösterse kabul mu edeceksin Allah hükmü, sana özür olabiliyorsa ala, öğren de bana
    fetva ver bakalım. benim de yüzlerce isteğim, şehvetim var da elim, korkudan, Allah
    heybetinden bağlı. Kerem ette bana şu özrü öğret, elimden ayağımdan düğümü çöz.
    Bir sanatı seçmiş kendine iş edinmişsin. Bu, bir ihtiyarım var, bir düşüncem var
    demektir. Yoksa ey iş eri, neden sanatlar arasında o sanatı seçtin Ama nefis ve hava
    hevesi geldi miydi sana yirmi er kuvveti gelir. Dostun senin bir zerre menfaatine mani
    olsa hemen savaş ihtiyarına sahip olur onunla cenge kalkışırsın. Fakat nimetlere
    şükür etme nöbeti geldi mi ihtiyarın yoktur; taştan da aşağı bir hal alırsın. Nihayet
    cehennem de seni yakıyor ama hoş gör, beni mazur tut diye özür getirir.
    Kimse, bu delille seni mazur görmedikten sonra artık bu delil, seni celladın elinden
    kurtarmaz. Alem böyle kurulmuş, böyle gider. Bu alemi gördün ya, o alemin hali de
    artık sana malum oldu demektir.
    Birisi ağacın tepesine çıkmış, hırsızcasına şiddetle ağacı silkiyor, meyvelerini
    döküyordu. Bağ sahibi gelip de a alçak dedi, Allahdan utanmıyor musun Bu yaptığın
    ne
    Hırsız dedi ki: Allah bağından Allah kulu, Allahnın ihsan ettiği hurmayı yerse, adice ne
    kınıyorsun, gani Allahnın ihsanını neden kıskanıyorsun. Bağ sahibi hizmetçisine Aybek
    dedi, getir o ipi de şu adama cevap vereyim. İp gelince hırsızı ağaca bir güzel bağladı.
    Arkasına, ayaklarına vurarak onu adamakıllı dövmeye başladı. Hırsız yahu dedi
    Allahdan utan, bu suçsuz günahsız kulu öldürüyorsun.
    Bağcı dedi ki: Allahnın kulu, başka bir kulunu Allah sopası ile dövüyor. Sopa da
    Allahnın, arka da, yanda. Ben, ancak onun kulu ve buyruğunun aletiyim. Hırsız
    cebirden tövbe ettim. İhtiyar vardır, vardır, var dedi. Kullardaki ihtiyarları, onun
    ihtiyarı var etti. Onun ihtiyarı bir atlıdır, bizim ihtiyarımıza binmiştir.
    Allah ihtiyarı, bizim ihtiyarımızı meydana getirmiştir. Emir, ancak ihtiyara dayanır.
    Her mahlukun, ihtiyarsız gibi görünen muktedir bir hakimi vardır ki, onu ihtiyarsız bir
    surette çekip avlar. Zeydin kulağını tutup bir yana çeker. Fakat ihtiyacı olmayan Allah,
    hiçbir aleti olmaksızın, o kulun ihtiyarını kendisine kement yapar. Zeydi, kendi ihtiyarı
    bağlar. Allah da köpeksiz tuzaksız onu avlar. O dülger tahtaya hakimdir, o ressam
    güzelliğe hakim. Demirci demire hakimdir, mimar, alete hakim.
    Şaşılacak şey, görülmemiş nesne şudur ki bunca ihtiyar, kul gibi onun ihtiyarına secde
    eder. Cansız şeylere kudretin var, fakat bu kudretin, onlardaki cansızlığı giderir mi
    Onun kudreti de tıpkı bunun gibi kulların ihtiyarlarını gidermez. İstersen onun kudret
    ve ihtiyarını kemaliyle söyle. Bu, cebir ve sapıklık olmaz. Benim küfrüm onun dileğidir
    dedin ama bil ki senin bu küfürde bir dileğin var.
    Çünkü sen istemedikçe kafir olmazsın. Dileksiz küfür, tenakuzdur. Hem kafirsin hem
    de küfrü istemiyorsun böyle şey olur mu Acze emir vermek hem kötü bir şeydir, hem
    çirkin bir şey. Acze kızmak, gazap etmekse bundan da beterdir, hele merhamet sahibi
    Allah kızar, gazap ederse.
    Öküz boyunduruğa gelmezse döverler. Fakat uçmayan öküz hiç dövülür mü, horlanır
    mı Öküz bile hizmetten kaçarsa mazur tutulmuyor peki öküz sahibi neden mazur
    sayılsın Madem ki hasta değilsin başını bağlama. İhtiyarın vardır, sakalına bıyığına
    gülme. Çalış Allah şarabını iç, bir tazelik bul da o zaman ihtiyarsız bir hale gelir,
    kendinden geçersin. O zaman bütün ihtiyar o şarabın olur. Sen de tam bir sarhoş gibi
    tamamı ile mazur sayılırsın.
    O zaman ne söylersen, sözün şarabın sözü olur. O zaman ne siler süpürürsen silip
    süpürdüğün, şarabın silip süpürmesi olur.
    Allah kadehinden şarap içen bir sarhoş hiç adaletten ve doğrudan başka bir şey yapar
    mı Firavun, imana gelen büyücülerin ellerini, ayaklarını kestireceği vakit Firavuna
    yirmi kere dediler ki: Elimizin ayağımızın kesileceğinden bir pervamız yok. Bizim
    elimiz ayağımız o tek Allahdır. Zahiri olsa bir gölgeden ibarettir, eksilebilir.
    Kulun “Allah ne dilediyse o oldu” demesi, o işte tembel ol demek için değildir. Bu söz
    kalbini sağlam tutup çalışmaya teşviktir. O hizmette daha fazla gayrette bulun, o işe
    daha fazla alış ve sarıl demektir. Sana, adamın ne dilerse dile. İşin iş, dilediğin şey,
    dilediğin gibi olacak deseler. O zaman tembellik etsen de caizdir. Çünkü ne dilersen
    olup bitecek.
    Fakat “Allah neyi dilediyse o oldu” Hüküm mutlak ve ebedi olarak onundur derlerse,
    neden o işe yüzlerce adam gibi sarılmaz, kulcasına o işin etrafında dönüp
    dolaşmazsın Vezir neyi dilerse o olur. Alıp tutmada hüküm onun hükmü derlerse.
    Derhal yüz adammışsın gibi onun etrafında dönüp dolaşır, başına ihsan ve lütuflar
    dökmesi için elinden geleni yapmaya mı kalkışırsın
    Yoksa vezirden, vezirin köşkünden kaçıp gider misin Bu son hareket onun yardımını
    lütfunu aramak değildir ki. Sen, bu sözü ters anladın da tembelleştin, anlayışına ters
    bir hal oldu, aklın karıştı gitti.
    Emir filan efendinindir demek ne demektir Sakın ha ondan başkasıyla az düş kalk.
    Onun başına dön dolaş. Emir onun emri, düşmanı o öldürecek, dostun canını o
    kurtaracak. O ne dilerse ancak ona nail olabilirsin. Onun için onun yanına az gitme,
    onu kaybetme, onu seç demektir.
    Mademki hüküm onun hükmü, onun yanına uğrama, onun etrafında dönüp dolaşma da
    amel defterin kapkara, yüzün sapsarı olmasın demek değildir. O sözü tevil etmek
    gereklidir ki seni kızıştırsın, ümitlendirsin, çevik bir hele getirsin, ar ve haya sahibi
    etsin.
    Eğer sana gevşeklik verirse bil ki bu, başka bir hale sokuyor, tevil değildir. Bu söz seni
    gayrete getirmek, ümitsizleri iki ellerinden tutmak için gelmiştir. Kuran’ın manası,
    ancak Kuran’dan, yahut da hava ve hevesini ateşe vurmuş, Kuran’ın huzurunda
    alçalmış, kurban olmuş, ruhu, Kuran kesilmiş adamdan sor. Bir yağ tamamı ile güle
    feda olur, gül kesilirse ister onu yağ diye kokla,ister gül diye.
    “Kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu” sözü de insanı, en önemli işe teşvik etmek
    içindir. Şu halde kalem, herkesin işine layık olanı mükafat ve mücazatı yazmıştır. Eğri
    gidersen kalemde sana eğri yazar. Doğru gidersen kalem de kutluluğunu arttırır.
    Zulmedersen kötüsün gerisin geriye gittin. Kalem bunu yazdı ve mürekkep kurudu.
    Adalette bulunursan saadete eresin, kalem bunu yazdı, mürekkebi bile kurudu.
    Elinle hırsızlık edersen cezanı çekersin. Kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu. Şarap
    içersen sarhoş olursun. Kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu. Reva görür müsün ki
    Allah, işten kalsın bir şey yapamasın. İş, benim elimden çıktı, bir şey yapamam artık.
    Benim yanıma bu kadar gelme, bu kadar sızlanma desin.
    “Kalem kurudu” sözünün manası, benim yanımda adaletle sitem bir değildir. ben
    hayırla şerrin arasına bir fark koydum. Kötüyle daha kötüyü de ayırdım demektir. Bir
    zerre bile sende edep hayayı arttırsa, dostunda bir zerre daha edepli olsan bil ki bu,
    Allahnın lütfudur, ihsanıdır. O bir zerre senin kadrini arttırır. O bir zerre, harice dağ
    gibi ayak basar.
    Bir padişah olsa da onun yanında emin kişiyle zalimin farkı olmasa, onun kendisini ret
    edeceğinden korkup titreyenle onun işini kınayanı, fark etmese, yanında ikisi de bir
    olsa bu adam, padişah değildir. kara toprak, o adamın başına. Bir zerre bile senin
    çalışmanı arttırsa Allah terazisinde tartılır.
    Halbuki bu padişahların önünde can çekişip durursun. Çünkü bunlar, hiyanetle
    hakikati bilmezler, haberleri bile yoktur. Bir kovucunun sözü ile yıllarca süren
    hizmetini zayi ediverir. Fakat her şeyi duyan, her şeyi gören bir padişah, kovucuların
    sözlerine aldırmaz bile.
    Bütün kovucular, ondan ümitlerini keser, meyus olurlar. Fakat bize geldiler,
    kovuculuk ettiler mi onlara bağlılığımız artar.
    Padişaha bizim önümüzde nice kovucuklukta bulunurlar, cefakarlıklarımızı söylerler.
    Yürü artık kalem kurudu, az vefakar ol derler.
    “Kalem yazdı, mürekkebi kurudu” sözünün manası, cefa ile vefa birdir demek değildir.
    cefaya karşılık cefa... Kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu. O vefaya karşılık da vefa...
    Kalem yazdı, mürekkebi bile kurudu demektir. Af vardır, fakat ümit parlaklığı nerede
    ki kul, Allahdan çekinmeyle yüzü ak olsun
    Hırsız af edilse bile canını kurtarır. Fakat nerede vezir ve hazine emini olacak Ey din
    emini, ey Allah’a mensup er, gel ki her taç, her bayrak eminlikten meydana gelir.
    Padişahın oğlu bile olsa da hainlikten bulunsa padişah, bil ki onun başını bedeninden
    ayırıverir. Fakat Hintli bir kara köle vefada bulunsa devlet ve ikbale erişir, ömrü artar.
    Ne kölesi Hatta bir kapının köpeği bile vefadan bulunsa sahibinin gönlünde ona karşı
    yüzlerce rıza vardır. Bu yüzden köpeğin ağzını bile öper. Artık var kıyas et,
    kapısındaki aslan, vefakarlık etse de ona neler yapmaz
    Yalnız hırsız, kulluklar eder, doğruluğu cefayı kökünden çekip sökerse... Hani yol
    kesen Fuzeyl gibi. O da oyununu iyi oynadı; bir adam gibi değil, on adam gibi tövbeye
    sarıldı. Bu çeşit hırsız da yücelir devlete erer. Nitekim büyücüler, sabır ve vefaları ile
    Firavunun yüzünü kararttılar.
    Evvelce yaptıkları suça karşılık ellerini, ayaklarını feda ettiler. Bu iş, yüzlerce yıl
    ibadette bulunmaya benzer mi hiç Sen, elli yıl ibadette bulunur, kulluk edersin ama
    nereden böyle bir doğruluğu elde edeceksin
    Herat şehrinde bir küstah yoksul, mevkii yüksek bir köleyi gördü. Sırtında atlas bir
    elbise, belinde altın bir kemer vardı. Köle giderken yoksul, yüzünü gökyüzüne kaldırdı
    da dedi ki: Allah, kula bakmayı neden bu ihsan sahibi efendiden öğrenmezsin Ey
    Allah, kula bakmayı bu uludan, padişahımızın seçtiği bu yüce kişiden öğren bari.
    Yoksul muhtaçtı, çıplaktı, hiçbir şeyi yoktu. Kışın soğuktan tirtir titriyordu.
    Kendinden haberi olmayan adam, bu yüzden böyle bir cürette bulundu. Allahnın
    binlerce ihsanına, onun nedimi olduğuna, onu bilenler arasına katıldığına güveni
    vardı. Padişahın nedimi bir küstahlıkta bulunursa bu hareketi, kendine senet yapma.
    Allah bel verdi. Elbette bel, kemerden iyidir. Fakat taç veren adam, baş da verebilir
    mi Sonunda bir gün padişah, o efendiyi (Amid’i) bir suç altına aldı, elini ayağını
    bağlattı.
    Efendimizin definesi nerede Gösterin diye kölelere işkence etmeye başladı. A aşağılık
    adamlar, onun sırrını söyleyin bana... Yoksa dilinizi boğazınızı keserim diye, tam bir
    ay onlara gece gündüz işkence ettirdi. Onları paramparça etti. Bir tanesi bile
    efendilerinin sırrını söylemediler.
    Bu sırada yoksul uyurken hafiften ses geldi: Ey ulu er, gel de sen de kul olmayı
    bunlardan öğren. ey Yusufların derisini paralayan, seni de bir kurt paralarsa bunu
    kendinden bil. Bütün yıl dokuduğunu giyin, bütün yıl ektiğini biç.
    Anbean sana gelip çatan bu dertler, senin yaptıklarının cezasıdır. İşte “Kalem yazdı,
    mürekkebi bile kurudu” nun manası budur. Bizim adetimiz değişmez, doğru yolu
    gösteririz. İyiliğe karşılık iyilik, kötülüğe karşılık da kötülük demektir.
    Ne yapacaksan düşün de öyle yap, çünkü Süleyman diridir. Sen şeytan oldukça kılıcı
    sıyrılmıştır. Fakat bir adam melek oldu mu kılıçtan emindir, Süleyman’dan hiçbir
    korkusu yoktur onun. Süleyman’ın hükmü,meleğe değildir, Şeytanadır. Eziyet,
    zahmet, topraktadır, gökte değil. Bu cebir inanışı bırak, pek hoştur bu inanış. Bu
    inanışı bırak da cebrin sırrının sırrı nedir anla. Bütün tembellerin malı olan o cebirden
    bir haber al. Maşukluğu bırak da aşık ol ey ve üstün olduğunu sanan!
    Sen manada geceden de dilsiz, sessizsin. Öyle olduğu halde sözüne niceye bir müşteri
    arayacaksın Onlar, senin önünde sana aş sallayıp dururlar. Ömrün, onların sevdası
    ile geçti gitti. Bana hasetten kıvranma diyorsun ama adam, bir hiçi kaybetti diye haset
    eder mi hiç Aşağılık kişilerin bir şey öğretmesi toprak parçasına nakışlar yapmaya
    benzer a aç gözlü. Kendine aşkı ve bakışı öğret. Bu bilgi, taşa kazılan nakış gibidir.
    Nefsin sana bir vefa şakirdidir. Başka her şey yok oldu. Sen nerede ne arıyorsun ki
    Başkalarını bilgi sahibi ediyor, yüceltiyor, fakat kendini kötü huylu ve bomboş bir hale
    sokuyorsun.
    Gönlün o cennette dolaştı mı, o kaynakla birleşti mi artık kendine gel boşalmadan
    korkma. Allah, ey doğru özlü Peygamber, söyle dedi. Çünkü, bu denizdir söyle
    azalmaz. Yine susun ve dinleyin dendi. Yani kendinize gelin, suyunuzu telef etmeyin,
    bağ susuzdur. Babacığım bu sözün sonu gelmez. Bu sözü bırak da sonuna bak.
    Gayretim koymuyor, senin önünde dursunlar, aşık olmadıkları halde sana gülsünler!
    Aşıkların anbean kerem perdesi ardında senin için nara atmadalar. Sen de o gayb
    aşıklarına aşık ol, şu beş günlük aşıklara pek aldırış etme. Bunlar hile ile düzenle seni
    yerler. Yıllardır bunlardan bir habbe bile görmedin. Halkın yoluna niceyedir bir
    hengame salıp duracaksın Ayağın mercuh senin, hiçbir muradına ermedin gittin.
    İyilik hoşluk zamanında hepsi dosttur, eştir. Fakat dert ve gam zamanı, Allahdan
    başka kim sana dost Gözün dişin ağrıdığı zaman feryada erişen Allahdan başka
    elinden tutan var mı Sen de o hastalık, o dert zamanını hatırla da Eyaz gibi postuna
    bak, ibret al.
    Pösteki, senin o derde düştüğün zamanki halindir. Eyaz, onun için onu saklamıştır.
    Cebri kafir, öyle bir cevap vermeye girişti ki Müslüman’ın mantığı, adeta cevaptan aciz
    kaldı, şaşırdı. Fakat ben o cevaplarla sualleri hep söylersem söyleyeceğim sözü
    bırakmalıyım. Halbuki bizim ondan daha mühim söyleyeceğimiz şeyler var ki onlarla
    anlayışın daha ziyadeleşir. Onun için o sual cevabı azıcık ve kısaca anlattık. Bütün,
    azla meydana çıkar zaten. Esasen kadere inanmayanla cebri arasındaki bu bahis,
    mahşere kadar sürer gider. Hasmını alt edemeseydin onun mezhebine uyar, onun
    yolunu tutardın. Onlar da cevap da aciz kalsalardı o bozuk yoldan dönerlerdi. Fakat bu
    gidişin böyle olması lazım ki onların hepsi, delillerle yollarının doğruluğuna
    kanmadalar.
    Kimsenin, hasmın müşkül suallerini cevapsız bırakmaması, düşmanın devlet ve
    ikbalinden mahcup olması, o devleti görmemesi lazım ki, bu yetmiş iki fırka kıyamete
    kadar alemde kalsın. Çünkü bu alem, karanlılar ve gayb alemidir. Gölge için bir
    yeryüzü lazım.
    Kıyamete dek şu yetmiş iki fırka kalmadı ki bidat yolunu tutanın dedikodusu
    eksilmesin. Değerli olan hazinenin bir çok kilitleri olur. Hazinenin değeri bundan
    anlaşılır. Maksadın yüceliği de ey sınanan adam, yolun sıkıntısından, yolda aşılmaz
    geçitler ve yol kesiciler bulunmasından belli olur.
    Kabe’nin şerefi, o sıkıntılarda, çöl Arap’larının yol kesiciliğinde ve çölün
    uzunluğundandır. İyi olan her gidişin, her yolun bir tehlikesi, bir manii bir yol kesicisi
    vardır. Bu gidiş öbürüne haset eder, düşman kesilir. Mukallit de iki yolun arasında
    şaşırır kalır. Her iki yolun doğruluğu, yürüyüş de birbirine zıt görünür. Her fırka kendi
    yolunda hoştur, o yoldan memnundur.
    Bir yolun yolcusu, cevap vermezse kavgaya girişir. Bu, ezelden kıyamete kadar böyle
    gelmiş, böyle gider. Her fırka, biz bilmeyiz ama ulularımız buna cevap verebilir der.
    Vesvesenin ağzını bağlayan, ancak aşktır. Yoksa vesveseyi kim bağlayabilmiştir ki
    Yüzü güzel dilber ara da aşık ol. Dere, dere dolan, bir su kuşu tut. Yüzünün suyunu
    döken sudan ne elde edebilirsin Anlayışını mahveden şeyden ne anlarsın Şu akılla
    anlaşılacak şeylerden başka aşkta, akılla anlaşılacak daha nice parlak ve güzel şeyler
    vardır.
    Allahda senin bu aklından başka akıllar var ki gökyüzünün sebepleri onlarla tedbire
    girer. Rızklarını bu akılla elde edersin. Öbür akla gelince; onunla yedi kat gökleri,
    kendine bir döşeme yaparsın.
    Allah sevgisine düşer, aklınla oynarsan Allah, sana o aklın onlarca fazlasını, hatta yedi
    yüzünü ihsan eder. O kadındır, akılları ile oynadılar da Yusuf’un aşk sayvanına
    sıçradılar. Ömür sakisi, bir an onların akıllarını aldı, ömürlerinin sonuna kadar akla
    doydular, adını bile anmadılar.
    Ululuk ıssı Allahnın güzelliğiyse yüzlerce Yusuf güzelliğinin de aslıdır. Ey kadından
    aşağı adam, o güzelliğe feda ol. Ey can, bahsi ancak akıl keser. Nerede insanı
    dedikodudan kurtarıp feryada yetişen biri O söze aşk yüzünden bir hayrettir gelir,
    macerayı nakletmeye takati kalmaz. Çünkü, bir cevap verirse içindeki incinin
    düşeceğinden korkar.
    O hayırdan da adamakıllı dudağını yummuştur, şerden de. Ağzından incinin
    düşeceğinden ürker. Nitekim Peygamberin dostu da demiştir ki: Peygamber, bize bir
    şeyden haber verdi, bir şey söyledi mi O seçilmiş Peygamber, bu incileri saçtığı
    sırada bizden yüzlerce huzur, yüzlerce vekar isterdi. Hani başında bir kuş olur da
    uçmasın diye canın titrer.
    Yerinden bile kımıldamaz, o güzelim kuş havalanmasın dersin. Nefes almaz,
    öksürüğün bile gelse kendini sıkar, o devlet kuşu uçar diye korkundan öksürmezsin
    bile. O sırada birisi sana tatlı, yahut acı bir söz söylese ağzına parmağını koyar, sus
    demek istersin. İşte o kuş hayrettir, seni susturur. Tencerenin ağzını kapatır, seni
    kaynatmaya başlar.
    BU NE YAMAN ÇELİŞKİ
    Ahmaklar bilgisizliklerinden Mecnun’a dediler ki: Leyla pek o kadar ahım şahım bir
    şey değil. Şehrimizde ondan daha güzel ay gibi yüz binlerce kız var.
    Mecnun dedi ki: Suret testidir, güzellik şarap, Allah bana onun suretinden şarap
    içirmede. Halbuki onun testisinden size sirke verdi de onun için onun sevgisi, sizin
    kulağınızı tutup çekmede.
    Allah, bir testiden hem zehir verir, hem bal. Onu bana veren de ulu Allahdır, bunu,
    şuna veren de. Testiyi görüyorsun ama o şarap, doğru olmayan göze görünmez. Can
    zevki, ehlinden başkasına bakmaz, hısmından başkasına nişane vermez. O şarap,
    ehlinden başkasını görmez. Şu zarf hicapları ise onu gizleyen çadırlara benzer.
    O deniz bir çadırdır ki onun içinde kaz yaşar. Fakat kuzgunlar ölürler. Zehir, yılana
    gıdadır, azıktır. Ondan başkasına ise yılanın zehri, derttir ölümdür. Her minnetin
    sureti, bana cennettir, ona cehennem.
    Şu halde gördüğünüz bütün cisimlerle bütün eşyada hem gıda vardır, hem zehir, fakat
    siz görmezsiniz. Her cisim, bir kaseye, bir testiye benzer. Onda hem gıda vardır, hem
    gönül yakıcı bir hassa. Kase meydandadır içindeki gıda gizli. O kaseden ne yediğini
    yalnızca yiyen bilir.
    Yusuf’un sureti güzel bir kadehti. Babası o kadehten yüzlerce neşe şarabı içerdi. Fakat
    kardeşleri, ondan zehirli bir su içtiler de bu öfkeleri, kinleri arttı. Sonra yine Zeliha,
    şekerler yedi, aşktan bir başka çeşit afyon yuttu. O güzeli Yusuf’tan Yakup’un aldığı
    gıdadan başka türlü bir gıda aldı.
    Çeşit, çeşit şerbetler, fakat tesiri bir. Bu suretle de gayb alemine ait hiçbir şüphem
    kalmaz ya. Şarap gayb alemindendir, testi bu cihandan. Testi meydandadır, içindeki
    şarap gizliden gizli. Namahremlerin gözlerinden pek gizli ama mahremlere meydanda,
    apaçık.
    Allahm gözlerim sarhoş bir hale geldi. Yüklerimiz sırtımızı ağırlaştırdı, büktü, sen bizi
    affet. Ey gizli Allah, o alemde de doldun, bu alemde de. Doğu nurunun da üstüne
    yüceldin, batı nurunun da. Sen, bir sırsın ki sırrımızı açığa vurur, bilirsin. Sen, bir
    fecirsin, kin nehirlerimizi kaynatır akıtırsın.
    Ey zatı gizli ihsanı duyulur Allah, sen su gibisin, bir değirmen taşına benzeriz. Sen yel
    gibisin, bir toz gibi. Yeli gizlersin de tozu meydandadır. Sen bir baharsın, biz bağ gibi
    yemyeşil, hoş bir haldeyiz. O gizlidir ihsanı aşikar.
    Sen can gibisin, biz ele, ayağa benzeriz. Elin tutup koy vermesi, can vasıtası iledir.
    Sen akıl gibisin, biz şu dile benzeriz. Bu dil, şu anlatışı akıldan alır, akıldan beller. Sen
    sevinç gibisin, biz gülme gibi. Yani sevincin sonucu güler neşeleniriz.
    Bizim hareketimiz, her an sana bir tanıklık vermede; ululuk ıssı Allah’a bir tanıktır.
    Değirmen taşının ıstıraplarla dönüşü de, suyun varlığına tanıktır. Ey benim
    vehmimden, dedikodundan dışarı olan Allah, toprak benim de başıma, getirdiğim
    örneğin de başına.
    Kul sabretmez, güzel güzel tasvirlerde bulunur. Her an sana, canım, ayaklarının altına
    yayılmış bir döşemedir. Hani o çoban gibi. O da Yarabbi, seni arayan çobana gel. Gel
    de gömleğindeki bitleri ayıklayayım, kırayım. Çarığını dikeyim eteğini öpeyim diyordu
    ya. Kimse aşk ve muhabbette ona eş olamazdı, fakat Allah’ı tesbih etmeyi, ona söz
    söylemeyi bilmiyordu. Onun aşkı, gökyüzüne çadır kurmuştu. Köpeğe benzeyen can, o
    çobanın çadırı önünde bir köpek kesilmişti. Allah aşkının denizi coşunca onun gönlüne
    vurdu, senin kulağına değdi.
    Sözü kuvvetli, cerbezesi yerinde bir vaaz eden vardı. Mimbere çıkmış vaaz ediyordu.
    Kadın, erkek, herkes mimberin dibine toplanmıştı.
    Cuha’da bir çarşaf giyip yüzünü örttü, kadınlar arasına karıştı. Kimse onu
    tanımıyordu. Bir kadın, vaaz edene gizlice sordu: Kasıktaki kıllar namazın
    bozulmasına sebep olur mu Vaiz dedi ki: Uzun olursa namaz mekruh olur. Ya hamam
    otu ile, ya ustura ile tıraş etmen lazım ki namaz tamam olsun, kabul edilsin.
    Kadın: Ne kadar uzun olursa namazım kabul olmaz dedi. Vaiz eden dedi ki: Bir arpa
    boyu uzun olursa tıraş etmek farzdır.
    Cuha, hemen kız kardeş dedi, bak bakalım benim kasığımın kılı o kadar olmuş mu
    Allah rızası için elini uzat da bir yokla. Bakalım, mekruh olacak kadar uzamış mı
    Yanındaki kadın, Cuha’nın şalvarına el atar atmaz eline aleti geldi. Derhal şiddetli bir
    nara attı. Hoca sözüm gönlüne tesir etti dedi.
    Cuha dedi ki: Hayır, gönlüne tesir etmedi, eline tesir etti. A akıllı adam, gönlüne tesir
    etseydi vay haline.
    O büyücülerin gönlüne birazcık tesir etti de onlarca sopa da bir oldu, el de. Padişahım,
    bir ihtiyarın sopasını alsan o sopa onun eli ayağı olduğu için pek incinir. Halbuki onlar,
    elleri, ayakları kesileceği halde “Bize bir zarar olmaz ki” diye nara attılar, naraları
    gökyüzüne vardı. Hadi, gel kes dediler, can, can çekişmeden kurtulur.
    Biz bildik ki şu tenden ibaret değiliz. Beden olmaksızın da Allah ile yaşarız. Ne mutlu o
    kişiye ki kendi zatını tanıdı, ebedi emniyet sahasında bir köşk kurdu.
    Çocuk ceviz ve kuru üzüm için ağlar. Halbuki büyük adama göre bu, hiçbir şey
    değildir. Gönle göre de beden, beden cevizle kuru üzümdür. Çocuk nereden
    büyüklerin bilgisine sahip olacak
    Kim, perde ardındaysa zaten çocuktur. Er ona derler ki kırılmaz. Bir adam sakalla,
    hayayla erkek olsaydı keçinin de sakalı var. O da adam olurdu. Halbuki keçi, kötü bir
    kılavuz olur, kendisine uyanları ancak kasaba çeker götürür. Sakalını tarar, ben ileri
    gelen biriyim demek ister. Doğru, ileri gelensin ama ölüme ve gama.
    Kendine gel de sakaldan vaz geç, kendine bir yol tut, bu benliği bu teşvişi bırak. Bu
    suretle de aşıklar için gül suyu kesil, gül bahçesine kılavuz ol, öne düş. Gül kokusu
    nedir akıl nefesi, ebediyet ülkesinin güzel kılavuzu.
    Bayezid zamanında bir kafir vardı. Ona kutlu bir Müslüman dedi ki: Ne olur Müslüman
    olsan da yüzlerce kurtuluşa erişsen, ululuklar bulsan.
    Kafir dedi ki: Eğer Müslümanlık, alemin şeyhi Bayezid’in Müslümanlığı ise, ben ona
    takat getiremem. O, benim çalışmalarımdan çok üstün. Dine imana inanmıyorum ama
    onun imanına adamakıllı iman etmişim. İmanım var ki o, herkesten yüce, pek latif,
    pek nurlu. Ağzım adamakıllı mühürlü, iman edemem ama gizliden gizliye onun
    imanına müminim. Yok eğer sizin imanınız, imansa ona ne meylim var ne iştahım.
    İmana yüzlerce meyli olan sizi gördü mü soğur, kesilir.
    Çünkü sizin imanınızdan adam, yalnız bir ad görür, manası yoktur. Nasıl olur da çöle
    kurtuluş yeri denir Sizin imanınıza bakan kişinin imana olan sevgisi soğur gider.
    Bir müezzin vardı, sesi pek çirkindi. Kafir ülkesinde ezan okurdu. Ezan okuma, savaş
    çıkar, düşmanlık uzar dedilerse de, inat etti, pervasızca o kafir ülkesinde ezan
    okumaya koyuldu.
    Halk umumi bir kargaşalıktan korkarken bir de baktılar, elinde bir elbise, kafirin biri
    çıkageldi. Dostlar gibi eline mum ve helva almış, öyle bir latif elbiseyi hediye
    getiriyordu.
    Söyleyin o müezzin nerede Onun selası ve ezanı bana rahatlık verdi diye sormadaydı.
    Yahu dediler. Nasıl olur Hiç o bet ses, insana rahatlık verir mi Kafir dedi ki: Sesi
    kiliseye gelince, benim pek güzel, pek yüce bir kızım var, çoktandır Müslüman olmak
    isterdi. Bu sevda, kafasından bir türlü çıkmıyordu. Bunca kafir ona öğüt verdi. Fakat
    gönlünde iman sevgisi, öyle bir yerleşmişti ki. Bu dert, adeta bir buhurdanlıktı, ben de
    öd ağacı. Anbean imana yöneldikçe ben, dert, azap ve işkence içindeydim. Bu hususta
    elimde hiçbir çare yoktu; nihayet müezzin ezan verince, kızım bu çirkin ses nedir
    kulağıma geldi de beni berbat etti. Bütün ömrümde bu kilisede, şu manastırda bu
    derece çirkin bir ses duymadım dedi.
    Kız kardeşi, bu ezandır, Müslümanlar okur, Müslümanları ibadete çağırırlar dedi.
    İnanmadı başkasına sordu, o da evet deyince, inandı, yüzü sapsarı kesildi,
    Müslümanlık hevesi kalmadı. Ben teşvişten azaptan kurtuldum, dün gece korkusuz
    rahat bir uyku uyudum.
    Onun sesinden dolayı rahatlaştım. Onun için de ona hediye getirdim; nerede o adam
    Müezzini görünce de hediyeyi kabul et dedi, beni dertten kurtardın , elimi tuttun.
    Bana öyle bir ihsanda bulundun ki senin azat kabul etmez bir kulun oldum.
    Malda, mülkte, zenginlikte tek bir kişi olsaydım ağzını altınla doldururdum. İşte sizin
    imanınızda bunun gibi bir riya, geçici bir şey. O ezan gibi yol kesici.
    Fakat Beyazıd’ın imanına, onun doğruluğuna karşı gönlümde nice hasret var. Hani şu
    kadın gibi. Eşeğin çiftleşmesini gördü de dedi ki: Amanın şu tek erkeğe bakın.
    Çiftleşme buysa bizim kocalarımız, bizimle çiftleşmiyorlar, içimize aptes bozuyorlar.
    Bayezid, imanın bütün şartlarına haiz... Aferinler olsun bunun gibi tek aslana. Onun
    imanının bir katrası denize gitse deniz, o katrada gark olur. Nitekim zerrecik ateş,
    ormanlara düşse o zerre bütün ormanları yakar, yok eder.
    Padişahın, yahut ordunun gönlündeki hayal gibi. O hayal de hayaldir ama savaşta
    düşmanları mahveder. Muhammed’in yüzünde bir yıldızdır parladı, kafirlerin, çıfıtların
    gevherleri yok oldu. İmana erişen aman buldu, imana gelmeyenlerin şüphesi iki kat
    oldu. Önce gelenlerin halis küfrü kalmadı da yerini ya Müslümanlık tuttu, ya korku...
    Bu da hileyle suyu yağa karıştırmaktır. Bu örnekler, nurun zerresine eşit olamaz.
    Zerre, bir cisimden ayrılmış, küçücük bir parçadan başka bir şey değildir. zerre,,
    taksim kabul etmeyen güneş olamaz ki, zerre demekte bil ki gizli bir muradım var.
    Sen, denize mahrem değilsin, ancak köpüksün şimdi.
    Şeyhin parlak iman güneşi, şeyhin can doğusundan yüz gösterse. Bütün aşağılık alemi
    ta yerin dibine kadar hazine kesilir, bütün yücelikler alemi, yemyeşil cennete döner.
    Onun aydın nurdan canı var. Hor hakir topraktan bir bedeni. Şaştım kaldım, acaba o,
    bu mu, yoksa o mu Söyle bu işte müşküle düştüm.
    Kardeş eğer o, bu ise o nedir ki yedi kat gök onun nuru ile dolmuş. Yok... o, bu değilse
    dostum, şubeden nedir öyleyse ACABA BU İKİSİNDEN HANGİSİ KİM
    Bir adamın bir karısı vardı. Pek hilebaz, pek kötü huylu ve yol kesici bir kadındı.
    Adam, eve ne getirse harcar, telef ederdi. Adam da sesini çıkarmazdı. Bir gün adam
    konuğunu ağırlamak için yüzlerce sıkıntıyla biraz et aldı, eve getirdi.
    Kadın onu kebap edip şarapla sildi süpürdü. Adam gelince de düzensiz sözlerle hileye
    başladı. Adam dedi ki: Konuk geldi, et nerede Konuğa yemek çıkarmak lazım. Kadın
    eti şu kedi yedi, hadi git et al yine dedi. Adam Aybek dedi, teraziyi getir, şu kediyi bir
    tartayım. Terazi geldi, kediyi tarttı, yarım batman geldi. Bunun üzerine a hilebaz
    kadın dedi, et yarım batmandı, yarım okka kadar da fazlalığı olacak. Kedi de yarım
    batman geldi. Eğer bu kediyse söyle, et nerede Yok, bu etse hadi var, bucak bucak
    kediyi ara.
    Bayezid de buysa o ruh nedir o, o ruhsa şu suret kim Dostum hayretler içinde
    hayrete düştüm. Bu ne senin işin,ne benim işim. Her ikisi de odur. Fakat mahsulüm
    aslı tanedir, o saman çöpü feridir. Allah hikmeti, bu zıtları birbiriyle kaynaştırdı. Ey
    kasap, şu oyluk eti, gerdanla beraber işte. Ruh bedensiz bir iş yapamaz. Kalıbında
    ruhsuz soğur donar. Kalıbın meydandadır da canın gizli. Alemin sebepleri de şu
    ikisinden düzelmiştir.
    Toprağı bir adamın başına atarsan baş yarmaz. Suyu birinin başına atsan yine baş
    yarılmaz.
    Baş yarmak istiyorsan suyla toprağı birbirine katıp kerpiç yapman gerek. Baş yardın
    mı o kerpiçin suyu, aslına gider, ayrılış gününde toprak da toprağa kavuşur.
    Allahnın suyla toprağı birleştirmesindeki hikmeti, niyazla inattan hasıl olur. Ondan
    sonra daha başka birleşmeler meydana gelir ki onları ne kulak duymuştur, ne göz
    görmüştür. Kulak duysaydı kulak olarak kalır, yahut artık başka sözleri duyabilir
    miydi
    Kar ve buz, güneşi görseydi buzluktan ümidini keser giderdi. Damarlarına iliklerine
    kadar su kesilirdi de hava Davut’u, ondan zırh yapardı. Her ağacın canına derman
    olurdu. Her ağaç, onun kudumiyle devlet olurdu. Halbuki o donmuş buz, öylece
    kalakaldı da ağaçlara bana dokunmayın demeye başladı.
    O buz gibi donup kalan adamın cismi de ne bir şeyle uyuşup birleşir, ne de bir şey,
    onunla uzlaşır. O, ancak kendi nefsinin hırsı peşindedir. O da faydasız değildir, yeşillik
    padişahı da değil. Eyaz , senin yıldızın, pek yücedir. Her burç, ona durak olamaz.
    Himmetin öyle her vefayı beğenir, saflığın öyle her saflığa seçip kabul eder mi hiç
    KİBİR
    Neşeli ve şaraba düşkün bir bey vardı. Her mahmurun, her çaresiz kişinin sığındığı bir
    zattı. Esirgeyici, yoksulları korur, altınlar, inciler bağışlayıcı, deryadil bir adamdı.
    Erlerin padişahı, inanmış adamların beyi, yol bilir, sırdan anlar, dostlarını görür
    gözetir bir zattı. İsa’nın zamanı, Mesih’in devri idi. Halkın gönlünü alan, kimseyi
    incitmemeye gayret eden o güzel beye, bir gece ansızın konuk geldi. O konuk da onun
    gibi hoş ve iyi bir beydi. Neşelensinler diye şarap içmek istediler. O zaman şarap
    helaldi. Şarapları azdı dedi ki: Köle, yürü, testiyi doldur, bize şarap getir.
    Filan keşişte halis şarap var. Ondan al da canımız, ileri gelenlerin derdinden de halas
    olsun, halkın derdinden de. O keşişin şarabının bir katrası, binlerce testi, binlerce küp
    şarabın yaptığını yapar. O şarapta gizli bir maya var, nitekim bazı erler vardır ki aba
    altında sultandır onlar. Sen paramparça hırkaya bak. Anlaşılmasın diye altının da
    yüzünü karartırlar.
    Lal görünüşte buğulu görünür ama kötü göz, onu beğenmesin diyedir bu. Hazine ve
    mücevharat, ev içinde olur mu hiç Hazineler daima yıkık yerlerdedir. Adem’in
    hazinesi de yıkık yere gömülmüştü de bu yüzden o melun Şeytanın gözü onu görmedi.
    O, toprağa hor baktı. Fakat can, ona bu toprak, sana bir set olmuştur deme de idi.
    Köle iki testi alıp yola düştü. Derhal keşişlerin manastırına vardı. Altını verip o altın
    gibi şarabı aldı. Taşı verip karşılığında cevheri satın aldı. O şarap ki padişahların
    başına sıçrar da sakinin başına altın taç koyarlar.
    O şarap ki fitneler, kargaşalılar çıkarır, kullarla padişahları birbirine katar. O şarabı ki
    kemikleri eritir de tamamı ile can yapar, o zaman tahtayla taht bir olur. Ayıkken kulla
    padişah suyla yağ gibidir ama sarhoşluk vaktinde tendeki cana dönerler. Heriseye
    benzerler, artık farkları kalmaz. Fakat bu makama varıp gark olmayan bunu fark
    edemez.
    İşte o köle o çeşit şarap almış, o adı sanı güzel beyin köşküne gitmekteydi. Yolda
    gamlar görmüş beyni kuru, belalara bürünmüş bir zahit, önüne çıkıverdi. Zahidin
    bedeni gönül ateşleriyle yanmış, evini Allahdan başka her şeyden silip süpürmüştü.
    Nice çaresiz mihnetlere uğramış, binlerce dağlar üstüne dağlar yakmıştı. Her an
    gönlü, savaşlara düşmüş, gece gündüz riyazatlara sarılmıştı. Yıllarca aylarca kanlara
    batmış, topraklara bulanmıştı. Gece yarısı o köleyi görünce, dedi ki: Testilerdeki
    nedir köle, şarap dedi. Zahit, kimin, kime götürüyorsun Diye sordu. Köle, o ulu
    beyin dedi. Zahit dedi ki: Allah’ı dileyen kişinin ameli böyle mi olur Hem Allah’ı
    istiyor, hem de içip eğleniyor ha! Şeytan şarabı sonra da yarım akıl öyle mi Senin
    aklın şarapsız böyle dağınık. Aklına akıllar katmak gerek. Ya sarhoş olunca aklın ne
    hale gelir ey bir kuş gibi sarhoşluk tuzağına tutulmuş adam
    Ziya-i Delk, hazır cevap ve tatlı sözlü bir zattı. Şeyh-i İslam Tac-ı Belh’in kardeşi idi.
    Tac-ı Belh, pek kısa boyluydu, adeta bir kuşa benzerdi. Bütün bilgileri bilir, alim
    faziletli bir adamdı ama Ziya, güzel söz söylemede ve nüktecilikte ondan üstündü. O
    pek kısaydı, Ziya da haddinden fazla uzun. Şeyhülislam, pek nazlı, pek kibirli bir
    adamdı.
    Bu kardeşinden utandı. Ziya da sözü tesirli bir vaizdi. Bir meclis günü, Ziya meclise
    geldi, kadınlarla, alim ve temiz kişilerle doluydu. Şeyhülislam, kibrinden kardeşine
    şöyle kalktı ve yine derhal oturdu.
    Ziya alınarak dedi ki: Çok uzun boylusun. Bari o selvi boyundan birazcığını çal. Sende
    akıl nerede, fikir nerede ki ey bilgi düşmanı tutup şarap içeceksin Yüzün pek güzel
    bari biraz da çivit sür. Habeşin yüzüne, çivit, gülünç olur doğrusu. A azgın sende nur
    nerede de ki kendinden geçiyor da karanlık arıyorsun.
    Gölgeyi gündüz aralar. Sense bulutlu gecede tutmuş, gölge aramaya çıkmışsın. Şarap
    gıda için halka helaldir ama sevgiyi dileyenlere haramdır. Aşıkların şarabı gönül
    kanıdır. Onların gözleri yolda konaktadır. Böyle bir korkunç çölde bu akıl kılavuzu,
    tutulup kalır. Sen de kılavuzları gözetirsen kervanı helak eder yolu yitirirsin.
    Arpa ekmeği bile hakikatten haramdır. Nefsin önüne kepekle karşılık ekmek koy.
    Allah yolunun düşmanını hor tut. Hırsızı mimbere çıkarma, dara çek. Hırsızın elini kes.
    Kesmekten acizsen hiç olmazsa bağla. Sen, onun elini bağlamazsan o, senin elini
    bağlar. Sen, onun ayağını kırmazsan o, senin ayağını kırar.
    Halbuki sen, düşmana şarap ve şeker kamışı veriyorsun. Niçin Ona zehir gibi gül, taş
    desene. Zahit, gayrete gelip testiye bir taş attı, kırdı. Köle de testiyi elinden atıp
    zahitten kaçtı.
    Beyin yanına gidince bey, şarap nerede Dedi. Köle bir ,bir macerayı anlattı.
    Bey, ateşe döndü, hemen yerinden doğruldu, bana o zahidin evi nerede Göster dedi.
    Göster de şu ağır gürzle kafasını ezeyim. O kahpe oğlunun akılsız kellesini kırayım. O,
    köpekliğinden doğru yolu göstermeyi ne bilir O, ancak şöhret aşığı. Bu yobazlık, bu
    riya ile kendisine bir mevki yapmak, bir şey bahane ederek kendini göstermek istiyor.
    Onun şuna buna riya yapmaktan başka hiçbir hüneri yok. Deliyse, fitne çıkarmak
    istiyorsa delinin ilacı, öküz aletinden yapılma kamçıdır.
    Vurmalı kerataya da kafasındaki Şeytan çıksın. Eşekçiler, nodullamadıkça eşek gider
    mi hiç Bey, eline bir topuz alıp sokağa çıktı. Gece yarısı yarı sarhoş bir halde geldi,
    zahidin evine girdi. Kızgınlıkla zahidi öldürmek niyetindeydi. Zahit, evde bulunan
    yünlerin altına girip gizlendi. Zahit, beyin sözlerini yün bükenlerin yünleri altına
    gizlenmiş, işitiyordu.
    Orada kendi kendine dedi ki: Adamın çirkinliğini yüzüne karşı ancak ayna söyleyebilir,
    çünkü onun yüzü serttir. Ayna gibi demirden bir yüz gerek ki sana çirkin yüzüne bak
    desin.
    Padişah Delkak’la satranç oynardı. Delkak padişahı mat etti mi padişah derhal kızardı.
    Bunu kibrine yediremez, Tu Allah müstehakını versin diye satranç taşlarını birer, birer
    Delkak’ın başına vururdu.
    Al, işte şahın bu senin bu kaltaban derdi. Delkak, aman padişahım der sabrederdi. Bir
    gün yine padişah mat oldu. Bir oyun daha oynamalarını emretti. Delkak, zemheride
    çıplak kalmış adam gibi tirtir titriyordu. Bir oyun daha oynadı, yine padişah mat oldu.
    Tu Allah müstehakını versin zamanı gelince, Delkak sıçradı bir köşeye kaçtı;
    korkusundan altı tane halının altına girdi. Yastıklarla o altı tane halının altına gizlenip
    padişahın satranç taşlarından aman buldu. Padişah ne yapıyorsun, bu ne Deyice,
    padişahım dedi, Tu Allah müstehakını versin.
    Ateşler püskürüyorsun... Senin gibi öfkeli bir padişaha döşeme altından başka yerde
    doğru söz söylenebilir mi Sen mat oldun ama ben şahın çarpmasından mat oluyorum.
    Onun için halıların altından Tu Allah müstehakını versin diyorum!
    Mahalle o beyin bağrış, çağırışıyla, kapıyı tekmelemesi, vurun tutun diye nara
    atmasıyla doldu. Sağdan, soldan halk dışarı fırladı. Ey ulumuz af zamanıdır. Onun
    beyni kurumuş. Şimdi onun aklı, fikri çocukların aklından fikrinden az. Hem zahit,
    hem ihtiyar. Bu halindeki şu zahitlik, onu kat, kat zayıflatmış. Bu zahitlikten de bir
    feyze nail olamamış.

  4. #4
    Kani Bozuk forum üyesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2012
    Yer
    AFYONKARAHİSAR
    Mesajlar
    6.866
    Zahmetler çekmiş de sevgiliden bir hazine elde edememiş. İşler yapmış da bir pul
    kazanamamış. Ya iş onun harcı değilmiş, ya henüz mükafat vakti gelmemiş. Ya o
    çalışma çıfıtça bir çalışma, yahut da mükafata erişmesinin bir zamanı, bir saati var.
    Ona bu dert bu musibet yeter... Şu kanlı ovada kimsiz kimsesiz kala kalmış.
    Gözleri ağırlıklı, bir bucağa çekilip oturmuş, yüzünü ekşitmiş, suratını asmış. Ne bir
    göz hekimi var ki derdine yansın, ne onun aklı var ki bir göz ilacı arayıp bulsun,
    gözüne çeksin.
    Kendi zannına uymuş, çalışıp çabalamaya koyulmuş, işim, iyileşecek diye bir ümide
    kapılmış.
    Halbuki onun tuttuğu yolla sevgilinin vuslatı arasında ne uzun bir mesafe var. Çünkü
    o, baş aramıyor, reis olmayı istiyor.
    Bir an Allah ile, nasibim bu hesapta hep zahmet mi diye adeta didişmede. Bir an hep
    uçuyor, ele geçmiyor, bizim kolumuzu kanadımızı kırıyorsun diye bahtı ile kavga
    etmede. Kim, renge, kokuya mahpus kalırsa zahit olsa bile huyu iyi olmaz, dar
    canlıdır.
    Bu daracık duraktan çıkmadıkça nasıl olur da ahlakı düzelir, gönlü ferahlar Zahitlere,
    genişliğe çıkmadan yalnız bulundukları zaman bıçak ve ustura vermeye hiç gelmez.
    Darlılarından, muratlarına eremediklerinden, dertlerinden karınlarını deşiverirler.
    Mustafa’yı ayrılık derdi kapladı, daraldı mı, kendisini dağdan atmaya kalkardı. Cebrail,
    sakın yapma. Kün emrinde sana nice devletler taktir edilmiştir deyince, yatışır,
    kendini atmaktan vazgeçerdi. Sonra yine ayrılık derdi gelip çattı mı, yine gamdan
    dertten bunaldı mı kendisini dağdan aşağı atmak isterdi. Bu sefer Cebrail görünür, ey
    eşi olmayan Padişah, yapma bunu derdi.
    Hicap keşfedilip de o inciyi koynunda buluncaya kadar bu haldeydi. Halk, her çeşit
    mihnetten ötürü kendini öldürüp dururken mihnetlerin aslı olan bu ayrılığı nasıl
    çeksin Halk canını feda eden şaşar. Fakat bizim her birimiz fedai huyluyuz. Ne mutlu
    o kişiye ki bedenini, feda edilmeye değer bir dosta feda etmiştir.
    Herkes bir fennin, bir sanatın fedaisidir. Ömrünü o yolda sarf eder, ölüp gider. İster
    doğularda olsun, ister batılarda, herkes, nihayet ölür. O zaman ne aşık kalır, ne
    maşuk. Hiç olmazsa be devletli, zaten şu hünere gönüllü, kendisini feda etmiş. Onun
    öldürülmesinde yüzlerce hayat var. Aşık da onca ebedi, maşuk da, aşk da. İki alemde
    de dileğine ermiş, iyi bir ad san kazanmış.
    Ey ulular, aşılara acıyın. Onların şanı, helak olduktan sonra bile helak olmaya hazır
    bulunmaktadır. Beyim onun kabalığını affet onun derdine bedbahtlığına bak. Onu
    affet de Allah da seni affetsin, suçlarını yargılasın.
    Sen de gafletle az testiler kırmamışsındır. Sen de affa ümit bağlamışsındır. Affet de
    ahrette sen de af edilesin. Kader, ceza vermede kılı kırk yarar.
    Bey dedi ki: O kim oluyor ki bizim testimize taş atıp kırıyor Benim civarımdan erkek
    aslan bile yüzlerce çekingenlikle korka, korka geçmede. Neden kulumuzun gönlünü
    incitti, bizi konuğumuzun yanında utandırdı
    Onun kanından daha değerli olan şarabı döktü de kadınlar gibi bizden kaçıp da
    gizlendi. Fakat tut ki bir kuş gibi uçsun, benim elimden nerede canını kurtaracak
    Kahır okumla kanadını kırar, onun arda kalası kanadını koparırım. Benden kaçıp da bir
    katı taşın içine girse, gizlense yine onu tutar, o taşın içinden çıkarırım. Ona bir kılıç
    çalayım da bütün kaltabanlara ibret olsun.
    Herkese yobazlık satsın, bu yetmiyormuş gibi bir de bize satmaya kalkışsın ha! Onun
    da cezasını şimdicik vereceğim, onun gibi yüz tanesinin de. Öyle kızmış, öyle kan
    dökücülüğü tutmuş ki ağzından ateş püskürüyor.
    O şefaatçiler, onun o hay hayına karşı birçok defalar elini, ayağını öpüp, dediler ki: A
    beyim, sana kin gütmek yaraşmaz. Şarap dökülüp gitti ise ne çıkar Sen, şarapsız da
    hoşsun. Şarap, neşe sermayesini senden alır. Suyun letafeti senin letafetine imrenir.
    Padişahlık et, ey merhamet sahibi, ey kerem sahibinin oğlu kerem sahibi bağışla. Her
    şarap, bu boya, bu yüze kuldur. Bütün sarhoşlar sana haset ederler.
    Senin gül renkli şaraba hiç ihtiyacın yok. Gül rengini bırak, gül renklilik sensin zaten.
    Ey zühreye benzeyen yüzü kuşluk güneşi olan, ey rengine karşı gül rengi yoksul bir
    hale gelen bey, şarap küpte gizlice senin yüzünün iştiyakiyle kaynayıp coşar.
    Sen baştan başa denizsin, ıslaklığı ne istersin ki Sen, tamamı ile varlıksın, yokluğu
    ne arasın ki Ey parlak ay, tozu ne yapacaksın Ay bile senin yüzüne bakar da sararır.
    Sen hoşsun, güzelsin her türlü hoşluğun madenisin. Neden şaraba minnet edersin ki
    Başında “Biz insan oğullarını ululadık” tacı, boynunda “Biz sana kevser ırmağını
    verdik” gerdanlığı var.
    İnsan cevherdir, gök ona arazdır. Her şey fer-i dir, her şeyden maksat odur. Ey akıllar,
    tedbirler, fikirler kulu kölesi olan bey, mademki böylesin, kendini neden böyle ucuza
    satıyorsun Sana hizmet etmek bütün varlık alemine farzdır. Bir cevher, neden
    arazdan ihsan ister ki Yazıklar olsun kitaplardan bilgi arıyorsun ha!
    Bir bilgi denizisin ki bir ıslaklıkta gizlenmiş; bir allemsin ki üç arşın boyunda bir
    bedene bürünmüş!
    Şarap nedir, güzel ses ve çalgı dinlemek, yahut bir güzelle buluşmak nedir ki sen
    onlardan bir neşe, bir menfaat ummadasın!
    Hiç güneş, bir zerreden borç ister mi, hiç zühre yıldızı, bir küçücük küpten şarap diler
    mi Sen keyfiyeti bilinmez bir cansın, keyfiyet alemine hapsedilmişsin. Sen bir
    güneşsin, bir ukdeye tutulmuşsun; işte bu sana yakışmaz yazık.
    Bey dedi ki: Hayır, hayır. Ben, o şarabın adamıyım. Ben, bu hoşluktan alınan zevke
    kanaat edemem. Ben, yasemin gibi olmayı, gah şöyle, gah böyle eğilip bükülmeyi
    isterim. Bütün korkulardan, bütün ümitlerde kurtulup söğüt gibi her yana eğilmeliyim.
    Söğüt dalı gibi sağa, sola dönmeli, onun gibi rüzgarda çeşit, çeşit oynamalıyım.
    Şarabın verdiği neşeye alışan, nereden bu neşeyi beğenecek hey hocam!
    Peygamberler, Allah neşesine dalmışlardı, onunla yoğrulmuşlardı da onun için bu
    neşeden vaz geçtiler. Onların canları, o neşeyi gördüğünden onlara bu neşeler,
    oyuncak görünmüştü. Diri olan bir güzelliğe dostluk eden, artık ölüyü nasıl kucaklar
    O alem, zerre zerre diridir. Her zerresi nükteden anlar, söz söyler. Onlar, ölü olan
    cihanda oturmaz, dinlemezler. Çünkü ot, ancak hayvanlara layıktır. Kim gül
    bahçesinde meclis kurar, yurt tutarsa külhanda şarap içer mi hiç
    Pak ruhun makamı, illiyyin’dir. Pislikte yurt edinense kurttur. Allah mahmuruna
    tertemiz şarap kadehi sunulur. Bu kör kuşlaraysa şu kara ve tuzlu su. Kime Ömer’in
    adaleti el vermezse onca kanlı Haccac adildir.
    Kızlara cansız bebekleri oyuncak diye verirler. Çünkü onlar, diri oyuncaktan bir şey
    anlamazlar ki. Küçük erkek çocuklar, erliklerinden bir şey anlamazlar, güçleri
    kuvvetleri yoktur. Onun için onlara tahta kılıç daha yeğdir. Kafirler peygamberlerin
    kiliselerde yapılmış olan resimleri ile kanaat ederler.
    Fakat ay parçaları bizim için apaydın olduğundan resimlerine aldırış bile etmeyiz.
    Onların birer sureti, bu alemdedir ama birer sureti de ay gibi gökyüzündedir. Bu
    suretteki ağızları, onlarla düşüp kalkanla konuşur, nükteler söyler. O suretteki
    ağızlarıysa Allah ile konuşur. Görünen kulak, bu sözü duyar, beller. Can kulağıysa Kün
    emrinin sırlarını işitir.
    Ten gözü, insanın şeklini görür, beller. Can gözü, Mazagalbasar sırrını görür, hayran
    olur. Görünen ayak, mescit safında durur, mana ayağı göğün üstünde tavafta bulunur.
    İşte her cüz-ü böyle say... bu, vakit içindedir, zamana bağlıdır, oysa ondan da hariçtir.
    Zamana bağlı olan, ecele kadar durur. Öbürüyse ebediyete dost, ezele eştir. Bir adı iki
    devlet sahibidir, bir sıfatı iki kıble imamı.
    Ona ne halvetin lüzumu vardır, ne çilenin. Hiçbir bulut onu örtemez. Halvet yurdu,
    güneş değirmesidir, artık ona nasıl olur da yabancı gece perde kesilir Hastalık ve
    perhiz zamanı geçti, buhran kalmadı. Küfür, iman oldu, küfran kalmadı. Elif gibi
    doğruluğu yüzünden öne geçmiştir. Onda kendi sıfatlarından hiçbir şey kalmamıştır.
    Kendi huylarından çıkmış tek olmuş... canı, canına can katan sevgiliyse çırılçıplak bir
    hale gelmiştir.
    O tek ve benzersiz, eşsiz örneksiz padişahın huzuruna çırılçıplak gidince padişah, ona
    kendi kutlu sıfatlarından bir elbise giydirmiştir. Padişahın sıfatlarından bir elbiseye
    bürünmüş, kuyudan mevki ve ikbal sayvanının üstüne uçmuştur.
    Tortulu bir şey saf oldu mu böyle olur. Tıpkı onun gibi o da tasın dibinden üstüne
    çıkmıştır. Tasın dibindeyken tortuluydu, toprak cüzüleri, ona karışmış, o şomluk onu
    bulandırmıştı.
    Hiç de hoş olmayan dost onun kolunu kanadını bağlamıştı. Fakat o aslında yüceydi.
    “Yeryüzüne inin” sesi gelince onu Harut gibi baş aşağı asakodu. Harut gökteki
    meleklerdendi, bir azar yüzünden öylece asılı kaldı. Baş aşağı asılı kalmasının sebebi,
    baştan çıkması, kendisini baş sanması ve yalnızca öne geçmeye kalkışmasıydı. Sepet
    kendisini suyla dolu görünce nazlandı, istiğnaya girişti de sudan çekildi hani. Fakat
    ciğerinde bir katracık suyu bile kalmadı. Bunun üzerine deniz, acıdı da onu tekrar
    davet etti.
    Denizden sebepsiz hizmet karşılığı olmaksızın rahmet gelir. Bu, ne kutlu andır. Allah
    hakkı için denizin etrafında dönüp dolaşmak, denizde gecelerin yüzleri, sarı olsa bile
    aldırış etmemek gerek. Denizin etrafında dönüp dolaşmalı ki Allahnın lütfu,
    bağışlaması gelip çatıversin de sararmış yüz, bir mücevher bularak kızarsın. Yüzün
    sarı rengi, renklerin en iyisidir. Çünkü o yüze kavuşmayı beklemektedir.
    Fakat bir adamın yüzünde parlayıp duran kırmızılık, o adamın canının, bulunduğuna
    kani olmasındandır. Halbuki insan zayıflatan, alçaltan, sarartıp solduran tamahtır. Bu
    solgunluk ve arıklık, bedene ait illetlerden değildir. hastalıksız bir sarı yüz görse
    Calinas’un bile aklı şaşar.
    Fakat tamahı bağlandın mı Allah nurlarına dalarsın. Mustafa bunun için tamaha
    düşenin nefsi alçalır demiştir.
    Gölgesiz nur, latiftir, yücedir. Kafes, kafes vuran nura, bir kalburdan aksetmededir. O
    kafes şeklindeki gölge, kalburun gölgesidir. Aşıklar, bedenlerinin çıplak olmasını
    isterler. Fakat erkekliği olmayana ha elbise olmuş, ha olmamış. O ekmek ve sofra,
    oruçlulara çıkar. At sineğine çorba nedir tencere ne
    KONUK EVİ
    Delikanlım, bu denen bir konuk evidir. Her sabah, oraya koşa, koşa bir yeni konuk
    gelir. Sakın bu, benim boynumda kaldı deme. Şimdicik yine uçar, yokluk alemine
    gider. Gayb aleminden gönlüne ne gelirse konuktur onu hoş tut.
    Birisine ansızın konuk geldi. Ev sahibi konuğunu gerdanlık gibi boynuna taktı. Sofra
    çıkardı, ağırladı. O gece mahallelerinde sünnet düğünü vardı. Erkek, kadınına gizlice
    dedi ki: Bu gece iki yatak ser. Bizim yatağımızı kapı yanına yap, konuğun yatağını da
    öbür tarafa. Kadın, olur iki gözümün nuru, baş üstüne. Hizmetler eder, güler yüz
    gösteririm, merak etme dedi. Yatakları yapıp sünnet düğününe gitti.
    Yüce konuk, kadının kocası ile kaldı. Geceleyin kuru, yaş bir çerez çıkardı. Yediler
    içtiler. O iki temiz adam, gece geç vakte kadar oturup konuştular, gece yarısına dek
    iyi, kötü başlarından geçenleri anlattılar. Çerezden, konuşup görüşmeden sonra
    konuk, uykusuzluktan kalktı, kapı yanındaki yatağa girip yattı.
    Adam, utancından ona bir şey diyemedi, canım, senin yatağın bu taraftaki. Sen yatıp
    uyuyasın diye yatağı, şuraya serdik diye bir söz söyleyemedi. Karısı ile
    kararlaştırdıklarının aksine, konuk için serilen yatağa girdi, öbür yatakta da konuk
    yatıp uyudu. O gece şiddetli bir yağmur başladı. Bulutların çokluğu, hayret verecek bir
    derecede idi.
    Kadın gelince konuk öbür taraftadır kocam öbür taraftadır, kapı yanında yatan
    kocamdır diye, anadan doğma soyunup yorganın altına girdi, konuğu birkaç kere de
    istekle öptü.
    Dedi ki: Hani bir şeyden korkuyordum ya. Başıma geldi mi geldi, geldi mi geldi.
    Yağmur, çamur yüzünden konuk kakıldı kaldı. Beylik sabunu gibi elinden çıkmasına
    imkan yok. Bu yağmur çamurda o, nereden gidecek Başına canına and olsun, adam
    başımıza kaldı. Konuk bu sözleri duyunca hemen sıçrayıp dedi ki: Kadın bırak beni.
    Ayakkabım var benim, çamurdan korkum yok. Ben gidiyorum, Allah size hayırlar
    versin. Yolculukta can, bir an bile eğlenmez. Yolcu derhal geldiği yere dönmeli. Bir
    yerde kalıp eğlenmek, yol keser.
    Kadın, o soğuk sözü söylediğine pişman oldu. Çünkü o eşsiz mihman ürküp yola
    düşüyordu. Kadın lütfen, hoş gör, ben şaka olsun diye söyledim deyip, secdeler etti,
    bir hayli yalvarıp sızlandı ama fayda etmedi. Konuk, yola düşüp bunları hasret bıraktı.
    Bu yüzden adam da yasa battı, kadın da. Çünkü artık o konuğun yüzünü, leğendeki
    akisten değil, kendi yüzünden görmüşlerdi. Konuk gitmede ova, konuğun nuru ile
    cennet gibi aydınlanmadaydı. Adam bundan sonra bu işin derdinden utancından evini
    konuk evi haline soktu.
    Fakat kadının gönlünde de, erkeğin gönlünde de o konuğun hayali, her an derdi ki:
    Ben, Hızır’ın dostuyum size yüzlerce cömertlik hazinesi saçacaktım, fakat ne
    yapayım Kısmetiniz değilmiş.
    Konuk evine her gün nasıl bir yüce konuk gelirse onun gibi her an sana bir fikir gelir.
    Canım, fikri bir adam say. Çünkü adam, fikirle değerlidir, fikirle diridir. Gam fikri, neşe
    yolunu vurursa gam yeme. O, hakikatte başka neşeler hazırlamaktadır.
    O, hayrın aslından yeni bir sevinç, yeni bir neşe gelsin diye evi, başkalarından sıkıca
    süpürür. Gönül dalındaki sararmış, kurumuş yaprakları ayırır, daldan yeni ve yeşil
    yapraklar bitmesine yardım eder. Bu alemden öte bir aleme yeni bir zevk gelsin diye
    eski sevinci, kökünden çeker, çıkarır.
    Gam, üstü dallarla yapraklarla örtülü yeni kökü bitirsin diye çürümüş, pörsümüş olan
    eski kökü yerinden söküp çıkarır. Gam, gönülden neyi döker, yahut koparırsa karşılık
    olarak mutlaka daha iyisini verir. Hele derdin gamın yakın ehline kul olduğunu iyice
    bilene daha fazla lütuflarda bulunur.
    Bulutla şimşek, asık suratlılık, ekşi yüzlülük göstermese asma yaprağı, doğuya
    benzeyen gülümsemelerini gösterir mi hiç Kutluluk, kutsuzluk, gönlüne gelir,
    konuklar. Bunlar, evden eve giden yıldızlara benzerler. Senin burcunda konakladı mı
    onun talihi gibi sen de tatlı bir hale, gel, çevikleş.
    Böyle hareket et de o yıldız, aya gitti, ulaştı mı o gönül sultanına senden şükür etsin.
    Sabırlı ve her şeye razı olan Eyyüb, tam yedi yıl Allah konuğunu belayı hoş tuttu. O
    sert ve yüzü pek ala da Allah’a dönünce ondan yüzlerce çeşit şükürlerde bulundu da,
    dedi ki: Eyyüb ben sevgililerini öldürdüğüm halde sevgisinden bir kere bile yüzünü
    çevirmedi. Allah bilgisine vefakarlıkta bulundu, utancından bela ile adeta sütle bal gibi
    kaynaştı, karıştı. Senin de gönlüne yeniden yeniye belalar geldikçe o belaları güle
    güle karşıla.
    Ey yaradanım, beni o belanın şerrinden sakla bekle. O yüzden gelecek ihsanları bana
    haram etme, beni o lütuflara kavuştur. Rabbim, uğradığım belalara karşı lütfet de
    şükredeyim, geçip giderse ona hasret çekmeyeyim de. O suratı asık derdi koru. O
    acılığı şeker gibi tatlı say.
    Bulutunda görünüşte yüzü asıktır ama gül bahçesini bezer, çalı çırpıyı kırar. Gamı
    bulut gibi bil de o asık suratıyla pek surat asmaya kalkışma. Belki o inci, elindedir,
    olur ya. Onun için çalış çabala da senden razı olsun. Hatta böyle olmasa bile bu huyu
    adet edinir, o güzelim huyla huylanır, o huyu arttırırsın da, başka yerlerde de böyle
    hareket edersin ve bir gün birdenbire muhtaç olduğun şeye erişiverirsin.
    Neşene mani olan düşünce, Allahnın emri ile, Allahnın hikmeti ile gelir. Sen ona
    felaket deme delikanlım. Belki bir yıldızdır, belki kutluluk kıranındadır. Sen ona fer-i
    deme, asıl tut da onunla daima maksadına eriş, üstün çık. Onu fer-i sayar, muzır
    tutarsan gözün, aslı gözler durur.
    Halbuki bekleyiş, çeşnide zehirdir adeta. Bu gidişle daima ölüm halinde kalırsın. Onu
    asıl bil, kucakla da bekleyiş ölümünden kurtul.
    ŞEHİT OLMAK
    Zengin bir adam vardı. Bu adamın da zühre yanaklı, ay yüzlü, gümüş bedenli bir kızı
    vardı. Kız, kendini bildi, babası onu kocaya verdi. Fakat kocası kızın dengi değildi.
    Kavun, karpuz oldu, sulandı mı yarmazsan telef olur gider.
    Babası da kızın baştan çıkmasından korktu da onun için onu, dengi olmayan birisine
    verdi. Kızına dedi ki: Kendini kocandan koru, sakın gebe kalma. Ne yapayım Bu
    yoksula seni vermek zorunda kaldım. Bu adamı garip say, garipte vefa olmaz. Ansızın
    her şeyi bırakır, kaçıp gider. Çocuğu başına dert kalır.
    Kızı dedi ki: Babacığım, dediğini tutarım. Öğüdün pek doğru, kabulüm. Babası, her iki
    üç günde bir kere kızına aman ha sakın diye öğüt veriyordu. Derken kız, birdenbire
    gebe kalıverdi; ikisi de gençti. Kız, bunu babasından gizledi. Çocuk karnında beş,
    yahut altı aylık oldu. Artık iyiden iyiye belli oldu. Babası dedi ki: Ben sana ondan
    kendini koru demedim mi Öğütlerim yel miydi ki sana tesir etmedi
    Kız, baba dedi, nasıl tahammül edeyim Erkekle kadın, şüphe yok ki ateşle pamuk.
    Pamuk ateşten nasıl çekinebilir Yahut da ateş nasıl olur da pamuğu yakmaz, çekinir
    Babası dedi ki: A kızım, ben sana onun yanına gitme demedim. Yalnız menisinden
    kendini koru dedim. Tam zevk anında onun beli gelirken kendini çekmeliydin. Kız,
    peki... beli ne vakit gelecek, ben ne bileyim Bu, pek gizli bir şey, anlaşılmaz ki dedi.
    Babası gözleri süzüldü mü anla ki beli geliyor deyince, kız dedi: Onun gözü
    süzülünceye kadar benim bu iki gözüm de kör oluyor a baba. Her bayağı akıl, hırs ve
    öfke zamanı, yerinde durmaz ki.
    Bir sofi, askere savaşa gitti. Ansızın savaş başladı. Sofi, ağırlıklarla çadırda kalan
    zayıflarla beraber kaldı. Erler, ta savaş yerine kadar at sürdüler. Ağır kişiler, toprak
    gibi yerlerinde kala kaldılar. İleri gidenlerin ileri gidenleriyse yürüyüp ilerlediler.
    Savaşlar edip üstün gelerek bir çok ganimetlerle geri döndüler.
    Sen de al diye sofıye de armağan sundular. O, o armağanı attı, hiçbir şey almadı.
    Neden kızgınsın dediler. Savaştan mahrum kaldım dedi. Sofi, savaş safında hançer
    çekip savaşmadığı için bu iltifattan memnun olmadı. Bunun üzerine esir getirdik
    dediler, birini al öldür. Başını kes de gazi ol. Sofi, buna biraz sevindi yüreklendi.
    Suyla alınan aptestin yüzlerce aydınlığı, nuru, feri vardır ama su olmazsa teyemmüm
    edilir. Sofi, bağlı esiri alıp gaza etmek üzere çadırın arkasına götürdü. Oraya tutsakla
    gitti ama biraz gecikti diye meraka düştüler. İki eli bağlı tutsak. Onu
    öldürüvermeliydi. Öldürmede neden bu kadar gecikti, sebebi ne Dediler.
    Birisi işi anlamak üzere ardından gitti. Bir de ne görsün Kafir, sofinin üstüne
    çıkmamış mı Erkek, dişinin üstüne biner gibi o tutsak da yoksulun üstüne aslan gibi
    binmiş. Elleri bağlı olduğu halde hiddetle sofinin boynunu ısırmada. Dişleriyle
    boğazını dişlemede. Sofi, kafirin altına düşmüş, aklı başından gitmiş. Eli bağlı kafir,
    bir kedi gibi, elinde mızrak olmadığı halde onu berbat etmiş. Dişleriyle onu yarı
    öldürmüş. Boynundan akan kanla sakalı kıpkırmızı kesilmiş.
    Sen de eli bağlı olan nefsinin elinde tıpkı o sofi gibi alta düşmüş, kendinden
    geçmişsin. Yoldaki bir tepecikten aciz kalmışsın. Halbuki önünde yüz binlerce dağ var.
    Bu kadarcık bir tepeden korkup ölüye döndün. Önünde aşılacak dağ gibi beller var,
    nasıl gideceksin Gaziler hiddetle gelip derhal acımadan o kafiri kılıçlayıp öldürdüler.
    Kendine gelsin diye de sofinin yüzüne sular saçtılar, gül suları serptiler. Sofi, kendine
    gelip onları görünce ne oldu yahu diye sordular.
    Ey aziz Allah hakkı için bu ne hal Neden böyle bu derece kendinden geçtin Yarı
    ölmüş elleri bağlı bir tutsaktan neden böyle korktun, aklın başından gitti, bu hale
    düştün
    Sofi dedi ki: Başını keseceğim sırada o aç gözlü bana öyle bir hışımla baktı ki...
    Gözünü açtı, dolandırdı da öyle bir bakış baktı bana ki aklım başımdan gitti. Gözünü
    dolandırması, bana adeta bir ordu göründü. O nasıl korkuydu Anlatamam! Hikayeyi
    kısa keselim, işte o bakıştan korktum. Kendimden geçip yere yıkıldım.
    Gaziler dediler ki: Sende bu yürek varken sakın savaşa girişmeye yeltenme. Eli bağlı
    bir kafirin göz süzmesiyle gemin kırıldı, gark oldun. Erkek aslanlar, saldırdılar mı
    kılıçlarıyla başlar top gibi yerlere yuvarlanır. Erlerin savaşına aşina değilsin, böyle bir
    zamanda kan denizinde nasıl yüzebilirsin sen
    Boyunlara inen kılıçların tak tak diye çıkardığı ses, (Bir mahalle öteden duyulan)
    çamaşır dövenlerin tak takını hiçe sayar. Nice başsız bedenler yerlerde çırpınır. Nice
    bedensiz başlar, kan denizinde habbelere döner. İnsanları yok eden yüzlerce er,
    savaşta atların ayakları altında yok olur gider.
    Sen bir fareden ürküp uçan bu akılla o savaş safına karışıp nasıl kılıç çekeceksin
    Savaş bu, bulgur aşı değil ki yenlerini sıvayıp girişesin. Bulgur aşını kaşıklamaya
    benzemez, gel de burada kılıcı gör. Bu safta demirden yaratılmış bir Hamza lazım.
    Savaş, öyle hayal gibi bir hayalden ürküp kaçan her yüreksizin işi değil. Savaş,
    Türklerin işidir, nazenin kadınların değil. Nazlı nazenin kadınların yeri evdir, eve git
    sen de.
    Ayyazi dedi ki: Tam doksan kere belki yaralanırım diye, çırılçıplak savaşa girdim,
    okların önüne gittim, belki birisi gelir saplanır dedim. Fakat boğaza, yahut can alacak
    bir yere ok isabeti, devlet sahibi bir şehitten başkasına nasip olmuyor.
    Vücudumda yaralanmadık bir tek yer yok. Bedenim oktan kalbur gibi delik deşik oldu.
    Fakat bu ne yiğitlik, ne de zeka işi. Baht işi bu. Bir türlü can alacak bir yerime ok
    isabet etmedi. Şehitliğin kısmet olmadığını anlayınca halvete gittim, çileye girdim.
    Kendimi büyük savaşa attım, riyazata zayıflamaya koyuldum. Halvetteyken kulağıma
    gazilerin savaşa giderken çaldıkları davul sesleri geldi. Sabah çağıydı, can kulağımla
    duydum nefsim içimden seslendi. Kalk, savaş zamanı geldi, yürü. Kendini savaşa at.
    Dedim ki: Ey vefasız habis nefis, savaşa meyletme nerede, sen neredesin Ey nefis,
    doğru söyle, bu hilebazlık nedir yoksa şehvette düşkün nefis, ibadete yanaşmaz bile.
    Doğru söylemezsen üstüne saldırır, seni riyazatla adamakıllı sıkar, sıkıştırır. O anda
    nefsim, içimden seslendi, dilsiz, ağızsız fasih bir surette söz söylemekteydi: Beni her
    gün burada öldürüp duruyorsun. Canıma, kafirlere yapılan eziyetleri yapıyorsun.
    Kimsenin halimden haberi yok. Sen, beni uykusuz, yemeksiz öldürüp durmadasın. Bari
    savaşta bir yarayla şu bedenden kurtulurum da halk da erliğimi, fedakarlığımı görür.
    Dedim ki: A nefisceğiz, hem münafık olarak yaşamadasın, hem münafıkça ölmedesin,
    nesin sen İki alemde de mürai imişsin, iki alemde de hiçbir şeye yaramazmışsın
    meğer. Bu beden sağ oldukça halvetten çıkmamayı nezrettim. Çünkü, bu beden
    halvette ne yaparsa kadına, erkeğe görünmek için yapmaz.
    Halvetteki hareketi de ancak Allah içindir, huzuru ve sükunu da. Orada niyetinde
    başka bir şey bulunmaz. Bu büyük savaştır, o küçük savaş. Her ikisi de Haydar’la
    Rüstem’in harcıdır. Öyle bir farenin kıpırdaması ile uçup gidecek akıl sahibinin harcı
    değil. O çeşit adama karılar gibi savaştan, kılıçtan uzak durmak gerek. O da sofi, bu
    da. Yazık o sofiye. O, bir iğneyle ölmede, bu kılıçlara karşı durmada.
    Sureti sofidir ama canı yok. Bu çeşit sofiler öbür sofilerin de adını kötüye çıkarır.
    Toprakla karılmış olan şu bedenin kapısına, duvarına Allah, gayretiyle yüzlerce sofi
    yaptı. Büyüden o suretler oynasınlar da Musa’nın asası gizlensin dedi. Sopanın
    doğruluğu, suretleri yer, siler süpürür. Fakat Firavuna mensup olan göz, tozla
    toprakla doludur. Öbür sofi, harp safına, yaralanmak için yirmi kere girer. Savaş
    zamanı Müslümanlarla beraber kafire saldırır, bir kere bile geri dönmez. Yaralanır,
    yarasını bağlar, tekrar saldırır, savaşır. Beden bir yarayla ölmez diye savaşta yirmi
    kere yaralanır. Bir yarayla can vermeye acıklanır; doğruluğu elinden canının kolayca
    kurtulacağından üzülür.
    Birisinin elinde kırk kuruşu vardı. Her gece birini denize atardı. Bu suretle de nefsine
    iyice eziyet etmek, yavaşlıkla onun can çekişmesini uzatmak isterdi. Müslümanlarla
    savaşa gider, onlar düşmandan yüz döndürseler bile o feri dönmezdi. Bir kere daha
    yaralanır, onu da bağlardı. Belki yirmi kere bedeninde mızrak ve ok kırılırdı.
    Bu suretle savaşa savaşa nihayet kuvveti bitti, yere düştü. Aşkının doğruluğuyla,
    doğruluk makamına ulaştı. Doğruluk, can vermektir. Kendinize gelin de bu hususta
    ileri geçin. Kuran’da “Erler vardır ki Allah ile ettikleri ahdi bozmadılar, ahitlerine
    doğrulukla sarıldılar” ayetini okuyun.
    Mademki bu beden, ruha bir alettir, şu halde bu hakiki ölüm değildir. nice ham kişiler
    vardır ki görünüşte kanlarını döktüler. Fakat nefisleri diri olarak o tarafa kaçtı. Aleti
    kırıldı ama yol kesen diri kaldı. Bindiği at kanlar saçtı ama nefis diri. At öldü, yolu
    aşılmadı. Ancak ham, kötü, perişan bir halde kala kaldı.
    Her kan döken şehit olsaydı öldürülen kafir de kutlu bir şehit sayılırdı. Nice şehit
    olmuş güvenilir kişiler de vardır ki dünyada ölürler, şehit olmuşlardır, fakat diri gibi
    yürür gezerler. Yol kesen ruh olmuştur, onun kılıcı olan beden bakidir ve savaş arayan
    erin elindedir.
    Kılıcı, kılıçtır, fakat, o adama değil. Fakat bu görünüş, seni şaşırtır. Nefis değişti mi bu
    beden kılıcı, ihsan ve lütuflar sahibi Allahnın elindedir. O öyle bir erdir ki gıdasız,
    tamamı ile dert. Öbür erlik ise toz gibi ortası delik bir şeydir.
    AY YÜZLÜ
    Bir kovucu, Mısır halifesine, Musul padişahının huri gibi bir cariyesi olduğunu söyleyip
    dedi ki: Onun bir cariyesi var ki alemde onun gibi güzel yok. Güzelliğinin haddi yok.,
    söze sığmaz, anlatılmaz ki. İşte resmi, şu kağıtta bir bak.
    O ulu halife, kağıttaki resmi görünce hayran oldu, elindeki kadeh düştü. Derhal
    Musul’a büyük bir ordu ile bir er gönderdi. Eğer o ay parçasını teslim etmezse orasını
    yak yık. Verirse bir şey yapma, bırak, yalnız o ay parçasını getir de yeryüzündeyken
    ayı kucaklayayım dedi.
    Er, binlerce Rüstem’le, davul ve bayraklarla yola düştü, Musul’a yollandı. Sayısız
    asker, şehri mahvetmek üzere tarlanın çevresine üşüşen çekirgeler gibi oraya
    üşüştüler. Savaş için her yana Kafdağı gibi mancınıklar kurdurdu.
    Oklar yağmur gibi yağmada, mancınıklarla atılan taşlar gürler gibi gürlemeye, kılıçlar
    şimşek gibi çakmaya başlamıştı. Savaş, tam bir hafta sürdü, kanlar döküldü. Taştan
    yapılma kale mum gibi eridi, yerle yeksan oldu. Musul padişahı, bu korkunç savaşı
    görünce içeriden bir elçi göndererek, Müslümanların kanını dökmeden maksadın ne
    Bu şiddetli savaşta ölüp gidiyorlar. Meramın nedir maksadın, Musul şehrini almaksa
    böyle kan dökmeden de olur bu iş. Ben şehirden çıkayım gel, sen gir. Tek mazlumların
    kanı, seni tutmasın. Yok, muradın mal, altın ve mücevherse bunu, bu şehirden almak,
    zaten kolay bir şey dedi.
    Elçi o erin huzuruna gelince er, cariyenin resmini verdi. Bu kağıda bak dedi, bunu
    istiyorum. Derhal teslim etsin yoksa ben üstünüm. Elçi gelip maksadı söyleyince o
    erkek padişah dedi ki: Bu suret eksik olsun tez götür. Ben iman ahdinde puta
    tapanlardan değilim. Putun puta tapanda olması daha doğru. Elçi, kızı getirince o yiğit
    er, derhal aşık oldu.
    Aşk bir denizdir, gökyüzü, bu denizde bir köpük. Aşk, Yusuf’un havasına kapılan
    Zeliha gibi insanı hayran eder. Gönüllerin dönüşünü aşktan bil. Aşk olmasaydı dünya,
    donar kalırdı.
    Aşk olmasaydı nereden cansız bir şey, nebata girer, onda mahvolurdu; büyüyüp
    yetişen nebatlar, nereden kendilerini canlılara feda ederlerdi
    Ruh, nasıl olurdu da o nefese feda olurdu da onun esintisinden Meryem gebe kalırdı
    Her biri yerlerinde buz gibi dona kalırdı. Nereden çekirge gibi uçar gıda arardı ki O
    yüceliğe aşık olanlar, zerre zerre, fidan gibi yüceliğe koşmadalar. Onların bu
    koşmaları, “Allah tesbih”tir. Can için bedeni temizlemededirler.
    O yiğit er kuyuyu yol sanmış, çorak yerden hoşlanmış, oraya tohum ekmeye
    kalkışmıştı. O yatıp uyuyan, rüyada bir hayal görür, onunla buluşur düşü azar. Uyanıp
    kendine gelince görür ki o oyunbozanlık, uyanıkken olmamış. Vah der beyhude yere
    erlik suyumu zayi ettim, o işveli hayalin işvesine kapıldım. O yiğit er de beden yiğidi
    idi, asıl erliği yoktu. O yüzden erlik tohumunu öyle bir kuma saçtı gitti.
    Aşk bineği, yüzlerce gemi atmış, ölümden bile korkmam diye nara atmaktaydı. Aşk ve
    sevda da halifeden pervam bile yok. Varlığımla ölümüm birdir bence diyordu. Fakat
    böyle ateşli ateşli ekmeye kalkışma. Bir iş eriyle danış. Fakat meşveret nerede, akıl
    nerede Hırs seli, adama yıkık yerleri kazdırır, tırnaklarını uzatır.
    Bir güzele aşık olanın önünde de set vardır, ardında da. Öyle adam, artık önünü ardını
    az görür. Kara sel cana kastetmeye geldi mi bir tilki aslanı kuyuya düşürür. Dağ gibi
    aslanlar, kuyuda olmayan bir hayali görürler de kendilerini kaldırıp atarlar.
    Hiç kimseyi kadınlarla mahrem tutma. Çünkü erkekle kadın, ateşle pamuğa benzer.
    Allah suyu ile yunmuş bir ateş gerek ki bülüğa erme sırasında bile Yusuf gibi
    kötülükten çekinsin. Selvi boylu latif Zeliha’dan aslanlar gibi kendini çeksin.
    O yiğit er de Musul’dan döndü, yola düştü. Yolda bir ormana, bir yeşilliğe geldi. Aşk
    ateşi, öyle bir parlamıştı ki yerle göğü fark etmiyordu. Çadır içinde o ay parçasına
    kastetti. Akıl nerede, halifeden korkma nerede
    Şehvet, bu ovada davul dövdü mü akıl dediğin ne oluyor ki a turpoğlu turp. Yüzlerce
    halife, o anda o erin ateşli gözüne bir sinekten aşağı görünür. O kadına tapan er
    şalvarını çıkarıp cariyenin ayak ucuna oturdu. Aleti, dosdoğru gideceği yere giderken
    orduda bir gürültü, bir kızılca kıyamet koptu.
    Er sıçradı, götü başı açık bir halde ateş gibi Zülfikar elinde dışarı çıktı. Bir de ne
    görsün, ormandan kara bir erkek aslan, kendisini ordunun içine kapmış koy vermiş.
    Atlar, ürküp köpürmüşler, her çadır ve ağır yeri yıkılmış, herkes birbirine girmiş.
    Erkek aslan, ormanın gizli bir yerinden fırlamış, havaya, deniz dalgası gibi tam yirmi
    arşın sıçramıştı. Er, pek yiğitti, aldırış bile etmeden sarhoş bir erkek aslan gibi aslanın
    önünü kesti. Kılıçla bir vurdu, başını ikiye böldü. Derhal o ay yüzlü dilberin bulunduğu
    çadıra koştu. O hurinin yanına gelince aleti hala dimdikti. Öyle bir aslanla savaştı da
    erliği, yine sönmedi, hala ayaktaydı.
    O, tatlı ve ay yüzlü güzel onun erliğine şaşıp kaldı. İstekle ona kendisini teslim etti. O
    anda iki can birleştiler.
    Bu iki canın birbirleriyle birleşmesi yüzünden gayıptan bir başka can gelir erişir.
    Kadının rahminde meniyi kabule mani bir şey yoksa bu can, doğuş yolu ile gelir, yüz
    gösterir.
    Her nerede iki adam, sevgiyle, yahut kinle birleşseler, bir üçüncü can, mutlaka doğar.
    Fakat o suretler, gayp aleminde doğarlar. Oraya varınca onları gözünle de görürsün. O
    sonuçlar, senin birleşmelerinden doğdu. Kendine gel de her eşe hemen sevinme.
    Vaktini bekle. O zürriyetlerin sana ulaşacağından emin ol. Onlar, amelden ve
    sebeplerden doğmuşlardır. Her birinin sözü vardır, mekanı vardır.
    O güzelim perdelerden sesleri erişir: Ey bizden gafil olan, hadi, çabuk yücel. Kadının
    canı da kıyamet gününü bekler, erkeğin canı da. Bu alemde emeklemen nedir ki
    Daha çabuk adım at.
    O er, o yalancı sabah yüzünden yolunu kaybetti de sinek gibi ayran kabına düştü işte.
    Birkaç gün murat alıp verdiler. Fakat sonra o büyük suçtan pişman oldu. Ey güneş
    yüzlü, bu işe dair halifeye bir şey söyleme diye cariyeye yemin verdi. Halife cariyeyi
    görünce sarhoş oldu, onun tası da damdan düştü. Onu, övdüklerinin yüz misli güzel
    buldu. Hiç görme, işitmeye benzer mi Övme, akıl kulağı için bir tasvirdir. Fakat suret,
    bil ki gözün harcıdır, kulağın değil.
    Birisi, bilir bir adama sordu: A sözü güzel er, hak nedir, batıl ne O er, adamın
    kulağına tutup bu batıldır dedi, gözse haktır onun her şeye yakini vardır. O, yani
    duymak, buna nispetle batıldır. Ey emin kişi, sözlerin çoğu da nispetten ibarettir.
    Yarasa güneşten gizlenir, perde ardına girerse güneşin hayalinden gizlenmiş değildir.
    korku, ona bir hayal verir. İşte o hayal, onu karanlığa çeker. Nur hayali, onu korkutur
    da karanlık gecelere sarılmasına sebep olur. Sen düşmanın hayali ve tasavvuru
    yüzünden sevgiliye ve dosta sarılmışsındır.
    Ey Musa sana keşfedilen tecelli nurları, dağa vurdu. Fakat o hayaller kuran dağ, senin
    hakikatinin ziyasına tahammül edemedi. Kendine gel de hayaline kabiliyetim var diye
    gururlanma, bu yoldan hakikate ulaşacağını umma. Savaş hayalinden kimse korkmaz.
    Savaştan önce yiğitlik yoktur bunu bil kafi. Puşt da savaş hayaline kapılır, aklından
    Rüstemler gibi yiğitlikler geçirir. Hamam duvarına yapılan Rüstem resmine her ham
    kişi saldırabilir. Fakat duymadan meydana gelen bu hayal, göz önüne geldi mi puşt
    kim oluyor Rüstem bile aciz kalır. Çalış da o duyduğun şeyi gör. Batıl olan hak olsun.
    Ondan sonra kulağın, göz tabiatını kazanır. Bir yün yumağı gibi olan kulakların, göz
    kesilir. Hatta bütün bedenin aynaya döner. Her tarafın göz ve gönül haline gelir.
    Kulak bir hayal meydana getirir, o hayal de o güzelliğin vuslatına miyancıdır. Çalış, bu
    hayal çoğalsın da miyancı olan bu hayal, Mecnun’a kılavuzluk etsin.
    O ahmak Halife de bir zaman o güzel cariyeye kapıldı, onunla gönül eğledi işte. Tut ki
    bütün doğuyu batıyı zaptettin, her tarafın saltanatına sahip oldun. Madem ki bu
    saltanat kalmayacak, sen onu bir şimşek farz et, çaktı, söndü. Ebedi kalmayacak
    mülkü, gönül, bir rüya bil. Cellat gibi boğazına yapışan debdebeyi, şan ve şöhreti ne
    yapacaksın ki
    Bil ki bu alemde de bir emniyet bucağı vardır. Yalnız münafıkın sözünü az duy, çünkü
    o söz zaten söz değildir.
    Ahireti inkar edenin delili, her an ancak şudur: Eğer başka bir alem olsaydı onu
    görürdük. Bir çocuk aklın eserlerini görmüyor diye akıllı adam, akla ait şeyleri
    nakletmez mi ki Akıllı bir adam da aşk ahvalini görmezse aşkın kutlu ayı eksilmez ya.
    Yusuf’un güzelliğini kardeşlerinin gözleri görmedi. Fakat Yakup’un gözünden gizli
    kalmadı ki. Musa’nın gözü, asayı bir sopadan ibaret gördü ama gayb gözü de onu bir
    yılan, bir kıyamet gördü. Baş gözü ile can gözü savaşta idi. Can gözü üstün geldi delil
    gösterdi. Musa’nın gözü, elini el gördü ama can gözüne karşı o elden bir nurdur
    parladı.
    Bu söz kemal bakımından sonsuzdur. Hakikatten haberi olmayan mahrumlara hayal
    görünür. Çünkü onca hakikat, ferçten ve boğazdan ibarettir. Onun yanında sevgilinin
    sırlarını az söyle.
    Bizce ferç ve boğaz hayaldir. Bunun için de can, her an cemalini bize gösterir.
    Kim ferç ve boğazına düşmüş, bu düşkünlüğünü kendisine adet ve huy edinmişse ona
    denecek söz, ancak “Sizin dininiz sizin, benim ki benim” sözünden ibarettir. Böyle bir
    inkara karşı sözü kısa kes. Ey Ahmet eski kafirle az konuş.
    Halife buluşmayı diledi, bu maksatla o cariyenin yanına gitti. Onu andı aletini kaldırdı.
    O cana canlar katan, o sevgisini gittikçe arttıran güzelle buluşmaya niyetlendi.
    Kadının ayakları arasına oturdu. Oturdu ama takdir zevkinin yolunu bağladı. Farenin
    çıtırtısı kulağına değdi. Aleti indi uyudu, şehveti tamamı ile kaçtı. Bu ıslık yılan ıslığı
    olmasın, çünkü hasır kuvvetle oynamakta dedi.
    Cariye, Halifenin gevşekliğini görünce kahkahalarla gülmeye başladı. O erin, aslanı
    öldürüp geldiği halde hala aletinin inmediğini hatırladı. Kahkahası arttıkça arttı,
    uzadıkça uzadı. Kendini tutmaya çalışıyordu ama bir türlü dudaklarını kapatamıyordu
    ki. Esrara alışık olanlar gibi boyuna gülüyordu. Kahkaha, kârına da üstün gelmişti
    zararına da.
    Ne düşündü aklına ne getirdiyse fayda vermedi; aklına getirdiği şeylerde gülmesini
    arttırıyordu. Sanki bir selin bendi birden yıkılmıştı. Ağlayış, gülüş gönlün gamı,
    neşesi... Bil ki her birinin ayrı bir madeni vardır. Her birinin ayrı mahzeni vardır ve o
    mahzenin anahtarı, kapalı kapıları açan Allahnın elindedir. Bir türlü gülmesi
    dinmiyordu. Nihayet Halife alındı huysuzlandı.
    Hemencecik kılıcını kınından sıyırdı. Habis dedi, neden gülüyorsun Söyle. Bu
    gülüşten gönlüme bir şüphe düştü hileye kalkışma, doğru söyle. Yalanla beni
    kandırmaya kalkışırsan, yahut boş bir bahane icat edersen, ben bunu anlarım,
    gönlümde bunu anlayan bir nur vardır. Doğruyu söylemek gerek vesselam.
    Bil ki padişahların gönüllerinde ulu bir ay vardır. Bazı, bazı gaflet yüzünden bulut
    altına girer ama önemi yok. Gönülde gezip dolaşma zamanı bir ışık vardır ki hiddet ve
    hırs vaktinde leğen altına gizlenir. O anlayış, şimdi benim dostumdur. Söylenecek
    sözü söylemezsen, bu kılıçla boynunu vururum. Bahanen hiç fayda vermez. Doğru
    söylersen seni azat ederim. Allah hakkı için neşeni kırmam. Yedi mushafı birbiri
    üzerine koyup sözünü tutacağına yemin etti.
    Cariye aciz kalınca ahvali anlattı. O yüz Zal-e bedel olan Rüstem’in erliğini söyledi.
    Yoldaki gerdeği, o sırada vukua gelen olayları bir bir nakil etti.
    Erin kılıcı çekip gidişini, aslanı öldürdükten sonra gelişini, aletinin hala gergedan
    boynuzu gibi ayakta olduğunu söyledi. Ondan sonra namuslu Halifenin gevşekliğini ve
    farenin bir çıtırtısından aletinin söndüğünü görünce dayanamayıp güldüğünü bildirdi.
    Allah sırları meydana çıkarır. Mademki sonunda bitecek, kötü tohum ekme. Su, bulut,
    ateş ve bu güneş, sırları toprağın altından çıkarır.
    Yaprakların dökülmesinden sonra gelen bahar, kıyametin varlığına bir delildir. Bahar,
    o sırları meydana çıkarır, şu yeryüzü ne yediyse rüsvay olur. Yedikleri, ağzından,
    dudağından biter, çıkar. İçindeki neyse meydana gelir. Her ağacın kökündeki sır ve o
    ağacın yemişi tamamı ile üstünde görünür. Gönlünü inciten her gam, içtiğin şarabın
    tesiri iledir. Fakat nereden bileceksin o mahmurluk, o baş ağrısı, hangi şaraptan
    meydana geldi
    Bu baş ağrısının o tanenin meyvesinden olduğunu aklı, fikri olanlar anlar. Dalla
    meyve, tohuma benzemez. Meni, hiç insanın bedenine benzer mi Heyula esere
    benzemezken tohum, hiç ağaca benzer mi
    Meni, ekmekten meydana gelir, fakat ekmek gibi midir İnsan, meniden olur, fakat
    hiç meni gibi midir Cin, ateşten yaratılmıştır, fakat nereden ateşe benzer Bulut
    buhardandır, fakat buhar gibi değildir ki.
    İsa, Cebrail’in üfürmesinden vücut buldu. Fakat suret bakımından onun gibi midir,
    yahut ona benzer mi Adem, topraktan yaratılmıştır, toprağa benzemez. Hiçbir üzüm,
    üzüm çotuğu gibi değildir. hırsız, darağacının ayağı gibi midir İbadet ebedi cennete
    benzer mi
    Hiçbir asıl esere benzemez. Şu halde zahmetin ve baş ağrısının aslını bilemezsin.
    Fakat bu mücazat, mükafat, bir aslı olmadan vücuda gelmez. Allah, hiçbir suçsuz
    kulunu incitmez. Asıl neyse, o şeyi çeken odur. Ona benzemez ama ondandır.
    Şu halde bil ki çektiğin zahmet, yaptığın bir suçun sonucudur. Sana inen bir tokat bir
    şehvetten ötürüdür.
    İbret almaz o suçu bilmezsen bile hiç olmazsa derhal ağlayıp sızlanmaya koyul,
    yargılanma dile. Secde et, yüzlerce defa Yarabbi de, bu gam, yaptığım suçun
    karşılığıdır ancak.
    Ey Yarabbim, sen zulümden, sitemden temizsin. Nasıl olur da suçsuz olarak insana bir
    dert, bir gam verirsin Ben suçu belli beyan bilmiyorum, fakat bu derde sebep de
    mutlaka bir suçtur. Sebebi örttüğün gibi suçu da ört. Çünkü ceza, benim suçumu
    ortaya koymaktadır. Ceza sebebiyle hırsızlığım meydana çıkar.
    Padişah, kendi kendisine suçunu, kabahatini, kızı ele geçirmek için ettiği ısrarı anıp
    tövbe etti, Allahdan yargılanmak diledi.
    Dedi ki: Başkalarına yaptığım şeyler, ceza haline geldi, bana gelip çattı. Mevkiime
    güvenip başkalarının eşine kastettim. Bu kasıt bana döndü,kuyuya düştüm.
    Başkasının kapısını dövdüm, o da tuttu benim kapımı dövdü. Kim başkalarının karısına
    kötülük ederse bil ki kendi karısına pezevenklik eder. Çünkü bir kötülüğün cezası,
    tıpkı onun gibi olan bir kötülüğe uğramaktır. Suçun cezası, o suçun misli olur.
    Sen, başkasının karısını bir sebeple kendine çektin mi, aynen sen de onun gibi, hatta
    ondan da üstün bir deyyussun. Ben, Musul padişahının cariyesini zorla aldım, benden
    onu derhal aldılar. Emniyet ettiğim adam olan lalam, hain çıktı, bana hıyanette
    bulundu.
    Kin gütme, öç alma zamanı değil. Ben kendi elimle bir ham iştir yaptım. O beye de kin
    güdersem yapacağım zulüm yine başıma gelir. Şu ceza bir kere başıma geldi ya, bunu
    sınadım artık sınanmışı tekrar sınamam.
    Musul padişahının derdi, boynumu kırdı adeta. Artık başkasını incitmem. Allah, bize
    mükafatını anlattı. “Döner kötülüğe gelirsimiz de cezanızı veririz” dedi.
    Burada ileri gitmek faydasızdır. Sabırdan, merhametten başka iyi bir iş yoktur.
    Rabbimiz, biz nefsimize zulüm ettik, bir hatada bulunduk. Ey merhameti büyük Allah
    bize acı. Ben onu afettim, sen de yeni suçumu da afet, eski suçlarımı da.
    Sonra cariyeye sakın dedi bu senden duyduğum sözü kimseye söyleme. Seni beyinle
    evlendireceğim. Allah hakkı için sakın bu hikayeyi kimseye anma. Anma da o, benden
    utanmasın. Çünkü o, bir kötülükte bulundu ama yüz binlerce de iyilik etti. Ben onu,
    defalarca sınadım, ona senden de güzel kadınları emniyet ettim. Hiç dokunmadı bu
    olan şey benim yaptığımın cezası.
    Bundan sonra o beyi huzuruna çağırdı. Alemi kahretmeyi düşünen hışmını yendi. Ona
    kabul edilecek bir bahane buldu. Dedi ki: Ben bu cariyeden soğudum. Sebebi de şu:
    Çocuğumun anası, bir cariyeyi kıskanmada, adeta bir tencere gibi kaynayıp durmada,
    yüzlerce sıkıntılara uğradı. Oğlumun anasıdır onun nice hakları vardır. Böylece cevir
    ve cefalara layık değildir o. Kıskançlığa başladı kanlar yutmada. Bu cariye yüzünden
    pek şiddetli acılara düştü.
    Hasılı bu cariyeyi birisine vereceğim. Buna karar verdikten sonra azizim efendim,
    senden daha iyisini bulacak değilim ya.
    Sen onun için canınla oynadın. Artık onu senden başkasına vermek doğru değil. Onu,
    o beye nikahlayıp verdi. Öfkesini, hırsını kırdı geçirdi.
    Onda erkek eşeklerin gücü, kuvveti yoktu. Fakat peygamberlerin erliği vardı. Hışmı,
    şehveti, hırsı terk etmek, erliktir. Bu, peygamberlik damarıdır. Söyle, damarında eşek
    erliği olmasın da Allah onu daima Ulu beylerbeyi diye çağırsın.
    Allahdanuzak merdut bir diri olmaktansa Allahnın görüp gözettiği bir ölü olmam daha
    yeğ. Şu erliğin içi, sırrıdır, öbürü deriden ibaret. O, adamı cennete götürür, bu
    cehenneme.
    Cennetin, hoşa gitmeyen şeylerle çevrildiği kaplandığı söylenmiş, cehennemin heva
    ve hevesten meydana geldiği haber verilmiştir.
    Ey Eyaz, ey Şeytanı öldüren erkek aslan, eşek erliğini azalt, akıl erliğini çoğalt. Bu
    kadar yüzlerce alemin anlayamadığı şey, sence bir çocuk oyuncağı oldu. İşte sana er.
    Ey benim emrimin lezzetini bulan, ey emrime vefakarlıkta bulunmak üzere canlar
    veren.
    Emre, emrin lezzetine dair manevi hikayeyi dinle şimdi.
    EMRİN LEZZETİ
    Padişah, bir gün divana gitti. Bütün memleket büyüklerini divanda toplanmış buldu. O
    nurlu padişah, bir mücevher çıkarıp vezirin eline vererek. Dedi ki: Bu, nasıl bir
    mücevher, değeri nedir vezir, yüz eşek yükü altın değerinde bir mücevher dedi.
    Padişah, kır bu mücevheri deyince dedi ki: Nasıl kırabilirim Senin hazinenin malını
    iyiliğini dileyen biriyim ben. Değer biçilmez böyle bir mücevherin zayi olmasını nasıl
    reva görebilir Padişah vezirin sözünü taktir etti, ona bir elbise ihsan etti. O cömert
    ve er padişah inciyi ondan aldı. O cömert padişah, vezire giydiği elbiselerden başka
    daha nice ağır elbiseler verdi. Onları bir müddet söze tuttu. Yeni şeylere, eski
    vakalara ait bahislerde bulundu.
    Sonra mücevheri perdecinin eline verdi, bir isteklisi olsa dedi ne değer acaba
    Perdeci, bu mücevher dedi, ülkenin yarısı değerinde. Allah ülkeyi tehlikelerden
    korusun.
    Padişah kır bu mücevheri dedi. Perdeci, ey kılıcı güneş gibi parlayan padişahım, bunu
    kırıp ufalamak pek yazıktır, pek yazık. Değeri şöyle dursun şu parlaklığa bak.
    Gündüzün nuru bile ona uymada. Bunu kırmaya nasıl elim varır Nasıl olur da
    padişahın hazinesine düşman olurum dedi.
    Padişah ona elbise verdi, gelirini arttırdı. Onun aklını övmeye başladı. Bir müddet
    sonra mücevheri bir beyin eline verdi. Onu da bir sınadı. O da öyle söyledi, bütün
    beyler de. Her birine ağır elbiseler ihsan etti. Elbiselerini arttırdı o aşağılık kişileri
    yoldan çıkardı kuyuya attı. Elli, altmış bey, hepsi de veziri taklit ederek böyle
    söylediler.
    Gerçi dünyanın değeri taklittir ama her mukallit de sınanmada rüsvay olur.
    Ey Eyaz, söylemiyorsun, bu parlaklıkta, bu güzellikte olan bir mücevherin değeri
    nedir eyaz söyleyebileceğimden de fazla deyince Padişah, peki dedi, hadi öyleyse
    hemen onu kır, hurdahaş et.
    Eyaz’ın yenlerinde taş vardı. Derhal onları çıkarıp mücevheri kırdı, un ufak etti. Belki o
    delikanlı bu işi rüyada görmüştü de yenine, koltuğuna iki taş gizlemişti. Yusuf gibi
    hani. O da işinin sonunun nereye varacağını kuyu dibinde görmüştü.
    Kime fetih ve zafer, haber verirse onca murada ermede birdir, ermeme de. Kimin
    payandası, sevgilinin, vuslatı olursa o, kırılmadan savaşmadan ne korkacak
    Karşısındakini mat edeceğini iyice bilen at gitmiş, fil gitmiş aldırır mı Onca bunlar
    zaten saçma şeylerdir. At arayan, atını alıp götürse al götür der, önüne düşecek o at
    değil ya.
    İnsan atla bir soydan olur mu Adamın ata olan sevgisi, öne geçmek içindir. Suretler
    için bu kadar elem çekme. Suret baş ağrısı olmaksızın manayı elde et. Zahit, işin
    sonunu düşünür. Soru hesap günü halim ne olacak diye dertlenir. Ariflerse
    başlangıçtan, önden haberdardır, sonu düşünme derdinden de kurtulmuşlardır.
    Arifte arif olmadan önce korku da vardı, yalvarış da. Fakat Allah takdirini bildiğinden,
    işin önünden haberdar olduğundan bu bilgi, her ikisini de ortadan kaldırmıştır.
    Evvelce mercimek ektiğini bildiğinden ne mahsul elde edeceğini de bilir. Ariftir
    korkudan da kurtulmuştur, ürkmeden de. Allah kılıcı, o hay huyu kesmiş, ikiye
    bölmüştür. Evvelce Allahdan korkar umardı. Korku yok oldu o yalvarış meydana çıktı.
    Eyaz da o değerli mücevheri kırınca beylerden yüzlerce feryat ve figan koptu. Bu ne
    korkusuzluk Allah hakkı için bu nurlu mücevheri kıran kafirdir dediler. O topluluğun
    hepsi de körlüklerinden padişahın inci gibi olan buyruğunu kırmıştı. Mücevherin
    değeri ile sevginin sonucu gönüllerinde gizli kalmıştı.
    Eyaz dedi ki: Ey ünlü ulular, Padişahın buyruğumu daha ileri mücevher mi Sizce Allah
    hakkı için söyleyin, Padişahın emri mi daha üstün, yoksa bu güzelim mücevher mi Ey
    mücevhere bakan, Padişaha aldırış etmeyen beyler, önünüzde gul var ana cadde
    değil.
    Ben gözümü padişahtan ayırmam. Müşrik gibi taşa yüz tutmam. Boyalı taşı seçip
    Padişahın buyruğunu geri bırakan canda hiçbir cevher, hiçbir değer yoktur. Gül renkli
    oyuncağı ardına at. Onlara renk vereni aklına getir ve şaş. Dereye gir testiyi taşa çal.
    Kokuya renge ateş ver. Din yolunda yol kesicilerden değilsen kadınlar gibi renge
    kokuya tapma.
    Bu sözler üzerine o yüce erler, bu hatalarına özür olmak üzere başlarını önlerine
    eğdiler. O anda her birinin gönüllerinden belki iki yüz kere ah çıktı, bir duman gibi ta
    göğe kadar ulaştı.
    Padiaşh ihtiyar cellada emir verdi: Bu çerçöpü benim yüce tapumdan uzaklaştır. Bu
    aşağılık adamlar, bu yüce makama layık değiller. Bir taş için benim buyruğumu ret
    ettiler. Buyruğum, bu çeşit fesatçılarca bir boyalı taş için hor hakir oldu.
    Bunun üzerine merhametli Eyaz sıçradı, o ulu Padişahın tahtına doğru koştu. Secde
    edip boğazını tutarak, padişahım dedi, senin gibi yüce bir padişahın sultanlığına gök
    yüzü bile hayran olmuştur.
    Ey hüma kuşu, hümalar kutluluğu senden bulur, cömertler cömertliğe senden ereler.
    Ey kerem sahibi, alemdeki kerem ve ihsanlar, senin bağışlamana karşı mahvolur
    gider. Ey lütuf sahibi, kırmızı gül, seni görünce utancından gömleğini yırtar. Yarlıgama
    senin yarlıgamanla doymuş, tilkiler, senin affınla aslanlara üstün olmuştur.
    Senin buyuğuna karşı korkusuzca harekette bulunan, affından başka nereye
    dayansın Bu suçluların gafletleri, küstahlıları, ey af madeni padişah, senin affının
    çokluğundan meydana geldi. Gaflet daima küstahlıktan meydana gelir. Ululama
    gözden kuru ağrıyı giderir.
    Gaflet ve kötü bir alışkanlık olan unutkanlık, ululama ateşiyle yanıp gider. Onun
    heybeti adama uyaklık ve anlayış verir, adamın içindeki unutkanlık ve yanılma çıkar,
    kalmaz. Yağma zamanı halkın uykusu gelmez. Kimse hırkamı çalmasınlar diye
    uyumaz. Hırka korkusu ile bile uyku kaçarsa artık can ve boğaz korkusu ile kim uyur
    ki
    Buna tanık “Rabbimiz, unutup işlediğimiz suçlarla bizi suçlu sayma” ayetidir. Çünkü
    unutma da bir bakıma suçtur. Unutan, onu layık olduğu veçhile ululamıştır. Yoksa hiç
    savaşta adamı uyku tutar mı
    Unutma, çaresiz gelip çatar ama buna tutulmamak için de sebeplere yapışmak lazım.
    Çünkü onu ululamada gevşeklik gösterdi mi insanda ya unutma meydana gelir, ya
    yanlış. Sarhoş gibi hani. O da cinayetlerde bulunur, sonra da mazurdum, ne yapayım
    der.
    Ona derler ki: Doğru ama a kötü işli, o zıkkımı sen içtin, dileğinle isteğinle
    zıkkımlandın. Sarhoşluk sana kendi kendine gelmedi, onu sen davet ettin. O dileği de
    kendin meydana getirdin. Sarhoşluk, senin kastın, çalışıp çabalaman olmasaydı da
    kendi kendine sana gelip çatsaydı can sakisi, senin ahdini korur, gözetirdi. Sana arka
    olur, senin adına o, özür dilerdi. Allah sarhoşluğuna kul köle olayım.
    Ey her çeşit elde edilen şey, kendisinden olan Allah, bütün alemin af ve ihsanı, senin
    ihsanından bir zerredir. Aflar senin affını överler. İnsanlar, sakının, ona benzer ona
    eşit yoktur. Onların canlarını sen bağışla, huzurundan da kovma. Ey muradına erişen,
    senin damağının tadıdır onlar. Yüzünü görene acı, nasıl olur da seni gören, acı
    ayrılığını çekebilir Ayrılıktan bahsediyorsun, ne yaparsan yap da bunu yapma. Senin
    tuzağına tutulup yüz binlerce defa ölmek bile ayrılmaya bedel olamaz.
    Ey suçluların feryadına yetişen ayrılık acısını erlerden de uzaklaştır, kadınlardan da.
    Senin vuslatını umarak ölmek hoştur. Fakat ayrılığın acısı, ateşin üstündedir. Kafir
    bile cehennemden bana bir baksaydın cehennemde olduğuma gam mı çekerdim deyip
    durur. Çünkü o bakış, bütün eziyetleri tatlılaştırır; büyücülerin el ve ayaklarının kan
    diyetidir o bakış.
    Gökyüzü zararı yok sesini dudu. Gökyüzü, sanki o savlicana bir top kesildi. Firavunun
    vuruşu bize zarar vermez ki dediler, Allahnın lütfu, başkalarının kahrından üstündür.
    Ey insanları azgınlık, sapıklık yoluna süren, sırrımızı bilsen a can gözü kör herif,
    anlarsın ki biz kendimizi kurtarıyoruz. Kendine gel de bu yana yanaş, bu erganunun
    “Keşke kavmim, rabbim beni yüzden yarlıgadı, bilselerdi” sesini dinle.
    Allah ihsanı, bize bir Firavunluk verdi ki senin Firavunluğun kaç para eder, senin
    saltanatın geçici. Ey Mısır’a ve Nil ırmağına kapılıp gururlanan. Başını kaldır da ebedi
    ve ulu saltanatı gör. Sen şu pis hırkayı terk edersen Nil ırmağını can nilinden gark
    edersin.
    A Firavun kendine gel de Mısır’dan el çek. Can Mısır’ının içinde yüzlerce Mısır var. Sen,
    halka “ben rabbinizim” deyip durursun ama bu iki sözden de gafilsin. Rab olan rablık
    ettiği kişiden nasıl titrer Ben demeyi bilen, nasıl olur da cisim ve can bağına bağlı
    kalır
    İşte bak buracıkta bizler ben diyoruz, çünkü benlikten kurtulduk; zahmetlerle,
    belalarla dolu benlik ten halas olduk. A köpek, o benlik sana kutlu gelmedi. Fakat
    bizce mühürlenmiş bir devlet oldu. Bu benlik sana kin gütmese idi bize böyle güzel bir
    ikbal, bir devlet olur muydu Yokluk yurdundan kurtuluyoruz, buna şükrane olarak şu
    darağacının başında sana bir öğüt verelim. Bizim ölü darağacımız, göç burağıdır.
    Senin saltanat yurdunsa gururdan, gafletten ibarettir.
    Bu yaşayış ölüm suretinde gizlidir. O ölümse yaşayış kabuğunda gizli. Nur, ateş
    şeklinde görünmede, ateş de nur şeklinde. Yoksa dünya, hiç gurur yurdu, aldanma
    durağı olur muydu Kendine gel acele etme. Önce yok ol. Battın mı nur doğrusundan
    baş göster. Ezel benliğinden gönül hayretlere düştü; bu benlik, soğuk bir hale geldi,
    ayıp ve ar kesildi. Can bensiz benlikten hoş bir hal aldı, alem benliğinden sıçrayıp
    çıktı.
    Benden kurtuldu da şimdi ben oldu. Aferinler olsun zahmetsiz benliğe. O kaçmada,
    benlikse peşine düşmüş. Onu, onsuz gördüğünden ardını bırakmamak da. Sen, onu
    istedikçe o, seni istemez. Fakat öldün mü isteğini elde edersin.
    Diri oldukça ölü yıkayıcı seni yıkar mı Sen istedikçe isteğin seni ara mı Bu bahse
    akıl, yol gösterici olsaydı Fahr-i Razi, din sırrını bilirdi. Fakat “Tatmayan bilmez”.
    Onun için onun aklı ve kurduğu hayallerde, ancak hayretini arttırır.
    Bu ben, nerede düşünceyle açılacak, bulunacak O ben, yokluktan sonra açılır,
    bulunur. Bu akıllar, araştırma yüzünden ittihat ve hulül uçurumuna düşer. Ey
    yakınlaşma yüzünden yokluğa erişmiş, yıldız gibi güneş nurlarına dalmış olan Eyaz!
    Hatta ittihat ve hulülle değil de meni gibi beden haline gelmiş olan dost.
    Ey af etmeyi sandığına almış, kendine mal edinmiş zat, affet. Sen lütufta en ileri
    gidensin. Bütün lütuf edenler, senin ardındadır. Ben kim oluyorum ki af diyeyim Ey
    padişahım ey Kün emrinin hulasası!
    Ben kim oluyorum ki ey bütün benler, eteğine sarılmış olan padişahım, benliğimden
    geçmeden seninle beraber bulunayım
    Hilimle dolu olana ben nasıl olur da acımayı öğretmeye kalkışır, bilgi sahibine nasıl
    olur da hilim yolunu gösterebilirim Beni sillelerle tokatlarla zebun etsen bile hakkın
    var. Ben yüz binlerce tokada layık bir kulum. Ben huzurunda ne söyleyeyim de sana
    bir şey anlatmaya kalkışayım. Yahut da ne yüzle kerem şartını sana hatırlatmaya
    girişeyim
    Sence bilinmeyen ne var Alemde hatırında olmayan nedir ki Sen, bilgisizlikten
    arısın; bilgin de alemde bulunan şeylerden herhangi birini unutmadan da arıdır. Bir
    hiç olanı tuttun adam ettin; onu güneş gibi nurlarla parlattın. Madem ki beni adam
    ettin, yalvarırsam yalvarışımı kerem et dinle. Benim suretimden ihzar ettiğin şefaati
    de yine sen ediyorsun demektir.
    Çünkü bu yurt, benim malımdan, mülkümden bomboş, burada benim hiçbir şeyim yok.
    Evde kuru yaş ne varsa benim değil. Duamı su gibi akıttın, sebatını da bağışla ve o
    duayı kabul et. Önce bana duayı ilham eden sensin, sonunda duamı da sen kabul et.
    Kabul et de o alem padişahı suçluların suçunu bu kulu için af etti diyeyim.
    Ben kendimi beğenmekteydim, baştanbaşa dertten ibarettim, Padişahım, her dertliye
    deva verdi. Cehennemliktim, kötülüklerle, şerlerle doluydum. Onun ihsan eli beni bir
    kevser haline getirdi. Cehennem kimi yakar, yandırırsa ben o yana şeyleri cesette
    tekrar çıkarır bitiririm. Kevserin işi nedir her yanan, onun vasıtası ile biter yenilenir.
    Kevser katra katra keremlerini ilan eder; cehennemin yaktığı şeyleri ben yine yerine
    getiririm der.
    Cehennem güz mevsiminin soğuğuna benzer. Kevserse ey gül bahçesi bahar gibidir.
    Cehennem ölüme mezar toprağına benzer. Kevserse sur üfürülmesi gibidir. Ey
    cehennemde bedenleri yananlar, Allah keremi sizi kevsere çağırmadadır. Ey daima
    faal olan diri Allah, lütfen “Halkı benden faydalansınlar diye yarattım; ben onlardan
    faydalanayım diye değil” buyurmuştun. Bu senin cömertliğindir; bütün noksanlar o
    cömertlikle düzelir. Bedene tapan şu kullarını afet. Af denizinin af edişi yerinde bir
    iştir. Halkı ırmak gibi, sel gibi afet, yıka, arıt, kendi denizine daldır, temizle.
    Aflar her gece şu gönlünden çıkar, güvercinler gibi sana uçar ulaşır. Seher çağı yine
    onları uçurur, geceye kadar şu bedenlere hapsedersin. Yine akşam çağı, o sayvanın, o
    adamın aşkı ile kanat çırparak uçarlar.
    Bedenden vuslat ipini kopardılar mı sana, senin huzuruna gelirler. Çünkü senden ikbal
    ve devlete erişmişlerdir. Baş aşağı geri dönmeden emin olarak “Biz şüphe yok
    rabbimize dönenleriz” diye havada kanat çırparlar. O keremden de “gelin yücelin”
    diye ses gelir. O dönüşten sonra artık o hırs, o keder kalmaz.
    Alemde çok gariplikler çektiniz. Ey ulular kadrini bilin. Bu ağacın gölgesinde nazla
    sarhoş olarak ayaklarınızı uzatınız. Din yoluyla zahmetler çeken ayaklarınızı ebedi
    hurilerin kucaklarına ellerine bırakınız. Huriler merhametli bir halde işaret ederek bu
    sofiler, seferden döndüler. Güneş nuru gibi saf sofiler, bir müddet toprağa düştüler,
    pisliğe karıştılar. Fakat ayaklarında üstlerinde başlarında hiçbir pislik olmaksızın
    tertemiz olarak güneşin nuru gibi yüce, yüce güneş değirmesine geldiler.
    Yüce Allah bu suçlularda başlarını duvarlara vurdular. Kendi hatalarını suçlarını
    anladılar. Padişahın oyununda mat oldular ama, şimdi ah ederek ey lütfu, suçlulara
    yol gösteren Allah diye sana yüz tuttular. Lütfet yolda kirlenenleri tez af fıratın da,
    yıkanılacak kaynakta yıka, arıt.
    Arıt da uzun zamandır işlene gelen suçtan yıkansınlar, temizlerin safına katılıp namaz
    kılsınlar. Sayıdan dışarı olan o saflarda “Bizler saflarız” nuruna gark olsunlar. Söz, bu
    halin övüşüne gelince kalem de kırıldı kağıt da yırtıldı. Hiç deniz bir kaba sığar mı
    Aslanı bir kuzu kapıp götürebilir mi
    Perde ardındaysan perdeden çık da şaşılacak padişahlığı gör. Sarhoş kavim, kadehini
    kırdılar ama senden sarhoş olanların özrü var. Onların sarhoşluğu, ikbal ve mala
    değildir ey işleri tatlı Allah senin şarabından sarhoş olmuştur onlar.
    Ey padişahlar padişahı, onlar senin hususiyetinden sarhoş olmuşlardır. Ey saf eden
    Allah, kendi sarhoşunu afet. Hitap ettiğin zaman senin hususiyetinin lezzeti, insanı,
    öyle bir sarhoş eder ki, yüz küp şarap insanı öyle sarhoş edemez.
    Mademki beni sarhoş ettin, had vurma bana. Şeriat, sarhoşlara had vurmaz. Aklım
    başıma gelsin de o vakit döv. Zaten ben ayılmayı istemiyorum ki.
    Ey lütuflar ve ihsanlar sahibi Allah, senin şarabını içen, ebedi olarak aklından da
    kurtuldu gitti, had vurulmasından da. Onlar, sarhoşluklarının verdiği yoklukta ebedi
    olarak kalırlar. Sizin sevginizde yok olan gayri ayrılık kalmaz.
    İhsanın bize yürü der, yürü ey aşkımızın ayranına kapılmış olan. Sinek gibi ayranımıza
    düşmüşsün... Sen sarhoş değilsin ey sinek şarabın ta kendisisin. Ey sinek gerkesler
    senden sarhoş olurlar. Çünkü sen bal denizine at sürmüşsün.
    Dağlar zerreler gibi senin sarhoşundur. Nokta da senin elindedir, pergel de, çizgi de.
    Halkın titrediği fitne, senden titrer. Her değerli mücevher, sence ucuzdan ucuzdur.
    Allah, bana beş yüz ağız verseydi de ey can ve ey cihan seni anlatsaydım. Halbuki bir
    ağzım var, o da et sırları bilen Allah, senden utancından kırık dökük. Fakat yokluktan
    daha kırık dökük olmam ya. Bunca ümmetler, onun ağzından zuhur etti. Yüzlerce
    gayp eserleri, Allahnın lütuf ve ihsanı ile yokluktan dışarı çıkmayı beklemede.
    Ey keremine kurban olduğum Allah, başım senin havanla dönmede. Sana rağbetimiz
    senin dileğinle oluyor. Nerede bir yol yürüyen varsa onu Allah cezbesi çekmededir.
    Hiç yel olmadan toprak havaya kalkar mı Hiç deniz olmadan bir gemi, denize ayak
    atabilir mi Abıhayat önünde kimse ölmez. Halbuki abıhayat, senin suyunun yanında
    bir tortudan ibarettir.
    Abıhayat can kıblesidir. Dostlar, bağlar, bahçeler, suyla yeşerir, güler. Ölümü içenler,
    onun aşkı ile diridirler; gönüllerini candan da çekmişlerdir, abıhayattan da. Aşkının
    suyu mademki bize el verdi, abıhayatın bizce hiçbir değeri yok artık.
    Her can, abıhayattan diridir. Fakat abıhayatın suyu da sensin. Her an bana bir ölüm,
    bir haşir verdin de o keremin neler yaptığını gördüm. Senin yeniden dirilteceğine
    güvenim var; o yüzden bu ölüm, bana uyku gibi görünmede ey Allah.
    Her an yedi denize de serap olsa ey suyun suyu, sen onu kulağından tutar, getirirsin.
    Akıl ecelden titrer durur, halbuki aşk, neşe içindedir. Taş, toprak parçası gibi
    yağmurdan korkar mı hiç
    Bu cilt mesnevinin beşinci cildidir. Can göğünün burçlarındaki yıldızlara benzer.
    Yıldızları tanımayan gemiciden başkasının duyguları, yıldızla yol bulamaz. Başkaları,
    yıldızları ancak seyrederler, ne kutlularından haberleri vardır, ne kırandan.
    Geceleri ta sabahlara kadar böyle şeytanları yakıp yandıran yıldızlara aşinalık et. Her
    biri kötü zanna kapılmış şeytanı defetmek için gök kalesinden adeta neft atmaktadır.
    Yıldızlar şeytana akrep gibidirler, fakat müşteriye en yakın bir dosttur onlar.
    Yay, okla şeytanı oklar, bir yere mıhlarsa ekinleri, meyveleri sulamak için kova, suyla
    dolu. Balık gerçi azgınlık gemisini kırarsa da dost için öküz gibi ekim eker.
    Güneş geceyi aslan gibi paralasa da lal, onun yüzünden atlas elbiselere nail olur.
    Yokluktan baş gösteren her varlık birine zehirdir, öbürüne şeker. Dost ol, kötü
    huyundan ayrıl da zehir küpünden bile şeker ye.
    Faruki tiryak, ona şeker kesilmişti de onun için zehir, Faruk’a bir zarar vermedi.
    BEŞİNCİ CİLDİN SONU.

  5. #5

    Üyelik tarihi
    Jun 2011
    Mesajlar
    6.194
    Emeginize saglik paylasim icin tesekkürler

  6. #6
    Kani Bozuk forum üyesi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2012
    Yer
    AFYONKARAHİSAR
    Mesajlar
    6.866
    yorumunuz için teşekkür ederim

  7. #7

    Üyelik tarihi
    Jan 2012
    Mesajlar
    11.448
    paylaşım ve emeginize teşekkürler..

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. MEVLANA - Mesnevi´den Hikayeler- IV
    By forum üyesi in forum Kitap
    Cevaplar: 7
    Son Mesaj: 08.05.12, 18:19
  2. MEVLANA - Mesnevi´den Hikayeler- VI
    By forum üyesi in forum Kitap
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 08.05.12, 18:18
  3. MEVLANA - Mesnevi´den Hikayeler- III
    By forum üyesi in forum Kitap
    Cevaplar: 7
    Son Mesaj: 08.05.12, 18:15
  4. MEVLANA - Mesnevi´den Hikayeler- II
    By forum üyesi in forum Kitap
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 08.05.12, 18:14
  5. MEVLANA - Mesnevi´den Hikayeler- I
    By forum üyesi in forum Kitap
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 08.05.12, 18:13

Sabit Etiketler

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.1